ÜÇ BÜYÜK USTA / Balzac - Dickens - Dostoyevski // Stefan ZWEIG

bünyamin Ergün Cum, 04/05/2012 - 08:35 tarihinde yazdı

Dostoyevski'nin yüzü bir köylününkini andırmaktadır. Çökmüş ve âdeta kirli sarı bir renk almış olan solgun yanakları, uzun yılların verdiği acılarla kırışmış, buruşmuştur. Derisi kuru bir toprak gibi çatlak çatlaktır ve renksizdir; yirmi yıl boyunca çektiği hastalık, yüzünde bir damla kan bırakmamıştır. İki yanda sivri bir kaya gibi çakılı İslâvlara has elmacık kemikleri, sımsıkı kapanmış bir ağzı daha belirgin bir hale getirmektedir; sivri çenesi ise çalı gibi bir sakalla kaplıdır. Toprak, kaya ve orman... İlkel ve içler acısı bir manzara... İşte Dostoyevski'nin yüzü! Bir köylünün, hattâ bir fukaranın, bir dilencinin yüzünü andıran bu yüzde her şey karanlıktır ve güzellikten eser yoktur; her şey toprağı hatırlatır bize: Yavan, donuk ve renksiz toprağı... Tıpkı taşlık bir zemin üzerindeki Rus bozkırlarını andıran bir manzara gibi. Çökük gözleri bile bu balçık toprağı aydınlatmayı başaramamaktadır; çünkü bu gözlerde tutuşan alev, bizi aydınlatmak ve gözlerimizi kamaştırmak için dışarıya doğru fışkıracak yerde, içeriye doğru çevrilmiştir ve keskin bakışları kendi kanını tutuşturmaktadır. Göz kapakları iner inmez ölüm hâkim olur bu yüze: Silik çizgilerini belirleyen bir sinir gerginliğinin yerini, büyük bir uyuşukluk, gevşeklik alır.

Bu yüzün karşısındaki ilk duygumuz geri çekilmektir; tıpkı eserinin karşısında duyduğumuz ilk duygu gibi. Ama çok geçmeden büyük bir hayranlık duyarız ta içimizde: Yavaş yavaş başlayan, az sonra tutku halini alan ve gittikçe artan coşkun bir hayranlık... Yüzünde şehvetle, insanî bayağılıklarla ilgili her ne varsa, içimizi ürperttiği kadar kalbimizde yüce duygular da uyandıran o ıstırabı aydınlatmakta, ışığa çıkarmaktadır.

Muhteşem ve çıkık alın, bembeyaz bir kubbe gibi, bu daracık yüzün üzerinde yükselmektedir; bir sanatkâr elinden çıkmış kadar biçimli olan bu parlak zekâ kubbesi, gölgeler ve karanlıklar arasından sıyrılıp çıkmaktadır: Yumuşak bir kili andıran etin ve yanaklardaki karmakarışık çalı yığınının üzerinde yükselen sağlam bir mermer kütle gibi. Bütün ışık yüzünün üst kısmında toplanmıştır: Resmine baktığımız zaman yalnızca bu geniş ve güçlü muhteşem alnı görürüz; yaşlılık, hastalık ve keder yüzün geri kalan kısmını ne derece yıpratmışsa, alnın parlaklığı ve genişliği de o ölçüde artmış gibidir. Gök kubbesi gibi yüksek ve sağlam olan bu alın, o düşkün bedene hâkim olmakta, güçsüz ve sefil bedeni manevî bir ışıkla aydınlatmaktadır. Bu güçlü zekâ tapınağını, en parlak haliyle, Dostoyevski'yi ölüm yatağında gösteren resimlerde görmek mümkündür: Sönüp gitmiş olan gözleri kapanmış, solgun elleri ile sımsıkı haça yapışmış -kürek mahkumluğu sırasında bir köylünün ona vermiş olduğu o küçücük tahta haça... Bu resimde, bir gece manzarasını aydınlatan günün ilk ışıkları gibi, o parlak alın, bütün ihtişamı içerisinde uyuyan cansız yüzü aydınlatmaktadır; Dostoyevski'nin bütün eseri ile bize göndermiş olduğu mesajı bu resimde de buluyoruz: Ruhu ve inancı onu yavan ve bayağı bir bedenî hayattan kurtarabilmiştir. Dostoyevski'nin asıl büyüklüğü ruhunun derinliklerindedir; yüzü hiçbir zaman ölüm yatağındaki kadar anlamlı olmamıştır.


HAYATININ TRAJEDİSİ
Non vi si pensa quanıo sangue costa
Dante

Dostoyevski, bizde, önce hep korku uyandırmaktadır; ikinci olarak da bir büyüklük, yücelik duygusu; yüzünün kabalığı ve sefilliği kaderine de damgasını vurmuş gibidir: Zalim ve sefil bir kaderdir bu. İnsan, acıdan çılgına dönmüş biriyle karşı karşıya olduğunu sanır ilk bakışta; altmış yıl boyunca çeşitli ıstıraplar bu güçsüz bedene acı çektirmiştir; yoksulluk, bir törpü gibi, gençliğinin ve yaşlılığının bütün tatlılığını ve yumuşaklığını silip süpürmüştür; bedenî acılar, organlarına rahat vermemiştir; çektiği sıkıntılar iliğine, kemiğine işlemiştir; sinirleri, ateşte kızdırılmış teller gibi, organlarının içerisinde hiç durmadan kasılıp büzülmüş ve şehvetin övenderesi, tutkusunu kamçılamaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır. Her çeşit acıyı tatmış, her türlü işkenceyi çekmiştir. İlk bakışta bu kader, çılgın zalimliğin, körü körüne bir düşmanlığın eseri imiş gibi gelir insana. Kaderin onu bu şekilde yoğurduğunu, çünkü edebî bir şey yaratmak istediğini ve sırf ona lâyık olabilmek için bu şekilde aşırı davrandığını anlayabilmek için, bu kaderi, bütünüyle göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü Dostoyevski'de her şey aşırıdır, herşey ölçüsüzdür; XIX. yüzyılın öteki yazarlarının çizdiği yoldan gitmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir; her yerde, kuvvetini herkesten daha güçlü olan bir insanın üzerinde denemeğe kalkan Kaderin gizli sevinci hissedilir. Eski Ahit'te rastladığımız türden bir kaderdir bu; kahramanlara yaraşan bir kaderdir; modern çağla, burjuva çağı ile ortak olan hiçbir yanı yoktur. Yakup Peygamber gibi Dostoyevski de melekle hiç durmadan savaşır, Tanrıya hiç durmadan isyan eder; ama öte yandan Eyüp gibi kendini Tanrının önünde alabildiğine küçülür, alçaltır. Hiçbir zaman kesinliğe ulaşamaz; tembellik onun harcı değildir; kendisini sevdiği için cezalandıran Tanrının elini her zaman üzerinde hisseder. Mutluluk içerisinde bir an olsun gevşemesine, dinlenmesine imkân yoktur, çünkü yolu sonsuza doğru uzanmaktadır. Kaderine yön veren esrarlı kuvvetin bir zaman için yatışmış gibi görünmesine ve ona hayatın normal yollarında yürüme imkânı vermesi, korkunç yumruğunu yeniden indirmek ve onu acı veren dikenlerin, çalılıkların içerisine yeniden itmek içindir. Yükseklere çıkartması, tekrar daha derin bir uçuruma yuvarlamak, ona coşkunluğun ve umutsuzluğun sonsuzluğunu tattırmak içindir. Başkaları rahat ve gevşek bir şekilde kendilerini şehvetin hazlarına bırakırken, kaderi onu umudun zirvelerine tırmanmak zorunda bırakmıştır; başkaları sadece acı çekerken, kaderi onu en derin ıstırapların uçurumuna itmiştir. Tıpkı Eyüp gibi tam bir güvenliğe ulaştığını sandığı anda yıkılmış, çökmüştür; karısını ve çocuğunu kaybetmiş, hastalıklara yakalanmış, ezilmiş, hor görülmüştür; ve bütün bunlar sanki Tanrı ile mücadele etmekten vazgeçmemesi, gittikçe daha çok isyana kapılması, hiçbir zaman umudunu kaybetmemesi için olmuştur.

İçerisinde bulunduğumuz şu kayıtsızlık çağında, Dostoyevski, son derece büyük bir ıstırabın ve sevincin günümüz dünyasında hâlâ var olabileceğini gösteren bir örnek gibidir. Öyle görünüyor ki, Dostoyevski, kendine hükmeden bu güçlü iradeyi belirsiz bir şekilde hissedebilmiştir; hiçbir zaman kaderine başkaldırmamıştır, hiçbir zaman kaderine yumruk sallamamıştır. Hasta bedeni nöbetler içerisinde kıvranıp durmuş, bazen mektuplarından bir kan dalgası fışkırırcasına boğuk bir çığlık yükselmiş, ama ruhuyla, inancıyla her zaman isyana galebe çalmıştır. Dostoyevski gibi bir mistik, kendisine eziyet eden bu elin kutsal olduğunu keşfetmiştir; kaderinin acı ama verimli anlamını sezmiştir. Duyduğu acı, ıstırabı sevmek, ıstıraptan zevk duymak halini almıştır. Çektiği işkencelerin bilinçli alevi bütün çağını, bütün dünyasını kaplamıştır. Hayat onu üç kere yükseltmiş, ama her üçünde de tekrar yere yıkmıştır. Daha gençken onu şan ve üne boğmuştur: İlk kitabı ile kendisine ün sağlamıştır. Ne var ki, o amansız pençe sırtına yapışmakta gecikmemiş ve onu belirsiz bir uçuruma, hapishaneye, Katorga'ya, Sibirya'ya sürüklemiştir. Bu uçurumda eskisinden daha kuvvetli, daha cesur bir şekilde çıkmayı başarabilmiştir. Ölüler Evinden Hatıralar'ı bütün Rusya'nın başını döndürecek kadar ilgi uyandırmıştır. Çar bile bu kitabı okurken göz yaşlarını tutamamış, Rus gençliği ona hayran olmuştur. Bir dergi çıkarmağa başlamıştır; bu dergiden bütün millete seslenmektedir; ilk romanlarını yazmıştır. Ama tam bu sıralarda maddî durumu iyice bozulmuştur; borçlar, kaygılar onu ülkesini terk etmek zorunda bırakmış, hastalık bedenine iyice yerleşmiştir. Bir göçebe gibi Avrupa'da dolaşıp durmaktadır; vatanı onu unutmuştur. Ama o, üçüncü defa olmak üzere, yıllarca çalıştıktan ve çeşitli sıkıntılara katlandıktan sonra, korkunç bir sefaletin çamurundan yeniden çekip çıkarmıştır kendini. Puşkin'i anma törenindeki konuşması, onu ülkesinin en büyük yazarı, nerdeyse peygamberi haline getirmiştir. Sarsılmaz bir üne kavuşmuştur artık. Ne var ki, kaderin demir pençesi tam bu sırada yapışmıştır yakasına. Bütün milleti öfkeden çılgına dönmüş bir halde, çaresiz bir hiddetle köpürerek tabutunun etrafına toplanmıştır. Kaderin artık ona ihtiyacı kalmamıştır: Acımasız, ama ne yaptığını bilen gizli bir irade, ruhunun ve zekâsının verebileceği her türlü meyveyi toplamış, cansız kabuğu ise küçümseyerek bir yana atıvermiştir.

Derin bir anlam taşıyan bu zalimlik, Dostoyevski'nin hayatını bir sanat eseri, hayat hikâyesini ise bir trajedi haline getirmiştir; Olağanüstü bir sembolizmle, eseri de kendi kaderinin ayırt edici şeklini almıştır. Eseri ile hayatı arasında yorumlayamayacağımız esrarlı benzerlikler, mistik ilişkiler vardır: Hayatı, olağanüstü bir şekilde yansıtmaktadır eserlerinde.

Dostoyevski'nin hayatının başlangıcı bile bir semboldür. Fedor Milayiloviç Dostoyevski fakir halkın ücretsiz olarak tedavi edildiği bir hastanede dünyaya gelmiştir. Böylece, gözlerini açtığı andan itibaren dünyadaki yeri belli olmuş gibidir: Toplumun dışında, ezilenlerin, hor görülenlerin arasında, toplumun tortusunu oluşturan tabaklarda, insan kaderinin sentezi olarak acı ile ölümün birleştiği noktada yer alacaktır. Bu damgayı hiçbir zaman silkip atamamıştır üzerinden. (Yoksul bir işçi evinin dördüncü katında ölmüştür.) Sefalet içerisinde geçen elli altı yıl boyunca yoksulluk, hastalık ve sıkıntılar hiçbir zaman peşini bırakmamıştır.

Babası, Schiller'in babası gibi bir askerî doktordur ve soylu bir aileden gelmektedir; annesi ise köylüdür. Böylece, Rus hayatının iki kaynağı onda birleşmiş ve hayatını verimli, bereketli bir hale getirmiştir: Sıkı bir Ortodoks eğitimi, onun maddî zevklere olan düşkünlüğünü çok geçmeden coşkunluğa (bir cezbe ya da kendinden geçme haline) dönüştürmüştür. Hayatının ilk yılları Moskova hastanesinde, kardeşiyle birlikte oturduğu daracık bir yerde geçirmiştir: "Çocukluğunu" demeye dili varmıyor insanın, çünkü çocukluk diye bir şey yoktur onun hayatında. Dostoyevski hiçbir zaman çocukluğundan söz etmemiştir; susması, hep utançtan veya başkasında acıma duygusu uyandırmaktan ürken bir gururdan ileri gelmektedir. Bazı şairler çocukluk hayatları ile ilgili neşeleri anlardan, güzel hatıralardan, tatlı hüzünlerden söz ederler. Dostoyevski'nin hayat hikâyesinde ise bu noktada büyük bir boşluk vardır. Bununla birlikte, yaratmış olduğu çocuk tiplerine dikkatle bakacak olursak, çocukluğu hakkında bir fikir edinebiliriz. Koyla gibi vaktinden önce gelişmiş, hayal gücü birsamlar yaratacak kadar kuvvetli, titrek bir alevle, bir şeyler yapmak, büyük bir adam olmak arzusu ile yanıp tutuşan, şiddetli ama çocukça bir bağnazlıkla kendi kendini aşmak ve bütün insanlık için acı çekmek isteyen bir çocuktu herhalde. Kalbi aşkla dolup taşan, ama bu sırrını açığa vurmaktan histerik bir korku duyan küçük Netoçka Nezvanova'ya benziyordu belki de; veya ailesinin sefaletinden ve içler acısı yoksulluğundan o kadar utandığı halde, kendi ailesinin fertlerini başkalarına karşı savunmağa her zaman hazır olan İlyuşka'ya, şu sarhoş yüzbaşının oğlu İlyuşka'ya benziyordu.

İlk gençlik, karanlılar içerisinden sıyrılıp çıkmaya başladığı sıralarda çocukluk çoktan silinip gitmişti; o da, halinden hoşnut olmayan, terk edilmiş bütün insanların ebedî sığınağı olan kitapların o renkli ama tehlikeli dünyasına sığındı; günlerce, gecelerce, erkek kardeşi ile birlikte çok sayıda kitap okudu: İnanılmayacak kadar çok... Daha o yaşta bir susuzluk, bir kanmazlık duyuyordu içinde; her eğilim onda bir kusur halini alıyor ve kitapların o hayalî dünyası onu gün günden gerçek dünyadan uzaklaştırıyordu.

İnsanlık için duyduğu coşkun sevgiye rağmen, hasta denecek kadar çekingen ve içine kapanıktı; hem ateşli, hem soğuk bir mizacı vardı; en tehlikeli şekliyle düşkündü yalnızlığa. Tutkulu karakteri onu kumar oynamağa sevk etmişti. Sefahatin bütün karanlık yollarından geçti; ama hep tek başınaydı; duyduğu zevkten nefret ediyor, mutluluk içerisindeyken bir suçluluk duygusuna kapılıyor, hırsından hiç durmadan dudaklarını kemiriyordu. Para sıkıntısı, birkaç rubleye duyduğu ihtiyaç onu bir köle haline getirmişti. Tek bir dostu yoktu. Bütün kitaplarındaki kahramanları gibi bir köşeye çekilip düşünerek, hayal kurarak, maddî manevî her çeşit gizli zaafları ve kusurları ile haşir neşir olarak, mağaraya kapanmış bir adamın yaşadığı türden bir hayat sürüyordu. Harisliği kendine bir yol arıyor, kendini inceliyordu. Gizli bir kuvvet vardı içinde; endişeyle karışık şiddetli bir hazla, kendi içerisinde mayalanmakta olan bu kuvveti hissediyordu; bu oluşumu da seviyor, ama ondan korkuyordu; belli belirsiz bir şekilde oluşan bu kuvveti bozmaktan ürktüğü için kımıldamağa cesaret edemiyordu.

Birkaç yıl böylece tek başına, yapayalnız, şekilsiz, karanlıklar içerisindeki bir sürfe gibi yaşadı. Kendini merak etme illetine tutuldu, mistik bir ölüm korkusuna kapıldı; herkesten ve kendinden korkmağa, kalbinde hüküm süren kargaşalıktan son derece ürkmeğe başladı. Malî durumunu düzeltmek için gecelerini Eugénie Grandet'yi, Schiller'in Don Carlos'unu Rusçaya çevirmekle geçiriyordu. (Son derece dikkati çeken nokta şuydu: Birbiriyle çelişen iki zevki -başkalarına yardım etmek için sağa sola para dağıtmak ve sefahat- kesesinin dibine darı ekmişti.) Bu kötü günlerin karanlıkları içerisinde yavaş yavaş eserlerinden biri şekillenmeye başladı; yaratıcı gücünün ilk eseri bu yarı-uyku, sıkıntı ve coşkunluk hali içerisinde ortaya çıktı: Yoksullar adını taşıyan kısa romanı. İnsan ruhunu inceleyen bu şaheseri, Dostoyevski, 1844 yılında, yirmi üç yaşındayken, tek başına yaşadığı sıralarda, ateşli bir utku ile, nerdeyse göz yaşları dökerek yazmıştı. Bu eseri ona, en büyük utancı olan yoksulluk yazdırtmıştı; en büyük kuvveti -acı çekenlere duyduğu derin sevgi ve sonsuz bir acıma duygusu- destek olmuştu ona bu eseri yazarken. El yazısı ile doldurduğu bu sayfalara güvensizlikle bakıyordu. Kaderine bir soru sorduğunu fark etmişti ve kaderin vereceği hükümden korkuyordu: El yazısı metni şair Neksarov'a götürmeye güçbelâ karar verdi. İki gün hiç ses çıkmadı Neksarov'dan. Bu süre içerisinde Dostoyevski evine kapandı; yalnız başına, hayallere dalarak, isli lâmbası sönünceye kadar çalıştı. Sonunda, sabahın dördünde hızlı hızlı kapı çalındı. Dostoyevski şaşkın bir halde açtı kapıyı; Neksarov onun kollarına atıldı; onu öpüyor, kucaklıyor, sevinçten kabına sığamıyordu; bir arkadaşıyla birlikte okumuştu romanı; bütün gece okumuşlar, gülmüşler, ağlamışlardı; sonunda dayanamamışlar, gelip onu kucaklamak istemişlerdi. Dostoyevski'nin hayatında ilk defadır ki geceleyin çalan bir kapı şan ve ünün yolunu açıyordu ona. Neksarov daha sonra Belinski'ye, Rusya'nın en büyük tenkitçisine koştu. El yazısı metni bir bayrak gibi sallıyordu elinde. "Yeni bir Gogol doğdu" diye haykırdı daha kapıdan girerken. "Size kalsa Gogol'lar mantar biter gibi bitecek yerden!" diye homurdandı öbürü, güvensizlikle; bu derece coşkunluğa öfkelenmişti.

Ama ertesi gün Dostoyevski ona gittiği zaman bambaşka bir Belinski buldu karşısında; heyecanlı bir sesle, kapının eşiğinde dikilmiş duran genç adama şöyle dedi: "Nasıl bir eser ortaya koymuş olduğunuzu gerçekten biliyor musunuz?".

Dostoyevski duyduğu şiddetli heyecandan ve sevinçten titredi; birdenbire ulaştığı şan ve ün içini ürpertmişti. Rüyada imiş gibi indi merdivenlerden; sendeleyerek yürüdü; köşe başında durdu. İlk defa olmak üzere inanmaya korkarak, kalbinden fışkırmış olan bütün o karanlık ve tehlikeli şeylerin müthiş bir şeyler olduğunu -belki de çocukluğunun o belirsiz "büyüklük hayalleri" ile, ölümsüzlükle, dünyadaki bütün insanlar için acı çekmekle ilgili olduğunu- hissetti. Bazen coşarak, bazen kederlenerek, bazen gururlanıp bazen alçakgönüllülüğe kapılarak ve hangi duygusunun sesine kulak vereceğini bilemeyerek, bir sarhoş gibi sendeleyerek geçti sokağı; gözyaşlarında hem mutluluk, hem de elem vardı.

Dostoyevski'nin romancılığı işte bu şekilde heyecanlı bir dram havası içinde başlamıştır; hayatı ile eserleri arasında esrarlı bir yakınlık vardır. Her ikisinde de karmakarışık çizgiler, bir tefrika romanının sıradan romantizmi, bir parça çocukça ve ilkel, ama şiddetleri ve ortaya koydukları derin gerçekler bakımından büyük, yüce bir hal almış olan beklenmedik vakalar çıkar karşımıza. Dostoyevski'nin hayatındaki her şey çoğu zaman bir melodramla başlar, her zaman bir trajediye ulaşır; her şey bir gerginliği dile getirir; bir dönüm noktası teşkil eden olaylar, hiçbir hazırlık safhası olmaksızın, bir anda olup biter; on veya yirmi saniyelik bir coşkunluk ya da kendinden geçme hali ve sonra tam bir yıkılış bütün kaderini belirlemektedir; tıpkı sara nöbetleri gibi: Bir anlık kendinden geçme ve sonra korkunç bir yıkılma. Her türlü coşkunluk ya da kendinden geçme halinin arkasında, ağır bir darbe yemiş olan duyarlığın uğursuz alaca karanlığı fark edilmekte ve kapkara bir bulutun içerisinde öldürücü bir şimşeğin çakmak üzere olduğu hissedilmektedir. Her uçuş bir düşme ile sonuçlanmaktadır; bir anlık bir deha, bitip tükenmek bilmeyen saatler süren umutsuzluğa ve bir kürek mahkûmu gibi çalışmaya mal olmaktır.

Belinski'nin onun başına koymuş olduğu o parlak şan ve ün tacı, aynı zamanda, Dostoyevski'nin ayağına bir kürek mahkûmunun güllesini takan zincirin ilk halkası olmuştur: Köle gibi çalışacaktır artık. Az sonra çıkan kitabı, Beyaz Geceler, Dostoyevski'nin hür bir insan olarak, sırf bir şeyler yaratmak zevkiyle yazdığı sonuncu kitaptır. Bundan böyle yazmak onun için yalnızca şunu ifade edecektir: Para kazanmak, borçlarını ödemek, taksitlerini yatırmak. Yazmaya başladığı her yeni eser, ilk satırından itibaren, daha önce aldığı bir avansı kapatmak için bir rehin vazifesi görecektir. Eserini daha doğmadan önce sattığı için yazarlık, mesleği kölelik halini almıştır. Dostoyevski, her zaman edebiyatın kürek mahkûmluğunu çekmiştir; hayatı boyunca, umutsuz çığlıklarla hürlüğüne kavuşmak için yalvarıp duracaktır; onu bu zincirlerden ancak ölüm kurtarabilecektir. Bununla birlikte, işe yeni başlamış olmanın sevinci içerisinde, o henüz gelecekteki acıları sezememektedir. Alelacele birkaç hikâye yazmıştır ve yeni bir romana başlamayı düşünmektedir.

İşte bu sıralarda kader yumruğunu kaldırmakta ve onu tehdit etmektedir; durmadan onu kollayan esrarlı güç, hayat onun için çok kolay olsun istememiştir; sevgili kulu hayatın ne demek olduğunu ta derinden anlayabilsin diye Tanrı onu acı bir tecrübeden geçirecektir.

Bir gece yine kapı çalınır; Dostoyevski yine şaşkın bir halde açar kapıyı. Bu artık ne hayatın çağrısıdır, ne coşkun bir dosttur, ne de şan ve ünün habercisidir: Ölümün çağrısıdır bu. Subaylar ve kazaklar odaya dolarlar: Onu tutuklarlar, bütün yazılarına el koyarlar. Tam dört ay Saint Paul Kalesindeki bir hücrede kalır; günden güne gücünü kuvvetini kaybeder; kendisini ne ile suçladıklarını da bilmemektedir. Birkaç heyecanlı arkadaşının toplantılarına katılmış ve bu toplantılar abartılarak Petraşevski suikastı olarak nitelenmiştir; başka bir suçu yoktur; hiç şüphesiz bir yanlışlık olmuştur; yine de en ağır cezaya çarptırılır: Kurşuna dizilmeye mahkûm edilmiştir.

Kaderi, bir kere daha bir an içerisine sıkışmıştır: Hayatla ölümün yakıcı bir öpücükle birleştiği sonsuz bir an içerisine... Gün ışırken, domuz arkadaşı ile birlikte hapisaneden alınmışlardır. Hepsine idam mahkûmlarının giydiği birer gömlek giydirilmiş, her birini bir direğe bağlamışlar, gözlerini biz bezle kapatmışlardır. Ölüm fermanının okunduğunu ve davulların sesini işitmiştir. Bütün umutsuzluğu ve olanca yaşama arzusu bir bekleyiş anı, küçük bir zaman aralığı içerisinde toplanmıştır. Tam bu sırada subay elini kaldırmış, beyaz bir mendil sallamış ve ölüm hükmünü Sibirya'da bir zindan cezasına çevrilen çarın lütfunu bildiren yazıyı okumuştur.

Henüz kazanmış olduğu şan ve ünün belirsiz bir uçuruma yuvarlanması demektir bu. Dört yıl boyunca, meşeden yapılmış bin beş yüz kazık, ufkunu sınırlayacaktır. Her gün, ağlaya ağlaya, bu tahta kazıkların üstüne, dört kere üç yüz altmış beş defa olmak üzere birer çizgi çekecektir. Ağır suçlularla, katillerle, hırsızlarla birlikte yaşayacaktır. Bütün yaptığı iş de mermer cilâlamak, tuğla taşımak, kar kürelemek olacaktır. Kitap olarak yalnız İncil'e izin verilmektedir. Uyuz bir köpekle kanadı kırılmış bir kartal biricik dostlarıdır. Dört yıl boyunca Ölüler Evi'nde, cehennemde, hayaletler arasında dolaşan bir hayalet gibi, isimsiz ve unutulmuş olarak yaşamıştır.

Yaralı ayaklarından zincirleri çıkardıkları zaman, bu kazıkları, rengi kararmış ve kurt yenikleriyle dolu bu parmaklıkları ardında bırakarak çıkıp gittiği zaman artık aynı adam değildir. Sağlığı bozulmuştur; şanı da ünü de uçup gitmiştir; yıkılmadan, bozulmadan kalan yalnızca yaşama sevincidir; coşkunluğun, kendinden geçmenin o yıkıcı alevi, solmuş ve pörsümüş kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak olarak fışkırmaktadır. Sibirya'da birkaç yıl daha kalmıştır; tam olarak hürlüğüne kavuşamamıştır henüz; ve herhangi bir şey yayımlaması kesinlikle yasaklanmıştır. Sürgünde, yapayalnız ve en acı umutsuzlukların pençesinde kıvranırken, Dostoyevski'nin acıma duygusu ile karışık sevgisini istemeyerek kabul eden hasta ve acayip bir kadınla evlenmiştir; bu evlilik insana tuhaf gelmektedir. Öyle görünüyor ki, bu kararında kendini feda etme isteği gibi karanlık ve acı taraf vardır. Ezilenler ve Hor Görülenler adlı eserindeki bazı üstü-kapalı sözler, bu evlilikte, insanı şaşırtan kahramanca bir fedakârlığın rol oynadığı şüphesini uyandırmaktadır.

Saint-Petersburg'a döndüğü zaman büsbütün unutulmuştu artık; edebiyat alanındaki koruyucuları onu terk etmişlerdi, dostları dağılıp gitmişti. Onu sürükleyip götürmüş olan dalgadan cesaretle, kuvvetle kendini kurtarmayı bildi. Ölüler Evinden Hatıralar'ı, bir kürek mahkumunun hayatını anlatan bu ölmez eser, Rusya'yı uyuşuk kayıtsızlığından çekip çıkarabildi. Bütün millet Rus dünyasının dümdüz ve sakin yüzeyi altında çeşit çeşit işkencelerin yer aldığı cehennemî bir tabakanın bulunduğunu dehşetle gördü. Suçlamanın alevi Kremlin'e kadar yükseldi; Çar bu kitabı okurken göz yaşlarını tutamadı; herkesin ağzında Dostoyevski adı dolaşıyordu. Tekrar kendini göstermesi, eski şanına, hattâ daha büyük, daha sürekli bir şan ve üne ulaşabilmesi için bir yıl yetmişti. Kardeşiyle birlikte bir dergi çıkarmaya başladı; bu derginin biricik yazarı hemen hemen kendisiydi. Dostoyevski bu dergide öğüt verici, yol gösterici, "Rusya'nın eğiticisi" ve politikacı olan yanlarını romancılığı ile birleştirebilmişti. Dergi son derece başarılı oldu; Dostoyevki bir roman daha yazdı; zalim kader ona göz kırpıyor, tatlı tatlı bakıyordu; her şey ebediyen yoluna girmiş gibiydi.

Ne var ki, hayatına yön veren gizli iradenin onun peşini bırakması için vakit henüz çok erkendi. Yeryüzünde şimdiye kadar tatmadığı bir azap vardı; sürgünde çektikleri, gündelik ekmeğini çıkarma kaygıları, Sibirya ve Katorga, Rusya'nın bu korkunç görüntüsü her şeye rağmen yine vatandı, vatanın parçasıydı. Şimdi ise milletine karşı duyduğu derin sevgiyi kalbinde taşıyarak, çadırını arayıp duran bir göçebenin duyduğu özlemi tadacaktı. Milletinin sözcüsü olma imkânını bulamadan yeniden bir boşluğa, bir hiçliğe yuvarlandı. Bir anda, bir şimşek hızıyla her şey yok oldu; dergi kapatıldı. İlk seferinde olduğu gibi bu da her şeyi yıkıp götüren bir yanlışlık, bir yanlış anlama yüzünden olmuştu. Sonra darbe üstüne darbe yedi; bütün hayatını bir dehşet çöktü; karısını ve daha sonra erkek kardeşini kaybetti -en iyi dostu ve fikir arkadaşı olan kardeşini; her iki ailenin de borçları ona yüklendi, bu ağır yükün altında beli büküldü. Umutsuzluğa kapılmamak için olanca gücüyle savaştı, hummalı bir faaliyetle gece gündüz çalıştı, yazdı çizdi, paradan tasarruf etmek için yazdıklarını kendisi çoğalttı, şerefini ve hayatını kurtarmaya çalıştı.

Ama kaderi onu sürükleyip götürmektedir yine; bir gece bir suçlu gibi alacaklılarını terk edip kaçacaktır. Böylece Avrupa'da gayesiz, maksatsız bir şekilde dolaşmakla geçen bir sürgün hayatı başlamaktadır. Hayatının özünü oluşturan Rusya'sından korkunç bir ayrılıştır bu; Katagorya'nın kazıklarla çevrili avlusundan daha acı bir sürgündür. Rusya'nın en büyük yazarının, kendi neslinin dehası olan, bize sonsuzluktan haber veren bu büyük adamın parasız pulsuz, evsiz barksız, gayesiz bir şekilde ülkeden ülkeye dolaştığını düşünmek ne korkunç şey! Sefalet kokan yoksul evlerde, çatı aralarında güçbelâ sığınacak bir yer bulabilmişti kendine; Sara illeti peşini bırakmıyordu; borçlar,senetler taahhütler onu hiç durmadan çalışmaya, bir işten ötekine doğru itiyordu; duyduğu sıkıntı ve utanç yüzünden bir şehirden başka bir şehre kaçıyordu. Bir mutluluk ışığı hayatını bir parça aydınlatacak olsa, kader derhal karanlık bulutlarını üstüne doğru gönderiyordu. Yanında stenograf olarak çalışan bir genç kızla ikinci evliliğini yaptı; bir çocuğu oldu; zayıf nahif olması ve sürgün hayatının sefaleti yüzünden bu çocuk ancak birkaç gün yaşayabildi. Sibirya onun için bir araftı; ıstıraplarının başladığı yerdi; Fransa, Almanya ve İtalya ise hiç şüphesiz bir cehennem olmuştur.

İnsan bu acı hayatı düşünmeye bile cesaret edemez. Dresden'de dolaştığım sıralarda, sefil ve pis bir evin önünden geçerken, acaba burada mı oturuyordu, Saksonyalı şu küçük esnafların ve işçilerin arasında, tek başına, dördüncü katta, kendisi için yabancı olan bütün dağdağanın içinde mi yaşıyordu diye kendi kendime sorduğum zaman içim ürperiyordu. Bütün bu yıllar boyunca hiçbir tanıdığı olmamıştı. Oysa az ötede, Naumburg'da, onu anlayabilecek biricik insan olan Nietzsche yaşamaktaydı. Richard Wagner, Hebbel, Flaubert, Gottfried Keller, bütün bu çağdaşları ondan habersizdi; o da onları tanımıyordu. Asık bir yüzle, hırtı pırtı elbiseler içerisinde, vahşî bir hayvan gibi ürkek ve yabanî, çalışmakta olduğu inini terk edip sokağa iniyor ve hep aynı yoldan gidiyordu: Dresden'de, Cenevre'de, Paris'te bu hep böyleydi; Rus gazetelerini okumak için kahveye, klübe gidiyordu; Rusya'yı, vatınını, İslâv alfabesinin harflerini, ana dilinin geçici soluğunu arıyordu bu gazetelerde. Bazen bir müzeye girip otururdu; sanatı sevdiği için değil -çünkü o, hayatı boyunca plastik sanatlara yabancı, tablolardan hoşlanmayan doğulu bir insan olarak kalmıştı- ama ısınabilmek için. Çevresindeki insanları tanımıyordu; Rus olmadıkları için onlardan nefret ediyordu. Almanya'da iken Almanlardan, Fransa'da iken Fransızlardan nefret etmişti; bedeni, yabancı bir ülkede sefaletle boğuşurken, kalbi yalnız Rusya için çarpıyordu. Hiçbir Alman, hiçbir Fransız veya İtalyan yazarı ona rastladığını, onunla konuştuğunu hatırlamamıştır. Onu yalnız bankada, her gün gelip gişenin önünde dikildiğini ve heyecandan titreyen bir sesle "Rusya'dan gönderilen çekim hâlâ gelmedi mi?" diye sorduğu bankada tanıyorlardı: Sırf şu yüz rublenin gelip gelmediğini sormak için... Mektuplarında, yabancı ve bayağı insanların önünde o kadar alçaldığı, o kadar küçüldüğü şu yüz ruble için... Memurlar bu zavallı çılgınla ve onun bitip tükenmeyen bekleyişiyle alay ediyorlardı. Emniyet Sandığının da devamlı ziyaretçisiydi o; her şeyini rehine koymuştu, hattâ bir seferinde elde kalan son pantolonunu bile... Ve bunu sırf Petersburg"a bir telgraf çekebilmek için yapmıştı; mektuplarında her zaman duyduğumuz ve insanı son derece heyecanlandıran o umutsuz çığlıklarından biriydi bu telgraf da.

On ruble için beş kere İsa'nın adını anan, ona buna yaltaklanmak zorunda kalan, bu ezilmiş, hor görülmüş insanın yazdığı mektupları okurken insanın yüreği daralır; birkaç kuruş aşağılık para için ağlayıp sızlandığı o korkunç mektupları...

Karısı bitişik odada doğum sancıları içerisinde kıvranırken o bütün gece çalışıyordu. Sara illeti yakasına yapışmıştı, kirasını alamayan ev sahibi onu polise vermekle tehdit ediyordu; ebe ücretini istiyordu: O ise Suç ve Ceza'yı, Budala'yı, Ecinniler'i, Kumarbaz'ı manevî dünyamıza biçim veren, XIX. Yüzyılın o büyük eserlerini yazıyordu.

Çalışma onun hem kurtarıcısı, hem de işkencesiydi; çalışırken kendini vatanında hissediyordu. Dinlendiği zamanlar ise Avrupa'da, tıpkı hapiste olduğu gibi, sıkıntıdan boğuluyordu; bu yüzden kendini gittikçe daha çok veriyordu eserlerine. Çalışmak başını döndüren bir hayat iksiriydi. En büyük sevinciydi. Hapiste bulunduğu sıralarda kazıklar üzerine çektiği çizgiler gibi burada da günleri sayıyordu. Ülkesine dönmek, bir dilenci gibi olsa da yine ülkesine dönmek istiyordu. Rusya! Rusya! diye haykırışı, umutsuzluğunun ebedî çığlığıydı. Ama henüz ülkesine dönmeye hakkı yoktu; eserinin büyüklüğü uğruna yalnız başına şikâyet etmeksizin acı çektiği bu sokaklarda isimsiz bir varlık, bir ıstırap kurbanı olarak yaşaması gerekiyordu. Ebedî bir şan ve ünün ihtişamına doğru yükselmeden önce, bu aşağı, bu bayağı çevre içerisinde yaşamak zorundaydı. Çektiği sıkıntılar belini bükmüştü; hastalığın topuzu gittikçe sıklaşarak iniyordu beynine, bütün bir gün tam bir uyuşukluk içerisinde yattığı oluyordu. Kuvvetini toplar toplamaz sürüklenerek çalışma odasına gidiyordu. Henüz elli yaşındaydı, oysa yüzlerce yıldan beri acı çekmiş gibiydi.

Sonunda, en büyük umutsuzluklar içerisinde bocaladığı bir sırada, kader bu kadarının yettiğine karar verdi. Tanrı, bakışlarını Eyüb'e çevirmişti artık. Elli iki yaşındayken vatanına dönme hakkını kazandı. Kitapları bu konuda ona yardımcı olmuştu. Turgeniyev, Tolstoy arka plana geçmişti; Rusya artık yalnızca Dostoyevski'ye çevirmişti gözlerini. Bir Yazarın Günlüğü onu ülkesinin sözcüsü haline getirmişti. Sanatının en mükemmelini ve geriye kalan olanca gücünü, milletine bir vasiyetname olarak sunduğu eserine ayırmıştı: Karamazov Kardeşler'e.

Kaderinin anlamını fark etmişti; başından geçen bütün sınamalardan, tecrübelerden sonra kendisine bir anlık bir mutluluk imkânının tanınmış olması ona şunu anlatmıştı: Ekin kaldırılmıştı, hasat sonsuz olacaktı. Daha önce çektiği acılar gibi şimdiki zaferi de tek bir anın içerisine sıkışmıştı; Tanrı yine bir yıldırım göndermişti üzerine; ama bu sefer onu yok etmek için değil, bir peygamber gibi ateşten bir araba ile ebedîliğe doğru götürmek için...

Puşkin'in yüzüncü doğum yıldönümünü kutlamak için yapılan törene, Rusya'nın büyük yazarları, Puşkin'i anacak konuşmalar yapmak üzere davet edilmişlerdi. Batı uygarlığının hayranı, Dostoyevski'nin rakibi ve hayatı boyunca onun hakkı olan şan ve ünü gasp etmiş olan Turgeniyev konuştu ilk olarak; iyi karşılandı, ama pek fazla heyecan uyandırmadı. Ertesi gün söz sırası Dostoyevski'deydi. Büyülü bir sarhoşluk içerisinde, büyük bir coşkunlukla başladı konuşmasına. Kısık ve alçak bir sesle, ama derin bir heyecanla. Rus halkının birleşmesi gerektiğini ve bu birleşmenin Rusya için kutsal bir görev olduğunu anlatmaya koyuldu. Toplulukta bulunanlar, duydukları heyecandan dize geldiler önünde; bir sevinç ve heyecan dalgası titretmişti bütün salonu; kadınlar ellerini öpüyorlardı; öğrencilerden biri ayaklarının dibine düşerek bayıldı. Bütün öteki konuşmacılar konuşmaktan vazgeçtiler. Her türlü sınırı aşan bir coşkunluktu bu. Bu derece acı çekmiş olan başın etrafında pırıl pırıl bir zafer halesi vardı şimdi.

Kader böylece yürütmüştü hükmünü. Göz kamaştıran bir dakika içerisinde ona bu dünyadaki görevini tamamladığını, eserinin zafer kazandığını göstermişti; sonra, meyvası alındığı için kurumuş olan kabuğu bir yana atmıştı. Dostoyevski 10 Şubat 1881'de öldü. Bütün Rusya'yı sarsan bir olay oldu bu. Bir an için sessiz bir acı kapladı bütün kalpleri; sonra, hem de aynı anda ve daha önce hiçbir hazırlık yapılmadığı halde en uzak şehirler bile, Dostoyevski'ye karşı son görevlerini yerine getirmek üzere, temsilcilerini gönderdiler: Akın akın... Şehrin en ücra köşelerinden coşkun bir sevgi dalgası binlerce çan kulesine doğru yükselmeye başladı; ne yazık ki çok geçti artık! Yaşadığı sürece unuttukları o büyük ölüyü şimdi herkes görmek istiyordu. Tabutunun bulunduğu Demirciler sokağı insandan görünmez bir hale gelmiş, simsiyah olmuştu. Bütün bu kalabalık titreyerek, sessizce o işçi evinin merdivenlerinden çıktı ve tabutunun etrafında toplandı. Tabutunun üzerindeki ve çevresindeki çiçek yığını bir iki saat içerisinde tükenip gitti; değerli bir hatıra olarak herkes bir çiçek alıp götürmüştü. Küçük odanın havası kalabalıktan o derece boğucu bir hal almıştı ki mumlar sönmüştü. Halk gittikçe ölüye yaklaşıyor, tabutun üstüne yığılıyordu: Öyle ki, tabut sallanmaya başladı ve düşecek gibi oldu; ürken karısı ve çocukları tutmak zorunda kaldılar.

Polis müdürü, resmî bir cenaze töreni yapılmasını yasaklamayı düşünüyordu, çünkü öğrencilerin, kürek mahkûmu iken Dostoyevski'nin taktığı zincirleri taşıyarak tabutun arkasından yürüyeceklerini duymuştu; ama belki de silâh çekmeğe kadar varabilecek bir coşkunluğa set çekmeye cesaret edemedi. Tören sırasında, bir saat için, Dostoyevski'nin kutsal rüyası gerçekleşmişti: Bütün Ruslar birleşmişti mezarının başında. Rusya'daki bütün sınıfların ve kastların kardeşliği duygusu nasıl eserine ruh vermişse, aynı şekilde Dostoyevski'nin ölümünden duyulan acı da, törene katılan yüz binlerce insanı tek bir kitle haline getirmişti. Rüzgârda dalgalanan bir yığın bayrak ve sancak altında genç prensler, tören elbisesi giymiş papazlar, işçiler, öğrenciler, subaylar, uşaklar ve dilenciler, o kadar sevdikleri ölünün ardından göz yaşı döküyorlardı. Dinî törenin yapıldığı kilise çiçeklerle donatılmıştı; henüz açık duran mezarını başında bütün Rusya büyük bir sevgi ve hayranlık yeminiyle birleşmişti. Son saatinde milletine bir anlık bir uzlaşma imkânı vermiş, çağının karşıtlıklarla dolu taşkınlığını son defa olmak üzere dizginleyebilmişti.

İhtilâl, o korkunç mayın, ölüyü uğurlamak üzere gönderilmiş bir selam gibi, cenaze töreninin hemen ardından patladı. Üç hafta sonra Çar katledildi; ihtilâlin fırtınası bütün gümbürtüsü ile duyurdu kendini. Bütün ülkenin üzerinde öç alma şimşekleri çakmaya başladı. Beethoven gibi Dostoyevski'nin ölümü de, gemi azıya almış kuvvetlerin ortasında, fırtınalar içerisinde olmuştur.

ÜÇ BÜYÜK USTA
Balzac - Dickens - Dostoyevski

Stefan ZWEIG
Çeviren; Dr. Ayda YÖRÜKÂN
T. İş Bankası Kültür Yayınları
Ocak 1998, 5. Basım, Sf. 91-109