BEN BURADAYIM DA SEN NEREDESİN?

bünyamin Ergün Sa, 23/09/2014 - 13:04 tarihinde yazdı

Hayat, zorlu (ve zorunlu) bir yürüyüştür. Zorlu olmasının sebebi de önünde daima bir hedef, ardındaysa vazgeçişler, kayıplar, yok oluşlar bırakmasıdır. Olabilmek (?), travmalarıyla yoğrulan hayata tutunabilmek için önüne bakmak ve daima yürümek zorundadır. Pekâlâ, nereye yürüyecek?

Her insan, önüne aşılması güç engeller koyar. Bu engele doğru ilerlemek ya da o hedefi görebileceği bir yerde bulunmak da "umut"tur. Hedefine ulaştığında ne yaşayacağını tam olarak bilemez; ama umut onu tutunamayanlardan ayırır. Ne yazık ki insan hedefine yürüdüğü sürece kitlelerden ayrıldığını, fikri bir arınma yaşadığını, düşünür. Düşünemese de hisseder.

Kiminin hedefi yüksek (dağ) kiminin hedefi de alçak (tepe) olabilir. Kuzguna yavrusu şahin görünür, misali herkes hedefini diğerlerinden daha ulvi olarak görebilir. Zira birey, bir sanatçı gibi kendini gerçekleştirmek zorundadır.

Öyle sanıyorum ki hedefin yüksekliği mukayese konusu edilmemelidir. Çünkü mukayese, trampaya çevrilebilir ve birey, yoldan çıkmak bir yana, yolu da kendini de kaybedebilir.

Hedefin yüksekliği elbette ki önemli; ancak biz mukayeseye girmeden murakabe ve muhasebeyle yola devam edelim. Bu şekilde de tutkuyu elimizin tersiyle itelim. İtelim ki yolda daha hızlı yol alabilelim.

Hayat, önündeki dağa doğru bir yürüyüş, hedefse o dağın doruğuysa şunu söyleyebiliriz. Hedef, dağın çok ufak bir cüzüdür. Hele de dağdan kesip alınsa ve yolun üzerine konulsa, yoldaki bir taştan farkı kalmaz. Enteresandır ki bunu insanın bizzat bilmesi icap eder. Dediğimiz gibi, insan tutunan olmak ister, tutunamayan değil.

Dağa doğru yürüyüş geniş yollarda ve kalabalıklarla birlikte olur. Bu yolda kimileri kamp kurar, kimileri bina diker. Dedik ya, hedefi görmek bile huşu dolu bir hedef olabilir.

Doruğa doğru meşakkatle dolu yürüyüşe geçildiği vakit kalabalıklar da geçmişte kalmış demektir. Başınızı çevirip etrafınızda kimler olduğuna baktığınızda, onlarca kişi göremezsiniz. Orada üç, burada beş, önde iki, arkada dört kişi ya vardır ya yoktur. Etrafınızda göreceğiniz bir diğer şeyse bu yükseklikte bile kamp kurup aşağıdakilere seslenmeye çalışanlardır. Tahmin ettiğiniz gibi, bu kişilerin hedefi, yalnızca bu noktaya varıp ardında kalanlara hitap etmektir. Aşağıdakiler, bu kişileri dinlerler, zira onların hedefi de bu kişileri dinlemektir.

Şayet kan ter içinde doruğa doğru yürümeye devam ediyorsak tanımlamalarımızı oluşturma vakti gelmiş demektir. Dağın çeşitli yüksekliklerinde kamp kuran bu kişilere "Aydın" diyelim. Bu kişiler toplumu şekillendirir, yukarıda oldukları ve etraftaki yolları çok daha kolay görebildikleri için aşağıdakilere yol gösterir, hangilerini kullanabileceklerini öğütler. Aydın, dahaca bir şey yapamaz. Kitlesi bellidir. Aydın'ı o dağdan alıp başka bir dağa, hatta aynı yüksekliğe bıraksanız, sonuç yine de hüsrandır. Çünkü her şey değişmiştir. Kitle, dağ&taş, yol... Tamam, hepsi benzerdir; ama aynı değildir. Bu "Aydın'ın içinden çıkamadığı trajik dairesi"dir.

Aydının yanından geçip tırmanmaya devam eden kişiyi nasıl tanımlayacağız? Ardında bıraktıklarına (toplum, geçmiş, kaybediş, yok oluş...) bakmadan hâlâ hedefine, o küçücük; ama bir o kadar da heybetli doruğuna ulaşmaya çalışan kişi ne yapmaktadır? Henüz bu kişiyi tanımlayamayız. Keza, hiçbir şey durmadığı sürece tanımlanamaz.

Bu kişi doruğa tırmanadursun, dağın çeşitli yüksekliklerinde kamp kuran herkes onu kendi yanına davet eder. Nedeni belli. Herkes, benzeriyle muhabbet ister.

Ömür geçmektedir ve kişi doruğa (hedef) ne kadar yaklaşırsa o denli yorulur, yalnızlaşır. Kimi zamanlarda tek başına kaldığını düşünür, bunalır. Travmalarına yeni travmalar, bilgilerine yeni bilgiler katar. Soluklanmak için durduğu yerdekiler ona bir öncekinden daha da sarılır ve hatta ondan ayrılmaması için uğraşır, didinir. "Ben Cennet'im" der; ama gözlerini doruğa dikmiş kişi bilir ki bu noktadan sonra Cennet ne kadar yakınsa Cehennem de o kadar yakındır.

Doruğa yaklaştıkça etraftaki kişilerin sayısı azalır. Öyle zamanlar gelir ki tırmanan kişi bu noktalara kendinden başka kimsenin gelmediğini düşünür. Bu düpedüz benlik savaşıdır. Ya kendine varacaktır ya da kendinden olacaktır.

Diyelim ki bu kişi tüm çetin koşulları aştı ve doruğa ulaştı. Ne olacağını düşünürsünüz? Oraya kamp kurup, oradan tüm insanlara sesleneceğini mi? Bu hem doğru hem de yanlış bir düşünce. Çünkü kimileri orada kalmak, orayı mesken tutmak zorundadır. İşte bu, bilimdir. Toplumdan kopuk; ama bir o kadar da toplumla iç içe. Kendinden bile başka yerde, ama herkes için orada, doruğunda. İrfan, bilim ehline durmamasını söyler. Durma ve ilerle. Kimin için? Kendin için değil, insan ve insana hürmet için.

Bu kişi dorukta etrafına şöyle bir bakar. Yıllar önce kalabalıklarla yürüdüğü o geniş yolları hatırlar. Sonra dağa doğru olan çetrefilli patikaları, yolun bittiği ve katırını terk ettiği yerleri... Soğuk, rüzgârlı, oksijeni az bir yerdir burası. Durmak ve dinlenmek, yani yaşamak için uygun değildir. Zaten bulutlar engellediği için aşağıda görülecek bir şey de yoktur. Toplum da yollar da bu beyaz örtünün altında kalmıştır.

Yürümelidir; ama nereye? Geldiği yoldan geri mi dönmelidir. Diyelim ki döndü. Dorukta gördüklerine kim inanır? "Doruk, şu yoldaki bir taştan daha mı büyük?" diye bizim gibi soranlar çıkmaz mı? Doruk, doruk işte. Anlatacak ne var ki? Fikrin doruğu, hayatın hedefi, özün keşfi... Ee? "Sen kendini kurtarmışsın arkadaş, bırak biz de kendimizi kurtaralım" der ve çürümüş bir çaput gibi umursamazca kenara atılır bu kişi ve onun yaşadıkları, bildikleri, öğrendikleri. İnmese, orada kalsa? Bulutların bile üstünden duyulan ses, aşağıdakiler için Tanrısal değil de nedir? Elbette ki söylediği her söz Tanrısal adledilecek. Lüzumsuz hayranlıklar... Pekâlâ, ne yapacak? İlerlemek zorunda. Ardına bakmadan ilerlemeli.

Artık çıkmak değil, inmek zor. Gözünün önünde heybetli bir dağın zirvesindeki doruk yok, tam tersine uçsuz bucaksız bir yayla ya da ova var. İşte, bu kararı verdiği an "entelektüel" olmuştur. Dağdan inebilir mi, bilinmez; ama inecek olursa, o dümdüz arazilere fikir tohumu ekecek, onları sulayacak, büyütecek, yepyeni filizler arayacaktır.

Bu dağ yalnızca hayat dağı değil. Gençlik ve yaşlılık da bu dağa benzer. Gençlik, dağın doruğuna bıkmadan bakmaktır. Yaşlılıksa o dağın doruğundan iniş. Bu nedenle kimi gençler kendini yaşlı hisseder, kimi yaşlılar da genç.

Hasılı, bu yolculukta düşünülmesi gereken en önemli nokta, nerenin mesken tutulduğunun bilinmesidir.

kategori: