CİNSELLİK ve KORKU // Pascal Quignard

bünyamin Ergün Per, 12/07/2012 - 09:40 tarihinde yazdı

Augustus'un yerine 14 yılının Eylül ayında Tiberius geçti. Tiberius, ardında iki bilmece, iki de san bırakarak tarih sahnesindeki yerini aldı. Söz konusu iki bilmece, cunnilingus (oral seks) ile inzivaya çekilme, iki san da gündüz körlüğü ile pornografidir. İmparator Tiberius, Ephesoslu Yunan ressamı Parrhasios'un desenlerini ve tablolarını biriktirmişti. Eskiler, Parrhasios'un pornographia'yı Atina'da, İÖ 410 yılında bulguladığını aktarır. Pornographia, sözcüğü sözcüğüne 'fahişe-resmi' demektir. Parrhasios, fahişe Theodote'yi sevdi ve onun çıplak resimlerini yaptı. Sokrates, ressamın tensel zevklere düşkün (abrodiaitos) olduğunu ileri sürüyordu.

Tarihçi Suetonius, İmparator Tiberius'un yatak odasına Parrhasios'un yaptığı, Meleagro'ya 'utandırıcı bir dostlukla' bağlı olan Atalante'yi konu alan (Meleagro Atalanta ore morigetaratur) bir tablosunu astırttığını yazar. Fransa Kralı 13. Louis de birden, yatak odasında o zamana kadar asılı duran tüm öteki tabloları kaldırtarak, yerine Georges de la Tour'un bir Ermiş Sebastian tablosunu astırtmıştı. Suetonius, sözünü şöyle sürdürüyor: "Tiberius 'Kapri'de inzivaya çekildiği evinde, gizli isteklerini (arcanarum libidinum) yerine getirmek için sedirler yerleştirilmiş bir oda düzenletmeyi düşündü.

Burada genç kızlarla karşı cinse aşırı düşkün genç erkekleri bir araya getirip bunları alışılmadık biçimlerde seviştiriyordu. Spintias adını verdiği ve üçlü zincirleme olarak kendisinin tasarladığı bu birleşmelerde çiftler birbiriyle sevişirken oluşturdukları görüntü ile onun zayıflamış arzularını (deficientis libidines) kamçılamış oluyorlardı. Bazı odaları, en çok şehvet uyandıran tablolara ve heykellere (tabellis ac sigillis tascivissimarum picturarum et figurarum) öykünen resimlerle ve heykelciklerle süslediği gibi, oyuna katılan her figüranın onun istediği pozisyonları (schemae) kolaylıkla anlayıp şaşırmadan uygulayabilmesi için bu odalara Elephantis'in kitaplarını da koydurttu. Yüzdüğü sırada, bacaklarının arasında oynaşıp dilleriyle ısırarak (lingua morsuque) kendisini tahrik etmeye alıştırdığı çok küçük yaştaki çocuklara 'minik balıklar' (pisciculos) adını takmıştı. Henüz sütten kesilmemiş çocuklara meme gibi emmeleri için bedeninin çeşitli uzuvlarını veriyordu. En çok yeğlediği buydu. Venüs ormanlarına ya da koruluklarına yaptırttığı mağaralarda ve oyuklarda, karşı cinsten gençler kendilerini birbirlerine Orman Tanrısı ve Orman Perisi (Paniscorum et Nympharum) giysileri içinde sunuyorlardı."

Eskilerin kafasında, oral seks Lesboslu Yunan kadınlarının uyguladığı cunnilingus'tan kaynaklanıyordu. Lesbiazein fiili, emmek anlamına geliyordu. Yunan ve Roma haremlerinde göz yumulan bu uygulama, sakalı çıkmaya başlayan özgür bir erkek için utanç verici bir iğrençlikti.

Yunanistan'da olsun, Roma'da olsun hiçbir zaman eşcinsellik söz konusu olmadı. 'Eşcinsellik' sözcüğü 1869'da ortaya çıktı. 'Karşıcinsellik' sözcüğü de 1890'da. Ne Yunanlar, ne de Romalılar, eşcinsellik ile karşıcinsellik arasında hiçbir zaman bir ayrım gözetmemişlerdi. Birbirinden ayırdıkları şey etkinlik ile edilginlikti yalnızca. Phallos'u, yani erkekli organını (fascinus), bedendeki tüm öteki deliklerden (spintrias) ayırıyorlardı. Oğlancılık Yunanlarda, topluma kabul edilme kuralıydı. Pais ile arkadan birleştiğinde, erişkin erkeğin spermi oğlan çocuğa erkeklik aktarıyordu. Arkadan birleşmek anlamına gelen Yunanca eispein fiili, Latince'de sözcüğü sözcüğüne inspirare (esinlemek) fiiliyle karşılanır. Erkek sevgilisi, inspirator'a yani kendisinden daha yaşlı vatandaşa kendini verir, buna karşılık ondan av eğitimi ve kültür alır; ikisi de savaş için gerekli şeylerdir. İnsan yaşamı tam anlamıyla, yani toplumsal, ticari, sanatsal yaşam, başka deyişle savaş, avı insanın oluşturduğu bir avlanma edimidir.

Yunanlarda eşcinsen çiftte rollerin değişimi söz konusu değildir. Atina'da erkeklerin fahişelik yapması, bunu aypan kişinin vatandaşlık haklarını yitirmesine neden oluyordu; aynı kişi politika yaparken yakalanırsa, ölümle cezalandırılıyordu. Bu, kadınların zina yapmasından daha yüz kızartıcı bir suç olarak kabul ediliyordu (kadınlara bu nedenle ölüm cezası verilemiyordu). Oğlan çocuklarının eşcinsel dönemden geçmesinin işlevsel bir yanı vardı: Bunun amacı çocuğun, kadınların yaşadığı haremden bir erkeğin kollarında ayrılmasını sağlayarak onu harekin edilgin cinselliğinden kurtarmak, böylelikle bir üretici (baba) ve bir vatandaş (bir èrastes, etkin bir aşık, bir savaşçı-avcı) haline getirmekti. Kılların çıkması, farklı iki cinsel davranışın sınırını belirliyordu: Polis'in içinde yer alan kılları çıkmış delikanlılar, haremde sakalsız bıyıksız, edilgin olmanın karşıtını oluşturuyordu. Böylelikle Hermes örneğin, ya sakalsız ve cinsel organı sönük ya da sakallı ve cinsel organı sertleşmiş olarak canlandırılabiliyordu. Hiçbir erkek ve hiçbir kadın sakallı olana arzu duymazdı. Sakallı olmayan güzeldi yalnızca. Yunanların kesinlikle değiştirilemez olarak kabul ettiği karşıtlık şuydu: bir yanda sakallı ve sarhoş èrastes, öte yanda sakalsız ve ayık eromen. Eşcinsel sevgiyi gösteren, elle tavşan avlama ritüeli (bu tören sonunda şimdiye kadar av olan, bundan böyle avcıya dönüşmüş oluyordu) ile cinsel organı sertleşmiş sakallı erişkinin sakalsız olanın sönük cinsel organını sıvazlaması (her erişkin etkindir) ritüeli işte bu düşünceden kaynaklanır. Bu, erotik Yunan vazolarının çoğunun üzerinde gördüğümüz geleneksel iki senaryodur.

Oğlancılık geleneği Yunanistan'da harem ile polis'in karşıtlığından kaynaklanıyordu. Romalılar, haremin kurum olarak varlığından haberleri olmadığından, bu karşıtlığı göremediler. Romalıların aşk anlayışı, Yunanların aşk anlayışından şu temel görüşlerle ayrılır: Gens'e özgü zevk alemi; politik sözlü densizlik ile evin koruyucu hanımının aile bireylerinin (gentes) saflığını, dürüstlüğünü (castitas) kollaması arasındaki karşıtlık; bir de kölelerin itaati (obsequium). Roma'nın cinsel ahlak anlayışı katıydı. Bu ahlak erkeklerin kuralları uygulamasını ve kesin olarak etkin davranmalarını gerektiriyordu. Baba Seneca bunu, Konsül Quintus Haterius'a söylettiği şu özdeyişi özetler (Controversiae, IV, 10): Impudicitia in ingenuo crimen est, in servo necessitas, in liberto officium (Özgür doğmuş erkek için edilgin davranış suçtur; köle için mutlak görevdir; özgürlüğünü kazanmış kişi için efendisine karşı yerine getirilmesi gereken bir hizmettir). Baba Seneca, Quintus Haterius'un bu özdeyişinin (sententia) kendisine aktarıldığında, retorikçinin officium (hizmet) sözcüğüne yeni bir anlam yüklemiş olmasının, İmparator Augustus'u çok hoşnut ettiğini de ekler.

Romalıların töreleri çok katıdır: Soylu bir erkek için anal seks ve 'irrumatio' edepli davranışlardı, oral seks ve anal edilginlik edep dışı sayılıyordu. Pedicare, anal birleşme anlamına geliyordu. Oral seks ise, bu terimi seçen toplum hakkında çok şey ifade eden modern bir terimdir. Kendiliğinden, zorlama olmaksızın emme anlamına gelen fellare, bir romalının anlayamayacağı bir edimdir. Irrumatio uygulamak, yani ağzına verip doyuma ulaştırıncaya kadar emmeye, hafifçe ısırmaya zorlamak, eşe ancak etkin olarak uygulanabilecek bir edimdir.

Edilginliğin (edep dışı davranışın) yasaklanması Roma'da, yaşı ne olursa olsun her özgür erkeği kapsıyordu. Oysa Yunanistan'da bu yasak özgür erkekleri, sakalları çıktığı andan itibaren bağlıyordu (sakalları çıkmadan önce hepsi edilgindi, yani kadın gibi davranıyorlardı). Roma'da bir erkek, edilgin cinsel ilişkide bulunmadığı sürece (etkin olduğu sürece) edepli sayılıyordu. Pudicitia, yani edeplilik özgür erkeğe özgü bir erdemdir. Özgür doğmuş hiçbir delikanlıya (praetextati et ingenui) dokunulamaz. Romalılar, Yunan polis'inin kurumlaştırdığı, delikanlıların (paides) erişkin erkekler tarafından topluluğa alınması (paid-erastike) geleneğine bu noktada karşıttılar. Bazı Romalı şairler ancak principatus döneminde èraste'lerin paide'lere (erişkinlerin pueri'lere) karşı besledikleri 'politik', eğitici, eşitlikçi, karşılıklı aşkın benimsenmesini önerdiler. Bu tarz aşkı ilk kez, bedenini para ile satan kadınlara, sonra metreslerine aktardılar. Daha sonra da soylulara. Bu dönüşümün kurbanı, Şövalye Publius Ovidius Naso oldu. Ovidius, voluptas'ın, yani cinsel zevkin karşılıklı olması gerektiğini ileri süren ilk Romalıdır. Ona göre erkek, içinden gelen arzuyu, kadının alacağı zevkin önüne edepsiz biçimde geçmemesi için frenlemelidir (bir Romalı için duygusallık yüz kızartıcıdır, kendini başka status'tan birinin yerine koymaksa delilik): Odi concubitus qui non utrumque resoluunt (karşılıklı olmayan kucaklamalardan nefret ederim). Ovidius, Konsül Haterius'un kullandığı officium sözcüğünü kullanarak sözlerine şunları ekliyor: officium faciat nulla puella mihi (Bir kadından bana hizmet etmesini beklemem). İçinde bu düşüncelerin yer aldığı Ars amatoria yayınlanır yayınlanmaz Augustus, Şövalye Ovidius'u 'dünyanın öbür ucuna', Tuna Irmağı kıyısındaki Tomi'ye (bugünkü Köstence) sürdü. Bu sürgünü Tiberius da onayladı. Ovidius 17 yılında öldü.

Hangi toplumsal sınıftan olursa olsun Eskilerin cinsel ilişkilerine günah ya da suçluluk duygusu gölge düşünmediği gibi, bu konuda bir zorlama da söz konusu değildi. Ne var ki Roma'da bu konuda toplum içindeki statü egemendir. Püritanizm cinsellikle değil, erkeklikle ilgilidir. Sevişmek, kendini bundan alıkoymaya her zaman yeğ tutulur; ne var ki edimin biçimi bunu yapanların ev hanımı, kibar fahişe, vatandaş, köle ya da özgürlüğüne kavuşmuş köle oluşuna göre değişir. Boşanmanın yasaya bağlanması, bundan kaynaklanan çokeşlilik, ev hanımlarının özgürlüğe kavuşması ve obsequium'un yaygınlaşması geleneksel ahlak anlayışının düzenini bozdu. Evlilik kurumunda aşkın varlığına, şehvet düşkünlüğünün zaferi gözüyle bakıldı. Augustus bundan rahatsız oldu. Vergilius bu rahatsızlığın yanında yer aldı. Ovidius bu tepkiye karşı çıktı. Augustus yeni düzeni, yeni bir teoloji ve yeni bir hukuk düzeni olarak dayattı. Bir oyuncuyu, karısı yalnızca saçlarını kestiği için sürgüne gönderdi: Kadın, saçlarını köleler gibi kestirmekle, status'unun dışına çıkıyor, köle haline geliyor, sevdiği erkeğin hizmetine (obsequium) girmiş oluyordu. Augustus, kızı Julia'yı aşık olduğu için, Campania kıyıları açığındaki küçücük Pandataria Adası'na sürgüne gönderdi. Kocası Tiberius, bu cezaya karşı çıkmadı. Julia 14 yılının sonlarında öldü. Tacitus'un söylediğine göre, çektiği acı onu hiçbir yiyeceğe el sürmemeye, kendini ölüme terk etmeye zorlamıştı.

Bir soylunun edilgin aşk yaşaması, ev hanımının duygusal aşk yaşaması ya da eşini aldatması kadar büyük bir suçtur. Ne var ki etkin eşcinlellik ya da bir kadının aşığına elle istimna uygulaması masum bir harekettir. Öte yandan her vatandaş, evlenmemiş masum bir kadınla, bir metresle, özgürlüğünü kazanmış bir köleyle, hizmetindeki bir erkekle istediği biçimde sevişebilir, ona istediğini yapabilir. Roma dünyasında en sarsıcı davranışların yanında en ince ahlak titizliği taşıyan davranışlara da rastlayabilmemiz bundan kaynaklanır. Erdem (virtus), cinsel güç demektir. Erkeklik (virtus'a sahip olma) özgür erkeğin görevi, onun erkekliğinin göstergesi olduğundan başarısızlık, utanç veren ya da akıl bozukluğunu gösteren bir durumdu. Romalılara özgü tek cinsellik örneği, kendinden başka olan her şey üzerinde dominatio (egemenlik) sağlamaktır. Alt sınıftan olanlar arasında ırza geçme ölçük olarak kabul edilir. Gücünü ötekinin hizmetine sunmaktan zevk almak saygıdeğer bir davranıştır. Martialis(in şu sözleri ölçütü tanımlar: "Kolay bir kız istiyorum; öyle ki kendini benden önce genç köleme versin ve tek başına her üçümüzü de zevke ulaştırsın. Yüksekten atan kadınlara (grandia verba sonantem) gelince; gidip kendilerini bir Bordeauxluya düzdürsünler (mentula crassae Burdigalae)." Etkin olan, duygusal olmayan her erkek dürüsttür. Başkasının hizmetine sunulan (officium, obsequium) her zevk kölelik göstergesidir ve bir erkeğin virtus'tan, erkeklik yoksunluğunu, dolayısıyla da iktidarsız (impotentia) olduğunu gösterir. Roma dünyasında, bize önemsizmiş gibi görünen hataların, bizi isyan ettirecek ölçüde sertlikle bastırılması işte bu düşünceden kaynaklanır. Irzına geçilen genç kız lekelenmiş sayılmaz, buna karşın ırzına geçilen annenin ölmesi gerekir. Azat edilmiş kölenin us-Maimus, Publius Maenius'un on iki yaşındaki kızını öptüğü için eğitmenini öldürdüğünü aktarır.

Köle, efendisini arkadan düzemez. Artemidor'a göre bu, suçların en büyüğüdür. Hatta birinin böyle bir düş görmesi bile, bu düşü kendi ruhunun derinliğinde ve gecenin karanlığında görmüş olmasına karşın o kişinin başına bazı dertler açar. Efendilerin köleleri arkadan düzmesi ise kurala uygundur. Patricius, parmağını birine uzatıp şöyle diyordu: Te paedico (Seni arkadan düzerim) ya da Te irrumo (Organımı ağzına veririm). Cumhuriyet döneminin sonlarında Cicero'nun cinselliği böyleydi. İmparatorluk döneminde Seneca'nın cinselliği de bundan farklı değildi. (Organımı ağzına veririm). Cumhuriyet döneminin sonlarında Cicero'nun cinselliği böyleydi. İmparatorluk döneminde Seneca'nın cinselliği de bundan farklı değildi.

* * *

Roma sitesi erkeklerin pietas'ı, eşlerin castitas'ı, kölelerin de obsequium'u idi. Latince bu üç sözcük, Suetonius'un, Parrhasios'un pornografik resimlerine tutkun, oral sekse düşkün İmparator Tiberius hakkında aktardığı cisel anekdotların ne ölçüde gerçeği yansıttığını anlamamızı sağlar.

Romalıların pietas sözcüğünün, aynı kökten gelen, dindarlık, sevgi anlamına gelen Fransızca 'piète' sözcüğü ile ilgisi yoktur. Pietas, babası Agkhises'i sıktında taşıyan Aeneas'tır. Tam anlamıyla, Romalıların birbirine olan bağlılığıdır. Latince uzmanlarının çoğu kez aktadıkları gibi, aile sevgisi değildir. Ağırlığı oğulların 'omuzlarına'binen zorunlu bir davranıştır. Oğulun babaya gösterdiği karşılıksız özveridir. Tuhaftır ama kurucu mit olarak kutlanan (Aeneas'ın annesi olmadan önce Eros'un ve Priapos'un annesi olan, Sezarların atası sayılmadan önce fiziksel dünyanın anası olan) Venüs değil, oğlunun babaya bağlılığıdır, Venüs'ün kocasını, yani Agkhises'i omuzlarında taşıyan Aeneas'tır. Romalılarda bir görev kabul edilen cinsel ilişki gibi, aile bağları da tek taraflıdır. Pietas, gençlerin yaşlılara karşı yerine getirmek zorunda olduğu vazgeçilmez görevdir. Akşam karanlığını şafağı doğurmaya, meyveyi tohum vermeye, bakışı fascinus'a yönelmeye zorlayan, evladın babaya gösterdiği bu zorunlu sevgidir. (Eski dünyanın menzillerinin oluşturan erkekler arası dayanışma bağlarını, esirgeme kurumlarını, vaftiz babalığını, daha sonraları Roma Katolikliğinde papazların yardımseverliğini, Sicilla mafyasını ortaya çıkaran işte bu sevgidir.)

Homeros, Aphrodite'i İda Dağı'nda sığır çobanlığı yapan Agkhises'e yaklaşırken betimler. Agkhises, Aphrodite'in kemerini çözer ve Aeneas'ın tohumunu atar. Agkhises, söz verdiği halde dilini tutamadığı için Aphrodite'i yitirir. Agkhises'i ve oglunu (Ascagne) kurtarmak için karasını terk eder. Yalnızca baba ile oğlu arasında tanrısal bir sevgi (pietas) vardır; ki bu, aynı zamanda görevdir. Karı ile koca arasında insani bir bağ vardır (Romalılarda evliliği başlatmak için el sıkışmak yeterlidir), bu bağda var olan karşılıklı arzu, tarafları hiçbir şeye zorlamaz; bağlayıcı olan, doğurganlık konusunda beslenen umuttur. Aeneas, aynı şekilde Didon'u da terk eder: İçinde duyduğu isteği, kendi gens'ine borçlu olduğu görev duygusuna kurban eder. Venüs'ün oğlu böylelikle Venüs'ü üç kez pietas'a kurban etmiş olur.

* * *

Romalıların castitas sözcüğünün, aynı kökten türemiş, namusluluk, dürüstlülük anlamına gelen Fransızca 'chastetè' sözcüğü ile ilgisi yoktur. Castitas, Sextus tarafından ırzına geçilen ve erkek arzusunun zorba ve 'Etrükslere özgü' şiddeti yüzünden canına kıyan Lucretia'dır: Cumhuriyet yönetimi, onun bronz bir hançerle kendi canına kıyması sonucu doğmuştur. Cumhuriyetin doğmasına neden olan şey, Venüs ile pietas arasındaki yürek burkan karşıtlığın en canlı örneği sunduğu, istek ile dölleme arasındaki, kardeşlerin karşılıklı zorbalığı ile babaların cumhuriyeti arasındaki karşılıktır. Daha açık ifadeyle: Etrüks dünyası ile Roma değerleri arasındaki karşılıktır. Aynı şekilde, kentin kuruluşu sırasında Romulus, kardeşi Remus'u şiddet kullanarak öldürmüştü. Babalar da Romulus'u öldürerek, onun artık gökyüzünde bir tanrı olduğunu, dolayısıyla da bundan böyle bu dünyadaki bir kralın buyruğuna giremeyeceğini ileri sürmüşlerdi.

Tarquinius Colltinus'un (hiç yatmayan, gece bile oturup yün ören) sadık eşi Lucretia, Sextus'un tecavüze uğradığı için neden canına kıydı? Mater certissima, pater semper incertus (Anne her zaman belli, baba ise asla belli değildir). Irza geçme, dölleyiciliğin lekelenmesine neden olur. Sadakat aileye özgü bir duygu değil, aynı spermlerden gelen soy güvencesinin gereğidir. Castitas ise evliliğin dölleyiciliğini güvenceye alan tek amaçtır. Bir matrona, döllenmemiş olduğu durumda patronus'a sadakatsizlik edemeyeceği gibi, ırzına geçilmesine de olanak vermemek zorundadır. Irzımıza geçilecek olursa, bunu yapan kişi yakalandığında cezalandırılır ama ırzına geçilmiş kadının cezası ölümdür. Namusluluğun olumsuz tanımı namussuzluktur (stuprum). Henüz anne olmamış ya da hiç olamayacak kadınlar her şeyi yapabilir. Stuprum, annelerin ve dul kadınların sorunudur. Stuprum, yasal olmayan tensel bağların oluşmasına yol açan bir kan kirlenmesidir. Irzına geçilmiş bir anne ya da dul bir kadın namussuzlukla suçlanır. Puticitia işte budur: tenin etkin arılığı. Castitas, 'kast'ın arılığı demektir; bunu da embrioyu rahminde taşıyanlar sağlar ve Eskilerin düşüncesine göre bu arılık, erkeğin tohumundan gelir. Irzına geçilen Lucretia'nın kendi canına kıyması gerekir, o da böyle yapar.

Namusun en büyük göstergesi budur. Macrobius'un aktardığı bir anekdot, castitas'ın özelliğini bize daha iyi anlatır (Saturnales, II, 5, 9). Abla Julia'nın üç çocuğunun babalarına (Agrippa) inanılmaz ölçüde benzemesi herkesi şaşırtıyordu. Abla Julia onlara şu cevabı verdi: Numquam enim nisi navi plena tollo vectorem (Gemiye yalnızca ambar dolu olduğunda yolcu alırım). Döllenmiş kadının cinsel ilişkiye girmesi namusunu lekelemez, çünkü soyun arılığı açısından dokunulmamışlığını korur. Zevk alma konusunda sadakat gözetilmesi gerekmez, çünkü bu namussuzluk sayılmaz; sadakat döllenmeyle ilgilidir yalnızca. Bağ, dölleyenden döllenene yönelmez, çünkü pietas döllenenden dölleyene yöneliktir (tanrı sevgisi yalnızca inanandan tanrıya, vulva'dan erkeklik organına, köleden dominus'a, domus'tan aile tanrılarına, yani balmumuna suretleri çıkarılan ya ad vaktiyle pişmiş topraktan kapların içine yerleştirilerek Etruria evlerinin çatısına konan ölmüş 'ata'lara yönelir). Zevk (voluptas), doğanın kendisidir, hayvanların üremesini, bitkilerin gelişmesini sağlayan sperm ya da Aphrodite'e can veren dalganın köpüğüdür, annenin büyüyen karnı ya da gece gökyüzünde büyüyen Ay'dır, gece ile göndüzün titreşimleri içinde hareketlerini sürdüren yıldızlardır. Var olan tek sadakat, oğulun babaya yönelttiği sadakattir. Yeryüzü 'vatan'dır, çünkü orada tek tohumlayıcı, tek 'soy sürdüren', erkeklik organıdır.

Genius, Muto, Fascinus, Liber Pater; zaferin büyüsünü elinde tutan tanrılardan bazılarının adları bunlardı. Fascinus nedir? Soyunuk tanrıların tanrısallığıdır. Doğa her zaman zevke erişir, Babalar da döller. Tanrılar kadında döllenmiş olmak ve döllenmek aynı şeydir. Sürekli yinelenen ilksel olaydır bu. Yüce tanrıların tanrısallığı aeternalis operatio'dur, yani sonsuz birleşmedir. Tanrısallığın sınırsız actualitas'i işte budur. Bu sürenin her saati, hemen koparılması gereken bir çiçektir, çünkü tanrı sonsuz an içinde var olmayı kesintisiz sürdürür. İmparator'luğa benimsetmek istediği şey tanrıdır: Semper vetus, semper novus (Her zaman eski, her zaman yeni). İmparator Augustus'un, Roma tanrılarının yeniden değerlendirilmesi sırasında aldığı politik karar, Mars ile Venüs'ün birleştirilmesini İmparatorluğa benimsetmek oldu. Romulus'un babaını Aeneas'ın annesiyle birleştirmekle, olanaksız bir ilksel olay yaratmış oldu (Aeneas, Agkhises ile Venüs'ün aşklarının meyvesi, Remus ile Romulus da Mars'ın Rea Silvia ile birleşmesinin meyvesiydi). Dolayısıyla Augustus, Roma için akla yatmaz, ilginç atalar çifti yaratmış oldu. Gün ışığına çıkarılan fresklerin çoğunda bu cüretli birleşmenin canlandırılması buradan kaynaklanır.

Roma halkının evlerinin ve fetişlerinin bekçileri olan Vesta rahibeleri, sertleşmiş erkek organını kutsal sayıyorlardı. Velia Tepesi'nde yer alan Tanru Mutunus Tutunus, evli kadınların gelip üstüne oturdukları, taştan yapılmış, sertleşmiş erkek organıydı. Her yılın 17 Mart'ında, Patres sınıfına katıldıkları için erkek giysileri giyen pueri'ler, yaptıkları geçit töreninde Fascinus arabasını çekiyorlardı. Dilde müstehcenlik gelenekti; Fescennins'i anlatan dizelerde görülüyordu. Romalıların müstehcenliği, evliliğin etkin dili olarak tanımlanabilir. Bu konuda utanç duymak yasaktı, çünkü bunun kısırlaştırıcı olduğu düşünülüyordu. Dildeki geleneksel müstehcenlik ve gens'in yaptığı geleneksel Bakkhus şenlikleri, etkin gücün yüzünü ve tersini oluşturur. Kadınları doğurgan kılan, uluslara zafer getiren, her evin içine, damına konan, her kavşağa, her tarlanın sınırına dikilen, her deniz fenerinin üzerinde yer alan ve tanrıların rızası için yapılan müstehcen heykelcikler, bu gücün dışa vurulan varlığının göstergeleriydi. Geleneksel Bakkhus şenlikleri İÖ 186 yılında beş kişiyle sınırlandırıldı, bu törenlerin ardından insan kurban etme geleneği de yasaklandı.

Romalılar, karı ile kocanın oluşturduğu beraberlikte kadının (kadın yedi ile on iki yaş arasında evlendirimiyordu) rolünün önde geldiğini, erkekle yaptığı castitas anlaşmasında (bekaret değil) kendinden daha fazla vermesi gereken tarafın kadın olduğunu ve kadının bu birlgini her zaman efendisi olduğunu ve kadının bu birliğin her zaman efendi olduğunu, çünkü başarılı beraberliğin esas olarak onun girişkenliğine, verimliliğine, başarılı bir cinsel birlişmi kadar 'analığına', kocasına gösterdiği özene, çocukların yetiştirilmesine, domus'unu, yani evini iyi yönetmesine bağlı olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden kadınlar bir tanrıçanın, Juno Juga'nın 'koruması altındaydı. Yine bu yüzden evlilik sözcüğü Latince'deki biçimiyle (matrimonium), kadının gelecekteki analığını, matrona, yani evin efendisi haline geleceğini belirtir.

Romalılarda evlilik bir societas'tı, yani soyun sürdürülmesini sağlayan beraberlikti. Nişanlanan kızın geleneksel el sıkışma sırasında söylediği geleneksel sözler, o çağda yaşayan Romalılar için bile anlamını yitirmiş ve anlam bakımından içerdiği bilmecenin hiçbir zaman çözülemeyeceği ortadarı: Ubi tu Gaius, ego Gaiai (Senin Gaius olduğun yerde ben Gaiai olacağım). Kaldı ki bu formül, kadını boyunduruk altına alıyor: Gizemli bir şeyleri gizliyor ve bunu, deyişin ifade eder göründüğü, soyun iki adla belirtilmesine yol açmaksızın yapıyor. Matronalar doğarken aldıkları soyadını kullanmayı sürdürüyorlardı ve evlilik süresince kişiliklerini evlendikleri erkeğin boyunduruğuna sunmuyorlardı.

Matronalar, Oppia yasasının yürürlükten kaldırılması içüin İÖ 195 yılında sokağa döküldüler. Juvenal, kadınların büyük bir kalabalık halinde, ateşli biçimde 'Homo sum!' (İnsanım ben!) diye bağırdıklarını anlatır. Kocalarını her an boşama hakkına sahip olan kadınlar, böylelikle babalarının vesayetinden de kurtulmuş oldular. Hiçbir topluluk bundan böyle evli çiftlerin varlığına el atamayacaktı. Eşlerin vasiyetleri de birbirinden ayrılmıştı.

Evlilik, kadının yün eğirme dışında her türlü kölece görevden (çocuk emzirme dahil) kurtulduğu bir törendi. Matronalara şarabın yasak olması gibi, (Etrüks törelerinin tersine) masada yatar durum almaları da yasaklandı. Matrona (gens'in karşısında) ve domina (kölelerin karşısında) koltukta oturacaktı. Verilen drahoma, domina'yı sahip olduğu statüye aykırı işleri yapmaktan kurtarmak üzere eve (domus) alınan kölelerin iaşesini karşılamak için kullanacaktı. Kadınların üzerine düşen tek görev, statülerini tehlikeye düşünmekten korumaktı. Fascinus'un tecavüzüne uğrama korkusu: Gizemler Odası atdı verilen şeydi bu. Klanlar (gens) arasındaki nişan törenleri, çocuklar beşikteyken yapılıyordu; patriciuslar, yedi ile on iki yaş arasındaki, erginliğe erişmemiş, çocukluktan kurtulmadan evinden koparılmış, üstlendikleri görevler yüzünden dehşete düşmüş kadınlarla evleniyorlorda. Kızların on iki yaşında erginleştiği ilan ediliyordu; ama erişkin olmaya kızların verdiği cinsel ve eğitsel zevkler de övülüyordu. Romalılarda, öteki konularda olduğu gibi, bu konuda kural katıydı: Yedi yaşına basıncaya kadar çocuklara [Latince'de infans sözcüğü, konuşma yeteneğinden yoksun, edimlerinden -öfkeli (furiosus) bir erkek ya da damdan düşen bir taş gibi- sorumlu tutulamayacak kişi anlamına geliyordu] dokunulamazdı. Yedi yaşından on iki yaşına kadar erişkinlik öncesi zevkler geliyordu. Bu yaştan sonra çocuk doğurmaya ve her türlü cinsel çekiciliğin yitirilmesi söz konusuydu. (Romalılarda saflığı güven altına alan şey bekaret değildir; erişkinlik öncesi dönem ve bu dönemin getirdiği zevkler genç kızı eğitir; ailesinden ayrılması kendi castitas'ını kurmasını sağlar. Cinsel eğilimlerini frenlemek, hiçbir zaman Romalıya özgü bir tepki olmamıştır. Kendini tutmak Stoacılığın bir icadıdır.) Evlilik bu durumda pietas'ı oluşturur. Bu, kocanın çocuğu koruma altına alınmasıdır (Latince'de bunu ifade eden protectus sözcüağün içinde yer alan tectus, çatı anlamına gelir). Bu durum, çocuğun babaya karşı gösterdiği obsequium'dan, evlilikte tek yölü bağları oluşturan ve cinsel 'üreme' sırasında eşe aynı 'pozisyonu' almayı telkin eden babaya, eşinin itaat etmesinden farkı yoktur. Eşler, Patreslerin elinden tuttuğu küçük Aeneaslardır. Her koca, ilerde yetişecek ve ev tanrılarına saygılı davranacak oğullarının kendisini sırtında taşıyacağı yaşlı Agkhises'tir. Plautus, matronalar için aşk sözcüğünün bile tabu (infandus) olduğunu söyler. Duygusal bir matrona değil, onun önünde korkudan titremesi gerekir. Bu, Horatius'un on ikinci od'unda anlatılır: "Kendini aşk oyunlarına (amori ludum) veremeyen, sert bir amcanın batıcı sözlriyle tir tir titreyen (exanimari metuentes patruae verbera linguae) genç kızlar mutsuzdur." Aşk tutkusunun tutsağı olmak (bir erkeğin servus'un da domina'sıdır). Bir fahişeye yakışacak gibi davranmak (tutku) Romalıların yuhladığı bir davranıştı, bunu yapanlar da hemen bir adaya ya da Ovidius'un sözünü ettiği Romanya'nın sisli topraklarına sürüne gönderilirdi. Voluptas, castitas'ı zedeleyen bir şeydir. Venüs, 'dişi kurtlar'ın tanrıçasıdır, Junon da 'matrona'ların. Terentius, İÖ 165 tarihli bir oyununda, gecenin karanlığında kendini gizemlere teslim ettiği için ırzına geçilen Philumena'yı anlatır. Philumena, başına gelen bu olayı önemsemeksizin Pamphilus'la evlenir, ne var ki fahişe Bacchis'i tutkuyla seven yeni kocası ırzına geçen kişinin onu hamile bıraktığını fark eder, öte yandan kocası ona elini sürmemiştir. Kocasının geri dönmesini dehşet içinde bekler. Sonunda Pamphilus, evlenmeden önce, kim olduğunu bilmeden ırzına geçtiği kadının, kendi karısı olduğunu keşfeder. İzleyicilerin hepsi sevinç gözyaşları döker: Kadının ırzına geçen kişi, kocası çıkmıştır. Bu happy end, Romalıların gözünde 'ahlaklı'dır.

* * *

Obsequium, kölenin efendisine göstermek zorunda olduğu saygıdır. Bu saygı, sonradan giderek vatandaşın prensine göstermesi gereken saygıya dönüştü. İşte size, İmparatorluğu Hıristiyanlığa hazırlayan en büyük değişim. Söz konusu değişimi hazırlayan öğeler, statünün gerektirdiği saygının genişlemesi, Populus Romanus'un, yani Roma halkının princeps'in Genius'una saygı borcu olması, tüm sınıflar ve tüm statüler için özgürlüğün itaatli bir özgürlük (senatoda Babaların prense karşı saygılı davranması dahil) haline gelmesi ve suçluluğun doğmasıdır (ki bu, obsequium'un ruhsal düzenlemesinden başka bir şey değildir). Tacitus, imparator olmaya zorlanan ve Cumhuriyet dönemini her zaman özlemle anan Tiberius'un Senato'dan her çıkışında Yunanca, "Ey köleliği seven insanlar!" dediğini ve çevresindekilere, Babaların, konsüllerin, şövalyelerin halk özgürlüğünden vazgeçerek prensin hizmetine dilenircesine girmek istediğini görmenin (yani neredeyse özgürlüğüne sonradan akvuşmuş vatandaşların yüzsüzlüğü ve kölelerin itaatkârlığı içinde officium istemelerinin) yürneğini parçaladığını söylediği anlatır.

Cumhuriyet'i kurmuş olan topluluk, kendini saplantı halinde rex (kral) korkusuna kaptırarak birden çöktü. Vatandaşlar arasındaki kardeşlik düşüncesini bir yana bıraktı (bu, Roma'nın kurucu mitinde yer alıyordu). Kendini köleliğe attı (ruere, bu sözcük Tacitus'un kulalndığı sözcüktür): Cumhuriyet'in yayıldığı alan içinde elinde bulundurduğu en sınırsız, işleyişi bakımından en benzersiz nitelikte, rakibi olmayan bir dünya hegamonyası oluşturan bir kurumsal iktidarı (bundan böyle itaatkâr kılınmış klan şeflerinin sırtlandığı yasaların baskınsıdan kurtardığı) tek bir kişiye, hiçbir kayıt gerektirmeden, kalıtım kuralı koymadan devretti. Modernlerin imparatorluk dediği, Eskilerin de prenslik olarak adlandırdığı şey işte budur.

Augustus unvanını alan Octavius, Senato'yu disipline soktu, Forum'u köreltti. Tribunus'u kapattı, gruplaşmaları ortadan kaldırdı, törelere sansür getirdi, sınırlardaki lejyonların sayısını arttırdı, denizlerdeki donanmayı genişletti, ticareti düzene sokup bolluk getirdi. Cumhuriyet'e özlem duyanları ya da obsquium'a kendi anladığı anlamda baş eğmeyenleri sürgüne gönderdi. Kaplıcalar, tiyatrolar, sirkler, 'kentlerin tembel bir köleliğe bürünmesine' katkıda bulundu (Seneca, De ira, III, 29).

Augustus İÖ 18 yılında vatandaşların cinsel yaşamını düzen altına aldı. Bu düzenlemeyi lex Julia de adulteriis coercendis adı verilen yasayla yaptı. İmparator işi, damadı Tiberius'la evlenen kızı Julia'yı sürgüne göndertmeye kadar vardırdı. Matronaların aşık olmasının cezası bundan böyle ölüm değil, relegatio in insulam'dı (yani, Augustus'tan başlayarak bir adaya sürülme oldu; İmparator Constantin dönemindeyse yeniden ölüm cezasına dönüldü). Bu, Hıristiyan kesimin iki yüz yıl sonra kazançlı tüm meyvelerini toplayacağı, uzun züren baskı döneminin başlangıcı oldu. Plenum exiliis mare, diye yazar Tacitus: Denizler göçmenlerle ve adalarla gönderilen sürgünlerle doluydu. İmparatorluk politikası çelişkili olduğu ölçüde acımasızdı. İki yüz yıl süren tiranlık döneminde, klan şeflerine yapılan telkinlerle ve kaleme alınan yasalarla, itaatkârlık ve erkeklerin uysallaştırılması, edilginleştirilmesi (impudiciatia) yaygınlaştırıldı.

İktidar Roma'da cinsel gücü, dildeki müstencehliği, erkeklik organının egemenliğini ve statülerle ilgili ölçütlerin çiğnenmesini tek bir 'demet' (Latince'de, Senato'ya giden Babaların önünde yürüyen muhafızların elinde tuttuğu, kolanlarla birbirine bağlanmış kayın ağacından çubuk demetini belirten fascis sözcüğü, fascinus, büyülenme, faşizm sözcüklerinin türetildiği sözcüktür) içinde birbirine bağladı, hepsini aynı sepete koydu. Burada, konuşma dilinde kabalığa düşkünlüğü, çevreye yalan söyleme, kendine yalan söyleme saplantısını dışlayan bir dili yerleştirme isteğini, estirilen saplantısını dışlayan bir dili yerleştirme isteğini, estirilen saplantılı dehşet havasından yararlanılarak Romalınarın gözünde potentia (iktidar) [fertilitas (doğurganlık), victoria (zafer)] kavramıyla aynı anlama gelen, sertleşmiş erkeklik organı kültünü etkisiz kılma isteğini birlikte düşünmek gerekir.

Dolayısıyla fiziksel güç, savaşçılığın getirdiği üstünlük, büyüleyen ereksiyon, inatçı karakter, denetim altına alınmamış valuptas (cinsel istek), ekreğin belirgin niteliğini (vir'in virtus'unu) oluşturuyordu. Yahudi kabilelerinde sünnetin birliğin belirticisi oluşu gibi, uysallığa, edilginliğe karşı çıkma, totemi dişi kurt olan halka kendi yasasını dayattı. Böyle olunca, prensin bu tutumu alt etmek için geleneği çiğeyen bazı davranışları (cinsel edilgenlik, hayvansılık, cinsel birleşme) neden dayattığı anlaşılabilir. Neron, eşcinsel evlilikleri destekledi. Tiberius oral sekse düşkünlük yaratmaya çalıştı (Matronaların bile bunu yapmasını istedi). Suetonius, Tiberius'un sarayındaki özel bölüme, duvarlarda asılı Parrhasios'un resimlerinin altına Mallonia adında soylu bir kadın getirdiğini anlatır. Mallonia, İmparator'un cinsel zorlamalarına baş eğmeyi reddetti. Onun 'iğrenç ağızlı, kocamış teke gibi kıllı, teke gibi pis kokan bir ihtiyar' olduğunu söyledi (obscaenitate oris hirsuto atque olido seni). Lucretia gibi, Mallonia da kılışça kendi canına kıydı (bunu castitas'ı söz konusu olmadığı halde yaptı). Onun intiharını izleyen oyunlarda Roma halkı şu dizeyi alkışlamaya başladı: Hircum vetulum capreis naturam ligurire (İhtiyar teke keçilerin organlarını yalıyor).

Prensler Venüs'ün oğulları olduklarını ilan ettiler. Vergilius'un Enèid'i bunu anlatır. Venüs ile Mars'ın oğlu kimdir? Eros. İmparatokluklar erotikoi oldular.

İmparatorların halka karşı cinsel saldırısı artıp neredeyse taşkınlığa dönüştükçe İmparatorluk içindeki barış güçlendi, insanlar kaygı duymaz oldu. İmparatorların töreleri hiçe sayan şehvet düşkünlüğü (ya da şehvet efsaneleri), prense mal edilen, o makama özgü cinsel bir rol haline geldi. Bu sınırsız istek, sınırsız İmparatorluk yasalarının desteği oldu. Tüm İmparatorluk topraklarının cinselliği prensin Genius'una emanet edildi. Dünya üzerinde istediği her şeyi yasaklamak, hak olarak ona (yasalara uymama hakkına dünyada sahip olan tek kişiye tanınmıştı. O isteği kadar öfkelenebilir, her türlü kaprisi yapabilir, istediği ölçüde kadınsı davranabilir, aile içi cinsel ilişkiye girebilir, hayvan yanını istediği gibi sergileyebilirdi, vb. Prensler hakkında anlatılan ya da uydurulan bu öyküler, onlaraher alanda öncülük yapma işlevini yüklüyordu. İmparator, iktidarsızlığı kaçırtan koca bir tintinnabulum'du (çıngırak).

* * *

Augustus, 14 yılının 19 Ağustos'nda, Napoli yakınlarındaki Nola'da, yakalandığı ishal yüzünden öldü.

Terörün ardından bunalım geldi, sessizliğini ardından da sessizlik. Halk, imparatorun ölümünden kısa süre önce damadı hakkında söylediklerini yorumluyordu: Miserum populum qui sub tam lentis maxilis erit! (Böylesine güçlü çenelerin arasında öğütülecek olan halka, acıyorum!) Halk, kendi doğum gününde, anasının karnından çıkıp viyakladığı odada son nefesini veren kişinin ölümü hakkında fısıltı halinde yorumlar getiriyordu. Otuz yedi yıl süreyle tribunus'luk yapmış, on üç kez konsül olmuş, yirmi bir kez imparator seçilmiştir.

Tiberius, boşalan iktidar makamını kabul etmez göründü. Vellius Paterculus onun, kayınpederinin kurduğu düzeni koruma konusunda kaygılı olduğunu, iktidardan da onu başkalarıyla paylaşmak isteyecek ölçüde korktuğunu anlatır. Dion Cassius onun, iktidar sorumluluğundan kaçmak için, elli altı yaşında olmasını gerekçe gösterdiğini, geceleri çok iyi gördüğü halde, gündüzleri iyi göremediğini ileri sürdüğünü söyler. Tarih 17 Eylül 14 olduğunda Tiberius, Babalar cumhuriyetinin yeniden kurulup kurulamayacağını düşündüğünden, Senato'nun önünde hala duraksıyordu.

Tiberius, mutlak iktidardan yaşamı boyunca çekilen tek imparatordur. Kendisinden istenen hizmet yüzünden, bir bakıma Babaların kendisine dayattığı hizmet karşısında tiksinti (taedium) duyan prenstir. Sahip olduğu güçten bağnazlık derecesinde korkuyordu. Cumhuriyet'in ince hesaplar yüzünden, çıkar ilişkileri ve gevşeklik yüzünden kendi kendini ölüme mahkum etmiş olması onu çok utandırıyordu. Kurbanların, mutlak iktidarı ve tanrılaştırma gücünü (yani yeni bir Romulus gibi şiddet kullanarak öldürmeyi) tek bir kişiye vererek kendi köleliklerini sınırsız kıldıklarını söylüyordu.

On iki imparatordan sekizi, bu konuda bir kalıtım kuralı konmadığı için, yol kesen haydutlar gibi, köleler gibi, Nasıriyeli İsa gibi şiddet kullanılarak öldürülmüştür.

Tiberius sonunda, en kısa sürede başından atacağını söyleyerek iktidarı kabul etti; ne var ki bu yükü nasıl taşıdığını soranlara yaşamı boyunca hep aynı yanıtı veriyor, 'bir kurdu kulaklarından tuttuğu' (lupum se auribus tenere) izlenimi içinde olduğunu söylüyordu. Yalnızca Baba'nın (en azından Venüs'ün, dişi kurdun ve Rea Silvia'nın hayaletinin) var olduğu bu dünyayı iyi anlamak gerekir: bir kurt sürüsüydü söz konusu olan. Dişi kurt totem hayvandır. Remus ile Romulus'un gerçek anası Lupa'ydı (Kurt). Lupa, fahişelere verilen addı. Latince'de genelev anlamına gelir. Mezarların üstünde gördüğümüz Latince Vixit sözcüğünün Etrüksçe karşılığı Lupu'dur. Tiberius yalnızca geceleri gördüğünü ileri sürüyordu. Gecenin derinliğinde var olan nedir? Gündüz körlüğü pornografi ile bağlantılıdır. Karanlığın içinde var olan, bu kişinin kulaklarından tuttuğu şeydi. Bu kişi bir kurttu. Suetonius şöyle der: "Çok iri gözleri vardı ve tuhaftı, gece karanlığında bile görünüyordu" (noctu etiam et in tenebris)." Ağabey Plinius (Vezüv Yanardağı uykusundan uyanıp onu külleriyle örterek ölüme götürmeden önce)şunu yazıyordu: "Tiberius ölümlüler arasında, gecenin ortasında uyandığında çevresini kısa bir süre için gündüz gördüğü gibi görebilen tek kişiydi." Ayrıca çok işkilli bir insan olduğu, öyle ki bu söylentiyi, gece saldırısına uğramamak için kendisinin yaydığı da söyleniyordu. Soylu Mallonia'nın, kılıcını göğüslerini örten bandın altına saplamadan önce ona hareket etmek için söylediği gibi, kurtken başkuş geçindi, sonunda tekeye dönüştü.

Yunanca'da anakôrèis sözcüğü, çekilmek, kendini çekmek, uzaklaşmak anlamına gelir. Eremus çöl demektir. Keşiş, çöle çekilen kişidir. Tiberius, iktidar sahiplerinin oluşturduğu tarihin en tuhaf olaylarından biridir: Tiberius, impaartorların dünyadan ele etek çekişi, keşişidir.

İktidara gelmeden önce, yedi ay (İÖ 6'dan İS 2 yılına kadar) Rodos Adası'na çekilmiştir. Augustus ile karısı Livia'yı razı edebilmek için dört gün boyunca ağzına bir şey koymadı. Razı oldular. Tek bir söz etmeden ayrıldı onlardan. Yedi yıllık imparatorken, 21 yılının Ocak ayından 22 yılının ilkbaharına kadar, bir yılı aşkın bir süre Campania'ya çekildi. İktidarlık dönemini, Kapri Adası'ndan on bir yıllık (26'dan 37 yılına kadar) bir inziva ile bitirdi. Kendine auto-relegatio in insulam (kendi isteği ile adaya sürgün) uygulamıştı. Caprae Adası ona kimsenin ulaşamayacağı bir yer gibi geliyordu; dik kayalıklarla kaplıydı, yalıyar denize dimdik iniyordu. Görüntüsü horridus'tu (korkunç). Bu, Roma'da güzelliği belirten, fescennins ile ilgili dizeleri tanımlayan gizli sözcüktü. Bir insan, yaşamı boyunca üç kez her şeyi bırakıp gitme kararı almışsı da, onu bu bırakışları yinelemeye ya da kendi çölünü yeniden düzenlemeye iten içsel tepkinin içinin en derin yerinden geldiğini kanıtlar.

Keşiş Tiberius çok iriyarı, çok sağlam yapılı bir adamdı, buna karşın sağ eli zayıftı. Yüzü asık, cildi beyazdı. Şarabı çok severdi. Roma halkı onun şarabı çok sevdiğini, çünkü bu içkinin ona benzediğini söylerdi. Tiberius büyük bir şarap uzmanıydı. Cinsel birleşme ile sarhoşluğun insanlara, onları bir anda ölüm uykusuna yatırmak için bahşedildiğini söylerdi. Cossus'u sevdi, çünkü bu kişi şarap içinde boğulmak istiyordu.

Saçlarını kestirmek için ayın yeniden doğmasını beklerdi. Kendisini eğilmeye zorladığı için uzun boyundan nefret ederdi. Kadın olsun, erkek olsun hapşıran kişilere büyük içtenlikle, "Çok yaşa!" derdi. Yanında her zaman bir müneccim bulunurdu. Yunanca yazılmış metinleri, güzel konuşan hatipleri dinlemeyi, felsefe tartışmalarını çok severdi. Yaşamı boyunca çevresinde her zaman okumuş yazmış kimseler bulunudu. Yüzünü lapa ile kaplardı. Doktorlara danışmazdı. Doktorlardan yaşamı boyunca nefret etti. Tacitus'un anlattığını göre ölürken, bedeninin içinde bunca yıl geçiren şeyin oturduğu yeri bir saatlik ziyaretçiden daha iyi bileceğini söyleyerek Misena'da Doktor Charicles'i geri çevirmişti. Suetonius, İmparator'un ölümünü şöyle anlatır: Campania'daki Astura'da bitkin düştü. Circeies'e kadar devam etmek istedi. Arenada bir yabandomuzuna mızrak fırlattı ve o anda böğrüne bir çekilme (latere consulso) duyumsadı. Misena'ya kadar devam etmek istedi. Yiyip içti. Fırtına gitmesini engellediğinden yatağında öldü. En azından onu ölü sandılar. Caligula kendini zamanından önce İmparator ilan etti. 16 Mart 37'de Tiberius kendine geldi. Bir hizmetçi çağırdı. Baba Seneca'nın söylediğine göre, yerinden doğruldu, ayağa kalkmak isterken yere yığıldı. Tacitus da ihtiyarın, yaşamına son vermesini sağlaması için Macron'u, soylu kadınların cinsel organlarını (cunnus) çok sevmiş olan dudaklarının üzerine bir yastığı kuvvetle bastırmaya zorladığını söyler.

* * *

Ölüm anına geliyorum. Tiberius ölüm anında 'kendini zayıf hissederek yüzüğünü parmağından çıkardı, onu birine vermek istiyordu sanki, yüzünü avucunun içinde bir kaç saniye tuttu, sonra yeniden parmağına geçirdi. Sol eli kapalı kaldı (compressa sinistra manu). Sonra öldü.'

Romalıların ideali kahramanlık ve zaferdi. Her iki ideal de ölüm anında özetlenir. 'Güzel ölüm' onların saplantısıydı: Bunu, o anı söküp almak, ölüm anını koparmak anlamına gelen carpere sözcüğü ile ifade ediyorlardı. Tiberius 73 yaşında, Circeies Arenası'nda bir yabandomuzuna mızrak fırlatmak için harcadığı güç yüzünden öldü. Ölüm anı yalnızca bir resim değildir. Küçük lirik deyişlerin ya da tarihlerin anlattığı şey değildir. Ölüm anı amfiteatrın içindedir: kurban edilen insanlar, corridalar, deri yüzmeler, işkenceler ve vahşet dolu sahneler. Eksi Romalılar, Etrükslerden Phersu oyununu almışlardı. Populus Romanus, yani Roma halkı biraz sonra öldürülecek insanlar üzerine bahse giriyordu. Roma imparatorluğu jus gladii'dir (Ölüm yargısı verme, öldürmeye ya da hayatta bırakmaya karar verme hakkıdır).

Ressamları, kentlerdeki arenalarda insanların ölüme kafa tutuşlarını canlandıran freskleri, bu tutkunun kar hanesine yazılan kanıtlarıydı. Pornografi ressamı Parrhasios'un tutkuyla seven yalnızca Tiberius değildi. Baba Seneca'nın kaleme aldığı bir sayfa, bakışı ve gelen ölümü bağlayan, devinimsiz kılan Parrhasios hakkında yazılmış bir romandır. Bu, korkunun, korku dolu gözlerin bakışıdır -ve Parrhasios o tarihten dört yüz yıl önce düşlerin getirdiği visiones nocturnae (gece saplantıları) konusunu işlediği bir resmi hakkında bir yazı kaleme almıştır.

Baba Seneca'nın anlattığına göre (Controversiae, X, 5), Philippos, Olynthosluları savaş tutsağı olarak sattığında, Ephesos doğumlu Atinalı ressam (pictor atheniensis) Parrhasios, bunlardan birini, bir yaşlı adamı satın alıp Atinalıların Athena Tapınağı için kendisine ısmarladığı çarmıha gerilmiş Prometheus resmini modele bakarak (ad exemplar) yapabilmek için adamcağıza işkence yaptırır.

-Parum, inquit, tristis est (Yüzünde yeterince acı yok), der Parrhasios, yaşlı adamı işbiğinin ortasına modellik yapması için getirdiklerinde.

Ressam, bir köle çağırarak adamın daha çok acı çekmesi için biraz daha işkence yapılmasını ister.

Yaşlı adama işkence yapmaya başlarlar.

Herkes ona acımaktadır.

-Emi (Onu satın aldım), diye karşılık verir ressam.

Clamabat (adamcağız haykırmaktadır). Onu ellerinden çivilerler.

Ressamın çevresindekiler yeniden bağrışır.

-Servus, inquit, est meus, quem ego beli jure possideo (Bana ait o, savaşın bana verdiği hakkı kullanarak satın aldım onu).

Parrhasios bir yandan tozlarını, renklerini ve tutturucu maddelerini hazırlarken, cellat da ateşlerini, kamçılarını, çarmıhlarını hazırlar.

-Alliga (Sıkıca bağla onu), diye ekler ressam. Tristem volo facere (Yüzüne acı dolu bir anlatım vermek istiyorum).

Olynthoslu ihtiyar canhıraş bir çığlık atar. Bu çığlığı duyanlar Parrhasios'a, resimden mi, yoksa işkence yapmaktan mı zevk aldığını sorar. Onlara karşılık vermez. Cellada bağırmaya başlar:

-Etiamnunc torque, etiamnunc! Bene habet; sic tene; hic vultus esse debuit lacerati, hic morientis! (İşkence etmeyi sürdür, daha çok! Çok iyi; öyle tut onu; işte Prometheus'un çektiği acı yüzünden yürek parçalayan yüzü, ölmekte olan Prometheus'un yüzü!)

Yaşlı adam kendinden geçmek üzeredir. Ağlar.

Parrhasios ona şöyle bağırır:

-Nondrum dignum irato Jove gemuisti (İnlemelerin henüz Jüpiter'in sillesini yemiş bir insanın inlemeleri değil).

Yaşlı adam ölüme yaklaşmaya başlar. Çok zayıf bir sesle Atinalı ressama şöyle der:

-Parrhasi, morior (Parrhasios, ölüyorum).

-Sic tene (Öyle kal).

Resim tümüyle işte bu anın içindedir, bu anın kendisidir.

CİNSELLİK ve KORKU
Pascal Quignard
Çeviren: Aykut Derman
Can Yayınları
1. Basım 2001
Sf 13-34.