ÇOK UZAK DEĞİL

bünyamin Ergün Sa, 04/09/2012 - 08:11 tarihinde yazdı

Okumaya bundan birkaç yıl önce başladım. Sahaflardan meraklı gözlerle kitap seçmeye ve cahilliğimin fark edilmemesi için karıştırdığım kitabın diğerlerinden farkını anlamaya çalışırken, onca kitabın arasından "en güzel" olanına erişebilmek için alnımdan dökülen teri görmeliydiniz. Terliyordum, çünkü neyi bilmediğimi tamamıyla biliyordum ve buraya içinde bulunduğum buhrana son vermek için gelmiştim. Okuyacak, adam gibi adam olacaktım.

O gün koltuğuma ilk kez sıkıştırdığım iki kitap bana dünyaları vermişti; fakat etrafımı saran gizemli hava eve dönene kadar sürmüştü. Zira o zamanlar kitap edinmekle kitap okumanın arasındaki farkı dahi bilmeyen ben, bilgiye erişmenin zorluğunu anlamaktan çok ama çok uzaktaydım. Edindiğim o iki kitabı ancak aylar sonra bitirebilmiş olmam da cahilliğimin ve kitap okumaktan sıkıldığımın göstergesi olsa gerek; fakat ne olursa olsun kitap okumayı sevmiştim işte. Hatta o kadar çok sevmiştim ki o iki kitabın içime açtığı evrenleri anlayabilmek için abartarak düşünüyor, izliyor ve anlatmaya çalışıyordum; ama tüm evrenim iki kitaptan oluşuyordu işte. Kendimi azımsıyordum. Daha çok okumalı, gözlerimi evrenlere açmalıydım.

Aldığım iki kitabın ardından set halinde satılan 12 adet kitabı, 12 ay taksitle aldım. Kitapları eve getirdiğimde babamdan duyduğum azarı hayatım boyunca işitmemişimdir. Fevkalâde dar bir bütçeyle geçinen aileme 12 kitabın yarattığı deprem, 12 artçı sarsıntı daha yaratacaktı; ama kafaya koymuştum. Çok kitap okuyacaktım ve yarattığım depremin bütçemize olan maliyetini bir şekilde karşılayacaktım işte ve karşıladım da; fakat bu kitapların tamamını okuyamadım. Çünkü aldığım setin içinde iç bayıcı kitaplar da vardı ve heyecanla sürdürdüğüm maceramın en başında böyle cansız kitapları okumak sinirlerimi bozuyordu. Ben de setteki iki kitabı okumadım; fakat okuyabiliyor olmamın verdiği şevkle bir kitap daha aldım.

Okuma hızım gün geçtikçe artıyordu. Bu son aldığım kitabı hemencecik deviriverdim. Artık 15 kitabım vardı. 15 kitaplık bir kütüphane.

O zamanlar kasetlerime çok özen gösterirdim. Hatırladığım kadarıyla 70 civarında kasetim vardı. Kasetlerimi o kadar severdim ki nemli bir bezle ayda bir kere üzerlerinin tozları alır, onları tekrar muntazam olarak türlerine göre yerleştirir ve titizliğimle övünürcesine kitaplarımla sırt sırta duran kasetlerimi uzun uzun izlerdim.

Kitap ve müzik tüm açlığımı gideriyordu. Güneş almayan odamda, tek dal sigaramda can bulan yoğun sis içinde, müziklerimin eşliğinde sayfaları çevirirken kendimi gördükçe daha bir şevke geliyor, okudukça okuyordum.

Her ne kadar zor kazansam da bu dünyayı azımsıyordum. Binlerce kitabı olan, binlerce kitabı okuyan, olağanüstü setlerde müzik dinlerken okuyabilen insanları düşünüyor ve böyle bir hayata sahip olup olamayacağımı düşünüyordum. Fakirken zenginliğin, zenginken fakirliğin insana ne denli uzak geldiğini henüz anlayamıyordum.

Kitaplarımın ve kasetlerimin sayısı gün geçtikçe artıyordu. Hatta öyle bir gün geldi ki kitaplarım masamın üstüne sığmaz oldu. Kitaplarımın kitapçılardaki gibi dimdik durmalarını arzuluyordum; ama delik büyük, yama küçük. Bir kitaplık alana kadar bir kaç kitap almak varken, kitaplık hayalden yakına gelmez ki...

Aklımda kitaplarımla dolanırken mahallenin marangozcusu Mustafa amcanın yanına gittim. Kendisine ucuz yollu bir kitaplık yaptırmanın fiyatını sordum. Verdiği fiyatlar aklımı almıştı. Başım önde dükkandan çıkarken "Bir de şu kanepe var" dedi. Anlamayan gözlerle Mustafa amcaya baktım. "Hani diyorum, şu kanepenin kasasını alsak, kenarlarını budasak, arasına bir kaç raf atsak, bir de cila... Ne dersin?" Şaşkınlığım gülümsemeye dönüştü. Böylelikle hem düşündüğümden çok daha büyük bir kitaplığım olacak hem de kitaplarımla kasetlerim yan yana dizilebilecekti. Mutluluğumu anlatacak kelimem yoktu. Mustafa amcanın teklifini kabul ettim. Şimdi babamı ikna etmem gerekiyordu.

Şükür ki babam çok fazla ayak diremeden (tabi ucuz olmasının da etkisiyle) bu Doğan görünümlü Şahin'i almayı kabul etti. Mustafa amca kitaplığımı aynı günün akşamında bitirince babacığımla birlikte koca kasayı eve taşıdık. Kitaplarımı özenle koca raflara doldurdum. Tabi o zamanlar benim 50, bilemediniz, 60 kitabım var. Kitaplığın bir rafı ya doldu ya dolmadı. Ders kitaplarım, gazeteler, kasetler derken, bütün maddi varlığımı kanepeden bozma kitaplığa yığdım; ama yine de boş yer kaldı. Neyse ne, mutluydum işte!

Yırtılmaya yüz tutmuş ayakkabılarının ardından bayram hediyesi olarak kendine yepyeni ayakkabılar alınmış bir çocuğun heyecanını şu zamanda bile anlayacak çok kişi var; fakat onların da bizlerin okuduklarıyla geçirecek vakitleri yok. Çünkü envai çeşit ayakkabısı olan bizler yeninin değerini bilmediğimiz için onların yaşadığı heyecanı anlamaktan uzağız. O zaman duralım, düşünelim, okumaya devam edelim ve okurken gerek içimizde gerekse dünyamızda değiştirdiklerimizi hatırlamaya gayret edelim...

Kitapları su gibi içiyordum. Bir yere gideceğim vakit otobüse binmeyip abonman ücretlerini biriktiriyor, aklımdan geçen kitabın alabileceğime kanaat getirince müthiş bir gururla kitapçıya gidiyor ve kitapçıda patron edasıyla dolaşırken kitabımı raftan çekiyor, ekspervari bir edayla baskı kalitesine ve her hangi bir özrünün olup olmadığına bakıyor, sonra da kitabı koltuğumun altına sıkıştırıp kasaya gidiyor fevkalâde bir olaymışçasına "Bunu alıyorum" diyordum. Daha sonra da ayakkabılarını gezdiren bayram çocuğu gibi aynı yoldan eve dönüyordum.

Günler geçtikçe daha çok kitap alıyor ve okuyordum. Yeni alınan kitaplar, kitaplığıma odama geldiği gün doldurduğum eşyayı zamanla eski yerlerine döndürdü ve kitaplığım kitapla doldu, taştı. İşte tam bu sıralarda hayatta alınabilecek en büyük zevki keşfettim. Dolu kitaplığıma dolu dolu bakmak... Hele de kitabımı bitirdikten sonra kitaplığıma bir sanat eserine bakıyormuş gibi bakıp okuyacağım yeni kitabı seçmek ne büyük bir zevkti... Kâh kitaplığımın karşısındaki duvara dayanıp yere çömelir izler, kâh kitaplığıma dayanıp aklıma izin vererek, kitabı benim değil aklımın seçmesine izin vererek vakit geçirirdim. Aklımdan sürekli aynı cümleler geçiyordu "Daha çok okumalıyım. Daha çok öğrenmeliyim. Herşeyi ama herşeyi öğrenmeli, her konuda konuşabilmeli, her meseleyi çözebilmeliyim. Akıllı olmalıyım..."

Sular seller gibi akan günlerin ardından gün geldi kanepe kasası da yetmemeye başladı. Ne yapacağımı düşünürken, apartmandan bir komşumuzun deposunu düzenlediğini gördüm. Deposundaki derme çatma kitaplık gözüme takılmıştı. Yüzsüzüm ya... İstedim, verdi. Yine aynı heyecanla ve aynı aşkla gülümsüyordum. "Daha çok kitap..."

Hemen yeni kitaplığımı güneşsiz odama taşıdım ve yine en olur olmaz bütün eşyalarımı sırf dolsun diye orasına burasına kitaplığıma tepiştirdim. Günler günleri kovalarken o eşyalar da aynı önceki gibi birer birer eski yerlerine gitti ve ikinci kitaplığım da doldu. Hemen o sıralarda arkadaşım evini taşırken atıl durumdaki metal raflardan ne güzel kitap olacağını söyledim ve bir de baktım ki üçüncü kitaplığım da karanlığıma taşınmış...

Gün geçtikçe daha çok biliyordum. Sürekli okuyor, sürekli arıyordum. Evrenim sürekli gelişiyor, kendime her geçen gün daha çok katılıyor, her an daha çok azalıyordum.

Günler günleri devirmekten bıkıp yıllar yıllarla yoldaş olunca evime bir sürü kitap ve kitaplık geldi. Hatta o kadar çok geldi ki, kimi zamanlarda aralara sıkışmış bir kitabı şaşkınlıkla elime alıyor, ne zaman aldığımı hatırlamaya çalışıyorum. Kasetler mi? Kasetlerin hepsini kolilere doldurup kaldırdım; artık bilgisayarımdaki binlerce mp3'ü kasetten çok daha pratik kullanabiliyorum. Olağanüstü bir müzik setim yok; fakat olanın akustiği yetiyor da artıyor bile.

Geleceğim de, gideceğim de bir odaya sığdı. Hepsi bu kadar mı? Hayır. Bir sürü film, resim, doküman ve bir iki koleksiyon...

O onbeşinci kitabımı alırken düşündüğüm zenginliğe şimdi layığıyla sahibim; fakat ilginçtir ki şu an o zamanki kadar bile bilemiyorum, göremiyorum. Hatta artık bilgiye o zamanlardaki kadar cesaretle bile yaklaşamıyorum. O her an artan karanlık evrenimin gözlerime örttüğü kara bulutlar, saf olanı görmemi engelliyor. Bildim mi? Bildim. Çok da okudum. Her konuda yalan yanlış bir kaç cümle kuracak kadar çok laf salatası yaptım.

Kendime ancak şimdi sorabiliyorum "Ben neden bu kadar çok bildim?" diye. Bir cevabım yok.

Palavra!

Cevaba nasıl ulaşacağını bilmeyen kişi doğru soruyu hiçbir şartta soramaz. Neden bu kadar çok bilmek istediğimi daha o ilk iki kitabımı almak için sahafların arasında dolaşırken biliyordum. Amacım ne kadar çok bilirsem bileyim hiçbir zaman doğru olamayacağımı bilmek ve bu acizliğimi her an hatırımda tutarak okuyup doğru olana ulaşabilmekti. Ulaşmak ve bilmek. Doğru yaşayabilmek, doğru söyleyebilmek, doğru düşünebilmek, doğru konuşabilmek... Tabi bunlara ulaşmaya çalışırken içinde bulunduğum durumun, yani doğru olmadığımın, yaşayamadığımın, söyleyemediğimin, düşünemediğimin ve konuşamadığımın farkındaydım.

Bütün doğruları bilsem bile kime ya da neye faydam olur ki? Hadi diyelim ki faydamın dokunacağı bir mesele bulduk. Tam faydam dokunacağı sırada dört kolluya binsem? Onca bilinen, öğrenilen? Gitti... İşte hepsi bu kadar.

Değil efendim değil. Bilmek değil, okumak, neden yaşayacağımızı anlatan yegâne emir. Okumak insanın hissiyatını artıran, kendini aleme açan, el alem ile arasındaki duvarları yıkan, mala değil aşka ulaştıran tek silah. Bu kadar büyük bir silahla bile yenilmekten kurtulamayacağımızı gösteren ilâhi ibadet.

Tüm bunların ardından aklıma "Bilgi acı verir" deyişi geliyor. Bu sözü kim söylemiş bilmiyorum; ama benimle tanışmadığı kesin. Çünkü tüm bunların beni ne denli mutlu ettiğini görüyorum ve bunu gördükçe daha da mutlu oluyorum. Okuduğum, çok okuduğum için olağanüstü güzel bir eşim, ailem, hayatım ve işim var. Elimden düşmeyen kitabım, daima yerini bir başkasının aldığı 15. kitabım; ama diyeceksiniz çok zenginleşmişsin... Eskisi gibi değilsin! Durun ve bir daha düşünün. Duvarın üstüne çıkıp şu hali bir görün. Bu hayat, bu kitaplar, bu mülk kimsenin değil. Esas, paylaşabilmekle, okuduğunu paylaşabilmekle, doğru olan o tek bir kitabı, 15. kitabı anlamakla, o 15. kitap üzerinde söyleşebilmekle sınırlı. Gerisi eğlencelik çekirdek...

Bir gün elimde yine 15 kitabım kalacak ve etrafımda da yüzlerce 15. kitaba sahip delikanlı... O gün yine okuduğum için mutlu olacağım, aynı şu anda olduğum gibi ve o gün gözümün nuru okuduklarım için dökeceğim yaşlara sevinecek ve doğru bilginin insanı ne denli mutlu ettiğini bir kere daha göreceğim.

kategori: 

1 yorum

by anlamak on Ça, 05/09/2012 - 08:57

İltifatlarınız için teşekkürler.

Samimiyetle