CİN ALİ KÜTÜPHANEDE

bünyamin Ergün Sa, 18/09/2012 - 08:37 tarihinde yazdı

Biz okumayı Cin Ali'yle söktük. Ali, nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın hep aynıydı. Cılız, beceriksiz, kendinden habersiz ve karaktersiz; ama nasıl oluyorsa yine de Cin gibi bir çocuk... Ali'nin kendine has düşüncesi hiçbir zaman olmazdı. Nereden geldiği belli olmayan bir ses sürekli Ali'ye ne yapacağını söylerdi: "Ali topu at. At Ali at. Ali topu tut. Tut Ali Tut."

Ali de bir kez olsun düşünmez ve daima basit olanı seçer, yaşadığı derinlikten yoksun hayatını müthiş bir öz güvenle gözler önüne serer ve teşhirde hiçbir kabahat görmezdi. Biz de Ali ile birlikte yaşar, Ali topu atınca kaleci bizmişiz gibi sevinirdik. Haliyle biz de hiçbir şekilde düşünmez, yalnızca verileni alır, tercih hakkımız olduğu zamanlarda da mümkün olan en basiti seçer ve yaşadığımız derinlikten yoksun hayatı olabildiğince öz güvenle gözler önüne sererek hayata tutunmaya çalışırdık. İşte biz hayata böyle tutunduk…

Gün geldi, Cin Ali bize yetmedi ve daha ciddi kitaplar okumaya karar verdik. Elimize aldığımız kitapların düşünce ufkumuzda oluşturduğu dev dalgaları görmezden gelerek hangi temele oturduğunu bilmediğimiz özgüvenimiz üzerine, yalnızca eşe dosta çok kitap okuduğumuzu göstermek için çarpık katlar çıkmaya başladık.

Okuduğumuz kitaplar yalnızlığımızı paylaştığımız dostlar olmaya başlayınca, gözlerimizin gezdiği her satırda duvara tosladık. Yılgınlığımızı kimseye fark ettirmeden ve bedeli ne olursa olsun cahilliğimize de toz kondurmadan "Çok okuyan adam"lara nasıl okuyacağımızı sorduk. Dediler ki "A harfinden başlayın."

Okumaya nasıl başladığınızı bilmiyorum. Aslına bakarsanız bununla pek de ilgilenmiyorum. Zira eminim ki sizin ilk kitaplarınızda da bizimkiler gibi son derece nitelikli (!) karakterler vardı. Ben daha çok bunların sizin karakterine ne kattığıyla ya da en azından bu soruyu kendinize sorup sormadığınızla ilgileniyorum. Verdiğiniz ya da vereceğiniz cevapla değil, yalnızca aklınıza buna benzer bir soru gelip gelmediğiyle…

Ansiklopedilerin ek$i'diği, sözlüklerin Google'a ve kitapların da e'ye dönüştüğü şu zamana gelmeden, yola hangi azıkla çıktığını hatırlıyor musun? Belki de bu kadar derine inmeden işe "Bir kitap okudum ve hayatım değişti" dediğin kitapla başlamalıydım; ama zaman değişti. Artık posta kutundan yalnızca fatura çıkıyor. Arkadaşlarınsa artık halini hatırını yalnızca bir iki cümleyle geçiştiren iletilerle soruyor, öyle değil mi? Öyle bir hale geldik ki, bir gün posta kutumuzdan basit bir kart postal ya da hakiki bir mektup çıksa düşüp bayılacağız. Unutmaya değer yaşadıklarımız, maalesef değerin, hakikinin kendisini de unutturdu.

Ama biliyoruz ki "Unutmak" insanın en büyük gücü. Bir haftada okuduğunuz bir kitabı anlatmak iyimser bir tahminle on beş dakikanızı alır. Gerisiyse unutulur, aynı Cin Ali'nin o eşsiz maceralarının unutulduğu gibi. Esasında unutulan satırlar sizin hayatınızda da olan, hatırınızda tuttuklarınızsa durduğunuz, düşündüğünüz, doyasıya yaşamak istediğiniz, hayal ettiğiniz ve mutlu olduğunuz, kısacası olmak istediğiniz kişinin portresini çizen satırlardır. Yani tamamıyla bilinçli tercihlere dayanan, hayatınızı törpüleyen es'lerdir. Bu es'lerden oluşan köprülerin sizi taşıdığı uzaklar, kendinizi karşınızdakine anlatmaya yarar. Lâkin hepsinden önce kitapların canına değil, canını okumanız gerekir.

Yollarımız sizinle işte tam bu noktada kesişiyor. Elinizde tuttuğunuz kitapta olan satırların ruhunuzda hangi kandilleri yaktığını anlamanız ve bunları karşınızdakine anlatırken kitaptaki gibi değil, kitabi cümleler kurmanız gerekiyor; ama bu o kadar kolay değil, öyle değil mi? Hele de yola Cin Ali'nin apır sapır maceralarıyla çıktıysan bu pek olası görünmüyor. O zaman yeniden ve en baştan okumaya karar vermek gerek, aynı hiç ölmeyecekmiş ya da yarın ölecekmiş gibi.

Buraya kadar hem fikirsek bu noktadan sonra elimizden kitap düşürmeden yaşamamız gerektiği konusunda da ortak bir kanıya sahip olmalıyız; fakat sorular yakamızı bırakmıyor.

Elinden kitap düşürmeyenler en çok "Ne okumalıyım?" sorusuyla karşılaşırlar. Bu, yanlış bir sorudur. Doğrusu "Neden okumalıyım?" olmalıdır. Soruya verilen yanıt, kişinin varmak istediği yeri en kestirme yoldan izaha yetecektir. Sanıyorum verilecek cevabın kitabi bir dilde olacağından kimsenin kuşkusu olmayacaktır. Görüyorsunuz ki, kitapla içli dışlı olmak, kitabileşmeyi içinde barındırır.

O zaman "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." diyebilmek için kitap taşımak, tanıtmak, göstermek ya da kitapla görünmek yerine "Çok okudum ve bir gün bir satır yazdım, hayatım değişti." diyebilmek için okumalıyız.

Düşünsenize: "Cin Ali çöptendi, çöpe gitti. Neden Cin Ali? Kimliksiz, tarafsız, ifadesiz, renksiz, sorusuz, sorgusuz ve haliyle düşüncesiz. Peki onu okuyan, onu okuyarak bu günlere gelen? Bu günlerde bir tek satır olsun yazan?"

Albert Camus'un Veba isimli romanında kitap okumak isteyen; ancak yola nereden başlayacağını bilmeyen bir karakter vardır. İçinde yaşadığı tufanı kimseye bir türlü izah edemez. En sonunda heyecanına yenik düşer ve bir gün şehrin kütüphanesine gider. On binlerce kitaptan oluşan bu dev kütüphanede ne okuyacağını, okumaya nereden başlayacağını bilemez. Kütüphanede biraz gezinir ve A harfinde bulunan ilk kitabı eline alarak okumaya başlar. Veba'nın esas karakteri bu kütüphaneden çıkmayan kişiye "Çok okuyan adam" adını takar. Çok okuyan adamın en trajik yönü okuduğu dizinden sonrasını bilmemesidir. Örneğin A harfindeki Aristoyu bilir; ancak P harfinde bulunan Platon'dan habersizdir.

Dedim ya, biz de okumaya A harfinden başladık. Peki siz nereden başladınız?

kategori: