ALLAH TANRI'NIN BELASINI VERSİN

bünyamin Ergün Per, 20/09/2012 - 08:26 tarihinde yazdı

Nietzsche, "Tanrı öldü!" diye haykırırken, insanın kendini ne denli yitirdiğini anlatmaya çalışıyordu. Nietzsche öleli 112 yıl oldu ve üst insan, yani übermensch hâlâ hayata gelemedi. Nietzsche'yi ananlar, ya faşizmi dünyaya duyuran Hitler'in tüm ilhâmını ondan aldığından ya filozofun vücuda büründürdüğü nihilizmden ya da popülerliğinden bahsetti. Herkes, ama herkes, hatta bu haykırışlardan bahsettiğini düşünenler bile esası unuttu ve Nietzsche'yi de Tanrı ile öldürdü. Soluğumuzu Batı'dan alan bizler için bu ölümlerin nedenini anlamakta Allah için fayda var...

Necip Fazıl Kısakürek "Allah, Tanrı'nın belasını versin" der ve devamını getirir. Dediğinde de, getirdiği devamda da Hak'lıdır elbet; ama ne yazık ki Batı ile iç içe yaşayan bizler "Tanrı" ile ölenlerin arasına üstadın da adını yazdık. Hâl böyle olunca her şeye sil baştan başlamak en iyisi gibi görünüyor...

Batılı toplumlarda yaşanan ahlâksızlığın temel nedeni yozlaşmış dindir. Tutarlılığını felsefeyle ilân edemeyen bu ahlâksızlığı, insan eliyle yapılandırmış olan kilise dini tutarlı kılmak için gerekli gayreti gösteriyor. Mantığı elden bırakmayan ve arkasına, düşünce dünyasını alan kilise, dilediği düşünceyi dilediğince değiştirebiliyor, değiştiremediğini de kendi içinde sindirebiliyor.

Amerika'nın emellerine ulaşabilmek için Bin Laden ailesini gürbüzleştirdikten sonra, palazlanan Laden'in karşısına koca ordusuyla çıkmasına rağmen alt edememesi gibi, kilise de yarattığı Leviathan ile çarpışıyor; ama ne çare? Ok yaydan çıktı bir kere. Modernizm, aydınlığın tüm çıplaklığıyla, aydınlıktan sonra da posta bürünmüş çocuğu ve tüm müridleriyle, her ne kadar bilinçten yoksun bir güruh ve hatta bulunduğu yerin farkında olmayan bir asalak da olsa kilisenin önüne dikilmiş duruyor ve onun icraatte bulunmasını engelliyor. Kilise artık sindiremiyor, kendi yarattığı canavarlarca sindiriliyor.

Kendisine en yakın el, elbette ki Museviler, yani eski ahit müritleri; fakat onların da aklı bir tek para işlerine ve işletme stratejisine çalıştığı için bu hâl karşısında kayıtsız kalıyorlar. Batağa batmış bu iki cemaat, çırpındıkça daha da batıyor, boğuluyor, ölüyor; ama oyun bitmiyor. Her ne kadar Tanrı ölmüş de olsa, oyuna devam etmek gerekli, zira ellerinde alternatif bir sistem yok. Ya bununla yaşayacaklar, ya da bununla ölecekler...

Bizim gençliğimizde delikanlı olmanın gereği, solcu olmaktı. Bu solculuk o denli soluktu ki, sosyalizmin ya da komünizmin ne demek olduğunu bile bilmenize gerek yoktu. Marx diye birisi vardı. Bir de Engels. Bunlar arkadaştılar. Marx "Kapital" diye bir kitap yazmıştı ve tüm solculuk bunun üzerine kuruluydu. Bir gün Lenin, Marx'ı, Engels'i ve bir de akranı Stalin'i deniz manzaralı evine davet etmişti. Davetin asıl sebebi Marx'ın kitabının öncelikle D&R olmak üzere tüm kitapçı raflarına yerleştirilmesini sağlamaktı.

Her ne kadar biz, yani türkçe düşünen uyuşuk beyinliler, bu kitabı okumasak da, kitap çok sattı. Bizim gibi biraz delikanlılık, biraz da bilgelik coşkusuyla yaşayanlar için deniz manzaralı ev, evi dolduranlar, bahse konu kitap, kitabın yazarı ya da yayınevi pek önemli değildi. Bizim için asıl önemli olan davet ve davette giyilen şaşalı kıyafetlerin yakışıklılığını öngörmekten ibaretti.

Bunları kimse düşünmedi. Ben de düşünmedim; ama bu tür meselelere gözlerimi kapatmayı pekalâ öğrendim ve bize sunulan hayat ile yaşadığımız hayatın birbirinden ne denli farklı olduğunu anlamaya çalıştım. Düşüncelerimizi odaklaştıran ve kendiyle paralele oturtan Batıyı Yunan'dan başlayarak okudum. Ahengi Pythagoras'tan ve mistiği Shakespeare'den öğrendim. İçimde barındırdığım kötülükleri St. Thomas'ın İtiraflar'ını okuyarak çıkartmayı bildim. Yıllar geçtikçe onlar gibi konuşmaya, yürümeye ve yaşamaya başladım. Müziğe türkü ile aşina olan kulaklarımda distorşınlı elektro gitarların cazırtıları duyulurken bir de baktım ki "Rock-çı" olmuşum. Siyahları çektikten sonra da azıcık saçımı uzatıp "Metal-ci" olmaya karar verdim. Şarkıları dinlerken iç içe geçmiş ezgileriyle cazırdayan onca karışık enstrümanı birbirinden ayrıştırma yeteneğine sahip olup da entelektüel yanımı ortaya çıkarıp "ağır abi" olmaya karar verdikten sonra da Klasik Müzik dinlemeye başladım. Beethoven'i, Bach'ı dâhi bildim.

Yabancılık çekmemin olanağı yoktu, zira etrafımdaki insanlar da benim yaşadığım değişimi eş zamanlı olarak yaşıyorlardı. Can ciğer kuzu sarması dostlarımla 9. senfoninin neden olağanüstü olduğu üzerine az atışmadım. Gün geldi Fransız İhtilâli'nin sonuçlarını, gün geldi "Pasta yesinler"in mizahını çözmeye çalıştım ve gün geldi, günü unuttum... Bu aralarda bir yerde Nietzsche kitaplarını da okumuştum. İhtiyaç duymadığımdan olsa gerek, Tanrı'nın neden öldüğünü, düşünmedim. Ölmüşse ölmüştü işte... Bu meseleyi düşünsem bile bıyık altından bir gülümsemeyle 'Tanrı'nın ruhuna fatiha', der geçer giderdim. Beni asıl ilgilendiren Rönesans ve Reform hareketleriyle başlayan Aydınlanma süreciydi. Düşünülecek her şeyin Batı'da olmasına içerlemiyor değildim, zira yabancı dil bilmediğim için okuduğum tüm kitaplar, kitapları döndürenlerin elinde farklılaşıyordu. Bu durumu görmezlikten geliyordum, çünkü düşüncelerimin tamamının temelini yaratan Batı olmasaydı, ben "Ben" olmazdım.

Kırılan kalem ile kitaplığıma kapak yaptığım Kapital ile denkleşen kitap yükümü, dostlar meclisinde ortaya seriyordum; ama sergi nasıl olursa olsun söz dönüp dolaşıp Türkiye'den çok Batı ülkelerini ve İslamiyetten çok Hıristiyanlığı bilmemize geliyordu. Kendimize, sırtımızı dönüyorduk. Gençliğimizin yıkılışı Batı ile ilerliyordu; ama bunu konuşmanın bir âlemi yoktu ki. Zira bildiğimiz tek şey Batı'ydı... Özgün eserler veren Türkçe düşünen yazarlarımızın dilinden bile Yunan Mitolojisi dökülüyordu. 'Bilmek istiyorsan Yunan'ı öğrenmelisin' şartı her yanımızı kuşatmıştı. Sözünün eri aydın kişi bile, İlyada'yı en az üç kere okumuş olmalıydı. İlyada'yla kurulan hâkimiyetin üzerine biraz özgürlük, hümanizm, eşitlik falan da koydun mu işte mükellef bir entelektüalizm sofrası kuruluyordu... Yeme de yanında yat! Yatmaya alışık olduktan sonra, Tanrı'yı kim düşünür ki?

Zafer bizimdi ve Zafer, diyette değil, sol rejimlerde gizliydi. Kilise? Tanrı ölmüştü işte... Ötesini düşünmeye gerek yoktu. İşte arkadaşım Zafer de aynen böyle düşünüyordu. Bir gün Zafer dostlar meclisinde aldığı alkolün de etkisiyle 'Abi, aslında içinde bulunduğum durumdan tiksiniyorum' demişti. 'Neden'i sormak biz entelektüeller için şartın şartıydı. Biz de bu şartı lâyığıyla yaşıyorduk. Zira skolastiğin bize öğrettiği ilk şey üçüncü şıkkın imkansızlığıydı. 'Bir şey ya vardır, ya da yoktur. Üçüncü bir hal, hiçbir hal ve şartta gözetilemez'. Zafer, yenik düşmüş omuzlarıyla bize üçüncü hâli anlatmaya çalışıyordu; ama dinleyen kim? İçindeki keşmekeşi çözümlemeye çalışan Zafer, 'Neden'ini Nietzsche'nin "Tanrı öldü!" derken haykırdığı gibi haykırıyordu: 'Tutunacak başka dalım yok...'

Hiçbirimizin tutunacak dalı yoktu. Ama atamız Batı'ydı, Kilise'ydi. Hepimiz anı anına değiştirilen düşüncelere göz yumarak, modernizme ya da postuna kara çalarak işin içinden çıkmaya çalışıyorduk. Haklı, haksızla; geçmiş, gelecekle; tarih, dinle; hakikat yalanla göz göre göre yer değiştiriyordu; ama biz yaşıyorduk, hatta yaşamakla da kalmıyor mutlu bile oluyorduk. Nihayetinde mekânın pek farklı olmadığını ve mutluluğun insanın yaptıklarıyla, yani harekete geçirdikleriyle paralel gelişeceğini biliyorduk...

Zafer'i düşünerek, doymadan okudum. Sayfaları her çevirişimde hatâ yaptığım yerin izini sürdüm. İçimi yakan acıyı bana veren Hak'tı; ama sahibinden ayrı çarpan kalpten ne hayır gelir ki? Hayır gelir mi ki?

Umutsuzluğa kapılma ey mü'min. O kalp yeşerdi. O kalp canını buldu ve eskisinden daha güçlü çarpmaya başladı. Ah... Canım geçmişe dönünce en az şimdi olduğu kadar yanar. Ah ki ne ah... Allah... Ya Allah... Şükürler olsun sana Ya Rab!

Okumaya devam ediyorum. Peygamberimiz Efendimizin (S.A.V.) buyurduğu gibi öte dünyayı öğrenmeye ve anlamaya gayret ettiğim kadar, bu dünyayı da öğrenmeye gayret ediyorum. Yolumu aydınlatan Rabbim o zamanlar anlayamadıklarıma şimdi öyle güzel ışık tutuyor ki...

Şükür ki, o zamanlar canımı almaya çalışan Batı şimdi kendi oyununa geliyor ve 'Aydınlanma'nın karanlığından türeyen acıyı, katran bataklığına düşmüş bedeninde yaşıyor. Son ve çarpıcı örnek "Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi" isimli yayında bütünleşmiş. Aman yanlış anlamayın! Kitabın adını telaffuz etmemin nedeni okunabilmesini artırmak değil, Batı'nın düştüğü hâlin altını çizmekten ibarettir. Bu kitabı okumayan kardeşlerim, bu kitabı okumayın kardeşlerim. Çünkü bu kitap, Batı'nın şu anki durumunu tamamıyla ortaya seren bir kitaptır. Yüzünü Hak'tan karanlığa çevirmektir. Sodom ve Gomorra'da yaşananları anlatan bir kitaptır. Allah'ı bilmeyenlerin, yani Batı'nın yaşadıklarıdır...

Tanrı, öldü. Allah ise "Bir"dir ve Hz. Muhammed (S.A.V.) onun kulu ve resulüdür.

Vakit, yüzümüzü kendimize çevirmenin, vaktidir.

Vakit, kendimizi batıdan değil, kendimizden öğrenme vaktidir.

Vakit, Hak'tandır.

kategori: