BEN DELİ MİYİM?

bünyamin Ergün Per, 07/02/2013 - 13:22 tarihinde yazdı

Rutin dışına çıkan herkes, hayatının bir kısmında bu soruyla karşılaşır. Aslında cevabı da en başından bellidir. "Hayır! Ben, deli değilim." Cevap bellidir, belli olmasına; ama "Hiçbir deli 'Ben deliyim' demez." paradoksunun yarattığı tedirginlik farklı olana yaftalanmıştır bir kere. Yine de, öncesi sonrası pek düşünülmese de deli olmak eğlencelidir. Deli olmak, delicedir.

Pekalâ bir kişinin delirdiğine dair tespiti kim yapıyor? Tıbbın pek uzman doktorları mı, yoksa bizler mi? Düşünün bir kere, Ortaçağ Avrupasında cadıları yakan kimdi? Engizisyon mu? Halk mı? Engizisyon, halka hizmet için kurulmuş bir kurum. Halkın olmadığı yerde, onlar var. Halk istediği için yakıldı o cadılar. Kim bu cadılar? Çoğunluğu eğlenmeyi, gülümsemeyi, ıslık çalarak dolaşmayı, hayvanları seven gencecik güzel kızlar. Arzu ettiği kıza sahip olamayan kişi (Bu kişi kimi zamanlarda köylü kimi zamanlarda da Kilise efradı olabiliyormuş) kızın cadı olduğu söylentisini çıkarır, ardından da kızcağız ya apar topar asılır, ya boğulur ya da yakılırmış. Bunlarla karşılaşmaktan çekinen kişiler de ya birinin kapatması olurmuş ya da tecavüzün kurbanı. Bu trajik tablodakilerin hangisi deli, hangisi akıllı, kim işaret edecek?

Deliliğin dili ya da dini yok. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında kirasını ödemeyenleri evinden çıkarmak isteyen ev sahipleri polise, kiracısının solcu olduğunu, evin de hücre evi olduğunu ihbar edermiş. Birikmiş borcunu alamasa da hiç değilse evi boşalır, yerine yeni kiracı alabilirmiş.

Hali pürmelalimiz... İç açıcı bir fotoğraf değil. Bir insan toplumu ardına alıyor, bir başkasına bile isteye zarar veriyor ve deli olmuyor da akıllı oluyor. Bir de bilmeden yapılanlar var. O bambaşka...

Babam, 1941 senesinde doğmuş. Gençliğini geçirdiği köyde "bayılma"nın ne demek olduğunu bilmediklerini, birinin gözleri kapanıp yere düştüğü zaman o kişinin öldüğünü zannettiklerini söylerdi. Bayılan kişi acı feryatlarıyla ya da ziyaretçilerin taziyesi sırasında uyanmazsa gömülür gidermiş... Babam bunları hatırladıkça gülümsüyor ve "Tevekkeli değil, yılda bir iki kişi mezarlık yolunda cana gelir, kalkıp evine dönerdi." diyor.

Delilik makamında bir de aklı reddedenler var. Uyuşturucular sayesinde hiç olmazsa kısa bir süreliğine de olsa akla değil hayale tabi olmak isteyenler. Aklıyla yol bulamamış, yoldan çıkmayı yol bilmişler.

Tıbbi delilerse en has konumda olanlar. Hani kendisine ve etrafına zarar verebileceği öngörülerek uyutulan ya da kimi melekelerinin yavaşlatılarak iyileşmesi umulan deliler. Kitaba uymayan herkesin deli olarak bilindiği bir dünyada yaşayan, kuralsızlar. Bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar Avrupa ülkeleri, baş edemediği delileri ıskartaya çıkarılan bir gemiye bindirir, ardından gemiyi okyanusta başıboş bırakırmış. Bizim Hayalet Gemi olarak bildiğimiz korku filmlerinin vazgeçilmez efsanesinin aslıdır bu medeni cinayetler...

Deliliğin bir üst makamı Velilik. Veli kişi ne de olsa birisine zarar verecek bir şey yapmaz diye ağzından çıkan her söz emir telakki edilir. Dindar dünyasında pek önemlidir. Gerçi Cennet vaat edip dergahına gelen müritleriyle cinsel ilişkiye giren, bir türlü Deli olamayan, olsa olsa suçlu olan Veliler de var. Ne olursa olsun, avam, kendine örnek alacak kişi arıyor. Kendisine yol gösterecek, "Şunu oku!", "Bunu yap!", "Şunu yapma!" diyecek bir Veli. Bu Veli, Deli de olabilir Dâhi de. Makbul olanı üçü bir arada olması; ama bu pek rastlanan bir şey değil.

Ya Dâhi? Kim bu Dâhi? Akranları ve emsallerinden çok daha üstün başarılar gösterebilen kişilere verdiğimiz isim. Dâhiler genellikle yaptığı şeyi muazzam ölçülerde yaptığının farkında değil. Misal, Galileo Galilei'nin evine gelen bir ahbabı masanın üzerinde duran karalamalarda güneş sisteminin resmedildiğini ve etrafında beş gezegen olduğunu görmüş. Galilei'ye sistemde beş değil dört gezegen olması gerektiğini söyleyince Galilei "Hayır beş gezegen varmış. İki hafta kadar önce, yeni teleskopumla keşfettim." demiş. Bir gezegen daha bulmak, o zamanın dünyasında muazzam bir keşif; ama Galilei için yalnızca bir karalama...

Matematikte "Poincaré sanısı" olarak geçen ve çözülmesi imkânsız gözüyle bakıldığı için "Çözene 1 Milyon Dolar" vaat edilen soruyu kırışık bir kağıdın üzerinde çözen Perelman'a ne demeli? Perelman, şu zamanın en zeki insanı olarak kabul ediliyor. Oldukça yoksul ve yokluk içinde yaşıyor. Kaldığı ev virane bir böcek yuvası. Buna rağmen "Ben sergilenecek hayvan değilim." diyerek ödülü almayı reddediyor. Dâhice...

Ingmar Bergman, otuz yıl boyunca her öğle aynı yemeği yemiş. Aynı ayakkabıyı 12 yıl kadar giymiş. Film setlerinde üzerinden çıkarmadığı bej montunu on yıllarca kullanmış ve öldüğünde hâlâ gardırobunda duruyormuş. Düzeni ve disipliniyle tanınırmış. Film setlerindeki asabiliğini "Bunları yapmasam gazetelere malzememiz çıkmayacak" diye savunurmuş. Bir akşam eve kalabalık bir misafir grubu geldiğini görünce kendini banyoya kilitlemiş. Karısı saatlerce dil dökmüş, kapıyı açması için yalvarmış; ama o tek kelime etmemiş. Bergman'ın kapıyı açmayacağına kanaat getirilince misafirler evlerine dönmek için kapıya doğru yöneldiklerinde Bergman hiçbir şey olmamış gibi banyodan çıkmış ve sanki banyoda iki dakika geçirmiş gibi misafirlerini karşılamış. Eşine de kısa bir bakış fırlatmış ve kuru bir özür dilemiş... Kadıncağız ne yapsın? Bergman'ın beş evlilik yapmasını normal, son evliliğini ekibinin en güzide oyuncusuyla yapması mânidâr.

Dünyanın gelmiş geçmiş en katı prensiplerine sahip kişi Immanuel Kant. Günlük yürüyüşünü ömründe yalnızca bir kez, savaş nedeniyle, ihmal etmiş. Her gün saat kaçta kalkacağı, hangi yemeği kaçta yiyeceği, kaç saat çalışacağı, kaçta uyuyacağı, küvetindeki suyun sıcaklığı... Her şeyi son derece katı bir disiplin içinde yapıyormuş. Bu disiplini bozma endişesiyle yaşadığı kasabadan 50 km bile uzaklaşmazmış.

Sahibi tarafından kırbaçlanan atı korumak için ata sarılan ve salya sümük ağlayan Nietzsche'ye ne demeli? Ya Dostoyevski'nin ünlü polisiyesi, Suç ve Ceza'da baş kahraman Raskolnikov'un da buna benzer bir olay yaşamasına...

Kimilerince yalnızca Deli, kimilerince de yalnızca Dâhi olan Hitler'e ne diyeceğiz? 2. Dünya Savaşındaki özellikle Fransızların Majino Hattına yaptığı askeri hareketin ancak bir Dâhinin aklından çıkabileceğine kim karşı çıkabilir? Kaplumbağa diye bildiğimiz Volkswagen arabaların motorunun susuz olmasının nedeninin 2. Dünya Savaşındaki en az 1.000.000 kişinin öldüğü, 600.000 alman askerinden 60.000'inin esir alındığı, bunların da yalnızca 6.000'inin ülkesine geri dönebildiği Stalingrad Kuşatmasında suyla çalışan motorların donması ve bu nedenle susuz motor geliştirildiğini söylesem inanabilir misiniz? 2. Dünya Savaşı iki hafta kadar sürseydi Hitler'in jet uçakları havalanacak ve tüm müttefik güçleri yerle bir edecekti. Olmadı. Dâhice değil, deliceydi...

Deliler, Veliler ve Dahiler. Mevcut olanlarına bir şey diyemem; ama bu makamlara gelme ihtimali olanların öncelikle tevazu sahibi olması gerek. Dünyanın "en"leri arasında olsalar bile eni konu beşer olduklarını vakfetmeli ve hakikate baş eğmeliler. Zira bilmek, yapabiliyor olmak ya da öngörebilmek bir hediye, bir ödül olabilir; ama aynı zamanda da bir cezadır. Bu makamdakiler ince ve derin korkular, acılar, yokluklar ve peşkeş çekilen samimiyetler muhatap oldukça şirazeden çıkmaları kaçınılmaz. İllâ bir amaç arayan avam, bu makamdakilere tutunarak yukarılara çıkmak yerine, onları amaçsızca yalnız bırakmalı, yalnızlığın sadeliğinde ki yükselebilsin. Nietzsche'nin dediği gibi "Yükselmek istiyorsan, yukarıya bak."

Bilinmesi gereken şu ki her makam bir. Nihayetinde hepimiz bu makamları ya er ya da hatun kişi niyetine dolduruyoruz. Şu üç günlük dünyada bir başkasından medet umarak değil, çekeceğimiz acıyı, yorgunluğu ve yitireceklerimizi düşünmeden, her halükârda yorularak çıkmak, yalnızca insana, insanlığa, insanın kendine kazandırır. Onu ha Dâhi izlemiş, ha Deli ya da avam. İlim yolunda arkadaşınız, eşiniz, dostunuz, sevdiğiniz olabilir; ama yolda yürümek ya da yürümemek yalnızca kişinin ehline, ehlin tercihine, hayalinin gücüne kalmış.

En başta sorduğum soruya en sonda cevap vereyim. Ben deli miyim? Kim bilir...

 

 

Not: Yıllar önce kalabalık sosyalist bir grupla sohbet ederken konu Marx'ın ve "Kapital"ne geldi. "Bundan daha iyisini hanginiz yazacaksınız?" diye sorduğumda hepsi sustu ve şaşkınlıkla bana baktı. Akla gelmeyen bir soruyla karşılaşmışlardı. Kapital'den daha iyisini bir başkası, hele de kendileri yazabilir miydi?

kategori: