ALEKSANDR SOKUROV

bünyamin Ergün Cum, 01/02/2013 - 11:28 tarihinde yazdı

Film eleştirmenleri tarafından Tarkovski'nin varisi olarak görülen Sokurov'un sekiz filmini izledim. Sokurov'un bu filmler dışındaki çalışmaları ya kısa film ya da televizyon için çekilmiş belgesel. Sokurov, inandığı değerler uğruna yorulan ve emeğinin karşılığını da fazlasıyla alan bir yönetmen. Gerek renk gerekse usta çekimleri ile zamane Rusyasının gözbebeği olmaması kaçınılmaz; ancak şu bir gerçek ki son derece kısıtlı imkânlarına rağmen savaşır gibi film çeken Tarkovski Rus sinema sektörü için çıtanın çıkabileceği en yüksek noktayı belirlemiş ve Sokurov'un (2011) Faust performansında bile bu çıtayı aşması zor görünüyor..

Kitap okumak, yazardan çok okuru kahramanlaştırır. Okur, kitaptaki karakterlere hayali silüetler giydirir ve yazar, okura hissetirmeden baş karakteri okurun şekillendirmesine izin verir. Bu kurgu sinemada ters işliyor. Her şey yönetmenin hayal gücüne bağlı. Faust'u okuyan her okurun Mephistopheles hayali farklıdır; ama yönetmenin Mephistopheles'e dair ete kemiğe bürünmüş yalnızca bir tane hayali olmak zorundadır ve şayet güçlü bir filme imza atmak istiyorsa bu silüeti son derece başarılı çizilmesi gerekir ki film izleyicilerin genelinin ruhuna ulaşabilsin.

Sokurov, Faust'a kimsenin varlığını bile bilmediği bir dorukta can vermiş. Bu doruk izleyicinin şah damarından da yakın; ama oraya ulaşmak mümkün değil. Farklı çevirilerinden defalarca okuduğum Faust, Sokurov'un elinde muazzam bir şekilde işlenmiş.

Tarkovski ve Bergman gibi Sokurov da kavramları alt üst etmiş. (1997) Mat i syn (Ana ile oğlu) ve (2003) Otets i syn (Baba ve Oğlu) sağlıklı ve dinç insanı bile diz çöktürecek birer yapıt. Hitler ile (1999) Molokh, Lenin ile (2001) Telets ve Hirohito ile (2005) Solntse filmleriyse diktatör olan Hitler ile Lenin'e, Güneş tanrıçasının soyundan geldiğine ve Tanrının da ta kendisi olduğuna inanılan imparator Hirohito'ya olan kalıplaşmış bakış açısını bir hamur gibi yoğurmuş, arşa değen başlarını iki eliyle tutup, ayaklarımızın önüne fırlatıp atmış. Özellikle bu üçleme Oliver Hirschbiegel'in senaryosu gerçek bir olaya dayanan (2001) Das Experiment filmiyle birlikte izlenmeli ki, bu diktatör/tanrıların da onlar uğrunda yaşayanlarla aynı Güneşe baktıkları anlaşılsın.

Sokurov, gücün doğası ve ayartıcı yanı üzerine çektiği bu üçlemeyi son filmi (2011) Faust ile bağlamış ve emsalsiz bir dörtlemeye imza atmış. Hitler, Lenin, The Sun (Hirohito) ve Faust. Bu isimleri yan yana getirmek bir edebiyatçının bile rüyasıyken, yönetmen bunu akıl almaz bir ustalıkla sanat eserine çevirmeyi bilmiş. Böylelikle de Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) ile ünlenen Faust'u tekrar tekrar kanatlandırmış.

Sokurov'un (2002) Russkiy Kovcheg isimli filmineyse söylenecek her sözse eksik kalır. Üç milyon dolarlık bir bütçeyle 99 dakikalık filmin tamamını 2000 figüranla tek karede çekilmesini kim, nasıl izah edebilir? Peki, savaş sahnesi olmayan bir filmde savaşı, insanın kahrolası bir savaş makinesine dönüşmesini, nasıl beyaz perdeye nasıl aksettirilir? Yönetmenin, hümanizmanın doruğundaki (2007) Aleksandra filmindeki zaferinin coşkusunu izlerken, savaşanların yalnızca askerler olmadığını anlayıp yüreğinizin en kuytu köşesinde bile hissedebilirsiniz.

Yönetmen daha iyi oyuncularla çalışsa eminim ki çok daha çarpıcı sonuçlar alabilirmiş. Sokurov'un Bresson (1901-1999) izinden gitmediği kesin; ancak vasat oyunculuklar kimi zaman balmumundan yapılan kanatlarıyla Güneş'e ulaşmaya çalışan filmlerini engellemiş. Bu durum yalnızca Sokurov filmlerine mahsus değil. Her ne kadar şu anda dahi klasikler arasına gireceğine inandığım Faust gibi muazzam işlenmiş bir sinema filmi, bir de kalifiye aktörler/aktristlerce desteklenseydi çok ama çok daha büyük ses getireceği kesindi. Henüz ülkemizde vizyona girmeyen (2012) Les Misérables filmindeki oyuncu kadrosu incelenirse demek istediğim daha rahat anlaşılacaktır. Şimdiye kadar izlediğim tüm Rus filmlerinde aynı sorun mevcut. Bir tek yönetmenliğini Sergey Bondarchuk'un yaptığı (1967) Voyna i mir (aka: War and Peace) filmindeki Natasha Rostova karakterine can veren Lyudmila Saveleva'nın performansını ayrı tutmak gerek. Yalnızca Saveleva'yı izlemek için bile yaklaşık yedi saat süren Kaf Dağının ardındaki bu film izlenebilir.

Sokurov'un filmlerindeki en büyük hata "rezalet" müzik seçimi ve yerleştirmesi. Yönetmen "Bu filmi nasıl rezil edebilirim?" gibi düşünmüş olsa gerek ki müzikleri filmin içine tarlaya tohum serper gibi serpmiş. Özellikle klasik müzikten kesinlikle anlamadığı belli olan Sokurov, filmlerinde keşke müziğe hiç yer vermeseymiş ya da filmleriyle film müziklerini muazzam ölçüde bağdaştırabilen, (2011) Faust filmi 2011 Venedik Film Festivalinde jüri başkanlığını Darren Aronofsky'nin festivalde Altın Aslan ödülünü alırken Aronofsky'den biraz da feyzalsaymış. Sokurov yine de bu ödülü fazlasıyla hak ediyor; ancak bence "Tarkovski'nin varisi" sıfatını hak etmiyor. Sözün sonu nereye varırsa varsın, Sokurov'un (2002) Russkiy Kovcheg'i ve (2011) Faust'u defalarca izlenmeyi hak ediyor.

kategori: