BU ADAMLAR KİMİ GÜLDÜRÜYOR?

bünyamin Ergün Ça, 03/04/2013 - 10:48 tarihinde yazdı

Bunaltıcı, ahkâm kesici, sizi olduğunuzdan farklı hale getirmek isteyen fikir yazılarını elinizin tersiyle itin ve anlatacaklarıma kulak verin. Size her satırında karnınızı ağrıtacak kadar güldürecek pür neşeli bir yazı hazırladım.

Lise yıllarım, hayatımın en eğlenceli yıllarıydı. Herkesin gitmek istediği; ancak yalnızca ailesi epeyce zengin olanların gidebildiği İstanbul’un en elit erkek yatılı okullarından birinde okudum. Okudum, diyorum; ama aslında bizimki pek de okumak sayılmazdı. Sınıfımız kalabalık değildi. Öğretmenlerimiz de emsallerinin çok ötesinde bilgiye ve tecrübeye sahipti. Tabi benim gibi arkadaşlarım da sabah uyandığında ilk iş sakal tıraşı olması gereken, her dersi kaynatmak için elinden geleni ardına koymayan, her sınıfı çift dikiş gide gide yaşı yirmi beşi bulmasına rağmen bıkmadan usanmadan aynı sıralarda dirsek çürüten bir sınıftık. Hal böyle olunca da hayatın kalanını umursamadan yaşadığımız her anı eğlenceye döndürmeyi biliyorduk. Ne güzel yıllardı, o yıllar.

Hocaları delirtmekte üstümüze yoktu. Tabi okul özel olunca, hocalar da bize bir şey diyemiyordu. Zira maaşları babalarımızın cebinden çıkıyor, yutkuna yutkuna derslerini anlatmaya devam ediyorlardı, garipler. Biz de onları fırıldak gibi oynattıkça oynatıyor, onları delirttiğimiz zaman da yaratıcılığımızla övünüp kahkahalara boğuluyorduk.

Okumak sıkıcıydı, sıkıcı olmasına da, ailelerimizin bizi yatılı okula göndermesinin de bir nedeni vardı tabi. Gelecek kaygısı olmayan bu kadar hayta, haylaz ve disiplinsiz çocukları kim yanı başında isterdi ki? Okul bitse elimizden bir iş gelmeyeceği kesin görülüyordu. Tabi askerlik de vardı. Okulu bitirmek için çalışmıyorduk; ama hasbelkader bitirsek ne eğlencemiz kalırdı ne de mutluluğumuz. Eh, bizler de bu durumu layığıyla bildiğimiz için okulu uzatabildiğimiz kadar uzatıyorduk. Ailelerimiz de yeter ki evden uzak duralım diye harçlıklarımızı aksatmadan gönderiyor, okul masraflarını bizden habersizce ödüyorlardı.

Tabi çocukluk, delikanlılık ve olgunluk dönemimizin tamamını aynı sıralarda geçirdiğimiz için yasakları delme konusundaki yaratıcılığımız son derece gelişmişti. Hafta sonu okuldan nasıl kaçılır, ders günü tüm sınıfla birlikte nasıl maça gidilir, hocalara yakalanmadan içki ve sigara nasıl içilir, kızlarla nasıl flört edilir... Kopya çekmecedeki yaratıcılığımızsa dillere destandı. Öyle bir esiyorduk ki kimse bize dur diyemiyordu. Arkadaşlarımızla omuz omuza verdikten sonra her türlü engeli aşıyor, her yolu düz eğliyorduk. Kendimize o kadar çok güveniyorduk ki, Müdür Muavinimiz yakalamasaydı, dolambaçlı yollardan katıldığımız bilgi yarışmasında kurduğumuz dalavere sayesinde neredeyse birinci bile olacaktık. Aslında birinciliği kaçırmazdık da; ama yarışmadakilere gizli bir mikrofon düzeneğiyle tavan arasından kopya veren arkadaşımız içtiği sigaranın bittiğini sanmış, izmariti söndürmeden kendini işin heyecanına kaptırmıştı. O izmarit de okulun tavanını küle çevirmişti. Olmasaydı iyiydi; ama yine de lise çağını yaşayan her öğrencinin bize gıpta ettiği, kahkahaların gırla atıldığı muhteşem bir macera yaşamıştık.

Bizim ne memleketin meseleleriyle işimiz olurdu ne de dışarıdaki hayatla. Yalnızca sınıfımıza yeni gelen öğrencilerle sorun yaşıyorduk. Hele bunlar bir de akıllıysa of ki ne of! Eh, bizim en büyük prensibimiz herhangi bir prensibimizin olmamasıydı. Öyle hocayı inek gibi dinlemek, ödev yapmak, işi gücü bırakıp kitap okumak bize tersti. Bizim için bir şeyde neşe varsa hayat vardı, neşe yoksa da orada durmanın pek bir anlamı yoktu. İşte bu nedenle sınıfımıza gelen akıllı arkadaşlarımıza az çektirmedik. Hele burslu gelen bir arkadaş vardı. Garibimin ailesi epey de fakirmiş. Çocuk tam bir inek çıkmasın mı? Bizde olmayan ne varsa, onda vardı. Daha ilk günden hocaların gözdesi olan bu çocuğu çok rahat sindirebildik. Gerçi yine okudu, öğretmen oldu. Olmayaydı iyiydi; ama ne yapalım, doludizgin yaşadığımız bu mutluluğumuzu herkesin fark etmesini ve paylaşmasını da bekleyemezdik tabi.

Bizde öyle siyasetti, adam kayırmaydı falan da yoktu; ama cahile damga vurmayı da çok severdik. Dalga geçmek, hayatın kendisiyle alay etmek uzmanlık alanımızdı. Hele sınıfımıza Türkçesi bozuk bir öğrenci ya da öğretmen düştü mü değmeyin keyfimize. Yok efendim dar durumdaymış, eğitim neferi olacakmış, sosyal sorumlulukları varmış... Bunların hepsi bize vız gelir tırıs giderdi. Bu kişileri de bize benzetmek için elimizden geleni ardımıza koymaz, karakterini bozmak için dakika boş durmazdık. Hepsi çok ama çok güzel, tertemiz ve mutluluk doluydu.

Bir yıl okul yönetimi azalan öğrenci sayısını bahane ederek okula birkaç kız almıştı. Kızları da hangi sınıfa verseniz beğenirsiniz? Tabi ki bizim sınıfa. Neymiş efendim, adabımız artacak, kendimize çeki düzen verecek, sosyalleşecek ve derslerimize eğilecekmişiz. Olur mu öyle şey? Kızları da bir çırpıda kendimize benzettik tabi. Gerçi bu arada arkadaşlarla “O kız benim, şu kız senin” diye epey kavga etmedik değil. Yine de birliğimiz bozulmadan kızları mezun etmeyi başardık. Gitmeseydiler iyiydi; ama biz bizeyken her şey daha da iyiydi.

Maceraların en kallavisini de bizzat ben yaşamıştım. 25 yaşında flört ettiğim kız arkadaşlarımdan birinin hamile kaldığını çok geç öğrenmiştim. Neden bilinmez, kız arkadaşım benim haberim olmadan çocuğu doğurmaya karar vermiş. Durumu öğrenince çok şaşırdım tabi; ama hayat bu, doğrulmak da var eğrilmek de. Nasip deyip elimden gelen yardımı yaptım; ama okulum var... Bebiş doğunca kız arkadaşım da müşküle düştü. Baktım olmayacak kundaktaki çocuğu kucağıma aldığım gibi okula getirdim. Hocalar durumu anlayana kadar aylarca o sabiye arkadaşlarımla birlikte bakmak ne de güzeldi...

Merhametsiz de değildik gerçi. Kimi zamanlarda vicdanımızın sesini dinleyerek, kimi zamanlardaysa Müdür Muavinimizin yönlendirmeleriyle günahlarımızı gözümüzden akan bir iki damlayla temizliyorduk, sonra da varsın yeni maceralar.

Sizin anlayacağınız, entelinin de dantelinin de gıptayla baktığı muazzam ve upuzun bir lise dönemi yaşadım. Şimdilerde biraz yaşlandım; ama hala paraya para demeden yaşıyor, dünyayı umursamadan eğlenceme bakıyorum. Soran sormayan herkese yaşadığım o çılgın günleri anlatıyorum; ama o günlerin tadı başkaydı. Hey gidi günler hey...

− ― — Ω — ― −

Yukarıda anlattıklarım doğru değil. Tahmin ediyorum hiç kimse lise dönemini bu kadar çalkantılı bir şekilde otuzlu yaşlarına merdiven dayayacak kadar yaşamamıştır ve umarım yaşamaz da. Çocuklarını bu kadar ilgisiz ve şefkatsiz bırakan aileler; ahlakı ve adabı ayakaltına alan, bilgiyi ve tecrübeyi umursamayan öğrenciler de hepimizi üzer. Üzer üzmesine de size “Biz bu anlattıklarımın hepsini defalarca izledik ve izlediğimiz her seferde çatlayana patlayana kadar kahkahalar attık” desem sanıyorum şaşırırsınız. Anlıyorum, kulağa akıl almaz ve inanılmaz geliyor; ancak iyice hatırlamaya çalışın. Hatta etrafınıza bakın, geçmişinizi deşin, kendinize gelin ve bu hikâyenin orijinalini hafızanızdan söküp önünüze koyun. Sonra da neye güldüğünüzü iyice anlayın.

Hatırlayamadınız mı? Madem öyle, hatırlatayım. Yukarıdakiler lise Özel Çamlıca Lisesinde yaşandı. Kel Mahmut, Hafize Ana, İnek Şaban, Güdük Necmi, Damat Ferit, Badi Ekrem, Hayta İsmail desem, hafızanız tazelenir mi? Evet, evet onlardan bahsediyorum. Yıllarca güldüğümüz ve halihazırda da kimilerimizin gülmeye devam ettiği Rıfat Ilgaz’ın meşhur romanı Hababam Sınıfı’ndan ilk altısını Ertem Eğilmez’in uyarladığı, toplam dokuz filmden oluşan komedi filmi serisinden bahsediyorum.

Karakterlerinin yaptığı hiçbir şeyi onaylamadığımız halde defalarca izlediğimiz, hiçbir zaman tekrar izlemekten sıkılmadığımız ve oyuncularının hepsini müthiş bir saygınlıkla andığımız Hababam Sınıfı. Anadolu’nun naifliğinden hiçbir şey almadan ve bize hiçbir şey katmadan yalnızca ve zavallıca gülümsediğimiz hepimizi garip bir ucubeye çeviren o filmler.

Gülmek ve kahkaha atmak aslında insanın kendisiyle ya da bir başkasıyla alay etmesi anlamına gelir. Dalga geçmek de alay etmenin bilinçli halidir. Bunların eğlenceli olduğu muhakkak ancak insan neye ve neden güldüğünü iyice bilmeli. Aksi halde zararsız görünen gülmeceniz sizi kısa zamanda güldüğünüz şeye çevirir ve nasıl olduğunu anlamadan dalga geçilen kişi haline gelirsiniz. Tabi kahkahalarla gülerken bu tür şeyleri düşünmenizi kimse beklemez; ancak yaşanılanlara ölçülü ve prensipli bakarsanız sizi özellikle güldürmek isteyenlerin sizi neye çevirmek istediklerini de rahatlıkla anlarsınız. Zira tahrif edilen her duygu, insanı kökünden kopartma gayreti içerisindedir; ancak kökünden kopan eskiyi beğenmez, her ne kadar eskisinden de kötü olsa yeni ve başka topraklarda kök salma ihtiyacı duyulur. Yeni topraklara varıldığında eski günler belki hatırlanır ve iç geçirilir; ancak artık eskiye kavuşmak mümkün değildir. İş içten geçmiş, gökyüzünü yepyeni bulutlar kaplamıştır. Kaybedilen değerlerin üzerine yeni değerler inşa ederek hayata devam etmek gerekmektedir. İşin kötü tarafı bu topraklarda illaki doğruluk, dürüstlük ve büyüklük timsali bir Kel Mahmut olmaya da bilir. Bunca yılmışlık ve usanmışlığın içerisinde çürürken “Bana bir şey olmaz! ” diyen kişi, farkında olmadan “Benim başıma bunlar neden geliyor?” demeye başlar ve dara düştüğünde başını kimse görmeden karanlığına gömer ve gözyaşlarında boğulur. Hayat, acımasızdır tabi; ama hayat, kendinize acımasız davranın da dememiştir ki.

Basiretsiz başın ceremesini, gariban ayaklar çekiyor. Yıllar öncesinde bu filmlere kahkahalarla gülen nice aydınımız, bu ve buna benzer filmlerdeki oyuncuları hatta büründükleri rolleri olabildiğince pohpohlayarak gözümüze soktu. O yılların gençleri büyüdü, çoluk çocuğa karıştı. Hatta o çocuklar bile büyüdü. Şimdilerde yaşlılıktan beli bükülmüş annesine babasına umursamaz gözlerle bakan bu evlatların hepsi Hababam Sınıfı’nın sönmez neferi oldu, fark edilmese bile. Acı ve yoklukla yoğrulan geçmişimizde üstlendiğimiz rollerin hiçbiri bu filmdekilerle örtüşmüyordu; ama bilinçaltımıza bir kere kazınmıştı. Hiçbir iyi ve doğru örneğimiz, kendimize örnek alabileceğimiz hiçbir büyüğümüz olmadığı için bu kişilerin oldukça büyük bir kısmı İnek, Güdük ve Hayta oldu. Klişelerimiz değerlerimizi örttü ve elimizde kala kala içi bomboş insancıklar kaldı. Halimiz “Ah!” ile “Vah!” içinde; ama her şeye öyle yabancıyız ki, bırakın yanımızdakine, kendimize bile laf dinletmekten aciziz.

Hababamı falan bırakıp fikrin aydınlıktan, gülümsemenin içtenlikten, samimiyetin edeplilikten, adaletin ilimden geldiği bir evrende yaşamız ve kitapları izleyen, izledikleriniyse okuyan günler yaşamamız dileğiyle.