AYDINLANMAK İÇİN YAN, AYDINLATMAK İÇİN DEĞİL

bünyamin Ergün Cum, 07/09/2012 - 08:34 tarihinde yazdı

Bir kitabı kitabı bitirdiğim zaman ardıma yaslanıp derin hülyalara dalar ve şu fani dünyada görüp geçirdiklerimi değerlendirerek, bu kitabın bana kattığı âlemin kuytularında dinlenirim. Zira öğrendiklerimle geçen an'ların ağırlığı altında ezilen aklım; ancak bilgi âleminin dehlizlerinde (yani mezarlıkların en büyüğünde bulunan en ihtişamlı mezarda) kendini dinleyebiliyor. Sessizliğin nihai olduğu, an'ın geçmediği, sözün yalnızca akıldan çıktığı ve rengin ve renksizliğin de görünenden öte, ruhun içinde yaşadığı bu biteviye yer, ruhumu besleyen hayal âlemimin, yani canımın merkezi.

Bu merkezin herhangi bir tebaası olmadığı için efendisi, adı sanı ve herhangi bir girişi ya da çıkışı yok. Sizin anlayacağınız, burası alelâde bir yer. Bir başkasının merkezinizden tek farkı benimkinin bir mezarlığı andırması...

Okuduklarımın karanlıklarında değerlendirdiklerim bana bir çok zaman hayattan ziyade ölümü verir. Çünkü okuduğum her satır bana ne kadar bilirsem bileyim insan olduğumu bir kere daha gösterir. Ben, bu karanlığın kör ettiği birisiyim. Her türlü insani duygularını ancak burada yaşayabilen bir meczubum. Her türlü güce bir tek burada sahip olan bir meczup.

Görülür dünyanın koşturmacalarından arta kalan vakitte, bu emsalsiz dinginlikte düşüncelerimle savaşırken karşıma çıkan yazarlar ve karakterler, benim yegâne yaşamım. Demiş ya; "Her insan bir evrendir"... Birbirinden habersiz evrenler. Yan yana olan, varolan, yaşayan evrenler. Her an yeni bir acıya gebe.

Acıların doğduğu an, dilde bitiyor. Ağızdan çıkan bir söz, yeni bir acıyı doğuruyor. Bildiklerimizin acısı içimi kaplıyor ve bildiklerimle düşündüklerim içinden çıkılamaz bir hayatı yaşanılır kılarken kim bilir kaç evreni var ediyor, kaç evreni yok ediyor.

Cemil Meriç, bu zifiri karanlıkta yaşamak için didinirken karşıma çıkan isimlerin en kıymetlilerinden. Cemil Meriç, karanlığı bütün yaşamına sığdırdığı için olsa gerek, en büyük düşmanlarımın başında. Doğrusunu söylemek gerekirse, kendisi beni çok yaraladı. Gerçi ben de onu çok yaraladım; ama ne o beni yenebildi, ne de ben onu. Oyunun kurallarını bu denli iyi bilen bir fikir işçisini, yani nefsini fikir için kiralayan birini yenmek o kadar kolay değil; fakat kendime güvenim tam. Bir gün onu yeneceğim. Yendikten sonra ne olacağını kestiremiyorum; ama bir gün onu yeneceğimi biliyorum. Benimki aptalca bir tutku. Belki de ukalalık; ama unutmamak gerekir, bu karanlık âlemde kural yok. Bu âlem, kendinden arınmışların âlemi.

Üstat, bu savaşta, bu kör dövüşünde beni fena yaraladı. Zira ne ben, ne de o, silahın nasıl öldüreceğini bilebildik. Düşüncelerimizi, düşüncesizce savurduk durduk...

Savaşımız şu şekilde gelişti:

Üstat "Aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil" silahıyla bana saldırırken, ben önce savunmaya çekildim. Karanlığın aydınlığıyla yanarken, aydınlattıklarımı savunmalıydım; fakat savunmasız yakalandım ve öncü birliklerimi, önceden bildiklerimi kaybettim. Toparlanmak için az vaktim vardı; zira bütün yaşamını bu âleme sığdıran üstadın fevkalâde üstün gücü karşısında durabilmem için kullanabileceğim, farkında olduğum bir silahım yoktu. Durdum ve düşmanım hakkında bildiklerimi düşündüm...

Cemil Meriç, sefil bir hayat süren ve engin bilgilere sahip biri. Çok ama çok okumuş. Güneşin nereden doğduğunu ve nereden battığını bilmekle kalmamış, bir de sebebini öğrenmiş. Öğrenmiş; ama bununla yetinmemiş. Bu koca örümcek ağının tüm yollarında defalarca yürümüş ve bu yolda attığı adımların birbirine olan uzaklığından ziyade, her adımını adım adım değerlendirerek bilginin izini, bilerek sürmüş bir guru. Aydınlandığı malum. Aydınlattığı gerçek; ama şimdi durmuş, aydınlatmak için yanmadığını söylüyor. Bildirmek için, anlatmak için tutuşmadığını... Bu savaş alanının neresindesin Cemil Meriç? Bu savaşı nasıl sürdüreceksin?

Karanlık, insana özgürlük verir. Bu özgürlük, dünyadaki hiçbir özgürlükle kıyaslanamayacak kadar geniş bir özgürlüktür. Zira karanlıkta yalnızca siz varsınızdır. Burada gülmek, ağlamak, bağırmak, çağırmak, yatmak, kakmak serbesttir. Zira burada insan ancak kendini bilir. Gördüğü başka hiçbir şey yoktur. Ta ki bu evrende ayağına bir şey takılıncaya, ayağını çarpıncaya kadar. Ayağınıza çarpan bu şey, önce sizi irkiltir. Ayağınızda bulunan sinirlerin beyninize ilettiği acı ile bu evrende artık iki koca "şey"sinizdir. Şimdilik bildiğiniz tek şey önünüzde bir şeyin bulunduğudur ve ilk ihtimalde bu "şey" sizin vücudunuzdan daha büyük olan bir "şey" olacağıdır. Ne zaman ki o "şey"i ellerinizle yoklayarak keşfedersiniz, o "şey" hisler aleminizde bir karşılık bulur ve ona hükmedip hükmetmeyeceğinizi kestirirsiniz. Hükmedebileceğinizi kestirirseniz o "şey"e önünüzden çekilmesini buyurursunuz. Şayet hükmedemeyeceğiniz bir "şey" ile karşı karşıyaysanız, kendinizi yormadan ve hatta düşünmeden o "şey"in etrafından dolaşıp özgür hayatınıza o kaldığınız yerden, her iki ihtimalde de o "şey"i unutup yaşamaya devam edersiniz.

Karanlıkta karşınıza bir "şey" çıkarsa ve bu "şey"e buyurabileceğinize kanaat getirip yolunuzdan çekilmesini buyurursanız, fakat o "şey" de size inat yoldan çekilmeyeceğini söyler ve hatta ardından da sizin yoldan çekilmeniz için bir buyrukta bulunursa o zaman savaş başlar. Bu savaş, karanlıktaki iki ışığın, daha çok ışımak için başladığı bir savaştır. Anlamını kendinde barındıran, yok etmeye değil, ezip geçmeye dayalı bir savaş.

Bu diyarın savaşı bitmez; ama hakkında en az yazılan çizilen savaşlar da bu savaşlardır. Zira burada savaşan bile, bir çok zaman, acılarını bu savaştan aldığını bilmeden yaşamaya devam eder. Cemil Meriç, acılarının kaynağını iyi bilmiş; ama savaştığı yer meçhul. Meçhul, çünkü herkesin bildiğinin aksine üstadın kendine ait bir âlemi yok. Üstat bunu yaratamamış ve bu yüzden küstahlığın ve ukalâlığın haddini zorlamış. Sefil ve yalnız olmuş...

Bu mezarlık, yarın bütün âlemim olacak. Yarına kadar karanlığı aydınlatan binlerce ışığın altında ezilip, kör topal yaşamaya devam edecek; ama yine de Cemil Meriç ile Necip Fazıl'ı, Aristoteles ile İbn'i Sina'yı, Dante ile Hayyam'ı, Platon ile Karl Marks'ı, Adolf Hitler ile Said Nursi'yi ve daha yüzlercesini birbirinin karşısına çıkarıp bu karanlıkta tökezletecek ve zifirin içine sinip anlayacağım. Anlatana kadar anlayacağım.

Fakat şimdi Cemil Meriç'in önünden çekilme vakti. Aksi halde bu savaştan çok daha fazla yara alırım. Benden daha büyük olan bu kişinin önünden çekilmeli ve karanlığımda yürümeye devam etmeliyim.

Şu bir kaç satırda karanlığın aydınlığı olduğuna inanan sizler, aydınlığın da karanlığı olduğuna hemencecik kanarsınız galiba. Aydınlıkta yol alırken de, aynı karanlıkta yol alır gibi, yarını beklemeli, durmalı ve dikkatle düşünmeli. Zira burada karşımıza çıkanlar da kimi zaman göremediklerimiz olabiliyor; fakat buradaki asıl mesele göremediklerimiz değil, tam tersine, gördüklerimiz, hatta burnumuzun önünde duran kimi zaman küçük, kimi zaman büyük gördüklerimiz. Buradaki savaş da aynı o koca mezarlıktaki savaş gibi büyük; ama bunu da bilen biliyor, bilmeyense hiçbir zaman bilmiyor. Değişmeyen tek mesele aydınlığın da karanlığın da mezardan, yani ölümden gelmesi; fakat ne hikmetse biz ne aydınlığın hakkını veriyoruz, ne de karanlığın. Her iki halde de önümüze geçeni görmeden, hatta dikkat bile etmeden yaralarımızla, acılarımızla yolumuza devam ediyoruz.

Aydınlattığımız, hayatımız. Bizi ışıtan aydınlık, önümüze geçince, el yordamıyla tanıdıklarımızdan, aydınlattıklarımızdan geliyor. Yandığımız, acılarımız; fakat ne hikmettir ki acılarımız da aydınlandığımızdan geliyor...

Şu anda Cemil Meriç şurada olsaydı, neler tartışırdık, neler konuşurduk, bilir misiniz? Ya diğerleri, yukarıda saydığım, saydıktan sonra derin derin düşündüğüm onca üstat burada olsaydı, hepsiyle teker teker söyleşebilseydim. Kim bilir hepsinin ne büyük hataları ve bir türlü tam anlamıyla ifade edemedikleri anlatamadıkları dertleri vardı.

Bu savaş, şimdi benimle, yarın bir başkasıyla sürecek ve her birinde de bilmeyen ezilecek, bilen yoluna devam edecek; fakat aydınlık içinde yananın da, karanlığın en kuytularında kalanın da sonu da aynı yere, bu mezara çıkacak. Bu döngü insanın neyi bilmesi gerektiğini bilene kadar sürecek. Bu arada değişen tek şey yeni açılan mezarlıklar ve o mezarlıklara tuhaf tuhaf bakan insanlar olacak.

Bu dövüşler aydınlıkta da olsa, karanlıkta da olsa kör dövüşü. Kör, yani görmeyenlerin, hiçbir zaman göremeyecek olanların, görmek istemeyenlerin dövüşü. İnsandan olanı alıp, insanı bir tarafa bırakanların dövüşü. Dövüş böyle gittiği sürece, acımaya devam edeceğiz ve kör topal yaşayacağız, ta ki insandan olanı bırakıp insanı alana, aydınlık ile karanlığı bırakıp insana sarılana, mezarın içindekine el uzatana, yani normal bir insan olana kadar; ama bize öğretenler, üstatlarımız şu aydınlık ile karanlığı bir tarafa bırakmıyor ki, kendimizi görebilelim. Aydınlığın karanlığında mıyız, karanlığın aydınlığında mıyız bilelim...

Dediğim gibi, ben şimdilik bu savaştan çekildim ve üstada yol verdim. Ne de olsa Cemil Meriç'le bir yerlerde daha karşılaşırım. Karanlıkta ona çarpınca canım yanar ve onu önümden çekmek isterim. Önce gülümserim, savaşmadan önce "Nasılsınız?" derim. Onunla eşimi tanıştırırım, kendisine birbirimizi nasıl sevdiğimizi gösteririm. Herhangi bir ihtiyacı olup olmadığını sorarım ve müsaitse eşim hanımefendi ile aklımıza takılan bir iki ilmi meseleyi kendisiyle teati etmek istediğimizi bildiririm. Sonra, gülümserim. Eşime bakar, yine gülümserim. Karanlığı ve aydınlığı bir tarafa bırakıp insan olduğum için şükrederim ve öleceğim anı beklerim; ama giderken de üstada sitemimi bildiririm.

"Üstadım, aydınlık da karanlık da insana. Marifet aydınlıkta yürümeyi, karanlıkta da uyumayı bilmekte. Ötesini düşünmeye gerek yok."


Mabetler her çağda ziyaretçisiz kalmış. Tefekkür Sina'sı metruk bir manastır. Kimin için yaratacaksın? İnsanlar ışığa, hayata, sonsuza düşman. Aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.

Cemil Meriç
Bu Ülke
Sf. 270

kategori: