Bir Mabed Bekçisi: Cemil Meriç // Dücane Cündioğlu

İyinur Ergün Ça, 22/02/2012 - 09:16 tarihinde yazdı

Her mabed bir Fildişi Kule,
her Fildişi Kule bir mabed.
O mabedin kandillerim gözlerimin ışığıyla tutuşturdum.
O mabedin mihrabında şahlanan alev kalbimden fışkırıyor.
Fildişi Kulemi senin için hazırladım, meçhul dost!
Cemil Meriç, 2 Ocak 1963

Paris'in fevkalâde soğuk geçen 2005 kışında kapanıp kaldığım 20 metrekarelik küçük stüdyoda, şayet oda arkadaşımın kütüphanesinde bulabildiğim birkaç Fransız romanıyla ısınmak durumunda kalmasaydım, şu an elinizde tuttuğunuz bu kitap hiç kuşkusuz ki yazılmış olmayacaktı.

Mart 2006'da İstanbul'a döndüğümde, bilhassa Balzac'a ait ne kadar roman varsa teker teker kitapçılardan toplayıp peşisıra okumaya başlamıştım ki Balzac mütehassısı bir dostum, hemen şu ihtarda bulundu:

- "Balzac okuyacaksan, muhakkak Cemil Meriç'in tercümelerinden oku!"

Dostumun, tavsiyesinin zorunlu bedeli olarak istifademe sunduğu tercümeleri kısa zamanda okumuş ve hiç beklemediğim bir sürprizle karşılaşmıştım: dipnotlar...

Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir dil ve çeviri sorunlarıyla yakından ilgilenmiş, sayısız çeviri eleştirisi yazmış bir "dil sevdalısı", -söylemekten niçin utanayım- bir "dil delisi" olarak, meslekdaşım genç Meriç'in âdeta kutsal bir metni çevirircesine gösterdiği o muazzam titizlik ve dikkat karşısında büyülenmiş, takdir hislerimi nasıl ifade edeceğimi bilemez hâle gelmiştim: birkaç-sayfada-bir okurunu selâmlayan perestişkârâne açıklamalar... genç mütercimin kendi yetersizliğini ifşa sadedinde yaptığı sevimli ye, samimi itiraflar... ve Fransızca tabirleri kılı kırk yararak Türkçeleştirme azminin yol açtığı sözde başarısızlıkların mahcubiye tiyle düşülmüş onlarca dipnot...

Önce Balzac, sonra Hugo çevirileri...

Kısacası, ilginç bir tesadüfler zincirinin sonunda Mütercim Cemil Meriçi keşfetmiştim; sadece bendenizin değil, Türkiye'nin de meçhulü kalmış bir Cemil Meriç'ti bu. Çünkü şimdiye değin, bu çeviri ustasının tercümelerini ele alan, inceleyen bir tek makalecik bile yazılmamıştı. Nisan 2006'da Kültür Bakanlığımca yayımlanan "Cemil Meriç" kitabı (daha doğrusu: albümü), sözkonusu ilgi ve bilgi fukaralığının en yetkin belgelerinden birini temsüen okurun huzuruna çıkınca, esasen üzerime vazife olmasa da Mütercim Cemil Meriçe, Meriç okurları kadar Türkçe sevdalılarının da dikkatini çekmenin yararlı olacağım düşündüm. Ne var ki niyetimi gerçekleştirmeden önce, pek tabii ki kendisinin o yıllarda kaleme almış olduğunu Bildiğim çeviri eleştirilerine de âcilen göz atmam gerekiyordu.

Uzun ve yorucu yolculuk, gerçekte, bu adımla birlikte başlamış oldu. Meğer göz atılması gereken ne çok şey varmış! Taramaların alanı genişledikçe, kenardan köşeden günyüzü görmemiş yazılar, eleştiriler, eleştirilere verilmiş cevaplar çıkmaya başladı.

Bu sefer Meriç'in yine hiç bilmediğim bir tarafını keşfetmiştim: Münekkid Cemil Meriç. Lütfen müsaade ediniz de bir kez daha keyfini çıkarayım: sadece bendenizin değil, Türkiye'nin de meçhulü kalmış bir Cemil Meriç'ti bu. Çünkü Meriç'in kimleri ve niçin eleştirdiği, nasıl eleştirdiği, bu eleştirilerin o yıllarda ve eleştiriye maruz kalanlarca nasıl karşılandığı hakkında bir tek, evet bir tek makalecik bile yayımlanmış değildi.

Mütercim Cemil Meriçten sonra, şimdi de Münekkid Cemil Meriç... Tam anlamıyla bir cangılın ortasına düşmüştüm. Ve çaresiz, ne yapıp edip işin sonunu getirmek zorundaydım. "Şu makaleyi de görelim, şu derginin veya gazetenin filan sayılarını da tarayalım" derken, kısa zamanda 50'yi aşkın dergi ve gazeteden toplanmış yüzlerce makaleden müteşekkil koca bir koleksiyon piramidi yükseliverdi masamın üzerinde.

Meriç'in matbu telif ve tercümelerine ulaşmak da başka bir sorun olarak karşımda duruyordu; zira birer derleme olmaları sebebiyle eklemelere, çıkarmalara maruz kalmış bu kitapların ilk, daha doğrusu tüm baskılarını bulmak, tek tek hepsini karşılaştırmak, hangi yazının daha önce nerede neşredildiğini ve daha sonra hangi baskıya dahil edilip hangi baskıdan çıkarıldığını sabırla ve titizlikle tesbit etmek lâzım geliyordu. Sağolsunlar, sadık dostlarım ve vefakâr talebelerim, her zaman olduğu gibi yine imdadıma yetiştiler ve onların biraz da kerhen (!) verdikleri destek sayesinde bir-iki ay içerisinde hemen hemen bütün baskılan biraraya getirmeyi başarabildim. Bu arada yayım tarihi itibariyle tüm makalelerini derleyip sıralamış olduğum devasa Cemil Meriç Haritası da birkaç eksiğiyle tamamlanmış gibi görünüyordu.

Keşifler, fetihler hiç biter mi?

Bitmiş görünür sadece ve birgün bir yerlerden sessiz sedasız birkaç yazı daha başını uzatıverir. Ne gam! 4-5 aylık çabaların neticesinde, iyi kötü koca bir külliyat ortaya çıkmış, toplanan yüzlerce makalenin yanında Meriç'in matbu kitapları bile neredeyse tüm ehemmiyetini kaybeder gibi olmuştu.

Bir yandan Balzac ve Hugo dosyalarının eksiklerini ikmâl ediyor, kenarda köşede kalmış küçük ayrıntıları bir araya getiriyor, her geçen gün yeni ve farklı bilgilerle elimdekileri karşılaştırarak bir sonuca varmaya çalışıyordum; diğer yandan, yolun başındayken müdahil olmayı pek düşünmediğim bazı konularla ilgilenmek zorunda kalıyordum.

Herkes kadar benim de az çok bildiğim/tanıdığım fikir tarafı, Cemil Meriç'in, gerçekte, konuşmaktan, değerlendirme yapmaktan en çok kaçındığım tarafıydı: Mütefekkir Cemil Meriç.

Bir mütercim ve münekkid olarak takdir ettiğim bu fikir işçisinin tezatlarla dolu mütefekkir yönüne temas etmem halinde, fincancı katırlarını ürkütmek hadi bir yana, Meriç'ten, Meriç'in zengin ve çok yönlü dünyasından, hele hele o muhteşem Türkçesinden istifade eden/edecek olan genç okurlarını ister istemez hayâl kırıklığına uğratmak gibi sevimsiz bir duruma sebep olmak da sözkonusuydu. Çünkü bilinen, tanınan Meriç, 70'li, 80'li yılların Meriç'iydi. Bu Meriç hem yâra, hem ağyara hoş görünmek ihtiyacı hisseden, inişlerle-çıkışlarla dolu hâlet-i ruhiyesinin imkân verdiği nisbette itidali arayan, nadiren de olsa bulan bir Meriç'ti.

Hâl böyleyken, bu süre içerisinde yayımladığım tedkiklerin tamamı Meriç'in münekkid ve mütercim yönüyle değil, mütefekkir yönüyle alâkalı yazılardan teşekkül etmiş oldu. Çünkü Önce, 70'li, 80'li yılların Meriç'iyle ilgili kemikleşmiş snob kavrayışları silkeleyip sarsmak ve vıcık vıcık müdahane kokan yıllanmış gevezeliklerin bir an evvel son bulması amacıyla, çürüme emareleri gösteren bu yaraya hiç beklemeden neşter vurmak, bana daha sağlıklı ve daha ahlâklı bir tutum gibi görünmüştü.

Yıllar önce benzer bir çalışma yapmış ve Bir Kur'an Şairi: Mehmed Akif (İstanbul, 2000) adıyla yayımlamıştım. Bunca uğraşın içerisinde şimdi, de Bir Mabed Bekçisi: Cemil Meriç adıyla son bir monografi daha kaleme alıp neredeyse altı ay boyunca nefes almadan hazırladığım evrak-ı perişanımın, zaten can çekişmekte olan ilim-irfan dünyamızın melül melül bakan o aşksız, şevksiz, heyecansız bakışlarıyla bir kez daha kirlenmesine müsaade etmeli miydim?

Tereddüd içindeydim, ve daha da kötüsü, ne dostlar, ne de ehibba cihetinden destek görüyordum. Mizacımı bilenler, el attığım bir konuyu yarım bırakmayacağımı da bildiklerinden, ister istemez vaktimi ziyan edeceğimden, uzun süredir hazırlıklarıyla meşgul olduğum -kendilerince malum- dosyaların rafa kalkacağından endişe ediyorlardı. Tamamen de haksız sayılmazlardı. Çaresiz, kendimi ikna etmek için dostlarımı da ikna etmeye çalıştım. Sonuçta ben de, onlar da pek ikna olmadı ama, yola düşmüştüm bir kere, bari yolda olsun düşmemeliydim.

Şairin de işaret ettiği gibi, her ne pahasına olursa olsun, artık yapmam gerekeni yapmalı, bedeli neyse, onu aşk ile, şevk ile ödemekten kaçınmamalıydım:

Yâr için ağyara minnet ettiğim ta'n etmen
Bağıhan bir gül için bin hâre hizmetkâr olur

İlk yazılar günyüzüne çıkmaya başladıkça, çevremdeki tereddüt ve tedirginliklerin azalmaya başladığını farkettim; birkaç dostum, yazılarımı yayımlanmadan önce okumak ve önerilerde bulunmak nezaketini gösterdiler. Kadîm Meriç okurları da saha dışından konuşan bu davetsiz misafirin çalışmaları karşısındaki ilk tedirginliklerinden zaman içinde sıyrılıp iltifat ve teşviklerinden bu fakiri mahrum etmediler.

Her şey bu kadar yolundayken yine de son bir monografi deyişim boşuna değil. Akif hakkında yazdığım monografi tam bir vazife hissiyle ve fevkalâde güç koşullarda kaleme alınmıştı; zira cehaletin ilim ve irfan hayatımıza bu denli acımasızca ferman dinletiyor olmasından ziyadesiyle incinmiştim ve memleketimizin yetiştirdiği değerli bir insana atılan ucuz iftiralar karşısında bile bile kulaklarımı tıkamaya gönlüm razı olmamıştı.

Hazırlıklarını deruhde ettiğim Meriç monografisi de -yukarıda kısaca izah ettiğim üzere- bir tesadüfler zincirinin sonucudur. Kendi aslî meşguliyetlerimi kısa bir süreliğine ertelemeyi göze aldıysam, bu, hayatta hiçbir tesadüfün anlamsız olmadığına inandığımdandır. Vazifelerimizi, zannedildiği gibi, tercihlerimiz değil, bilâkis tesadüfler belirler; belki garip gelecek ama, o tesadüfleri de sözümona tercihlerimiz tayin eder. (İtirazı ve dahî vakti olanlar varsa, hiç durmasınlar, tam da bu noktada seçmek ile seçilmek arasındaki o ince farkı soruşturmaya başlasınlar!)

Evet, son bir monografi... Tercihlerim itibariyle değil, niyetlerim itibariyle son...

Tedkiklerimi, okura bir bütün hâlinde sunamadığımdan ötürü mazur görülmeyi ümid ediyorum. Çünkü elinizdeki kitap, Meriç'in daha çok mütercim yönünü ele alıyor. Ardından da ilk elde Meriç'in münekkid ve mütefekkir yönlerini inceleyen iki ayrı kitap daha neşredilecek. Böylelikle bir Cemil Meriç monografsinin yapıtaşları sırayla ve fakat ne yazık ki tek tek döşenmiş olacak.

Bu ilk kitapta, Mütercim Cemil Meriçin şimdiye değin ihmâl edilmiş olan en önemli eserlerini, Honore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı manzum ve mensur çevirilerini -mümkün olabildiği kadarıyla- etraflıca tasvir ve kısmen de tahlil etmeye çalıştım.

Balzac tedkiklerini ve çevirilerini fırsat bilip Meriç'in hem roman dünyasına ilgisini, hem de bu konudaki görüş ve eleştirilerini, yol açtığı tepkilerle birlikte ele aldım. (Bilhassa edebiyat tarihçilerimizin bu cerbezeli mevzuya hak ettiği alâkayı göstereceklerini umuyorum.)

Çeviri tarihimizin şaheserleri arasında anılmaya lâyık Hugo çevirilerine gelince, bu çalışmaları kronolojik olarak tasvir ve tahlil etmeden önce, Meriç'in, şiir dünyasına yakınlığını ve sonraları niçin şiirden kaçtığını, kaçmak zorunda kaldığını kendi ifadelerinden hareketle anlamaya, anlamlandırmaya gayret ettim. Gayet verimli, verimli olduğu kadar da netameli bu konunun, Meriç'in biyografisi bakımından taşıdığı değer, sanırım usta gözlerin dikkatinden kaçmayacaktır. Çünkü Meriç'in şiirle kavgasını tanımak, biraz da onun ruh dünyasını tanımak demektir.

Böylece Meriç'in sadece Balzac ve Hugo hakkındaki çalışmalarının serencamını değil, aynı zamanda bu gayretli mütercimin bir münekkid olarak roman ve şiir dünyasıyla olan gergin münasebetlerini de masaya yatırmak imkânı bulmuş oldum ki yıllarca zulmet içindeyken aydınlanmayı bekleyen bu dünya, Cemil Meriç'i Cemil Meriç yapan belki de tek ve gerçek dünyadır.

Bu iki dosyanın girişindeyse, kitaba adını vermiş olan Bir Mabed Bekçisi başlıklı inceleme yer alıyor. Daha önce bir dergide ilk haliyle ve dipnotsuz olarak yayımladığım yazı, bu sefer, zaman içerisinde ulaşılan yeni verilerle zenginleşmiş ve biraz şişmanlamış olarak okurun karşısına çıkıyor.

Cemil Meriç'in sıklıkla kullandığı "mabedi bezirganlardan temizlemek" metaforunun -ilk yazılarından itibaren- oluşumunu ve gelişimini izleyen ve tek tek pantheon, kapitol, mabed, tapınak gibi terimlerin içinde yer aldığı pasajları derleyen bu incelemeden hareketle, edebiyat ulularının yaşadığı mabedi bezirganların pisletmelerine izin vermemek için Cemil Meriç'in bir münekkid olarak nasıl da çırpındığını ayrıntılarıyla tasvir etmeye çalıştım.

Acaba çabalarımda ne kadar başarılı olabildim?

Bilemiyorum.

Bildiğim, ortada ifa edilmesi gereken, yapılması gerektiği gibi yapılmayan bir vazife vardı; fakat görünürde, bu vazifeyi îfa edecek kimse yoktu. İster istemez, Friedrich Hegeî'in 1817'de sarfettiği şu sözü hatırlamadan edemedim:

Wer wâre nicht so klug, um in seiner Umgebung vieles zu sehen, was in der Tat nicht so ist, wie es sein soll? (Kim, etrafında gerçekte olması gerektiği gibi olmayan nice şeyi görecek kadar zekî değildir ki?)

Ve çaresiz, kolları sıvadım, bu boşluğu doldurabümek amacıyla ve pek tabii ki kabiliyet ve imkânlarımın elverdiği ölçüler içerisinde mesuliyetimin gereğini yerine getirdim.

...

Son olarak çabalarımın mahiyeti hakkında muhakkak bir şeyler söylemem gerekiyorsa, yapılamayacak olanı yaptığımı iddia edemem; ve fakat yapılmamış olanı yaptığımdan kesinlikle kuşku duymuyorum.

Dücane Cündioğlu
Çengelköy, Ağustos 2006

Bir Mabed Bekçisi: Cemil Meriç
Dücane Cündioğlu
Etkileşim Yayınları
1. Baskı, Eylül 2006, Sf. 9-17

+++ Cemil Meriç anasayfa