BEN, CLAUDIUS // Robert GRAVES

bünyamin Ergün Ça, 08/08/2012 - 15:27 tarihinde yazdı

Ben, Tiberius Cladius Drusus Nero Germanicus Falan-filan-falan (bütün unvanlarımla şimdilik başınızı ağrıtmayacağım), bir zamanlar -çok önce de değil- dostları, akrabaları ve yakınları arasında "Ebleh Claudius", ya da "Şu Claudius", ya da "Kekeme Claudius", ya da "Clau-Clau-Claudius", ya da en iyisi "Zavallı Claudius Amca" olarak tanınan ben, şu anda hayatımın bu garip öyküsünü yazmaya hazırlanıyorum. Çocukluğumun ilk günlerinden başlayarak sekiz yıl kadar önce, elli bir yaşımda, birden başımda devlet kuşunu bulduğum (ve ondan böyle ayrılmadığım) o mahut dönüşüm noktasına kadar geçen olayları yıl be yıl yazacağım. (M.S. 41)

Bu kesinlikle benim ilk kitabım değil: Şöyle ki, edebiyat (özellikle delikanlılık yıllarımda Roma'da en yetkin çağdaş hocalardan öğrendiğim tarih yazıcılığı) bu dönüşüm noktasına kadar -otuz beş yılı aşkın bir süre- benim tek uğraşım ve ilgi alanımdı. Bu nedenle, okurlarım üslubumun ustalığına şaşmasınlar: Bu kitabı yazan gerçekten Claudius'un kendisidir; sıradan bir yazman, ya da önemli kişilerin (güzel yazı özün cılızlığını örter ve övgü ayıbı hafifletir umuduyla) anılarını yazdırdıkları resmi tarihçilerden biri değil. Bu çalışmada, tüm Tanrılar adına yemin ederim ki, yazman da tarihçi de benim; kendi elimle yazıyorum, hem kedimi kendime övmekle ne çıkar sağlayabilirim?

Şunu da belirteyim ki, bu benim yazdığım ilk kişisel tarihçe değil. Sekiz ciltlik bir tarihçe daha yazdım, Devlet arşivi için. Salt genel istek üzerine kaleme alınmış ve pek değer vermediğim tatsız bir şeydi. Açık konuşmak gerekirse, yazıldığı dönemde (iki yıl önce) kafam başka sorunlarla dolu olduğundan, ilk dört cildin çoğunu bir Yunanlı yazmanıma dikte ettim ve yazarken, cümlelerin dengesini sağlamak ve çelişkileri ya da tekrarları önlemek dışında, hiçbir değişiklik yapmamasını söyledim. Ama itiraf edeyim ki, yapıtın ikinci yarısı, birincininse bazı bölümleri, verdiğim bilgilere dayanarak, Polybius adındaki bu yazman tarafından kaleme alındı (genç bir köleyken ona ben vermiştim ünlü tarihçinin adını). Polybius üslubumu öylesine başarıyla taklit etti ki, çalışma sona erdiğinde hangimizin hangi bölümü yazdığını ayırt etmek olanaksızdı.

Yineliyorum, tatsız bir kitaptı bu. Ana tarafımdan büyük amcam olan İmparator Augustus'u, ya da onun üçüncü ve son karısı olan babaannem Livia Augusta'yı eleştirecek durumda değildim; çünkü her ikisi de resmen tanrı ilan edilmiş ve ben onların "kült"lerinin rahibi görevini yüklenmiştim. Babaannemin iki değersiz halefine ilişkin epey söylenecek söz vardı, ama efendiliğe sığmaz diye bunu yapmak istemedim. Livia'yı ve Augustus'un kendisini -o ilginç ve bir an önce ağzımdan çıkartayım, iğrenç katına duyduğu kadarıyla- temize çıkarmak ve anılarını dinin koruması altında olmayan Augustus'un öteki iki karısına ilişkin gerçekleri anlatmak haksızlık olurdu.

Varsın tatsız bir kitap olsun dedim; yalnızca tartışmasız olguları örneğin, Filanca şu-kadar-yıl devlet hizmeti yapmış olan Filanca'nın kızıyla evlendi gibi olguları, evliliğin politik nedenlerine, ya da aileler arasındaki gizli pazarlıklara değinmeden aktardım. Yahut, Falanca'nın bir tabak incir yedikten sonra birden öldüğünü yazdım, ama olguların mahkeme kararıyla desteklenmediği durumlarda, zehirden, ya da bu ölümün kime yaradığından söz etmedim. Yalan söylemedim, ama -buradan yazmaya niyet ettiği anlamda- doğruyu da söylemedim. Bugün Palatine Tepesi'ndeki Apollon Kitaplığı'nda, bazı tarihler konusunda belleğimi tazelemek için bu kitaba bakarken, kendim yazdığıma, ya da dikte ettiğime yemin edebileceğim (üslup öylesine benimdi), ama yazdığımı ya da söylediğimi anımsayamadığım bölümlere rastladım. Eğer bu bölümleri Polybius yazmışsa, gerçekten olağanüstü bir taklit, ama eğer ben yazmışsam, o zaman belleğim düşmanlarımın dediğinden daha beter demektir. Şu yazdıklarımı okuyunca, ilkin bundan sonra geleceklerin tek yazarı olduğum, ikincisi, bir tarihçi olarak dürüstlüğüm, son olarak da olguları anımsama gücüne ilişkin kuşkuları, değil gidermek, tam tersine davet ettiği bilincindeyim. Ama çıkartmayacağım bu satırları; içimden geldiği gibi yazıyorum ve aleyhime o kadar çok şey var ki, olaylar geliştikçe okur hiçbir şeyi gizlemediğime daha kolay inanacak.

Bu gizli bir tarihçe. Peki, kimin için yazıyorsun diye sorulabilir. Yanıtım şu: Bunu gelecek kuşaklar için yazıyorum. Kendi torunlarımı, ya da torunlarımın torunları demek istemiyorum; düşündüğüm çok uzak bir gelecek. Yine de umudum, beni belki yüz kuşak sonra okuyacak olan sizlerin, karşınızda bir çağdaşınızın konuştuğu duygusuna kapılmanız, tıpkı benim, yıllar önce ölmüş Herodotus ve Tukudides'in karşımda konuştuklarını sandığım gibi. Niçin mi özellikle onca uzak bir gelecekten söz ediyorum? Açıklayayım.

Bundan on sekiz yıl kadar önce, Cumae'ye (Campania'da giderek, Gaurus Dağı'nda bir mağarada oturan Sibyl'i (kadın Kâhin) ziyaret etmiştim. Cumae'de her zaman bir Sibyl'i vardır; çünkü bir Sibyl öldüğünde, yetiştirdiklerinden biri onun yerine geçer, ama hepsi aynı ölçüde ünlü değildir, kimine tüm hizmet yılları boyunca Apollon'dan tek bir kehanet bile inmez. Ötekiler kehanette bulunur bulunmasına, ama nedense Apollon'dan çok Bakus'tan esinlenmişe benzerler: Bu kutsal yerin saygınlığına gölge düşüren sarhoş zırvaları dökülür ağızlarından. Augustus'un sık sık danıştığı Deiphobe ve şu anda hâlâ sağ olan ünlü Amalthea'dan önce, yaklaşık üç yüz yıl, çok yetersiz birtakım kadın kâhinler gelip geçmiş. Mağara, Apollon ve Artemis'e adanmış şirin bir Yunan tapınağının arkasındadır (Cumae bir Yunan-Aeolian kolonisiydi). Tapınağın giriş kapısının üzerinde Daedalus tarafından yapıldığı söylenen eski bir yaldızlı friz vardır, ama saçma bir iddiadır bu, çünkü friz en çok beşyüz yıllıktır, Daedalus ise en az 1100 yıl önce yaşamıştır. Frizde Tezeus'un öyküsü ve Girit'teki labirentte öldürdüğü minotor (yarı-insan, yarı-boğa canavar) resmedilmiştir. Sibyl'i ziyaret ettiğime izin verilmesi için, orada, Apollon ve Artemis'e bir boğayla bir koyun kurban etmem gerekti. Buz gibi bir Aralık günüydü. Mağara sarp kayalarda oyulmuş, dehşet verici bir yerdi; dimdik, kapkaranlık, yarasalarla dolu bir patikadan çıkılıyordu. Kılık değiştirerek gitmiştim, ama Sibyl beni tanıdı. Kekelememden anladı sanırım. Çocukluğumda çok fena kekelerdim; hitabet uzmanlarının öğütlerini tutarak, zamanla, önceden hazırlanarak halk önünde düzgün konuşmayı öğrendim, ama özel ve beklenmedik durumlarda eskisi kadar olmasa bile, hâlâ arasıra dilim takılır. Cumae'de de böyle oldu.

Basamakları büyük bir sıkıntıyla, emekleyerek tırmandıktan sonra mağaranın içine girdim ve kadından çok maymunu andıran Sibyl'i tavandan sarkıtılmış bir kafesin içinde bir iskemlede oturur gördüm. Giysileri kırmızıydı ve tepeden bir yerden gelen kızıl ışıkta kımıltısız gözerli kıpkırmızı parlıyor, dişsiz ağzı sırıtıyordu. Çevremde bir ölüm kokusu vardı. yine de, önceden hazırladığım gibi hatır sormayı becerebildim. Yanıt vermedi. Ancak bir süre sonra, bunun yüz yaşında ölen bir önceki Sibyl Deiphobe'nin mumyalanmış cesedi olduğunu öğrendim: Parlasın diye arkası gümüş cıvayla sırlanmış cam bilyeler açık tutuyordu göz kapaklarını. Şimdiki Sibyl hep halefiyle birlikte yaşarmış. Sanırım birkaç dakika (bana bir ömür boyu gibi geldi) titreyerek ve gülümsemeye çalışarak Deiphobe'nin önünde durdum. Sonunda, yaşayan Sibyl (Amalthea adında oldukça genç bir kadın) ortaya çıktı. Kırmızı ışık söndü, Deiphobe yok oldu -sanırım Sibyl'in çömezlerinden biri tepedeki kırmızı camlı deliği örtmüştü- ve bir beyaz ışık dipteki loşlukta fildişi bir tahtta oturan Amalthea'yı aydınlattı. Güzel, geniş alınlı, deli görünüşlü, bir yüzü vardı ve otururken Deiphobe kadar kıpırtısızdı. Gözleri kapalıydı ama. Dizlerim titriyordu, bir türlü denetleyemediğim bir kekelemeyle "Ey Sib...Sib...Sib...Sib..." diye söze başladım. Gözlerini açıp kaşlarını çattı ve beni taklit etti: "Ey Clau...Clau...Clau..." Bundan duyduğum utançla neyi soracağımı anımsayabildim. "Ey Sibyl, sana Roma'nın ve benim geleceğimi sormaya geldim."

Yavaş yavaş, yüzü değişti, kehanet gücü yüzüne indi, çırpındı, solukları sıklaştı, dehlizlerden hışıltılar duyuldu, kapılar çarptı, rüzgârlar yüzümü yaladı, ışık yok oldu ve Yunanca dizeler döküldü ağzından, Tanrının sesiyle:

Pön Laneti altında inleyen
Ve kesinin ağzını büzen
Daha beter olacak düzelmeden

Ağzından yeşil sinekler çıkacak
Gözlerinde kurtlar dolaşacak
Öldüğünü insanoğlu duymayacak

Sonra kollarını başının üzerine kaldırıp yeniden başladı:

On yıl elli üç gün sonra
Bir armağan var Clau-Claudius'a
Ondan gayrı herkesin arzuladığı.

Bir sürü dalkavuk karşısında
Eveleyip geveleyip kekeleyecek
Hep salyalar dudaklarında

Ama sesi kesilip buradan ayrıldıktan
On dokuz yüzyıl kadar sonra
Clau-Claudius açık seçik konuşulacak.

Sonra Tanrı onun ağzından güldü, müthiş güzel ama korkunç bir sesle - ha! ha! ha! Eğilerek selam verdim, apar topar çıktım ve kırık dökük basamakların daha ilkinde kayıp, alnımı ve dizlerimi keserek tepeüstü uçtum...o müthiş kahkaha kovalıyordu beni.

Şimdi deneyimli bir bilici, profesyonel bir tarihçi ve Augustus'un düzenlediği kehanet kitaplarını inceleme olanağı bulmuş bir rahip olarak, dizeleri oldukça doğru yorumlayabildiğim kanısındayım. "Pön Laneti", kuşkusuz Roma'nın Kartaca'yı yıkmasına ilişkindi. Bu yüzden, uzun süredir Tanrıların gazabına uğramış durumdayız. Kartaca'yı koruyacağımıza ve dostluk elimizi uzatacağımıza, Apollon dahil, en büyük Tanrılarımız adına ant içtikten sonra, Kartaca'nın İkinci Pön Savaşı'nın yıkıntısından çabuk toparlanmasını kıskanarak, onu Üçüncü Pön Savaşına girmeye kandırdık ve yerle bir ettik, halkını kılıçtan geçirdik, tarlalarına tuz ektik. "Kesenin ağzı" bu lanetin anahtar sözcüğü: Roma, ticarette en büyük rakibi ezip Akdeniz'in tüm zenginliklerine egemen olduğu günden bu yana, bir para çılgınlığı içine düştü. Zenginlikle birlikte tembellik, gözü doymazlık, gaddarlık, namussuzluk, korkaklık, kadınsılık ve Roma'ya yaraşmayan her kötülük gelip yerleşti. Benden gayrı herkesin arzuladığı armağanın ne olduğunu (ki, tam on yıl elli üç gün sonra geldi), zamanı gelince öğreneceksiniz. "Claudius açık seçik konuşacak" dizesi beni yıllar yılı düşündürdü, ama sonunda anladım sanıyorum: Bu yapıtı kaleme almam için bir uyarı bu. Yazdıktan sonra da koruyucu bir sıvıya batırıp kurşun bir kutuya kilitleyeceğim ve gelecekte bulunup okunması dileğiyle bir yere gömeceğim. Eğer yorumum doğruysa, bundan 1900 yıl kadar sonra yeniden bulunacak. Ve o zaman, yalnız bugün için yazmış olan bütün öteki yazarların yapıtları eveleyip gevelerken, benim kitabım açık seçik konuşacak. Ama belki de kutuya filan kilitlemeden orta yerde bırakmam daha doğru olur. Çünkü, tarihçi olarak deneyimim şunu gösteriyor ki, rastlantı sonucu yaşayan belgelerin sayısı, özellikle korunmaya çalışılan belgelerden daha fazla. Kehanet Apollon'dan geldiğine göre, bırakalım kitabı da o korusun. Gördüğünüz gibi, Yunanca yazmayı yeğledim, çünkü Yunanca'nın dünyada en önde gelen edebi dil olarak kalacağına inanıyorum; hem Roma, Sibyl'in dediği gibi çürüyecekse, dili de onunla birlikte çürümez mi? Üstelik, Yunanca Apollon'un kendi anadili.

Tarihlere (gördüğümüz gibi sayfanın kenarına yazıyorum) ve özel isimlere özen göstereceğim. Etrurya ve Kartaca tarihlerini derlerken, hangi olayın hangi tarihte geçtiğini ve Filan kişinin gerçekte Falan kişi mi, yoksa onun oğlu ya da torunu mu olduğunu (ya da hiç akrabası olmadığını) ayıklamak için saatler saati kafa yorduğumu anımsamadıkça hâlâ sinirleniyorum. Benden sonrakilerin böyle bir eziyete katlanmalarını istemem. Bu nedenle, örneğin, bu tarihçede Drusus adı her geçtiğinde, bunun hangi Drussus olduğunu (babam, ben, oğullarımdan biri, kuzenim ya da yeğenim) açık seçik belirteceğim. Gene örneğin, öğretmenim Marcus Portius Cato'dan söz ederken onun ne Üçüncü Pön Savaşı'nı başlatan Marcus Portius Cato, ne aynı adı taşıyan ünlü hukukçu oğlu, ne aynı adı taşıyan Konsül torunu, ne aynı adı taşıyan Julius Caesar'a düşman, torununun oğlu, ne de aynı adı taşıyan, Philippi Savaşı şehitlerinden, torununun torunu olmadığını; aynı adı taşımakla birlikte, ne yönetimde görev almış, ne de almayı hak etmiş, tümüyle silik birinin torunu olduğunu açık seçik belirtmem gerek. Augustus bana öğretmen olarak onu seçti, daha sonra da başka Romalı genç soylulara ve yabancı kralların oğullarına öğretmenlik yaptı; çünkü, adı en yüksek mevkilere hak kazandırmasına rağmen, haşin, budala ve ukala kişiliği, ilkokul öğretmenliğinden daha üstün bir göreve atanmasına olanak vermiyordu.

Bu olayların hangi tarihte geçtiğini saptamak için, sanırım en doğru yol, kendi doğumunun, Roma'nın Romulus tarafından kuruluşunun 744. yılına, Birinci Olimpiyat'ın 767. yılına, adı 1900 yıl sonra da büyük olasılıkla yaşayacak olan İmparator Augustus'un iktidarının yirminci yılına rastladığını belirtmek olacak. (M.Ö. 10)

Bu giriş bölümünü bitirmeden önce, Sibyl'e ve kehanetlerine ilişkin bir şey daha eklemek istiyorum. Cumae'de bir Sibyl ölünce yerine bir başkasının geçtiğini, ama bunların kimilerinin ötekilerden daha ünlü olduğunu söylemiştim. Aeneas cehenneme inmezden önce danıştığı Demophile adında çok ünlü bir Sibyl varmış. Daha sonra, Kral Tarquin'e gelip kehanet paketi için onun ödemek istediğinden daha yüksek bir fiyat isteyen Herophile adında bir Sibyl varmış. Anlatıldığına göre, Tarquin reddedince, Herophile paketin bir bölümünü yakıp geri kalanı için gene aynı fiyatı istemiş. Tarquin gene reddetmiş. Sibyl bir öbölümü daha yakmış ve geri kalanı hâlâ aynı fiyata vermeyi önermiş. Bu kez Tarquin, salt meraktan kabul etmiş. Herophile'nin kehanetleri iki çeşitti: Uyarılar ve geleceğe ilişkin olumlu tahminler, ve uğursuz belirtiler görüldüğünde Tanrıları yatıştırmak için kesilecek kurbanlara ilişkin talimat. Bunlara zamanla, özel kişilere söylenen ilginç ve doğru çıkmış kehanetler de eklenmişti. Roma ne zaman bir uğursuz belirti ya da felaketin tehdidi altında görünse, Senato hemen kitapları yorumlamakla görevli rahiplere danışılmasını buyurur ve her zaman bir çare bulunur. İki kez kitaplar kısmen yandı ve kaybolan kehanetler, görevli rahiplerin anımsadıklarına dayanarak, yeniden yazıldı. Ancak, bunlar bir çok yerde epey çelişkili gözüktüğünden, Augustus kesin bir kehanet düzeni kurma yolunda çalışmalara girişti ve esinden yoksunluğu apaçık olan birtakım ekleri ve derlemeleri çıkarttırdı. Eline geçirebildiği tüm özel kehanet kitaplarını ve tüm öteki fal kitaplarını (1200'ü aşkın) yaktırdı. Yeniden düzenlenen kehanet kitaplarını, Palatine Tepesi'ndeki sarayı yakınında yaptırdığı Apollon tapınağındaki Apollon heykelinin tabanının altında bir dolaba kilitledi. Augustus'un ölümünden bir süre sonra, onun özel kitaplığında eşsiz bir kitap buldum. Sibyl'den Garip Sözler adını taşıyan bu kitap, Augustus'un kehanet düzenlemesi sırasında, rahipler tarafından gereksiz görülerek çıkartılan kehanetleri içeriyordu. Dizeler, Augustus'un kendi güzel yazısıyla kopya edilmişti ve, başlangıçta bilgisizlikten yaptığı, sonra da bir gurur sorunu olarak sürdürdüğü tipik imla yanlışlarıyla doluydu. Bu dizelerin çoğunun Sibyl'in ağzından çıkmadığı ve kendilerini ya da soylarını yüceltmek, yahut düşmanlarının soyunu aşağılamak için birtakım sorumsuz kişiler tarafından uydurulmuş zırvalar oldukları besbelliydi. Claudian ailesinin bu sahtekârlıklarda özellikle etkin olduğu gözümden kaçmadı. Ancak, eski oldukları dillerinden anlaşılan ve tanrısal esinden kaynaklanmış gözüken bir iki parça buldum ki, kanımca Augustus, düzenleme sırasında, bunların yalın ve korkutucu anlamlarından ötürü kehanet kitaplarına aldırtmamıştı (Augustus'un sözü yasaydı rahipler arasında). Bu küçük kitap artık elimde değil. Ama, bu kehanetlerden birini bana uydurma gibi gelmeyen ve hem Yunanca aslı, hem de kehanet kitaplarındaki çoğu eski parçalar gibi, kaba bir Latince çevirisi bulunan birini, neredeyse sözcüğü sözcüğüne anımsıyorum:

Yüz yıllık Pön Laneti
Ve Roma kıllı bir adama köle olacak
Saçı kıt bir kıllı adam
Her erkeğin kadını ve her kadının erkeği
Bindiği atın parmakları olacak toynak yerine
Oğlu olmayan oğlunun eliyle ölecek
Ve savaş meydanında değil.

Devleti ondan sonra köle edecek kıllı
Bu son kıllının oğlu olmayan oğlu olacak
Gür saçları olacak
Roma'ya toprak yerine mermer verecek
Ve onu görünmez zincirlerle zincirleyecek
Ve karısı olmayan karısının eliyle ölecek
Oğlu olmayan oğlu yararına.

Devleti köle edecek üçüncü kıllı
Bu son kıllının oğlu olmayan oğlu olacak
Bol kanla karışık çamur olacak
Saçı kıt bir kıllı adam
Roma'ya yengiler ve yengiler verecek
Ve oğlu olmayan oğlunun yararına ölecek
Bir yastık olacak kılıcı.

Devleti köle edecek dördüncü kıllı
Bu son kıllının oğlu olmayan oğlu olacak
Saçı kıt bir kıllı adam
Roma'ya zehir ve günah verecek
Ve onu çocukken taşımış olan
Yaşlı atının çiftesiyle ölecek.

Devleti köle edecek beşinci kıllı
Devleti isteğine karşın köle edecek
Herkesin horgördüğü o budalanın
Gür saçları olacak
Roma'ya su ve kışlık ekmek verecek
Ve karısı olmayan karısının eliyle ölecek
Oğlu olmayan oğlunun yararına.

Devleti köle edecek altıncı kıllı
Bu son kıllının oğlu olmayan oğlu olacak
Roma'ya çalgı, korku ve ateş verecek
Eli ana-baba kanıyla kızıl olacak
Onu yedinci bir kıllı izlemeyecek
Ve mezarından kan fışkıracak.

Augustus, kıllıların, yani Caesar'ların (Caesar kıllı baş demektir) ilkinin onu evlat edinen büyük amcası Julius olduğunu anlamıştı kuşkusuz. Julius keldi, her iki cinsle de ilişki kurmasıyla ünlüydü ve savaş atı, resmi kayıtlarda da belirtildiği gibi, toynak yerine parmakları olan bir aygırdı. Julius bir sürü kırankırana savaştan sağ çıkmış ve sonunda, Senato binasında Brutus tarafından öldürülmüştü. Ve Brutus'un, başka bir adamın oğlu olarak görünmesine rağmen, Julius'un evlilik dışı çocuğu oldu kanısı yaygındı. "Sen de mi, oğlum!" demişti Julius. Brutus elinde hançer ona doğru gelirken, Pön Lanetini yukarda açıkladım. Augustus, Caesar'ların ikincisiyle kendisinin kastedildiğini de anlamış olmalıydı. Gerçekten de, yaşamının son yıllarında yaptırdığı görkemli tapınaklara ve yapılara bakarak ve İmparatorluğu güçlendirmeye ve yüceltmeye adadığı yaşamını da düşünerek, Roma'yı toprak bulduğunu, ama mermer bıraktığını söyleyip övünürdü. Ölümüne ilişkin kehaneti anlaşılmaz, ya da inanılmaz bulmuş olmalıydı; yine de, nasıl bir kaygı onu önlediyse, bunu yok etmekten kaçınmıştı. Üçüncü, dördüncü ve beşinci kıllıların kimler olduğunu bu tarihçe açık açık gösterecek; ve Sibyl'in şu ana kadar en ufak ayrıntıda bile doğru çıkan sözlerinden altıncı kıllının kim olduğunu anlamamışsam, gerçekten budalayım demektir. Ardından yedinci kıllı gelmeyeceği için, Roma hesabına çok mutluyum.

BEN, CLAUDIUS
Robert GRAVES
İngilizce'den Çeviren; Deniz ÜLKEN
Adam Yayınları
2. Basım, Kasım 1987
Sf. 9-18

kategori: