DÖNÜŞÜM // Franz Kafka

İyinur Ergün Pzt, 09/07/2012 - 10:08 tarihinde yazdı

KAFKA 'KOLONİSİ' HAKKINDA
"Ceza Sömürgesi" adıyla çeviri edebiyatımıza girmiş olan öykünün Almancası: In der Strafkolonie... "Ceza Kolonisinde" diye çevirmek mümkün... Kolonie, Latince bir sözcük: Bir devletin kendi sınırları dışında sahip olduğu, siyasal ve ekonomik yönden kendine bağımlı ülke, bölge, yer vb. anlamına geliyor. Türkçe'deki "sömürge" sözcüğü bu anlamları karşılıyor... Ancak Kolonie, aynı ulustan kişilerin oluşturduğu topluluğun, ulusal sınırlar dışında, ülkelerinin geleneklerine, örf ve adetlerine bağlı kalarak yaşadıkları yer, yerleşim anlamına da geliyor. Hangi karşılığın daha yerinde olacağına, okur öyküyü bitirdikten sonra karar verecektir herhalde... Ama asıl önemli olan şudur: Okur, biri nispeten uzun, diğerleri kısa bu birkaç öyküyü okuduktan sonra -ya da okurken- hep olduğu gibi, kurallarını, anlamlarını, içeriklerini tek kişinin belirlediği bir anlatılar dünyası kolonisinde bulunduğu hissine sık sık kapılabilir.

Kafka'nın arzusu hilafına onun metinlerini imha etmeyerek, edebiyat, kültür dünyasına kazandıran arkadaşı Max Brod, bu metinleri tanımış Alman ozanı ve yazar Fransız Werfel'e okuduğunda, Werfel, "Bodenbach sınırının ötesinde, Kafka'yı anlayan tek kişi çıkmayacaktır, demiştir.

"Kafka'yı anlamak"tan Werfel'in neyi kastettiğini çıkarmak zordur.Werfel'in neyi kasttettiğini çıkarmak zordur. Werfel'in, hatta Kafka'ya en yakın kişilerden sayılan Max Brod'un bile, bizzat Kafka'nın açıklamalarıyla, söyledikleriyle nerelere savrulmuş olduğunu bilemeyiz; bu metinlerin anlamına yaklaştılar mı, onlardan uzaklaştılar mı, bunu da bilemeyiz... Kafka 'kolonisinin' içinde olmak, oralı olmak anlamına pek gelmez. Çünkü koloninin kurucusu da biraz kaybolmuş gibidir orada. Yolu oraya düşeni bölük pörçük, ilintileri zor kurulur "bilgilendirmelerle" dolaştırılıp durur Kafka metinlerinin içinde. Ama bunu yaparken birkaç bakımdan ödüllendirir meraklısını: En başta, eşi örneği az bulunur ince bir ironinin yollarını döşeyerek... Gündelik hayattan stilize edilip ayrılmış sıradan ilişkiler bu öykülerde (metinlerde) öyle bir matematikle bir araya getirilirler ki, daha baştan, bir öykü okumaktan çok bir "sorun, bilmece çözme göreviyle" karşı karşıya getirildiğimiz duygusuna kapılabiliriz.

Kafka metinleri bugüne kadar farklı, değişik, birbirine zıt yorumlara destek vermiş, zaman zaman yorumcuların kendi görüşlerini kanıtlamanın aracına bile dönüşmüştür. Bu metinler, dini açıdan anlaşılmaya çalışılmış, psikanalizci edebiyat anlayışı orada kendince bir şeyler bulmaya kalkmış, Fransa ve İtalya'da daha çok gerçeküstücülük akımlarıyla ilintilenmek istenmiş, sosyalist ülkeler de kimi zaman vize alabilmiş, kimi zaman yasaklara çarpmıştır.

Birer "yap boz"dur bu metinler... Sonsuza kadar bozup kurabileceğiniz sayısız ayrıntı dağarcığı... Okuyana hep bir 'orta' arama, bir merkez kurma ihtiyacı hissettiren elektronları gibidir bu metinlerin cümleleri; hepsi eşdeğerli, hepsi kendi merkezinin ekseninde dönen kodlar gibidirler. Onları bir merkez etrafında toplamak imkânsızdır sanki...

Tebessüm, şaşkınlık ve yenilgi duygusu arasında gidip gelirken, anlamasak bile anlama serüveninin bir parçası olmanın mutluluğunu yaşarız. Gerçekten de Kafka okurunu birleştiren ortak nokta, bir Kafka okuru cemaati kurabilen etmen budur: Orada herkes "anlamaya çalışan"dır; anlamaya çalışmanın zevkini, edebiyatın bu modernist boyutunu bütün hazzıyla yaşayandır. İşin tuhafı, az sonra olacağı gibi, okur bu metinleri okumaya başladığında, ona hiç de karmaşıkmış gibi görünürler... Tam da okurun, hiçbir şey anlamasına gerek bırakmayan, neyi anlamadığını bile anlamadan rahatlıkla okuduğu metinlerdir. Ne var ki çok sürmez bu yanıltıcı algı; çeviriden gelmesi muhtemel handikapları bir yana bırakacak olsak bile, her bir cümlenin, ya da kod-biriminin kızağında, Dickens'ın ünlü "Bir Noel Şarkısı"ndaki gibi, hayaletlerin eteklerine tutunup isli, puslu ve de ağırlaştıkça ağırlaşan aysız bir gecede kaymaya başlarız. Romanlarındaki başkişi ya da kişiler, onları gittikçe saran ve bu kişiler bağlamında içine girildikçe anlaşılmazlaşan olaylar, bu yolculukta onlara yaklaştıkça bizden uzaklaşırlar. Kafka'nın öykülerinde ise, durum biraz farklıdır; öykü yapısının sadeliği, kişilerin azlığı, bir ya da iki olayın seçilip yoğunlaştırılmış olması, zaman zaman bu boşlukta süzülüş sırasında ayağımızı bir dama, bir baca kapağına olsun basmamıza fırsat verir... Ta ki, biz yeniden kayana, ayağımızın altındaki zemini yitirene kadar...

Veysel Atayman
Eylül 2004, İstanbul

DÖNÜŞÜM
Franz Kafka
Bordo Siyah Yayınları
Türkçesi; Evrim Tevfik Güney
1. Baskı, Ekim 2004, Sf. 5-39

DÖNÜŞÜM
Kafka'nın bu uzun öyküsünün dilimizdeki çevirilerinde nedense "Değişim" adı tercih edilmiş. İnternetteki Kafka sitelerinde yapacağımız kısa bir gezintide, Almanca basımlarında ya da başka dillere yapılmış çevirilerinde kapak illüstrasyonu olarak bir kelebeğin de kullanıldığını görüyoruz. Dönüşüm'ü bir kavram olarak hatırlatmaya yönelik bu tercih, en azından bu işlevini yerine getiriyor, çünkü kelebek, tırtılın metamorfoz geçirmiş halidir; değişikliğe uğramak söz konusu değildir; yaşanan tamamen bir üst (başka) biçime geçmektir; geri dönmemecesine. Değişim, her zaman olmasa bile, eski duruma bir geri dönüşün kapısını aralık tutar, çevirmenimiz tercihini, metamorfozun, yani öyküdeki durumun karşılığı olarak daha uygun olduğunu düşündüğü "Dönüşüm" lehine kullandı.

Kuşkusuz, giriş açıklamamızı buraya kadar okuyagelmiş biri için, Dönüşüm'e ayrıca yer ayırmamız biraz yadırgatıcı gelecektir; çünkü Kafka'nın 'dünyasına' çok yönlü bir üst bakış oluşturmaya çalıştığımız bu girişin, okura, hem metiniçi hem de tarihsel yorumlar yapma bakımından, gerekli anahtarları, dolayısıyla da "yorumlama özgürlüğü"nü az çok sunduğunu düşünüyoruz. Gene de, buraya kadar yapageldiğimiz açıklamaları biraz daha desteklemek için, bu kez metinden yola çıkma denemesi yapabiliriz.

Dönüşüm, girişte belirttiğimiz "kişinin kendini bir durumda bulma" modelinin Kafka'daki en tipik örneklerinden biri olsa gerekir. Dava'da, roman figürü kötü bir şey yapmamış olsa da, onun tutuklanma durumu, romanın daha ilk cümlesiyle birlikte, onu da, bizi de içine alır. Aynı giriş, burada öykünün figürünü bir başka tutuklanma ya da sınırlanma durumu ile karşı karşıya getirir. Elbette okuru da: Kitin kabuğu içindeki tanımlanmaz, ürkütücü bir böcek. Okur daha ilk cümlede sırtından böceğin odasına itilir ve oradan uzun bir süre çıkamaz, ta ki böcek, kül kutularının, çöpün arasından dışarıya çıkıp kız kardeşinin çaldığı kemanı dinlemeyi göze alıncaya kadar.

Kafka, "aradan çekilen yazar" olarak, insanın böceğe dönüşmesi gibi, akla, mantığa ve elbette doğa yasalarına aykırı bir sürecin hesabını vermekten kurtulmuş; anlatının perspektifini böceğin bilincine ve gözen bağlayıp ortalıktan "sıvışmıştır". Şimdi o odada böcek ve onun algı dünyasının sınırlarına hapsedilmiş okur, yazarın biraz merhamet edip bir ara aralattığı kapıdan, o gene alabildiğine sınırlı perspektiften, Gregor'un anne babasının ve kız kardeşinin bulunduğu, bir ara işyerinde patronun yolladığı müdürün dolanıp durduğu bu en son, belki de kendisi gibi pazarlamacı oldukları izlenimini veren, soğuk, itici, sakallı üç kiracının yemek yedikleri salona "bakar" (ya da kulak verir). Kafka'nın, bu öyküsüyle ilgili olarak, kapak resmi yapılacaksa, böceğin kesinlikle gösterilmemesi gerektiğini hatırlatması boşuna değildir elbette. Çünkü böcek ya da böcekleşme, bir durumdur: İçine çekilinmiş bir durum ya da içten dışarıya bakmanın durumu.

Elbette okur, onunla aynı odaya kapatılmış ve onun gözünden "dışa" bakıyor, kulak kabartıyor olsa da, bir yandan da odadaki böceğin buradan kurtulma, hareket etme, sesini duyurma, hatta bir an evvel kalkıp işine yetişme vb. kaygılarına eşlik eden iç (psikolojik-düşünsel) ve dış (fiziksel) süreçleri, gerçekte süreç izlenimi veren "kaygı ve yetersizlik" durumlarını, yazarın gene böcek üzerinden (onun algı ve bilinci aracılığıyla) verdiği bilgilerle izleme konumundadır.

Edebiyat eleştirisi, öykünün başlıca üç bölümde yapılandığını kabule der: Birinci bölümde Gregor'un mesleğiyle, işiyle ilgili kaygılarını, bir an evvel işe yetişme mecburiyetinin baskısını öğreniriz. İkinci bölüm bakışlarımızı aile üzerine çevirtir. Ailenin (anne, baba, kız kardeş) bir ittifak ya da dayanışma içine girmesi evresidir bu. Üçüncü bölümde görünürde bir tür kendi üzerine savrulma, kendisiyle hesaplaşma söz konusudur. İkinci bölümde yavaş yavaş ortaya çıkan, böceğin kimlik/özdeşlik sorunu, üçüncü bölümde bir bakıma böcek-insan ikileminin bulanıklaşmasıyla anlamsal açımlar oluşturur. Dönüşümün ya da "oyundan çıkma", geriye çekilip kabuğuna kapanma durumunun, hayatın anlamını yakalayamama, hayatı pazarlamacılığın, ailenin borcunu ödemenin kaygı sınırları içine çekme aymazlığının Samsa'yı getirdiği bir durak olarak da yorumlamak mümkün. Burada karşımıza insan yemeğine ağzını sürememe, aradığı besini bir türlü bulamama motifleri çıkıyor. Bu bir türlü bulamadığı kesin, aslında böceğe dönüşmeden de böcek gibi yaşamış olduğu için "tadını" , "anlamını" kendinden hep uzak tuttuğu "öteki hayat" olabilir mi? Özgürleştirici müzik olarak simgeleştirilmiş öteki hayat?

BİR DURUM OLARAK ÖLÜM
İltihaplanan elma yarası, toza pisliğe bulanmış bedeni fiziksel ölüme sürükleyecektir. Son anlarında içinde ailesine ilişkin sevgi duyguları gezinir. Yetmiştir onlara yaptıkları! Ortadan kaybolmanın zamanı gelmiştir. Niçin? İnsan-Gregor, böcekleşmesinin, ailede tedirginlik yaratan, düzeni bozan bir yaratığa dönüşmesinin suçunu, kabahatini mi yüklenmiştir? Yani: Dönüşümün nedenini mi bulmuştur? Başta, anlatım perspektifi sorununa değinirken bir formül koyduk ortaya: O bulduysa biz de bulmalıyız bu formüle göre. Oysa ne gezer! Bekâr odasına çekilmiş, kız kardeşine açıklayamadığı duygularla bağlı, önünde çizilmiş, pratik kaygılarla döşenmiş, ucu boşluğa açılan yolu yürümekten başka derdi olmayan, özlemini çektiği şeyi, öteki hayatı bile kendinden uzak tutup kız kardeşinin konservatuvar eğitimine bağlayan bu güçsüz kişi, ölümü sineye çekmekten başka bir şey yapmamaktadır. Tıpkı Dava'da Joseph K.'nın hemen başta, dairesinde beliren mahkeme temsilcilerini benimsemesi, sineye çekmesi gibi. Böcekleşmeyi de, ölümü de, aslında "boş" işlevsiz direnmelerle karşılar Gregor. Dönüşüm öncesi durumu "insandır", dönüşümle birlikte İnsan-Böcek ya da Böcek-İnsan olarak vardır ve sonda, süpürülüp atılacak bir nesne olarak tanımlanır artık. Ölüm, bir sürecin sonu değil, önceki durumlara eklenen bir durumdur burada. Yeni bir dönüşüm belki. [Girişte de değindik: Kafka anlatısının tarihselleşme yerine durumları koyması, süreçler içinde çözümlerin ve bunlara yönelik tercihlerin ortaya çıkmasını ve kişinin bunlara yönelmesi imkânını yok eder. Kişi kendini [okurla birlikte] artık tercihlerin pek işe yaramayacağı bir "örnek" durumun içinde bulur. Bu nedenle belki, Kafka anlatılarındaki figürleri, hemen hep özü örten ayrıntılara yönelirler.] Ne olmuşsa olmuş, iş oraya varmıştır. Gerçi öykü içinde, Gregor'un o anlamsız satıcı hayatının bu dönüşümün muhtemel nedenlerinden biri olabileceği, hatta Gregor'un gerçek hayatın anlamını, özgürlüğü yaşayabilmesi için, bu böcekleşmenin kaçınılmaz bir uyarı sayılabileceği yorumunu da yapabiliriz. Bu yorumda, Gregor hep bir böcektir zaten, sadece farkına varması, yeni durumun kapısını aralar. Gelgelelim Kafka o kör diyalektiğiyle bizi, burada olduğu gibi, dönüşümün nedenleri üzerinde iz süren talihsiz bir avcıya dönüştürür (Gregor'u da). Onun bilincine kilitlenmiş olsak da, ya da bu bilincin dışına taşıp biyografiyi, metaforu, şunu bunu yardıma çağırsak da, yakalayabileceğimiz muhtemel nedenleri, Kafka sanki hep hesaba katmış, tam yorumlardan birine elimizi atacağımız sırada, "bir de şöyle baksak bu meseleye" dercesine yorumu önümüzden çekip almıştır. Tıpkı odasında dönüp duran Gregor gibi, olmayan bir merkezin çevresinde dönüp duran Gregor gibi, olmayan bir merkezin çevresinde döneriz hep. Yoruma yönelik tercihlerin adeta sonsuzluğu, neden-sonuç ilişkisinde kısır bir döngünün anlatıyı kurmuş olmasındandır. Karşımıza Platon diyaloglarından bile uzun zincirler çıkıp durur.

METAFORUN YARATTIĞI UÇURUM
Lukacs'ın Kafka metinleri için tespit ettiği şu yapısal teknik burada da geçerlidir: Metafor ile gerçeklik arasındaki uçurumun derinliği, anlamlandırma girişimlerinin çeşitliliğinin nedenidir. Bu tespit burada sadece "böcek" metaforu için geçerli değildir elbette. Kafka'nın özel hayatını belirlemiş kişi ve ilişkilerin metne sızmasının yanı sıra, Kutsal Kitap'tan alegori ve metaforların da metne serpiştirilmiş olması, belki edebiyat eleştirisinin önüne bol bol yokuş çıkarmaktadır; ama asıl, bu tür metinlere zaman ve kültürel coğrafya olarak uzak bir mıntıkada (ülkemizde) metinlerin anlamlandırılmasının (açıklayıcı destekler olmaksızın) neredeyse imkânsız olduğu, bu metin özelinde bir kez daha tescil edilebilirse, Dönüşüm de, okumanın, duruma göre çok özen isteyen bir uğraş, kaygılara göre farklı birikimler gerektiren bir çaba olduğunu gösterir.

Sözünü ettiğimiz simge ya da yollamalardan biri, öykünün başında karşımıza çıkan, boynunda boa yılanı biçiminde, uzun bir kürk atkı bulunan, dimdik oturmuş kadın resmidir. Gregor bu resme büyük önemler atfetmiş, onu özel biçimde, kendi emeğiyle çerçevelemiştir. (Bir kadına sahip olmak için yapabileceği tek şey buymuş gibi.) Bu bekâr odasında, Gregor'un biricik cinsel yaşantı nesnesi gibidir bu resim. Annesi ile kız kardeşi odayı boşaltmaya (odaya bir böceğin ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir kimlik kazandırmaya) yöneldiklerinde, böcek Gregor, bedeniyle resmi örter: "Ben insanım, bu oda sizin sandığınızın ötesinde anlamlar içeriyor benim için," demektir bu. Ve orada hâlâ kendine ait bir şeyler bulunduğuna en azından kendini inandırmaya çalışmanın beyhudeliği belirgindir. Bu çaba sırasında ortaya çıkan böceği annesi yeniden görür ve tekrar kendinden geçer.

Baba, birden eline geçirdiği elmalarla böceği elma bombardımanına tutar ve elmalardan biri böceğin sırtına saplanır. Sırtında açılan yara Böcek-Gregor'un sonunu hazırlayacaktır. Bu tuhaf savunma ya da öfke tepkisi de düşündürücüdür ve aile üyelerinin, babanın, hâlâ böcek ile oğlu Gregor arasında gidip geldiğini, karşılarındaki varlığın kimliği hakkında kararsız olduğunu göstermektedir. Çünkü baba, böceği böcek olarak kabul ettiği anda, ikide birde eşinin bayılmasına yol açan bu tuhaf yaratığın hayatına son vermenin çok daha kesin yollarına başvurabilir, oysa o, bir tür korkutma, geriletme oyunu oynamaktadır sanki "oğluyla". (Babaya Mektup'ta Kafka'nın babasına hatırlattığı gibi, bu baba da, meseleleri hep yüzeysel, kolay yanlarından mı almaktadır?) Peki bu elmalar, cennet mitosundaki bilgi ağacının elmaları ile özdeşleştirdiğinde öyküye getirecekleri bir anlamsal boyut bulunmakta mıdır? Yoksa Kafka, o elmaları da bizim başımıza atıp "Yorumu size kaldı!" mı demek istemektedir?

Öykünün son bölümünde anne baba ittifakına kız kardeş Grete de katılır. Gregor'un odadaki resmi saklama çabasına öfkeyle karşılık verirken, ona, insan kimliğini çoktan yitirmiş olduğunu mu hatırlatmak istemektedir, yoksa bu tepkinin altında enseste kadar uzanabilecek bir ima mı bulunmaktadır? Burada bu soruyu Kafka biyografisi yazarlarına sormuş olmakla yetinelim.

Grete, Böcek-Gregor'un, içindeki insanlığı yaşatabilmesinin son imkânı gibidir. Onun saf değiştirmesiyle, hayata direnmenin anlamı da yitip gidecektir. Ama bu artık, o başlarda sözünü ettiğimiz bağımsızlaşma durumunda da tam geçişin, her türlü "insani iletişime" kapanmanın fırsatıdır, elbette böcek olarak. Ama bu bağımsızlaşma ya da dönüşümün getirdiği durum içinde hayatına bir anlam verme çabası artık beyhude bir çabadır. Bir yandan fizyolojik olgular varlığını tehdit etmektedir (sırtındaki yara, açlık), öte yandan yeme ihtiyacı, böcek ve insan ikilemini ortaya çıkartmakla kalmaz, böceklik özelliğinin insan olma özelliğine gitgide ağır bastığını belli eder: En lezzetli insan yemeği bile işine yaramamaktadır artık. (Elbette bu yemek, fiziksel, fizyolojik anlamda somutlaştığı ölçüde. "Besin", çok anlamlı bir gösterge olarak alındığında ise, Böcek-Gregor, İnsan-Gregor'un karşısında gerileyecek, arayış, doyma, beslenme ihtiyacı, başta da belirttiğimiz o gerçek özgürlüğe duyulan özlemle eşanlamlı olacaktır.)

Üçüncü bölüm, ailenin Gregor'un durumu hakkında adını koymadıkları bir görüş birliğine vardıklarını gösteren olaylara sahne olur. Eve üç kiracı bey alınmış, evin gereksiz eşyası, pis öte beri, Gregor'un odasına tıkıştırılmaya başlanmıştır. Kiracılar eve büyük ölçüde el koymuş, aile, bir bakıma Gregor gibi, sınırlı bir mekâna sıkışmıştır. Ailenin bu sıkıntıya katlanmasının nedeni kira geliri kaygısı gibi görünse bile, artık baba ve kız kardeş çalıştıkları için, bu ihtiyaç, inandırıcı bir açıklama getiremez bu yeni duruma. Baba ve kız kardeş, Gregor'un istemeden bozduğu düzeni daha da çığırından çıkarmaya sanki özen göstermekte, kendilerinin başlatmadığı bir "oyunu" sonuna kadar götürme, hatta kendilerinden bir şekilde kaçmış olan Gregor'u cezalandırma isteği göstermektedirler. Aile, eve yerleşen bu üç kişiye, Gregor'a gösteremediği tahammül ve hoşgörüyü gösterir gibidir. Bu ciddi, suskun, adları belli olmayan kişiler, en azından dönüşmemiş, aileye Gregor'un oynadığı oyunu oynamamış oldukları için, yiyip içebilmekte, müzik ile hiç ilgilenmedikleri halde, Gregor'un kız kardeşinin kemanı önlerinde çalmasını talep edebilmektedirler. Bu da yeterince kıskandırır Gregor'u, üzüntüye boğar.

Dönüşüm'ün son üçte birlik bölümünde karşımıza çıkan bu müzik olayı, Gregor'un o baştan beri sorageldiğimiz tartışmalı kimliği üzerinde düşünmemize yeniden kapı aralayacaktır. Kız kardeşinin çaldığı kemandan müthiş duygulanır Gregor. Öyleyse, dönüşüm, tamamen yüzeysel, insan kimliğini etkilememiş, sadece fiziksel sorunlar yaratmış bir dönüşümdür. Gregor hâlâ bir insandır; ya da müziğin ortaya çıktığı bu uğrakta, dönüşüm dönüşüm olmaktan çıkmıştır artık; Gregor öykünün öncesindeki insan kimliğine geri dönmüştür. Dönmüştür, ama Gregor, dönüşümden önce müzikle hangi boyutlarda ilgilenmiştir ki, bu duygusallıkları onun insanlaşmasına işaret olarak alalım? Onun gerçekte müziksever biri olmadığı bilgisini öyküden alıyoruz. Gene de, masraflı da olsa, kız kardeşini konservatuara yollama planları yapmıştır. Kendindeki bastırılmış bir özlemin belirtisi midir bu?

Müziğe büyük anlamlar yüklemesinden kaynaklanmaz bu planı, ama kendi hayatının ötesinde bir anlamı olduğunu düşünür sanki, ya da hayatın, kendi pazarlamacı hayatının ortaya koyduğu anlamdan ibaret olamayacağını hissetmiştir. Ama o üç kiracı beyin duyarsızlıkları karşısında, müzik ile farklı bir ilişki kurduğunu düşünsek bile, bu ilişki daha çok kız kardeşine bütünüyle el koyma (onu odasına götürüp bir daha bırakmama), onun kemanına el koyarak müziğini de sadece kendinin kılma isteğiyle sınırlı bir ilişki gibidir. Kafka'nın, yayınevimizce bu metinden önce yayınlanmış olan Franz Grillpanzer'in uzun öyküsü Fakir Çalgıcı'yı "bir su gibi" okuduğunu öğreniyoruz. Avusturyalı yazarın Kafka'dan yaklaşık seksen yıl önce kaleme aldığı bu öyküde, bir sokak çalgıcısı, kemanıyla notasız, "kakafoni" yapıp durmaktadır. Grete ise notalı, ahenkli çalmaktadır. Fakir Çalgıcı tematik olarak müziğin özgürleştirici etkisini öne çıkartan bir metin. Müzikten çok, sesi, tonu vurgulayan Grillparzer, Schopenhauer'in müzik konusundaki düşüncelerin adeta öyküsüne uygulamıştır. Ses ve ton fakir çalgıcı için özgürleştirici, mistik bir yoldur (bkz. Fakir Çalgıcı önsöz). Dönüşüm'de karşımıza çıkan "özlenen bilinmedik besin" tanımı ile müziğin özgürleştirici etkisi arasında bir bağ kurmak mümkün mü? Daha önce de sorduk: Somut, çiğneyip yutulacak bir şey midir bu besin; el konup (kız kardeşi gibi) odaya çekilecek, orada saklanacak bir şey? Gregor gündelik yaşamın koşturmacası içinde müziğe düşkünlüğünü bulanık da olsa fark etmiş, bu özlemini bilinmeyen besine aktarıp onu dışında mı tutmuştur? Ve şimdi dönüşümün ardından bir şeylerin farkına mı varmaktadır? Başka bir deyişle, müzik, pratik elle tutulur hiçbir karşılığı bulunmayan bu kendinden geçirici (özgürleştirici) boyut ya da araç, Gregor Samsa'nın her yanıyla pratikle sınırlanmış, cinselliğe bile fırsat bırakmayan hayatının anlamsızlığını su yüzüne çıkartan karşı kutup mudur? Ve Gregor bunu fark etmekte çok mu geç kalmıştır? Buradan bakıldığında, Gregor'un dönüşüm öncesi hayatının damıtılmış modeli gibi görünen o üç kiracı, müziğe gösterdikleri mesafeli tavırları ile, ona kendisini, geçmiş anlamsız hayatını hatırlatmış olamazlar mı? Ve o, Dava'da rahibin kilisede söylediği gibi, "hâlâ gerçeği göremediği için", korkunç bedeniyle ortaya çıkıp Grete'yi (efsanede) ejderhanın elinden bakire kız kardeşini kurtaran Aziz Georg (Hartman von Aue'nin Gregorius efsanesinde, Gregorius [Gregor ile isim benzerliğine dikkat!] ensest suçu işler, geçirdiği bir değişimle birlikte tövbekâr olur ve suçunun kefaretini öder.) gibi alıp götürmek, müziği, müzisyeni ve kemanı odasına kapatmak mı istemektedir?

GRETE VE MÜZİĞİN ÖZGÜRLEŞTİRİCİ İŞLEVİ
Dönüşüm'de, Kafka'nın gerçek hayatında annesiyle olan sorunlu ilişkisinin, onu hep babasının dümen suyundaki kadın olarak görüşünün izdüşümlerini bulmak mümkün. Ancak öyküdeki en önemli kişi, elbette Gregor'un kız kardeşi Grete'dir. Gregor-Grete adlarının sessel benzerliği, öyküdeki olayların karşımıza çıkardığı durumlar, hele müziğin bütün içinde taşıdığı anlam, bizi bu ilişki üzerinde enikonu durmaya yöneltecek türdendir. Grete'nin, dönüşümden önce Gregor ile, anne babasından farklı olarak çıkar ilişkisine dayanmayan ilişkisi olduğunu öğreniriz. Bu köklü sevgi, görünürde, kızın böcek karşısındaki duygularını bastırıp odasına girmesine yeter. Aile, dönüşümün hayatlarına getirebileceği olumsuzlukların tedirginliği altında kıvranırken, Grete kardeşinin bir felaketle baş başa bulunduğunu düşünebilmektedir. Gregor ev bütçesine katkıda bulunma imkânını yitirince, bu boşluğu doldurmak durumunda kalan Grete, kardeşiyle olan ilişkisini gene salt acıma, bir hastaya bakma düzlemine indirgemez. Böcek ile ailenin o zamana kadar uzanagelmiş otorite ayağı arasındaki ilişkiyi artık o kurar. Ama ilişkinin kiminle kurulduğu sorusunun cevabı boşlukta kalmış gibidir. Grete kendisi dediğim dedik bir kız olarak anne babası ile kardeşi arasında mı, yoksa böcek kardeşi arasında mı bağ kurmaya çalışmaktadır? Odadaki nedir? Kimdir? Böceğe teslim olmuş bir insan mı? İnsanı yutmuş bir böcek mi? Dahası: Dönüşümdeki payı, suçu nedir Gregor'un? Dikkatli bir okur, böceğin hemen kapısının önünde, anne babasının ve kız kardeşinin son tahlildeki bütün tepkilerinin, kendilerine isteyerek ya da istemeyerek bir oyun oynanmış kişilerin tepkilerine denk düştüğünü sezebilecektir. "Eyvah"lar, "Aman Tanrım!"lar arasında, "Böyle bir dönüşüm mümkün mü?" sorusu, "Bize bu yapılır mı?" tepkisinin içinde eriyip gider. Özdeşliğin/kimliğinin derdine düşmek, içerideki "varlığa" kalmıştır; ötekiler ise, bu yeni varoluş durumu karşısında önlemler alma yoluna giderler sadece. Odanın yeniden düzenlenmesi, böcek mi yoksa insan Gregor' mu göz önünde tutularak gerçekleştirilecektir?

ÖZGÜRLÜĞÜN İMKANSIZLIĞI
Gregor, özgürleşmeyi, (bağımsızlaşmayı) ailesinin patrona olan borcunu ödeme zorunluluğunun ortadan kalkması koşuluna bağlayıp indirger, çok dar anlamda yorumlar. Kaldı ki, koşul buysa, gerektiği gibi çalışmaması, en azından üst-otoriteye göre, verimli ve yeterli performans göstermemesi, özgürleşmekten korktuğunun değilse bile, onu basitleştirdiğinin, indirgediğinin belirtisi olarak anlaşılabilir. Gregor, gerçek özgürleşmenin önünde bambaşka ve belki de görünmez sınırlar olduğunun farkındadır belki; tıpkı liseyi bitirmenin, oradan kurtulmanın, (hep olduğu gibi) bir özgürlük duygusu vermesinin ardından, hemen öteki kurum ve mercilerin (süper-ego kurumlarının) önümüze çıkması ilişkisinde olduğu gibi. Her özgürleşme (duygusu) geçici, yanıltıcıdır; mutlak değil, bir önceki durumdan, belli bir durumdan bağımsızlaşmaktır. Dış dünya, yeni bağımlılık alanlarını hazır edip kişiyi bekler, Gregor bu firmaya borcunu bitirip bağımsızlaştıktan sonra ne yapacaktır? Öyküde gelecek tasarımına ilişkin ne bulabiliriz? Pazarlamacılıkla ilgili sorunların cenderesi içinde sıkışıp kalmışlığı, sonuçta kendisini bir pazarlama metaı gibi görüşü, onun özgürlük tasavvurunun kendi dünyasıyla (bireyin kendi dünyasıyla) sınırlılığını gösterir bize. Gregor Samsa'nın özgürlük, bağımsızlık tasarımı, belli bir durumu arkada bırakmaktan ibarettir sadece, tasarlayamadığı bir durumun özlemini bile çekememektedir o, ama üçüncü bölümde göreceğimiz gibi, "hep aradığı", belki de bulmaktan korktuğu bir "besin" söz konusudur.

Gregor'un borcun ödenmesi sorunu da, zamana dayalı bir süreçten çok, Gregor'un algılayışında, özgürlüğün önünü kesen bir durumdur; süreçleşemeyen özgürlük (düşüncesi), yerini ister istemez başka bir durumsal kurtuluşa, "böcekleşmeye" bırakıyorsa, metamorfoz radikal bir dönüşüm olarak, Kafkavari bir özgürleşmeden öteki birbirini izleyecek bağımlıklara, (evliliğe, bizzat iş güç sahibi olmaya vb.) kapanmaktan başka ne olabilir ki? Yani özgürleşme olmayan bir özgürleşmeden başka? Son bölümde, ama bir bakıma hep kaçtığı o şeyin, özgürlüğün (özgürleşme olarak müziğin) taşıdığı anlamı bu yoruma ekleyerek, böcekleşmenin hem özgürleşme, hem de özgürleşmeden uzaklaşma olduğunu ileri sürebiliriz: Çünkü insani duygular taşımadığımız sürece, müziğin özgürleştirici anlamından söz etmek imkânsızdır metne göre. (Bu duygulardan yoksun üç kiracı, insan gibi görünmekle birlikte, daha altta bir konumda yer alırlar!)

Böceğin daha öykünün başında karşımıza çıkması, bu sığınmanın (metamorfozun) bir bağımsızlaşmayı getirmediğini söylüyor bize; tuhaf bir döngüsel hareketle, öyküde okuduğumuz durumların sonucu gibi görünen böcekleşme, aynı zamanda (öykünün) başlangıç noktasında karşımıza çıkınca, kendi çözümünü inkâr ediyor. Böcek-Gregor hâlâ önceki gibi, sorumluluklarını taşımak zorunda; yaşantısı benliğine yapışmış; yeni biçimine aldırmadan "Sen bir insansın!" diyor ona; ama bu insan, o sözünü ettiğimiz, pazarlama pratiğiyle sınırlı, her türlü insani ilişkiyi dışa koymuş, hayatın anlamını ödenecek borca endekslemiş "insandır". Kalkacaksın, giyinip kuşanacaksın, trenlere binip alacakları tahsil edeceksin! Kafka'nın, Gregor'un böcek yapısına bürünmekle, kendi iç, insan yapısından, gündelik hayatın pratik kaygılarından bile kurtulamayacağını, dolayısıyla da bu tür dönüşümlerin bir çıkış yolu olamayacağını söylemesi, Dönüşüm öyküsünün mesajlarından sadece biri herhalde. Gregor, o böcekleşmiş yeni haliyle müdürün karşısına çıktığında, beriki, "Vay canına!" diye haykırıp kaçıp gittiğinde, okur da, böcekleşmenin kaçışı tamamlamaya yetmeyeceğini kavrar ve öykü burada bitebilirdi. Elbette bu "oyundan çıkma", bu sığınma, sadece bir korunmayı, kapanmayı değil de, hayatın anlamı olabilecek bir özgürleşmeyi de birlikte getirebilseydi biterdi öykü burada. Oysa karşımızda, iki, hatta üç düzlemli bir varoluş hali bulunmaktadır.

a) Pazarlamacı, satıcı, ailenin borcunu yüklenmiş, evlenecek imkânlardan henüz yoksun Gregor.
b) Böcekleşmeyle, en azından bu pratik zorunluluklardan ister istemez kurtulmuş olan Böcek-Gregor.
c) Böcek ile insan arasında sıkışmış gibi görünen, ama özgürlüğü gerçek anlamda arayan Gregor.

Evet, öykü orada bitmez, üstelik kaçış, gerçek bir kurtuluşu getirmek şöyle dursun, böcekleşme Gregor'u her yönden kıstırdığı ve en başta fiziksel hareketlerini sınırladığı için, kurtulma sanısı (diyelim ki Gregor'un rüyası devam ediyor ve bütün okuduklarımız rüya) bir yanılgı olarak da tanımlanabilir.

Öykünün, sözünü ettiğimiz ikinci bölümde, zaman iyice durumlaşır. Kasvetli, sıkıntılı rüyalardan uyanmış Gregor Samsa, birinci bölümünde kendini bir böcek olarak bulmuştu; şimdi derin bir uykuya dalıp bu bölümü kapar. Uyandığında, zaman artık, atlamalı bir durumdur. Belki bir ay geçmiştir, belki de iki ay olmuştur. Burada bir kez daha, zaman baskısının ya da vicdanının, toplumsal organizasyonunun verimlilik ilkesine göre oluşturduğu yapay, dış, göreli bir durum olduğunu görürüz. Müdür aceleyle toparlanıp giderken, zamanın fazlasıyla anlamlı ve işlevsel olduğu bir dünyanın temsilcisi olarak, zamansallığı da beraberinde götürmüş gibidir. Bu da, Böcek-Gregor için bir tür baskıdan arınma durumudur. Zamandan kurtulma durumu, zamana değil de hastalığın durumuna bağlı hastanınki gibi bir tekdüze yaşama halidir bu; işlevsiz, anlamsız bir bekleme durumu vardır artık karşımızda; dolayısıyla da bir yalnızlığa mahkûm olma durumu.

Böcek-Gregor, başta dediğimiz anlatım perspektifine sıkıştırılmış bir figür olarak, dış dünyayı (salonu, orada konuşulanları) görsel ve işitsel yollardan algılamaktadır. Ancak sadece böcek için değil, okur için de, Kafka aileyi böceğin duyduğu seslerle, (akustik) araçlarla çizer. Bu dış sesler -içeriden cevap, en azından anlaşılır insan sesi biçiminde cevaplar alamadıkları için- genellikle dışarıdakilerin içeriye karşı geliştirdikleri tavır ve tutumun, yaşadıkları duygusal hallerin anlatıcısı işlevini taşırlar.

TEKELCİ AŞAMA ÖNCESİ KAPİTALİZM
Gregor Samsa'nın böcekleşmeden önce (ve hâlâ) satıcılığını yaptığı firma ya da işyeri, bugün ülkemizde hâlâ bir olgu olarak varolan küçük esnaf/atölye işletmelerinin bir modelini sunar. Hani çırağın, çalışanın patronundan, muhasebecisinden hafta sonu kişisel borç alabildiği bir kapitalizm aşamasını. Gregor'un ailesi de patrondan borç para almıştır. Batı'da bugün çoktan tarihe karışmış bir dönemdir bu; Kafka'nın Dönüşüm'ü yazdığı yıllarda, hızla tekelci aşamasına doğru evrilen, küçük işletmeleri, firmaları yutan kapitalizmin ön biçimlerinden temsili bir örnektir bu firma. Ne var ki, işe gelmeyen elemanını merak eden, en azından, hangi nedenlerle olursa olsun kaygılanan bu "insani" firma, gene de Kafka'nın öteki yapıtlarında gördüğümüz üst-alt ilişkisini, başta mimari düzenlemelerle olmak üzere (Dava'da yargıçların kürsüsü, locadakiler) çeşitli düzlemlerde kurar. [Kafka metinlerinde, başta "görünmez mahkeme" olmak üzere, kişi hep kurumların temsilcilerinin temsilcileri ile yüz yüze gelebilir ancak. Kurumu üst otoriteyi temsil eden kişi ve aracılar da, beklenmedik (en azından görünürde) zaaflar taşırlar. Temsil ettikleri güç ile fiziksel, kişisel yapıları arasında, ters orantılı, "aşağıdaki" kişiye ilk anda cesaret veren özellikleri vardır.] Burada da patron yanındakilere yüksekten konuşur (Kafka'daki "kürsü" motifi) ama kulakları ağır işitir. Gregor firmada zaafları olduğu bilinen biridir; bu da üst'ünün onun üzerinde otorite kurmasını kolaylaştırdığı gibi, gene kurumun ona karşı, insani davrandığı izlenimini okura verebilecek bir fırsattır. Zaaflar üzerine kurulu, tahammül, merhamet etme görüntüsü ardında işleyen bir insafsızlık ve anlayışsızlık kolayca ele verir kendini. Burada Heinz Politzer'in 1962 tarihli Franz Kafka, der Künstler ("Sanatçı Franz Kafka") kitabında bir yoruma baş vurarak, onun firma ile ilişkisinin kaynağını biyografik bir olguyla da açıklamaya çalışabiliriz. Politzer'e göre, Kafka eski Avusturya liselerinin kâbuslarını yansıtmaktadır bu firma ilişkisinde. Öğretmeninin, anne babasının, sonra da okul müdürünün (süper-egoların) bitmez baskısını ve verimliliği kendi ölçütleriyle belirleme yetkisini buluruz burada. Gregor firmada, alacakları tahsil etme yetkisiyle donatılarak, firmanın öteki daha rahat ve serbest davranabilen pazarlamacılarının konumuna yükselme şansı elde etmiştir, ama bu şansı geri tepmiş, son zamanlarda alabildiğine verimsiz bir çalışma ortaya koymuştur. Verimliliğin ölçülmesinde kantarın topuzunu üst-otoritelere bırakan bu yorumları, onun lise yaşantısındaki deneyimleriyle ilişkilendirmek elbette zor değildir.

Gregor'un ailesi ile ilişkisi, tuhaf bir dayanışma ya da kullanma ilişkisine tekabül eder. Gregor, bir trenden inip ötekine binerek yaptığı pazarlama yolculuklarının katlanılmaz baskısına, ailesinin, hem de işyeri sahibine (patrona) olan borcundan ötürü dayanmak zorundadır. O bir köle midir, yoksa, aileye ait olmanın bedeli midir bu? Cevap vermek zordur bu soruya. Ancak, yayına hazırladığımız Babaya Mektup'tan çıkartabileceğimiz kadarıyla, bir biyografik yorum yapmamız mümkünse, Kafka için aile üyesi, oğul olmak, anlamını kendisinin bilemeyeceği kurallara uymakla mümkündür, diyebiliriz. Kafka orada, babasının koyduğu ve nedenini, niçinini sadece onun bildiği kurallardan söz eder. Bu yorum benimsenirse, böcekleşme, baba otoritesine (dışa/süper-egoya) kapanma, kendince bir özgürleşmedir de.

ZAMAN
Birinci bölümde, Nobert Elias'ın uygarlaşma süreçleriyle birlikte kültürel bir vicdana dönüştüğünü ileri sürdüğü "zaman vicdanının" ya da baskısının neredeyse tipik bir uygulamasını buluruz. Elias'a göre, kapitalist sanayi toplumları (hizmet sektörünü de buna eklememiz gerek) çalışanı (bireyi) verimlilik ilkesine göre kesin zaman dilimlerine bölünmüş bir gündelik/haftalık/aylık/yıllık hayatın, hatta ömrün korsesine sokmuş olsa bile, insan, bu dış baskıyı içselleştirip bir zaman vicdanına dönüştürmüş olduğu için bir bakıma onu algılamaz. Böcek-Gregor, Elias'tan yaklaşık elli altmış yıl önce, bu tezi zorlarcasına, zaman çarkının gıcırtıları altında ezilir. Gregor'un zaman vicdanına direnişi, en azından zamanın baskısını iyice dışsallaştırması söz konusudur. Birinci bölüm, dakikaların tahakkümünü yaşatır ona (ve okura). Ama işte zaman, öteki her şey gibi, sadece "baskın'nın" durumsallaşmasından başka bir şey değildir burada. Örneğin firmanın, Gregor'un yokluğunu fark etmesi için o dakikacık yetmiştir. Sonra, ikinci bölümde, dakikalar önemini kaybeder sanki. Zaman, durum olarak öyküde şimdilik işlevsizleşmiş; yapacağını yapıp ortadan çekilmiştir. Patronun yolladığı müdür, zamanı da, baskısını da beraberinde alıp götürür. Çünkü zaman, iş-çalışma dünyasına endeksli, görece varolan bir şeydir; artık işe gidemeyen, değişmelerin yağmurlu havadan güneşli havaya geçişten ibaret olduğu, bir yere ulaştırmayan sınırlı hareketlerin (böceğin hareketlerinin) dairesellik kazandığı bir mekânda, zaman süreç olarak yok olmuştur; durum olarak ise bulanıklaşmıştır.

İLETİŞİM
Kafka metinlerini, sosyal dünyayı bir iletişim sistemi olarak, bir dil ilişkisi olarak anlamaya çalışarak da okumak isteyebiliriz. Toplumun / genelin refah ve mutluluğunun, bireyin/tekin de refah ve mutluluğu anlamına geleceği biçimindeki aydınlanmacı idealin çökmesine; bu ideali cisimleştirme iddiasındaki modern devletin belli bir sınıfın tahakküm aracına dönüşmüş olmasına ve aydınlanma aklının, yerini "tutulmuş" bir akla bırakmasına bir estetik tepki, buna denk bir ruh halidir modernizm. Modern devlet, toplum ve birey adına, şiddeti hukuk üzerinden tekelleştirmiş, bölüşümü düzenleyen devlettir de. Bu tekelleştirme, bireye, işlevi ve anlamı devlette saklı bir tahakküm olarak yansır. En azından Kafka'da hukukun, hukuk normlarının ve ilkelerin temsili olan modern devlet, normu mutlaklaştırıp soyutlaştırmıştır. Dava'da, görünmeyen mahkeme, bütün mekanizmalarıyla, soyut, mutlak bir normun (adaletin) temsilcisine dönmüş, hatta hayatın bütün öğeleri, bankadaki sıradan memurdan çamaşırhanenin arka odasına, bu mutlağın hizmetindeki mekanizmanın aksamı olup çıkmıştır. Dava'nın küçük bir modeli de Ceza Sömürgesi olsa gerektir. Subay, artık üzerinde çizim mi, yazı mı bulunduğu belli olmayan eski kağıtlar üzerinde, bu ele geçmez 'normlar' toplamının bir zamanlardaki anlamını arar gibidir.

Normun tahakkümü, bireye en başta dil olarak yansır. Kafka figürü, tahakkümün kendisine dille yansıyışına dille cevap veremez; çünkü bu dili anlamaz. Ceza Sömürgesi'nin mahkûmu adeta dilsizdir. Kişi, aslında bu tahakkümün dilini konuşanların tahakkümü altına girer. Görünmeyen mahkemenin (Dava) d ili, Hüküm'de babanın dili olur. Figür (kişi) süper-ego'nun (mahkemenin, babanın, subayın vb.) dilinin tahakkümü altındadır. Özgür olmak isteyen Georg babanın diliyle konuşmak zorundadır. Özgürlüğün yok edilmesi, özellikle bilim-kurguda boşuna dilin geçersizleşmesi anlamına gelmez. Uzaylılar en başta iletişim sistemlerimizi bozarlar bu dünyaya inince. Kafka kişisi de, süperegonun dilini paylaşamaz, anlamaz; tam bir iletişim yalnızlığı içindedir ve belki de kendisini anlamayacakları için açlık cambazı, dışa (okura) anlayabilecekleri, işlevsiz bir cümle sunar: Tadı hoşuna gidecek yiyeceği bulamadım, diye. Belki de Kafka, kendi diliyle kurduğu bir evrene bundan sokmaz bizi; özgür olduğu biricik dünyaya...

GELİŞME?
Ceza Sömürgesi'nde ve Açlık Cambazı'nda zaman, art arda gelen zincirleme sekansların oluşturduğu bir süreçten çok, bir 'durum'dur. İnfaza ve cambazın aç kalmasına duyulan ilginin azalması ilişkisinde, bir "bir zamanlar" ve "şimdi" durumu oluşur. Ama gerçek bir geçmiş ve şimdi süreci, bir zaman duygusu yaşayamayız bu öykülerde ve öteki anlatılarda...

Zaman, "yasanın önünde" bekleyen taşralı adamı yaşlandırır, ama kapıda bekleyen bekçide en ufak bir değişiklikten söz edilmez... Kafka'da, taşralı adamı kuşatan bir durumdur zaman; gerektiğinde gerektiği sonuçlar vardır (ilginin azalması, taşralı adamın yaşlanması, Hüküm'de babanın ağzında diş kalmaması), ama kendisi yoktur... 'Pazar günü öğle öncesi, bir ilkbahar, o gün öğleden sonra, çok sonraları, yıllar sonra' gibi ifadeler, hemen hep zamanın süreçleri içinden kopartılmış durumda işaret ederler. Bu nedenle olacak, sonsuz bir zamana yayılmış gibidir Kafka anlatıları. Zaman iyice genleşip "süreç" olma özelliğini yitirmiştir. Belki şöyle de söylenebilir: Kafka figürleri (kişileri) aynı durumda (anda) farklı zaman düzlemlerinde yaşadıkları için (de), ortaya hayaletimsi bir dünya çıkmaktadır. (Zamanın bu oyunu, çevirilere de güçlük çıkarmaktadır: Açlık Cambazı'nda, tekrarları anlatan, 'ederdi, yapardı, olurdu, derdi...' cümlelerinden, di'li geçmiş zamana 'etti, yaptı, oldu, dedi...' geçişlerde, çevirmen arkadaşımızın zorlanmaları boşuna değildi.)

DÜZEN; DÜZENİN BOZULMASI; DÜZENİN YENİDEN KURULMASI
Hemen hepimizin çok iyi tanıdığı klasik Hollywood sinemasının öyküsünde, dramatik yapı, üç basamaklı bir gelişme gösterir: Başta bir düzen vardır, bir aile düzeni, birbirini seven iki kişi, huzurlu bir kasaba, yolunda giden gündelik hayatın göbeğinde bir iş ilişkisi vb... Derken ortaya çıkan beklenmedik bir durum (kişi/etmen) bu düzeni bozar, sarsar, dağıtır. Başkahraman bir tür kriz durumuna sürüklenir: Bu ikinci evre, kahraman için bir sınav, öğrenme, olgunlaşma evresidir de... Üçüncü evrede zorluklar halledilir, kriz çözülür, baştaki 'düzen' daha da sağlam kurulur...

Bu şemayı kullanarak Kafka 'anlatısına' döndüğümüzde şunu görürüz ki, gerek iki büyük romanında (Dava, Şato) gerekse öykülerinin çoğunda, onun 'figürleri' (kişileri), kendilerini hemen hep bu ikinci evre'nin, düzenin bozulmak üzere olduğu bir aşamanın önünde bulurlar. Dava'nın hemen girişinde, birilerinin Josehp K.'ya iftira etmiş olma olasılığını hatırlatır yazar bize, öyle ki, Joseph K. bir sabah, "kötü" bir şey yapmadığı halde tutuklanır. Dönüşüm'ün hemen girişinde, Gregor Samsa, odasında uyandığında, kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Şato'da kadastrocu, bir köprünün başında durmuş, karın, sisin içindeki Şato'yu görmeye çalışmaktadır. O da, az önce sözünü ettiğimiz ikinci evre'nin hemen ağzındadır. Açlık cambazı zaten en baştan, o kafesin içindedir. Ceza Sömürgesi'nde araştırmacı gezgin, hemen infaz yerindedir ve bizimle birlikte öyküye girer...

Kimin, neyin, niçin, hangi koşullarda zorlaması, hangi nedenler sonucu, klasik anlatının "kriz" dediği, Kafka anlatısı içinse varoluşun biricik 'ortamı'nı oluşturan aşamada kendini bulduğunu hiç öğrenemeyiz. Klasik anlatı şemasında bu aşama bir olgunlaşma, (sözde de olsa) hayatı tanıma aşamasındayken, Kafka anlatısında değişmez bir durum, bizatihi, olup olabilecek dünyanın kendisi gibidir... Böyle olunca da, onun figürleri, oradan geriye, sözde bir zamanlar varolmuş o ilk d üzene atıflar yapıp özlemler çekseler de, ne o düzenin nasıl bozulduğunu, ne de niçin özlediğini anlayabiliriz... "Eskiden", "bir zamanlar" durumu şimdiki durum değildir. Ne anlamda? Açlık cambazının gösterisine ilginin çok büyük, eski komutan dönemine infaza duyulan merakın sınırsız olması anlamında... Şimdi artık olmayan bir şeyin olduğu bir durumdur eski düzen...

'Geçmişin', o şimdi'ye (olayların geçtiği döneme) göre, öykünün figürünce yeğlenir, tercih edilir ya da özlenir hali, önceki durumu 'olumlu' kılmaya yeter mi? Ya da şöyle soralım: Karşımızda objektif bir "daha iyi olma" durumu, objektif bir "düzen" değil de, öykünün kişisinin algısına ve belli bir kaygısına göre "daha iyi olan" bir önceki evre mi vardır? Öyleyse kişi, algıladığı, ama pek anlam veremediği ya da kolay anlaşılamayacak nedenlerle yeğlemez göründüğü, ama içinde örümcek ağına takılmış gibi debelendiği bir "duruma" sürüklenmiştir. Anlatının kendi kurmacasının (kurgusunun) mantığında tercih edilir bir önceki durumdur bu; böyle bir ilk "özlenebilir" durumun olmadığını, Hüküm öyküsünün girişindeki o yüzeysel, ahenkli, mutlu atmosfer betimlemesinden de çıkartabiliriz: En güzel ilkbaharlardan birinde, güzelim bir Pazar günü öğle öncesinden söz edilir: Tıpkı David Lynch'in Blue Velvet filminin girişinde olduğu gibi... Huzur içinde, güneş ışığına boğulmuş bir kasaba evi... Çiçekler, öten kuşlar, mutlu itfaiyeciler, Lynch bize bu girişi, aynen filmin sonunda olduğu gibi kurmaca, düşsel, imkânsız bir düzen durumu olarak sunar. Öylesine abartılı bir huzurdur ki bu, tıpkı cennet gibi düşsel ya da zaten imkânsız... Hüküm öyküsünün girişindeki bu düşsel huzur ortamı da, çok geçmeden silinip gidecektir. Çünkü öykünün figürü (kişisi) zaten oldum olası o ikinci evrede yaşamaktadır... Petersburg'da yaşadığı su götürür arkadaşına yazdığı mektuplarla ayakta durmaya çalışarak...

ANLATIM TEKNİĞİ
Dikkatli, hele de klasik metinlerin anlatım tekniklerine yabancı olmayan okur, örneğin bir Sefiller'de, yazarın bize, üçüncü tekil kişi dediğimiz anlatıcı tekniğiyle kendi kurduğu dünyayı, hem de elinden gelen her türlü anlatım aracını kullanarak açmaya çalıştığını kabul edecektir. Hugo, Tolstoy, Balzac ve aynı geleneğe giren sayısız yazar, çoğunlukla "her şeyi bilen", geçmişi geleceği tanıyan, okuru hayat üzerine bilgilendirmek için elinden geleni yapan anlatıcılardır. Tolstoy'da, Dostoyevski'de, "büyük anlatıcı" roman geleneğinde, üslupçu İngiliz yazarlarında bile değişmez bu kural: Ahlakıyla, yaşam tarzıyla, maddi manevi bütün ilişkileriyle, katıldıkları-katılmadıkları, eleştirdikleri-eleştirmedikleri, düzeltmek istedikleri bir dünya vardır onların... Okura, kendi dışlarındaki bir gerçekliği anlatır gibidirler; araya girerler, kahramanların, tiplerin ağzından fikirlerini okura aktarır, onu uyarır, ona yol gösterirler... Dünya görüşleri, hayat felsefeleri, bir başka deyişle ideolojileri, onlara o dünyayı nasıl gösteriyorsa (ya da göstermiyorsa) öyle sunarlar onu. Bu gelenek, "aydınlanma" hareketinin, bilgilendirici, aydınlatıcı eğitim anlayışıyla ilintilenebilir elbette...

Modernizm akımları, zaten aydınlanmacı aklın her şeye bir açıklama getirebileceği inancının çöktüğü, irrasyonel (akıldışı), sezgisel boyutun gerçekliğe ulaşmada devreye girdiği, bireyin "dış" karşısında söyleyebileceği bütünü kapsayan sözlerinin gerilediği akımlardır. Gerçeklik bütün olmaktan çıkmış, ayrıntı önem kazanmış, bütün, tek'in iç dünyasının yansımalarında parçalanmıştır (resimde, şiirde vs).

Kafka'yı bu gelenek içinde bir anlatıcı olarak değerlendirmek istersek, onun anlatı tekniğinin, yazarın söylenecek sözünün -bir anlamda- kalmamasına bir işaret olduğunu söylemek mümkündür. Aydınlatıcı, her şeyi bilen dünyalar yaratıp bozan auktoriyal yazarın karşısında Kafka (başka birkaç örnekte olduğu gibi) aradan çekilmiş yazar'a örnektir. Üçüncü tekil kişi (auktoriyal) bir anlatıcı vardır görünürde... Size sözgelimi açlık cambazının en azından kafesteki durumu hakkında bir yığın ayrıntılı bilgi verir, ama işte bu bilgiler, cümlelerin kendileri hakkındaki bilgilere benzerler; kendi dışlarındaki bir gerçekliğe zor götürürler okuru; 'Dönüşüm'de, insanın nasıl olup da bir böceğe dönüşebileceğine ilişkin soruyu size sordurmayacak kadar kendi dünyalarını kuran cümlelerdir bunlar.

Çünkü: Yazarı arasanız da, yazar, sizi bilgilendirmeye pek de gönüllü değildir aslında, size doğru dürüst cevap verecek kimse yoktur ortada. Yazar yazılı metni masasına unutup gitmiştir ya da size bırakarak!

Nasıl yapar Kafka bunu? Anlatımı kişilerinden, figürlerinden birinin perspektifine teslim ederek: Çok önemlidir bu... Dikkatli okur, romanlara kadar gitmeden, Ceza Sömürgesi'nde bile bu 'tekniği', yazarın saklambaç oyununu yakalayabilir. Onun figürleri birbirleri hakkında düşünür, birbirlerini ve 'dünyayı' (okur adına) görür, algılarlar. İşte, metnin içindeki kişinin algı dünyasına hapsedilmiştir okur, yazarın algı dünyasına değil. Şöyle bir benzetme de yapılabilir: Okur, öykünün içindeki figürlerin sırtına binmiş, onlarla gezmekte ya da savrulup durmaktadır. Kör Odipus'un koluna girmiş küçük Odipuslar... Yol gösterici tanrıların dinlenmeye çekildiği ya da zaten yollarını şaşırdığı bir cehennem...

Açlık cambazını denetleyen bekçilerin, "her nedense birer kasap" olduğunu öğreniriz. Benzer bilgilendirici cümleler de vardır: ama bir kez tuzak kurulmuştur işte... Kafesin dibinde nöbet tutanlar niçin kasaptır? Bir anlamı var mıdır bu kodun? Cevap almak için yazarı boşuna ararsınız, üstelik öykünün sonun beklemeniz de bir işe yaramaz. Zaten yazar size bir açıklama yapsa bile, 'kasap' örneğinde olduğu gibi, sözde aydınlatmaya çalıştığı gerçeği büsbütün bulandırmaktan öte bir işlevi olmayacaktır onun söylediklerinin... Kaldı ki biraz zorlansak, öykülerdeki birçok nesnel bilginin, gene öyküdeki birinin algısına bağlanabileceğini, yazardan çok onun düşüncesiyle ilintilenebileceğini görürüz. Bu 'yazarı saklama' tekniğinin, metinlerdeki, 'gördü, işitti, sandı, fark etti, umdu...' vb. eylem sözcüklerinin bolluğunun bir belirtisidir. Dünyayı öyküdeki figürlerden birinin algı dünyasına indirgemenin kaçınılmaz yoludur bu... Bir "galiba öyle sandı, öyle algıladı" hali...

"Kafka kolonisi" dedim ama bunlara "çember metinler" de denebilir. (Bkz. Söyleşi, Prof. Dr. Şara Sayın, Multilingual, 1999; kitaptaki metinler arasında, mutlaka okunmasını tavsiye edeceğimiz çok işlevsel "Kafka" denemeleri olduğunu hatırlatalım!) Anlatıcının aradan çekip gittiği yerde, öykünün (romanın) kişileri ile o kişilerin koluna tutunmuş okur, bir ayrıntıdan ötekine, bir labirentten diğerine savrulup dururken, çember hareketi içinde dört duvar arasında dolanıp durur... Bu, gittikçe daha çok d ışa kapanan (coğrafyada', tarihsel gerçeklikten iyice kopar kişi ve de okur... İnsan ilişkileri, sosyal çevre, hep bu kurmacanın içinde moleküllerine ayrılıp ayrılıp yeni, tuhaf oluşumlar kurarlar... Dünya kapının hemen önünde kalmış gibidir; ne heyecan verici ses, ne insan psikolojisine uygun bir tepki, ne de doğa vardır orada (Kafka romanlarının ve öykülerinin çok belirgin bir özelliği, kişilerin bildik insan tepkileri göstermeleri bakımından psikolojik, karakter belirleyici boyuttan da yoksun oluşlarıdır. Ne iyi, ne kötü, ne ahlaklı ne de ahlaksız nitelemesini yakıştırabilirsiniz onlara. İçlerinde bulundukları duruma tepkiler veren kuklalar gibidirler. Bu da bizi 'anlatının' klasik 'karakter' boyutundan yoksun kılar)...

UYGUN BESİN
Son olarak, bir Kafka tedirginliğinden söz etmek gerekiyor: Baskına uğramak, aniden bir durum ile karşı karşıya gelmek, bu anlatılarda tayin edici bir yapısal teknik olarak çıkar karşımıza, ama arkasında bir anlayış vardır bu baskına uğramanın: Uyanmak, yakalanmaktır Kafka'da. Duruma yakalanmak. Tehlikeye teslim olmak.

Anlamsa, hiçbir zaman kendine uygun "besini" bulamamış insanın nerede arayacağını bile bilmediği adı konmaz şeydir. Açlık cambazının neden yemediği sorusuna verdiği cevap ("Çünkü tadı hoşuna gidecek yiyeceği bulamadım.") ile Böcek-Gregor'un "özlemini çektiği bilinmedik besini" hep ayrı yere yollama yaparlar. Doya doya yiyenler ise, Josef K.'nın ballı tereyağlı kahvaltısına el koymuş, sorumlulukları kendi dışlarında belirlenmiş görevlerdir (Dava).

ANLATILARIN YAPISINI 'SÖKME' GİRİŞİMİ
Şimdi, bu genellemelerin ardından, bu kitaba aldığımız metinlerle birlikte başka birkaç öykü ve romana şöyle bir değinip, bir "yapı analizi" yapmayı deneyebiliriz: "Sökme" deyişim, bilerek; çünkü sonuçta metinleri bir anlam etrafında toplama gibi bir amacı hiç taşımıyor. Zaten bu, az önce söylediklerimizin de inkârı anlamına gelebilir. Gene de, metinlerin üzerine gitme konusunda okuru biraz daha kışkırtıcı bir yol izleme hakkımızı kullanmaktan çekinmiyoruz. Yukarıda değindiğim, değerli hocamın metinleri gibi başka sayısız metin, 'Kafka kolonisine' giden yolun taşlarını nasıl biraz döşeyecekse, tersine, bu tip yapı analizleri de hem o öyküleri, romanları, hem de bunların üstüne yazılanları değerlendirmeye katkıda bulunabilecektir. Çünkü: Kafka, başka kimi örneklerde olduğu gibi, ikincil literatür dediğimiz, "metinler üzerine yazılanların" oluşturduğu birikimin de okurun başına bela kesildiği bir üretimin sorumlusudur!

MEKÂN
Üstü üste binmiş zamanların ya da genleşmiş, yayılmış bir zamansal boşluğun içine fırlatılmış kişi, kendini gene bir 'durum' olarak tanımlayabileceğimiz bir mekânın ya da mimarinin içinde bulur (açlık cambazının kafesi; tropikal, kıraç, ama coğrafi bölgesi belirsiz, bir tür territorium incognito'da [bilinmeyen bölgede] suçunu mahkûmun bedenine kazıyan bir infaz makinesi; ünlü Trapez Cambazı öyküsünde hayatın biricim mekânına dönüşmüş ip vb...). Mekân labirentleşmiş, kudretlilerin, iktidarın kişiye kapalı 'yüksek mimarisi' ile alttakilerin hareket ettikleri labirent olmak üzere, güç ilişkisine göre ikiye bölünmüştür. Şato'da, güçlüler, şatonun içindedirler... Dava'da localardakiler, aşağıdaki Joseph K.'ya tepeden bakarlar... Yasa önündeki bekçi ayakta dururken, taşradan gelen adam bir iskemleye çöker... Aynı mekânda bile bir üst-alt ilişkisi kurulur... Yasa'nın yayıldığı yüksek mekân sınırsız gibidir; kapıların kapıları izlediğini öğreniriz kapı bekçisinden, Hüküm'de babanın, arkadaki odasında yatağın içinde dikilip bir eliyle tavana tutunarak dengelendiğini okuruz; karanlık, izbe arka odada, gücün temsilcisi baba devleşip oğluna üstten bakar.

Fakat mekân kolayca konturlarını ya da insana 'yer', güven sunma işlevini de yitirebilir... Dava'da, avluların etrafına yayılmış yoksul evlerinden birinin içinde, K.'nın karşısına duruşma salonu çıkar. 'Dönüşüm'de Gregor'un bildik odasında, Gregor bir böcek olarak uyanır. Mekân artık eski boyutlarında görünmez ona... Odanın eşyası, bu yeni varoluş haline destek olmaktan çok, engeller çıkarır. Yuva adlı öyküde, mekân toprak altıdır. Ceza Sömürgesi'nde eski komutanın mezarı, bir çayevinde, duvarın hemen dibindeki bir masanın altındadır. Koruyucu yuva-mekân gitmiş, yerine tekinsiz güçlerin kol gezdiği, iktidarın, gücün keyfine göre değiştirebildiği tuhaf bir tiyatro sahnesi gelmiştir... Kafka kişisinin mekânı, bildik mimari ve fiziksel özellikleri kolayca kaybedebilen ya da temsil etmeyen bir 'varoluş durumudur' da diyebiliriz. Çünkü, 'sahne' de sonuçta bir durumdur. Zaman-mekân sahneleşip bir kıyamet ortamı kurmuşlardır. Sahne, o sözünü ettiğimiz ikinci evre'nin kendisidir. Yabancılaşmışlığın oyununun sergilendiği yer de diyebiliriz buna belki. Ama başta da söyledik, bu evre'ye sadece giriş vardır, oradan çıkış yoktur... Öyleyse 'yabancılaşma' bir kıyamet durumudur; tarih dışı, zaman üstü, hiç değişmeyecek bir durum...

Bu "ikinci" dediğimiz, ama Kafka'da "tek" olan varoluş durumu, bu sahne, figürlerin (kişilerin) biricik özgürlük imkânını da temsil eder. Özgürlüğün gerçekleşebileceği biricik yer, bir ipin üstü, bir kafesin içidir; orada biraz saygı ve hayranlık uyandırarak, rahatsız edilmeden aç kalabilmektir özgürlük. Varoluşunu kendi bildiği yoldan gerçekleştirmektir... Ne var ki, "kendinde" bir özgürlük değildir bu, hep bağımlıdır; öteki, dış olmadan kendi başına anlamını kaybeden bir varoluş hali vardır karşımızda. Ceza Sömürgesi'nde subay infazın anlamını ve işlevini gezgine anlatmak için yırtınır; açlık cambazı, gerçekten de hiçbir şey yemediğine çevresindekileri inandırmayı başaramaz; Hüküm'de, Georg'un varoluşu, Petersburg'daki 'arkadaşına' bağlı gibidir. Gregor, Dönüşüm'de, en büyük özgürlüğünü, böcek kimliğinde yaşar aslında... D emek ki özgürlük, bu bağımlılık ilişkisinde daha baştan mutlak bir durum olmaktan çıkmıştır. Özgürlük, gerçekliğin bildik bütün bağlarından kopuk, öznel-sınırlı bir bilinç durumu olarak, ama sadece geçici bir durum olarak vardır.

Dönüşüm'de, Gregor'un böcek kimliğini kimse önemsemediği gibi, buna pek şaşıran da olmaz; işe gidemeyişi asıl kaygıyı oluşturur dışarıdakiler için. Açlık cambazı aç kalışına ne anlam verirse versin, dış (dünya) ona kendi kaba gerçekliğinden bakar; özgürlüğünü (varoluş anlamını) ortadan kaldırır. Hüküm'de, baba, oğlunun Petersburg'daki arkadaşının varoluşunun göbeğine bomba atar sanki, arkadaşı Rusya'ya dağılır, silinir, dükkânı yağmalanır, malları parçalanır, gaz muslukları havalarda uçuşur; kendi varoluşunu (özgürlüğünü) bu yansımasıyla birlikte ayakta tutan oğula, ölmek kalır sadece. İnfaz subayı varoluşunu (özgürlüğünü) infaz makinesine endekslemiştir. Bu bağımlılık ilişkisinde makine itibar görmeyince, onun da varoluş nedeni ortadan kalkar (özgürlüğü de)...

Elbette bilincin nesnel gerçekliği kavrama yetersizliğinden ötürü bir kendi içine kapanması ve steril bir duruma sarılması, sonuçta da yenilmesi gibi bir ilişki vardır karşımızda... Kişi varoluşunu, özgürlüğünü, gerçekliğin çok sınırlı, ayrıntısal bir parçası üzerine kurup orada tanımlamaya çalışır. Dolayısıyla da bir kısırdöngü çıkar karşımıza; aç kalma gibi bir inatlaşma çevresinde dönüp dolanır hayat. Kendini mi, müfettişi mi, yoksa okuru mu aldattığı belli olmayan bir sonuç cümlesinde, açlık cambazı, tadı hoşuna gidecek, beğenebileceği bir yiyecek bulamadığı için bu yolu seçtiğini söyleyecektir. Aynı cümleyi, "Ben varoluşumu (özgürlüğümü) ancak bu yoldan gerçekleştirebileceğimi düşündüm," cümlesiyle de değiştirebiliriz sanırım. Sonuç değişmez. Topaç öyküsünde düşünür, dönen topacı durdurup eline almaya kalktığı anda, o topaç artık topaç olmaktan çıkar. Onun bilgisi de, dönen topacın asıl bilgisi değildir artık. Bir kopartmadır bu bilgi, bir anın bilgisidir, daraltılmış bir bilincin bilgisi...

En başta söyledik, Kafka anlatıları, genellikle anlatıcının aradan çekildiği bir teknikle sunuluyordu. Yoksa Kafka bizi o topacın üstüne mi oturuyor? Onunla birlikte döndüğümüz için elektronlaşmış, bağımsızlaşmış cümlelerle, ifadelerle, sözde açıklamalarla, sözde yorumlarla fır dönüp duruyoruz galiba... Ya da: Öykü, roman dönüp duruyor karşımızda, bir o yüzünü gösteriyor, bir bu yüzünü... Başın-sonun olmadığı bir sonsuzluk durumu mudur bu anlatılar? "Bütün" hakkında bilgi verebileceğini düşünen 'aydınlanmacı' anlatı geleneğinin ortadan kalktığı bu modernist uçta, yazar, metni sırf kendi canını kurtarmak için kurduğu bir özgürlük alanı olarak, hayatın ağırlığı karşısında bir son çare olarak işlevselleştirmiş olamaz mı?

1 yorum

by anlamak on Pzt, 09/07/2012 - 10:43

Paralel Okumalar (//okumalar) kapsamında değerlendirdiğimiz bu kitaba dair üyelerimizin 2007 tarihindeki yorumlarını da yayınlıyoruz.




ANALİZE BAŞLIYORUZ
anlamak 12 Kasım, 2007 - 08:29

Sevgili üyelerimiz,

//okumalar kapsamında değerlendireceğimiz Franz Kafka'nın DÖNÜŞÜM isimli eseri bu sunumun altında şu an itibariyle değerlendirmeye açılmıştır.

Bu etütle birbirimizin fikirlerinden yararlanıp göremediğimiz ve anlayamadığımız noktaları daha iyi değerlendirerek anlamaya çalışacak ve de gelecekte izimizi sürecek olan arkadaşların eseri daha iyi anlayabilmesi için uğraşmış olacağız.

Sizlerden ricamız bu etüt esnasında olabildiğince katılımcı olmanız ve değerlendirmelerinizin yanlış ya da doğru olduğunu düşünmeden paylaşmanızdır. Nihayetinde burada hep birlikte öğrenme peşindeyiz. El ele yürüdüğümüz bu yolda hiç kimse bir adım arkada kalmayacaktır. Kimi zaman yorsa da anlamak isteyen talebeler daima ilerleyen ve daima samimi kalan kişiler olacaktır.

İştirakiniz için şimdiden teşekkür ederiz.

Samimiyetle
anlamak* [Editörleri]


Gregor ve Özgürlük
İyinur Ergün 12 Kasım, 2007 - 08:37

Gregor asıl özgürlüğe böcek olarak ulaşmış olamaz mı?


Yerinde bir bakış açısı
Bünyamin Ergün 12 Kasım, 2007 - 08:48

Bu yerinde bir bakış açısı. Açıkçası bunu düşünmenize de çok sevindiğimi söyleyebilirim İyinur hanım.

Gregor, elbette özgürlüğün hasına ulaşmış olabilir. Bu durumda da gerek kendi gerekse etrafındaki insanların gözünde hiçbir işe yaramaz bir haşere şeklinde görünmüş olabilir. Yalnız bu çıkarımdan çıkması gereken bazı sorular daha var:

Asıl özgürlük insanı ölüme götürür mü?
Özgürlük insanı beşer gözde haşerata döndürebilir mi?

Şimdilik bu iki soruyla yola devam edelim. Özgürlük, insanı ölüme götürebilir. Frederich Nietzsche "Ubermans" yani üst insan temayülünde bulunurken, bu insan tipinin henüz yeryüzüne gelmediğini söylemektedir. Bu insan öyle bir insandır ki, kendisini anlayacak tek insan da ancak ubermans olabilir demiştir. Bunları düşünürken de tutulduğu paranoya kompleksleri sırasında ölüme doğru yürümüştür.

Tabi Nietzsche nihilistin teki. Gregor'sa okuyana tamamıyla hümanist bir çerçevede sunulmuş. Hümanist, yani Necip Fazıl'ın ifadesiyle Allah'sızların tutunabilecekleri içi boş ve kof bir kütleden ibaret olan en yüksek doruk.

Bu noktada yazarı düşünmek gerek. Yahudi sembolizmasını gayet yerinde ve dikkatlice kullanmış. Neden Yahudi? Acaba Kafka'nın bize anlatmak istediği bir şey mi var? Ama burada durup meseleyi din ekseninde değil, kendini bilgiye adayan insanın yürüdüğü o ıssız ve çetrefilli yolda değerlendirmeliyiz kanaatindeyim. Zira bu esnada yürümeye çalışan insanın din de dahil olmak üzere hangi donanıma sahip olduğu ya da olması gerektiğini de değerlendirmeliyiz.

Tam burada biraz soluklanıp ve tasavvufi düşünüp Yunus Emre'nin, Gregor'un tam tersi yönde yürüyen bir model olup olmadığını değerlendirebilir miyiz dersin? İlime vakıf olmuş Müslüman bir meczup. İçindeki yangını anlatmak için kendisine dar gelen dünyada "Allah" nidalarıyla yolda yürümeyi kendisine farz kılmış. Etrafındaki insanlar onun güzelliğinden dem vururken dahi, kendisini hiçliğe hapsetmeye çalışan, belki de Gregor gibi kendisini ölüme götürecek yolu bulmaya çalışan bir meczup...

Özgürlük, insanı haşerata dönüştürebilir. Gönül gözü kararmış olan bir insanı kendisi de dahil kimse sevmeyeceği için karadeliğe dönüşen bir girdaba kendini bırakmış ve öleceği anı kollayan bir özgürlük. Olamaz mı? Olur elbette; ama bu durum Gregor'un suçu olmaz mı? Böyle bir ölümün anlamı ne olabilir? Kelimeye dikkat: "Anlam".

Her edimin bir anlamı olmalı, ölümün bile. Bizler, biliyoruz ki Ahiret'te anneler çektikleri azabın korkunçluğundan çocuklarını unutacak. Yalnızca Cennet ehli olanlara açılan kapıdan yürüyenler güvenli adımlar atabilecek. Zira eylemlerine anlam katıp helal ve gerçeğe ulaşmak için çalışanlar güven duyabileceği anı bekleyecek.

Batı... Şu batı nelere kadir. Doğu'nun ibreti, Batı. Batı, yani güneşin battığı yer. Yani bilginin kaybolduğu, tükenmişliğin esir kaldığı yer. Batı, bunlar içinde Kafka'dan bu yana debelenip duruyor ve burunlarının önündeki gerçeği bulamadan ölüp gidiyor. Bu esnada ulaşabilecekleri en yüksek doruk da bu içi boş ve kof bir kütleden ibaret. Bunlar hâlâ yok mu? Var elbette. Yapılan, düşünülen bir şeyler var. Kimileri doğruya çok yakın, kimileriyse uzağın da uzağında olan bomboş safsatadan ibaret. Gregor da Batı'nın nihayeti. Bilgiye vakıf olan bir mürşidin kavuştuğu yoksulluk karşısında hayati organlarının iflas çığlıklarıyla ulaşabileceği yegâne varış.

Gregor, özgürlüğün, yani entelijansiyanın sonu.


Özgürlük anlayışı
İyinur Ergün 12 Kasım, 2007 - 09:02

Sanıyorum Gregor'un durumunu, çok farklı pencereden de olsa ortak payda olan "özgürlük" kelimesinde izahlandırmaya çalışmamız, biraz düşünenlerimiz için zor olmayacak Bünyamin bey. Ama ortak "özgürlük" kelimesine ulaşmak yetersiz kalıyor. Tam da burada sizin sorduğunuz sorular vücut buluyor.

Lâkin sorulara geçmeden önce Gregor'un böcek olarak beşeri alemde "tam bir özgürlük hali" yaşadığını söyleyebiliriz.

Aslında kendisinin de çok fazla algılayamadığı özgürlüğe kavuşmuş olduğunu -böcek haliyle bile işe gitmeyi düşünmesinden bunu çıkarabiliriz- ve o vakte kadar üzerine yüklenen toplum, aile ve birey -hatta kendi içselliğini de sayabiliriz- baskısından kurtulduğunu, böcek olmasıyla görüyoruz. Bu durumu böceğe dönüştüğünde, artık zaman kavramının ortadan kalkmasıyla; zamanı güneşin doğuşundan, mevsimi yağmurdan, rüzgârdan algılamasından daha iyi tahlil edebiliriz.

Gregor böcek olarak insanın çıplak özünün sahip olması gereken duruluğa bir an için kavuşuyor. Belki burada Gregor'un dönüşümünün devam ettiğini, sonunun ölüm olmasıyla ilintileyebiliriz. Bu, beşere ait olan "tam özgürlük hâli" öylece kalmıyor, ölüme geçiyor yani aslında devam ediyor dönüşüm. İşte sorduğunuz soruların yaşadığı yere gelmiş bulunuyoruz böylelikle.

Asıl özgürlük insanı ölüme götürür mü?
Özgürlük insanı beşer gözde haşerata döndürebilir mi?

Kafka "tam özgürlük hali"ni, görüp dokunabildiği dünyadan böcek olarak bir dışavurum gerçekleştirerek yaşadığını düşünmüş. Hatta özgürlüğü ölümle devam ettirmiş.
Benim gözümden düğüm de burada başlıyor.

Kafka'nın ölümü tercih etmiş olması aslında Batı dediğimiz sığ düşünce yapısının gidebildiği nihai yeri gösteriyor. Gidebildikleri yer oraya kadar! Aynen Pascal gibi... Son nefesine değin arayışlarını içinde susturamamış ve artık dayanamayıp kalbinin çığlığına kulak vermek zorunda kalmış ve Peygamberleri sırayla saymaya başlamıştır. Hz. Adem, Hz. Musa, Hz. İsa... Gerisini getirememiştir.

Batı'ının kendisini hapsettiği kader de bu bence. Gidebildikleri son nokta ölüm, bazen kurtuluş olarak görürler bazen hezimet; ama asıl sığındıkları, soruların sustuğu yer olmasıdır o hin zihinlerine sorarsan eğer.

Kafka bunalımlı bir Yahudi. Bunalımlı olması bence olağan, zira düşünmeye çalışıyor; ama Yahudi. Sınırları var. İçinde tezatlarla nasıl bunalıma düşmez ki insan?

Eğer Kafka'nın çizdiği özgürlük tablosu ölümle devam etmeseydi işte o zaman "yaşanmaya değer hayat nedir" sorusunu cevaplandırmış bir zihniyet görürdük karşımızda.

Bunu da ne yazık ki Batı dediğimiz o "batık vaha"dan dünyayı ve kendini anlamaya çalışanlar göremezler.

Özgürlüğün insanı beşer gözde haşerata dönüştürebileceğine de katılıyorum. Zira Kafka'nında kitabı yazmasına sebep olan düşüncelerden biri de bu hiç şüphesiz. Başkaldırısı da buna zaten. Bizim, beşerin insanı haşerata dönüştüren sebepleri görmemizi sağlamaya çalışmış. Lâkin yüzyıllardır sebepleri görmemiz bize bir arpa boyu yol aldırmadı maalesef. Ya iyi göremiyoruz, ya da görenler susuyor. Susuyoruz...


Kitabı, önsözü de dahil
Hayat Eylül 12 Kasım, 2007 - 09:40

Kitabı, önsözü de dahil olmak üzere bir kez okudum.
Aslında, başka yorumları, kendi düşündüklerimle harmanlama yönünde bir girişimde bulunmak, belki bu sırada onlardan da, kendi göremediklerimi, 'O anlamda' düşünemedeiklerimi de analiz etme fırsatı ve şansını da yakalayabilmiş olmak yönünde tercih kullanmayı seçmek de var bu işin içerisinde...
Tekrar, yorumların da bende uyandıracağı çağrışımları dikkate almayı deneyerek, bir kez daha okumak isterim zihnimdeki 'flu' görüntünün bir nebze olsun berraklaşıp-netleşmesine olur-a yardımcı olabilmesini ümidederek...

Muhterem İyinur hanımefendi, ben de bu arada ilk izlenimlerimi sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim yine de, efendim...

Gerçekten de ağır ve yorucu bir temponun ortasında, ciddî bir sorumluluk duygusunun, temel hak ve özgürlüklerini bile unutturduğu,belki, öyle olmak zorunda tercih kullanmaya yönlendirildiği duygusuna kapılıverdim kahramanımızın; öyküyü okurken...

İnsanların nasıl da dayatmacı, şekilci uygulamalarla, en yakınları üzerinde dahi çok ciddî baskılar kurabildiklerini de düşündüm, aynı zamanda...

Tek bir bireyin sağlamaya çalıştığı imkânları, üçü bir arada çalışmasına rağmen elde edemediklerini, gerektiğinde durumlarında yeni düzenleme/ kısıtlamalarda bulunabilecekleri halde bunu yapmadıklarını da...
-Demek ki kiracı alınabiliyormuş eve, hizmetçiden vazgeçilebiliniyormuş, üstüne üstlük çok daha ağır şartlarda, alışkın olmadıkları yaşam temposunu yakalamaya çabalarken...-

Bireyler, başkasına güvendiklerinde, daha savsak, umursamaz davranış sergilerken, gerektiğinde miskin hallerinden sıyrılıp, karakter değişimi bile sergiliyor görünebiliyorlarmış.-Üniforma içindeki babanın tavırları-

Vefâ, unutulmuş bir şehirmiş belki, 'Kaf Dağı'nın ardında...

Aklıma geldikçe ekleyeceklerim olacaktır ümidediyorum,bir düşüncemi daha aktarmak isterim şu an için, son olarak...

Görünümün değişmesiyle duygular, hassasiyetler değişmeyebiliyormuş da aynı zamanda...
Sanki bir 'star' ın unutulduğu zamanlardaki çöküş psikolojisini yakalıyor gibi olduğumu hissettim, Gregor' ın hissiyatında...
Yemeyi reddederek, kendisini anlamaları yolunda sinyaller göndermeye çalışırken, ailesine...
Onun çaresizliğinde dolandım bir süre...

'Sevilen' in, şartlar değiştiğinde 'horlanıp, tiksinti uyandıran; varlığı ile övünülenin,' varlığından utanılan ağır bir yük' olabildiğini de düşündüm aynı zamanda...

Beni çok etkileyen iki yazının linklerini de eklemek isterim bu arada; öyküyü okurken rehberlik edebilecek kadar anlamlı gibiler sanki; zannımca... : )

Saygı ve sevgiyle...

Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!

Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."


Liberty ya da Özgürlük
Bünyamin Ergün 12 Kasım, 2007 - 10:04

Öyle görünüyor ki teatimiz "Özgürlük" kelimesine demir atmış vaziyette. O zaman "Özgürlük" kelimesini daha da anlamaya çalışmakta fayda var.

Özgürlük, esasında Fransız İhtilali'yle ortaya çıkmış bir kelime. Fransız İhtilali'yle sömürülen halk bu gidişe "Dur!" demek için bilinçli adımlar atmaya gayret etmiş ve öncelikle Millet olma çabasıyla ortak değerlerini sorgulamış. Millet olduğuna kanaat getirdikten sonra da (!) sıra İhtilal'e gelmiş, yani özgür olmaya.

Peki bu zamana kadar insanlar özgür olmayı hiç düşünmemişler mi? Elbette düşünmüşler. Afrika'dan derisinin rengi nedeniyle kaçırılarak köleleştirilen insanlar dahi "Özgür" olmayı düşünmemiş. Tabi oldukları "efendisi"ne daha iyi hizmette bulunmak bir çok zaman kendi değerlerinden üstün hale gelmiş. Bunun nedenleri arasında elbette baskı ve işkence mevcut; ama şöyle düşününüz efendim, onlarca kişiden oluşan bir köle grubu efendisini tükürüğüyle boğacağı yerde ona tabi olmayı yeğlemiş ve efendisinin iyi halini kendi iyiliği olarak görmüş, onun iyiliği ve mutluluğuyla sevinebilmiş. Akıl almaz bir hâl... Peki aklımızın almadığı bu halin almadığı bu hâlin izahı "Tabiyet" kavramının içinde bulunuyor olamaz mı? Elbette fikri hür, vicdanı hür insanlar oluşturma gayesi ideal görünüyor; lâkin fikri ve vicdanı hür vatandaşlar oluşturmak için de kimi değerlerin dikte ile değiştirildiğine tanık değil miyiz? O zaman şunu söyleyebilir miyiz? Özgürlüğün yolu, acıdan ve zulümden geçiyor.

Bu zikrettiğimiz satırların önemine vakıf olup dinlene dinlene yürümekte fayda var. Bu aşamada "Özgürlük"ün kime ait olduğunu ya da olması gerektiğini sorgulamaya çalışalım.

Her insan fikrini ve vicdanını hür tutmak ister; ama bunu reel hayatta düşünelim. Şayet fikirlerimizi hür tutsak göz açıp kapanana kadar hapishaneye atılmaz mıyız? Vicdanımızı hür tutsak; vicdansızlıkla suçlanmamız kaçınılmaz bir sonuç olmaz mı? Peki bu "Özgürlük" ne menem bir şey ki yalnızca söylüyoruz; lâkin yaşayamıyoruz.

"Özgürlük"ün dorukta yaşanabildiği sistem Demokrasi, yani Halk iktidarı. Peki Demokrasi değil mi alt tabakadaki insanları ezen?

"Özgürlük"ün manifestosu, zulümden geçiyor. Aynı Gregor'un yaşadığı zulüm gibi. Meselenin iç yüzünü idrak eden Gregor çareyi ölümde buluyor, zira ulaşabileceği bir son yok. Tabiyyeti dolayısıyla tutunabileceği dal yok. Eriştiği doruktan sonra aşağıya inmesi "Ölüm"le eş. Farklı kelimelerle izah etmeye çalışırsam entelijansiya çözümü bulmuş; ama yolun sonuna varılmış. Nihayet, ölüm.

Tüm bu meseleye Gregor açısından bakacak olursak meseleyi idrak edebiliriz. Gregor, böcek kimliğiyle huzuru bulmuş. Gerçeğin verdiği ıstırapla yaşama tutunmaya çalışıyor. Sonunu belirleyen kendisi.

Bu aşamada asıl görmemiz gereken ve bence "Dönüşüm"ün dönemediği bir sapak var, eserin baş kahramanlarının oluşturduğunu düşündüğüm Gregor'un ailesi. Aile bireylerinin tutumlarını çok dikkatlice değerlendirmeliyiz.

Şimdi yine rahatta düşününüz. Bir ekmek fırınına gittiniz. Burada her ekmek aynı ebadda ve tazelikte. Ekmek seçmekte zorlanır mısınız? Zorlanmayız, öyle değil mi? Herhangi birisini alır ve ihtiyaç duyduğumuz gıdayı elde edip fırından çıkarız. Fakat bir de şöyle düşününüz. Fırında bir ekmek daha var. Onca pürüzsüz ekmeğin yanında bu ekmek eğri büğrü; ama aynı tazelikte ve aynı tatta. Hangimiz bu ekmeği alır? Peki, burada maksat ekmek yemek değil mi? Peki neden bu ekmeği beğenmeyiz? Ya da farklı bir örnek vereyim. Bir misafirliğe gittiniz ve ev sahibi bir tepsi içinde çayları sundu. Bardaklardan birinin kulpu kırık. Acaba bu bardağı alır mıyız? Maksat çay içmekse, bardağın bizde bıraktığı izlenim nedir?

Şimdi değerlendirmemizde biraz geri gidelim. Gregor bundan böyle ekmeği yalnızca tadı için yemeyi, çayıysa nasıl bir bardakta bulunduğunu düşünmeden içmeye başlamış diyebilir miyiz? Acaba bu durum hakiki özgürlük olamaz mı? Peki burada Gregor'un ailesinin pozisyonu nedir? Zihinlerimize kazınan şu olmasın: Gregor'un ailesi yapması gerekeni yapmıştır.

Mesele, bize bu özgürlük kavramının ne şekilde dayatıldığını izah etmekle sürmeli. Zira şunu biliniz, kör bir insan için ekmeğin formu ya da bardağın kulpu önemli değildir; aynı durum evladınızın bir gün böcek haline döndüğünü fark ettiğinizde de değişmez. Yerilmesi gereken asıl tip, bu aile tipidir efendim. Çünkü bu aileyi sorgulamadığımız sürece ari ırk yaratmak için nice katliamlar yapan Nazi Almanyasından ya da Stalin Rusyasından bir farkımız kalmaz.

Bu vesileyle tekrar altını çizmek isterim. Asıl mesele Gregor'un böcek olması değil; bir gün böceğe dönüşecek olursak sevdiklerimizin bize nasıl yaklaşacağını kestirmemizden ibarettir. Özgürlük ya da "Yaşamaya değer bir hayat", Gregor'un da keşfettiği kadim gerçek gibi, "Hayır" diyebilmekten ibarettir.


Anlamak, 'anlamaya
Hayat Eylül 12 Kasım, 2007 - 10:45

Anlamak, 'anlamaya çalışmak' , sizlerle daha bir güzel, inanıyorum ki...
Çok keyif aldım, yazı/yorum larınızı okurken, ufkumu genişlettiniz, buna vesile oldunuz, teşekkürlerim yürekten, efendim...

İki çağrışım uyandırdı zihnimde, yazılanlar...Çok daha fazlasını uyandırsa da aslında, şu anda bu ikisine değinmek isterim izninizle...

İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş grubu üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş. Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, isin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş.

Yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede bir çok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş.

Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara şunu söylemiş: "Farkına vardınız mı bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanlarin hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı... Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama iste bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni.

Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak herbiriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız. Yaşam kahveyse, iş, para ve mevki fincandır.

Bunlar yalnızca Yaşam'ı tutmaya yarayan araçlardır, ama Yaşam'ın kalitesi bunlara göre değişmez.

Bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz." (Alıntıdır.)
Ve 'Olmak için, ÖLMEK gerek. Ölmeden, olunmuyor.' sözü,
tasavvuf penceresinden...

Ölmeden vaz geçmek, ölmeden ölebilmek...
Tâcı, tahtı, ünvanı, kısaca nefsi, nefse ait olanı dışlayabilmek, bir İbrahim Ethem R.A. olabilmek...

Herşeyden vazgeçerek, HER ŞEY' e vâkıf olabilmek...

KAYBEDERKEN, KAYBETMİŞ GÖRÜNÜRKEN KAZANMAK...

Saygı ve sevgiyle...

Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!

Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."


Batı Yakasının Hikayesi
Rüstem Budak 12 Kasım, 2007 - 12:04

Batı medeniyeti her zaman içinde hem eleştiriyi hem de teklifi barındıran bir yapı görünümündedir. batı düşünüşüne karşı yine kendi içinde sorgulayan, tartışanlar kendisinin yetiştirdiği insanlardır. Kafka; Nietzche, Camus, Sartre gibi batı algısının insanı sürüklediği noktayı tasvir ediyor. Bu noktada doğu toplumlarının ruh halini yansıtan romanlar yok denecek kadar azdır. batıyı dışardan anlamaya çalışan romanlar Türkiye'de olduğu gibi "hidayet"e batı bunalımından insnaı hidayete erdiren romanlardır. Elif Şafak'ın Araf romanı böyle bir arayışın ürünüdür.

Batıyı dışardan okuyanlar, (tıpkı onların doğuyu okuma biçimi olan Oryantalist bakış açısı gibi okumasa da) batı insanının bu konumuna göre kendi haline şükretme durumuna geliyor.batı insanının bu "düşüş"ü devam ederken kendi içinde çıkışı ne olduğu ve olabileceği noktasında kafası karışık görünüyor. Nitekim doğu- avrasya romanlarında sorunla beraber çözümde önerilir. "Dönüşüm"de olduğu gibi batı romanlarında "çıkış" gösterilmez. daha ziyade varolan halin güçlü bir tasviri görülür.

"oku"(düşünme-anlama)'maya devam...


Hiçliğe Yolculuk
selcan 12 Kasım, 2007 - 13:35

Öncelikle İyinur Hanım ve tüm anlamak emektarlarına sevgi ve saygılarımı sunarım. Böyle bir organizasyonda olmak beni çok mutlu etti ve yapılan yorumlar da bakış açıma çok şey kattı. Sizlere teşekkür ediyorum ve devamını diliyorum.

Bende Dönüşüm kitabını tasavvufi olarak algıladım ve yorumladım kendi içimde. Sizlerin bakış açısından da böyle görülmesine çok sevindim.

Kendini ailesine adamış bir adamın, hiçliğe olan yolculuğu diye özetleyebilirim kısaca.

O kadar adanmış ki; kendini hiç düşünmeden sadece ailesini rahat ettirmek için çok zor şartlar altında ezilmek bile ona mutluluk vermiş.Yoksaymış kendini. Ve hiçliğin kapıları açılmış önüne. Kendini bilmeye başlamış belki de... İçimizdeki öze doğru yolculuk..... (tabi ki Kafka bunu duyumsamış mı, ya da ne derece duyumsamış bilemeyiz)

Allah c.c 'Biz insanı en güzel olarak yarattık ' der Kuran-ı Kerim'de. İşte o bizdeki en güzeli, ölmeden evvel görebilmek nasip etsin hepimize.
? güzellik gören gözdedir ?

Görmekten ve anlamaktan vazgeçmeyiniz!

Sevgilerimle,


Paylaşım
İyinur Ergün 12 Kasım, 2007 - 15:14

Değerli arkadaşlar,

Her birimizin farklı bilgi ve donanıma sahip bir bakışla değerlendireceğini düşündüğümüz // okumalar tamamen katılımcı arkadaşlarımızın şevkiyle yaşamakta ve ilerlemektedir.

Yorumlamalardan da görülüyor ki, bizi burada bir arada tutan paylaşmayı istemek.

Buna müdahil olan arkadaşlara şahsım teşekkür ederim.

Saygılar.


Yorumların hepsini
Eyüp YILDIRIM 17 Şubat, 2008 - 12:22

( Yorumların hepsini okudum. Aşağıdaki yorum, buradaki yorumlar okunmadan yapılmıştır. Öncelikle yorumlar için teşekkür ediyorum. Özgürlükten ve olmaktan ve tasavvuftan bahsedilmiş ki ben bunu göremedim. Kafka'da böyle bir şey olabileceğini zannetmiyorum. )

Dönüşüm-Franz Kafka-Roman.


Dücane Cündioğlu'nun Bir
Eyüp YILDIRIM 12 Kasım, 2007 - 17:46

Dücane Cündioğlu'nun Bir Mabed Savaşçısı adlı monografik eserinden öğreniyoruz ki, büyük adamlar kendilerini göstermek amacıyla,kendilerini aşağı bir mahluk olarak göstermekten çekinmemişlerdir. Ludwing Wittgenstein," Ben bir solucanım, fakat Tanrı'nın inayetiyle insan olacağım." der.

Cemil Meriç, " Sineklerin iştihasına terk edilmiş bir leş gibiyim." der.

Kafka, bir böcek.

Kafka'yı sevmez Meriç. "Kafka kadar adi bir adam gelmedi edebiyata. Pis, âdi, imanını kaybetmiş, pısırık, ezik bir adam." der Cemil Meriç. Tabii bu Kafka'nın kendisine benzemesindendir.

İnsanoğlu, kendisine kendisini hatırlatan benzerlerinden umumiyetle hazzetmediği için!(D. Cündioğlu)

Bu bilgiler ışığında da baktığımızda olayın bir özgürlük, bir ölmekten olmaya doğru gidiş değil, tamamen kendisine yabancılaşan ve iletişimsizliğin koyu girdabında debelenen bir insanın ruh halini görüyoruz. Ölüm de, olmayla değil belki, yok olma isteğiyle açıklanabilir.


Hangi gözle gördüğümüz mühim
İyinur Ergün 12 Kasım, 2007 - 18:05

Esere hangi gözle baktığımız sanırım önem arzediyor. Eyüp beyin söylediklerine katılıyorum.
Olay kendisine yabancılaşmanın , hatta yok olmanın hikayesi benim nazarımda da. Fakat Kafka'nın gözüyle baktığımda tüm çıkışı, önce kalıplardan böcek olmakta bulmuş gibi görüyor sonrasında da ölümü seçmekte.

Kafka ve onun paralelindeki yazarların şahısları kuşku yok ki çok daha derin bir tartışma platformu gerektiriyor. Bu bağlamda doğruyu görüp anlayabilmek için yanlışın varlığından da haberdar olmanın çok zaman her birimizin vazifesi olduğunu düşünüyorum.

Elimizdeki doğrulara daha iyi sarılabilmek ve üstad Cemil Meriç'in "Kafka kadar adi bir adam gelmedi edebiyata. Pis, âdi, imanını kaybetmiş, pısırık, ezik bir adam." demesinin nedenlerini anlamak için bahsettiği şahsı tanımak, anlamak gerekiyor.


"Bu bağlamda geçen gün
Eyüp YILDIRIM 13 Kasım, 2007 - 23:18

"Bu bağlamda geçen gün Ali Ural'ın Posta Kutusundaki Mızıka adlı mektup türünde yazılmış eserine nazire olarak yazdığım bir mektubu aşağıya alıyorum. Yabancılaşma ve iletişimsizlik müslümanların da bir sorunu olmaya başladı. Batı bu hastalığı bize de bulaştırdı, ürettiği teknoloji ile. Tabii suç sadece batının değil."

Sevgili Dost!
Bugün mektubunu aldım. Bu kez okulu adres olarak göstermişsin. Mektup banaydı fakat ben mektubu öğrencilerime de açtım. Açmakla bana darılmadın değil mi?

Onlar da dikkatle dinlemeye başladılar mektubunu. Önce anlam veremediler, yadırgadılar. Nasıl yadırgamasınlar ki? Ben mektubu okurken bir "duut-duut" sesi, böldü sesimi. Bu bir elektronik postanın habercisiydi. " SMS" deniyordu buna. Bir mektupçuk.

Sevgili Dost!
Senin mektubun mürekkep kokuyordu, onların mektubununsa kokusu yoktu. Senin mektubun duygu menekşelerini taşıyordu. Onlarınki ise manyetik bir ses.

Sevgili Dost!
Akşam misafir vardı. Uzaktan gelmişti. Yüzüme bir kez baktı. Sonra, masaya uzandı. Benim ellerim mektuba, onunki ise önce fareye, sonra klavyeye gitti. Ben "mektup" dedim. O "Windows Live Messenger" dedi.

Sevgili Dost!
Kim demiş, insanlar büyük bir iletişimsizlik içinde? Bilgi ve iletişim çağında herkes "Windows Live Messenger" kullanıyor. Herkes konuşuyor. İnsanlar, hummalı bir konuşma içinde. Artık insanlar dilleriyle değil, parmaklarıyla konuşuyor. Herkes önündeki ekrana kilitli, kimse arkasına bakmıyor. Hiç kimsenin küflü ve örümcek ağlarıyla sarılmış bir odası yok, herkesin geniş bir dünyası var.

Sevgili Dost!
Kafka'nın talihsizliği erken doğup erken ölmesi mi acaba? Gregor Samsa bize acıyla gülümsüyor.

Sevgili Dost!
Arkana bak! Ben de varım.


ÖZGÜRLÜK(?)
Betül Yozgatlı 12 Kasım, 2007 - 20:44

Selamun Aleyküm öncelikle okumaya bir hayli gecikmiş olduğum bu kitabı okumama vesile oldukları için bu faaliyeti düzenleyen ilgililere teşekkür ederim.

Okumuş olduğumuz Dönüşüm isimli kitabın zihnimde canlandırdıklarından bahsetmek istiyorum:

Kanaatimce esas olay özgürlük adı altında sorumluluklardan kaçmakta yatıyor.Böcekleşme halini Yaradanı inkar etmenin somutlaştırılmış hali olak düşünürsek; böcek olduktan sonra Gregorun odasında tembellik yapıp sorumluluklarını yerine getirememesi ve sürekli ızdırap içinde olması,Yaradanı inkar eden bireylerin özgürlük adı altında dinin yükümlülüklerinden kaçmasının ve fıtratlarına aykırı olan inkarın onları ruhi dengesizliğe sevk etmesinin somutlaştırılmış halidir.

Burada söylemek istediğim 2 şey var :

1)Özgür olmak istemeyen bir bireyin zorla özgürleştirilmeye çalışılması özgürlğün mantığıyla çelişir.

2)Özgürlük ifade edilirken çizgileri belirtilmelidir.Daha açık bir ifade ile birçok anlayış ve dinin mevcut olduğu dünyada İslami değerler çerçevesinde özgür olmak hiç zor değil diye düşünüyorum.


acı verir
filizakkın 12 Kasım, 2007 - 23:00

öncelikle anlamak; size teşekkür etmek istiyorum.

evet İyinur hanım size katılıyorum.Gregor asıl özgürlüğe böcek olarak ulaştı.
Ben de şunu söylemek istiyorum yaşamda onca sıkıntıya,mücadeleye sevdikleri için hiç şikayet etmeden karşı durulmuşsa çok acı verir izlerken onları sensiz.


kafka
ihyanur 12 Kasım, 2007 - 23:19

filiz hanım samsaya acımı verir yoksa o haldeyken ailesinin ondan tiksinmesi ve artık bi dereceden sonra ondan bıkması ne kadar savunmasız olduğunu düşünmeksizin samsaya karşı hareketlerin gelişigüzel yapılması nedeniyle ailesine karşı büyük bir kin mi duyar


Yıllar önce duymuştum bu
Tuba Doğan 12 Kasım, 2007 - 23:34

Yıllar önce duymuştum bu kitabı. Ama kahramının bir böceğe dönüşmesi bana itici gelmiş ve bir insanın asla böyle bir dönüşüm yaşayamayacağını bilecek kadar büyüdüğümü düşünerek kitabı okumak istememiştim.

Kısmet, kitabın sayfalarını site üyeleri ile birlikte aralamakmış.

Gregor`un böceğe dönüşümünü bana Mevlana' nın sözlerini hatırlattı:

"İnsanın hissiyat dünyasında kurtluk, domuzluk gibi nice hayvanın şahsiyet ve temâyülü ile temiz-pis, güzel-çirkin binlerce huy vardır. Bunların hangisi gâlip gelirse, insanoğlu, ona göre yönlenir şekillenir."

El-Cevziyye de: "insan nefsinde hayvan hasletleri de vardır. Meselâ karganın hırsı, köpeğin aşırı iştihâsı ve oburluğu, Tâvûs'un kendini beğenmişliği, mayıs böceğinin necâsetle ülfeti, kelerin âsîliği, devenin kini, kaplanın sıçraması, aslanın cesareti, farenin fâsıklığı, yılanın zehir saçması, maymunun lüzumsuz ve lâubâlî hareketleri, karıncanın toplama ihtirâsı, tilkinin kurnazlığı, sırtlanın hileli uykusu…" demektedir.

İnsan ne ile meşgul olur, neye alaka duyarsa onunla halleneceği bir gerçektir. Bizler fiziksel olarak karşımızda bir insan sureti görsek de, manevi anlamda gönül gözü ile bakmayı bilenler elbette karşılarında farklı bir mahluk göreceklerdir.

Sahip olduğumuz karakterimizi gizlemeye çalışsak da bu hal, davranış ve sözlerimize tesir edecektir. Tıpkı bir yalan makinesi gibi, görülmesi gözlerle mümkün olmayan şahsiyetleri görülebilir somut resme dönüştüren bir aygıt olsa elimizde halimiz nice olurdu acaba...

Annemiz, babamız, kardeşlerimiz, eş-dost, kanka, ahbap, vs... diye sahiplendiğimiz insanlardan acaba hangisi etrafımızda kalırdı... O insanlarla olan birlikteliğimiz acaba kaç dakika daha devam ederdi...

Öykünün ilk cümlesi ve ailenin ilk tepkisi ile aklıma gelen ilk düşünceler bunlar oldu.

Ayrıca Kafka`nın sizi öyküye dahil etmesi çok da uzun sürmüyor. İlk cümleyi okumuş olmanız bunun için yeterli. Daha Gregor Samda kimdir, ne yer ne içer, ne iş yapar,... diyemeden böceğe dönüşen kahramanımız çıkıyor karşımıza. Bir böceğin diliyle anlatıyor kendisini...


dönüşüm
gul lale 13 Kasım, 2007 - 00:44

merhaba... gönül dostları... anlayanlar, anlamaya adaylar... yeni katıldığım bu ailede okumalar karşıladı beni... nasıl olduğunu anlayamadığım, hangi tuşa dokunarak nasıl yaptığımı kavrayamadığım belki de bilinçle yapıp unuttuklarımdan olan işlem sonrası buldum kendimi sizin aranızda...

tasavvuf deryasına dalmaya hazır vaziyette kolluklarımı simitimi donanmışken anlamak ekibi franz kafkayı seçmişti. benim için okumayı isteyeceğim son kitaplardan olabilirdi- ki, - bu işte muhakkak bir hikmet vardır. okumam istenmiş okumalıyım ve anlamak ailesinin devleri arasında her ne kadar cüce misali kalacaksam da bir ses bir nefes te ben olayım diyerek oku-dum. okurken bir yandan kitabın sonunu hayal ediyordum küçük beynimle... hah şimdi bunun rüya olduğunu anlayacak! öyle olmuyordu... bu başka bir yere varacak örnekleme yapıyor! hayır ciddi ciddi böcek olmuştu adam... belki de kitabın sonunda böcek ailesinin bir ferdi için yazıldığını anlayacaktım. hayır! insan ailesinin böcek ferdi olarak gidiyordu. hem de öyle bir gidiyordu ki, gerek franz kafka nın anlatımı gerekse çevirmenin ustalığı ile kitap gözümün önünde filme dönüşmüş karakterler canlanmıştı.

nasıl da anlıyordum gregorun halini. hele o toza bulanmış anlatımı yok muydu kitabın gregor benim önümde yürüyordu neredeyse. canım benim. nasıl da dışlamışlardı. nasıl da gözden çıkarmışlardı? yavaş yavaş... acı ile karışık, merhamet ile karışık, şaşkınlık ile karışık, sonunda bencillik ve nefislerin kendilerini kurtarmak için gözden neleri çıkarabileceklerini gösteren duyargasızlıkla karışık itişleri... gerçekten bunu yapan insan mıydı? hele annesi, babası, kardeşi miydi? sevgilisi olsa belki ilk sıralardan giden olacaktı. hadi onu da ben ekleyeyim listeye... evet, olağanüstü gelişmeydi ama onun ailesiydi bunu aşmaya çalışacak olan en,eeeeeeeeeeen, ennnnnnnnnnnnnnnnnn yakınlarıydı....

gregor bir insandı. ailenin oğlu! sıkıntılı zamanların kurtarıcı meleği, evin direği, güvenciydi..., ne oldu? EVİN BÖCEĞİ OLDU. bitiş başladı. yavaş ve cüretkar adımlarla sonu geliyordu. onca insancıl düşünüşüne, duygulanışına ve davranışına rağmen... hele annesi rahatsız olmasın duygulanmasın acılanmasın diye o çarşafa saklanışı yok muydu. nasıl içli nasıl asil bir davranıştı... amacım size kitabı yeniden anlatmak, özetlemek değil. nasıl okuduğumu ne anladığımı hatta kendimle bizimle hepimizle nasıl özdeşleştirdiğimi anlatmak istiyorum. bunları hatırlayarak kendimizi hatırlayalım diye yer aldı bu bölümler. asıl amacım, asıl vardığım yer için basamak olacaktı. bu açıklamanın bu anlatımın üstüne basarak kendimizi görmeyi istiyordum onun için kitaptan anladıklarımı yazdım....

bir bilseniz ne kadar sıkılgan halimle yazıyorum şu cümleleri. biliyor musunuz ben de bir gregor'um. ben de bir böceğe dönüştüm. bir bok böceğine.( aslında ne asil ne sanatkar ne harika şeydir bok böceği) nasıl mı? ne zaman mı? çocukluğum saf salak lay lay lom ile, korkularım ve saire ile geçti İNSAN olarak. gençliğim ise dünya benim için yaratılmış, çok bilgili, herşeyden anlayan, bilen, kültürlü, güzel, zengin, akıllı bir İNSAN olarak. ne zaman desem orta yaş diyeyim hadi. şimdi kırküç yaşındaysam demek ki dönüşümüm kırklı yaşlarımda olmuş. böceğe dönüştüğüm. annemin babamın gözünde, çok sevdiğim hiç sevilmediğimi düşündüğüm eşimin gözünde hatta çocuklarımın gözünde... çevredekiler de görmüş olmalıydı böcek olduğumu. eski iltifatlar, sarılmalar, izzet ikramlar yavaş yavaş kayboluyordu. uzaklaşıyorlardı, uzaklaşıyordum... insanlardan, yakınlarımdan, ailemden... onlar öyle görmüşler miydi beni? bilmiyorum. ama kendimi görüyordum. eskisi gibi değildi hiçbirşey. kimse bana değer vermiyor kimse beni sevmiyordu. onlar için hiçbir önemim anlamım kalmamıştı. kendimi sevdirmeye beğendirmeye çalıştıkça küçülüyordum.

gregor gibi karanlık odada kendi halimde kalmıştım. arada çıkıyordum böcek olduğumu hatırlayıp geri dönüyordum. hala bir böcek olduğumu biliyorum. böcek halimle var olmaya ve böcek olarak hayatı deneyimlemeye çalışıyorum. neler öğrendim neler... sizlerin de hayatınızda eskisi gibi olmadığınız, farklılaştığınız, hayatı başka bir algılama ile yeniden belki defalarca deneyimlediğiniz olmuştur. ben bunu gördüm kitapta. kaç kere dönüştük kaç kere dışlandık bir evvelki saltanatımızdan. ama köle olarak KUL olarak deneyimledik hayatı, neler öğrendik neler... evin hanımı beyi olmaktan bir anda soydular bizi üzerimize böcek libası giydirdiler. daha canlı daha şükrane yaşattılar, hayatlar içinde hayatlar yaşadık. canlar içinde can verdik kaç kere kaç kere ve'l ba'su ba'de'l-mevte uğradık, kaç kere dirildik yeniden hem de gönüllere manalara sultan olarak. demem o ki, bu dönüşümler bizi içreler halinde yaşatıp safileştiren ikramlar oldu...

son söz; can içinde can bulmalardan kastım reenkarneler değil bir HAY(Y)at içinde bin ölmeler bin dirilmelerdir. saygılar. sürçi lisan ettim ise affola!...


Sn.Yıldırım,Yazı
Hayat Eylül 13 Kasım, 2007 - 09:49

Sn.Yıldırım,

Yazı/ yorumunuzu oldukça beğeniyle okudum.Bunlar bana da yabancı olmayan duygular, pek çok yazımda bu düşüncelere değinmişimdir.

Çoğu kez, anlatmak istediklerimizi ifade edemeyebiliriz yazdıklarımız, söylediklerimizle...

9 ihtimal…
1. Düşündüğünüz,
2. Söylemek istediğiniz ,
3. Söylediğinizi sandığınız ,
4. Söylediğiniz ,
5. Karşınızdakinin duymak istediği,
6. Duyduğu ,
7. Anlamak istediği ,
8. Anladığını sandığı ,
9. Anladığı. arasında farklar var. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.-Alıntı

Burada kitap hakkında yapılmış olan yazı ve yorumların iç dünyamızda çağrıştırdıklarını da dillendirmeyi deniyorum, şahsım adına konuşacak olursam...

Bunu yaparken de tek tek hangi yazı, hangi düşünceyi çağrıştırmış, açıklamasını yapmadığımdan hissettiklerimi ifade etmekte yetersiz kalmış olabilir yazdıklarım...

Sonuçta, ihtilâfta dahi bereket var, değil midir? : )

Her ne kadar müçtehid değilsek de, yanlış atışlar da kaydetmiş olsak;paylaşmanın yararına inanıyorum.
'Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir yerde, hiç kimse hiç birşey düşünmüyor demektir.-Alıntı-
Bir de, mektubunuz çok hoşuma gitti.Duygu ve düşüncelerinizi paylaşmamak neredeyse mümkün değil... : )

Mektupları severim, önceleri güzel denebilecek mektuplar da yazardım.

Hele sevilenden, sevdiklerimizden alınan mektuplar, buram buram kokularını taşırdı bize, onların...

Onlardan bir parça taşırdı üzerlerinde, bir iz, bir eser, kimi zaman bir gülümseyen fotoğraf, belki kurutulmuş bir çiçek...

Çok eski bir arkadaşımla konuştum geçenlerde...İzmir' e gelin olarak gidip, yerleşmişti.İstanbul' dan haberler iletirdim ona satırlarıma sinen 'sıla' kokusunu gönderirdim âdeta,bir dost yüreğin dilinden...

25 yıl öncesinin mektubunu saklıyormuş hâlâ...İlk fırsatta okumaya niyetliyiz, yeniden, birlikte...

'messenger' a ısınamadım ben, gmailim açık olur yalnızca, bilgisayarla aynı anda...
messengersa ancak bir telefon olabilir benim için, işlev bakımından, o da ancak uzun konuşmalar için tercih edilebilecek...

Çekirdek ailenin dahi çözülmesi, bireyleri arasındaki kopmalar, çok can yakıcı bir durum...
Aileler dağılırsa, toplumlar nereye gider?

İnsanlar arasındaki ilişkilerde zayıflamalar, düşündürücü...Kendi felâketini çağırıyor insanoğlu...Neyse ki hâlen iletişim becerimi yitirmemişim, buna sevinmeli miyim? : )

Yorumlarıyla renk, canlılık, hareket kazandıran, okuyan, yazan, düşünüp-anlamaya çalışan tüm arkadaşlara teşekkürler...

Saygı ve sevgiyle...

Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!

Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."


Sn Eylül'e
Eyüp YILDIRIM 13 Kasım, 2007 - 12:53

Sn Eylül'e teşekkür!

Katılımlarınız ve yorumlarınız için teşekkür ediyorum.

Hiç şüphesiz edebi eserlerin bir anlamı değil, birçok anlamı vardır. Ve hiçbir edebi eser, gerçek değildir. Sanatçı, bir gerçekten hareketle, bir gerçekliği anlatma peşindedir. Sanatçı, bir bilim adamı olmadığı için, bir şeyi göstermeye, işaret etmeye çalışır, işte bu demenin coşkusu içinde olur. Adeta okuyucunun önünde takla atar bunu göstermek için. Bilim adamı, kurudur, soğuktur, akılla hareket eder, söyleyeceklerini kestirmeden söyler. Bu nedenle sanatçının işi bir bilim adamının işi kadar kolay değildir.

Herkesin yorumunun farklı olması normal. Bu edebi eserin yapısıyla ilgili bir durum. Bazen, sanatçının kastetmediği anlamlar da çıkarılır ki, sanatçının aklına bile gelmemiştir. Tabii yorum yaparken de bunun ilgisini iyi kurmak gerekir.

Bunlar bizim anladıklarımız, acaba, Kafka bunu yazarken neyi kastederek yazdı? Bu da muamma.

Yorumları ilgiyle takip etmeye devam edeceğim.


Yorumlara Dair
selcan 13 Kasım, 2007 - 16:51

Ben edebiyattan çok anlamam, yazımda pek iyi değildir. Sadece bir okuma severim. Tüm yorumları takip ediyorum ve hepinize paylaşımlarınız için teşekkür ederim. Karşılıklı yorumlar mükemmel.(Hayat Hanım ve Eyup Bey)

Kendi adıma bu çalışmada, kitabı okurken bana çağrıştırdıklarını anlatmaya çalıştım. Tabi ki baktığımız pencereler farklı ama yorum da bu değil midir zaten;

-o andaki hissettiklerimiz,
duygularımız,
gördüğümüz,
görmek istediğimiz,
birikimimiz.....

Hangi pencereden bakıyor olursak olalım,

Kafka bugün yaşasaydı;
eminim ki bu yorumlardan mutlu olurdu.
Çünkü amacına ulaşmış olmanın hazzını yaşardı diye düşününüyorum.

[bu da bir yorum]
Sevgi ve saygılarımla.


izlenim
katre misal 14 Kasım, 2007 - 01:14

kitapta özgürlüğün vurgulandığı ona işaret edildiği hakkında bazı yorumlar okudum buna katılmıyorum.

yıldırım beyin kitap hakkında ifade ettikleriyle benim kitap hakkındaki izlenimlerim paralel bir seyir izlemekte.asıl vurgulanmak istenen iletişimdir yazarında üzerinde durmak istediği en mühim mevzu budur.

okuduğumuz kitaplarda,kaleme alınanlar yazarın ruhunun birer yansımasıdır aslında..iç hesaplaşmaları,korkuları,sevinçleri,hüzünleri,hayata dair ne varsa bunları yaşar ve sonrasında aktarır biz okuyanlara...

aynanın diğer yönüne bakan ise bizleriz ve baktıklarımızla kalmaz yansıyanda kendimizi görme çabası içinde buluruz adeta.bazen kendimizde olanı bulamasakta empati kurarız hayali kahramanlar ile bunu çoğumuz gerçekleştirmekteyiz;kitapta yaşanılanları biz yaşıyormuşuz gibi hissederiz,içinde oluruz olayların,zorluklarla mücadele eden hep bizleriz ,kendimizden bir parça bulma çabası içerisinde oluruz bulmasak dahi anlamak için büyük bir çaba sarfederiz nedense...

iletişimin beraberinde bu kitapta güven kavramınında etkisini gördüm.yaşamımızda hep birşeylere güvenle yaşarız güvensiz olduğumuzda ise huzursuz oluruz.

ailemize güveniriz,dostlarımıza ,sağlığımaza,hayat standartlarımızın iyi oluşuna,yada tam tersinide ele alabiliriz;güvensizlik,umutsuzluk hali ile yaşamımızı düz bir çizgi şeklinde sürdürmeye çalışırız...

ve son olarak mücadele kavramının beraberinde yılgınlığın bitkinliğin ve çaresizliğin bir iç çekişiyle sonlandığı hazin yaşamaları hatırlattı bu eser bana...


Arkadaşlarımın yorumuna saygı duyuyorum
İyinur Ergün 14 Kasım, 2007 - 10:32

Burada kalem oynatan farklı farklı pencerelerden eseri tanımlamaya çalışan tüm arkadaşlarıma saygılarımı sunuyorum. Zira farklı fikirlerin doğması bizi doğruya daha sağlıklı ulaştırır düşüncesindeyim. Lâkin kaygım biraz da olsa; "bu kitap tamamen bunu anlatmaktadır" fikrine saplanıp kalınmasıdır. Zira yazılan her eserde, eser kahramanının bir parmak oynatışında bile yazarın düşündüğü ve düşündürmeye çalıştığı bir çok husus olduğu muhakkaktır. Bu nedenle gerek yazara, gerekse de size farklı gelen yorumlara haksızlık etmememizin doğru olacağını düşünmüştüm.

Analizimizin başında
Gregor asıl özgürlüğe böcek olarak ulaşmış olamaz mı? diye bir soru atarak fikir ateşimizi alevlendirmeye çalışmış olmam ve;

Sanıyorum Gregor'un durumunu, çok farklı pencereden de olsa ortak payda olan "özgürlük" kelimesinde izahlandırmaya çalışmamız, biraz düşünenlerimiz için zor olmayacak Bünyamin bey. Ama ortak "özgürlük" kelimesine ulaşmak yetersiz kalıyor. diyerek kurduğum cümlelerimle, eserin yalnızca bir açıdan düşünülmemesi gerektiğini gösterdiğimi düşünüyorum.

Bu anlamda, farklı yorumlar getiren, düşünen ve düşündürmeye çalışan tüm arkadaşlara tekrar teşekkürler. Analizleri şevkle takip etmekteyiz.

Saygılar,


Özgürlüğünü kaybeden Samsa'nın ölmesiyle özgürlüğüne kavuşan ail
Serap Cem 26 Kasım, 2007 - 22:49

Gregor Samsa şayet küçük bir böceğe dönüşseydi, tamamen özgür olacaktı. Fakat Samsa bir sabah devcileyin bir böceğe dönüştü.Öyle ki uzunca bir süre yataktan kalkamadı.Şimdiki bedeni hareket etme,çalışmaya gitme ya da kaçıp gitme özgürlüğüne engeldi. Böcekleşmeden önce muhtemel aile ve iş yaşamının yol açtığı özgürlük kısıtlaması,böcekleşmeden sonra en uç özgürlük kaybına dönüştü.

Ben bu öyküyü baskın bir biçimde "Bir Şizofren ve Ailesi","Bir Alzheimer'li ve Ailesi" şeklinde okumuşumdur.(Yoksa dediğiniz gibi farklı açılardan da okunabilir.)Burada böcek-Samsa'nın ölümüyle asıl özgürlüklerine kavuşan ailedir.Aile, süreç içerisinde babanın çalıştığı,kanlı-canlı(yani sağlıklı)kızlarıyla gurur duyar mutlu bir aile haline gelmiştir.


Gregor Samsa...
Gülnur Gündoğdu 14 Kasım, 2007 - 15:52

Gregor Samsa, devcileyin bir böcek… Kitabı okuduğumda kitaba ilişkin düşüncelerim allak bullak oldu diyebilirim. Bir düşünce diğerini rahatlıkla çürütebiliyordu çünkü. Netlik bulmak zordu benim için. Kitabın birçok yönünün ayrı ayrı incelenmesi gerekiyor hiç şüphesiz.
Akıllarda birçok soru uyandırabiliyor yazar. Vermek istediği, göstermek istediği o kadar karmaşık ki olay örgüsünde.

Gregor neden bir böceğe dönüştü? Gregor'un değişimi okurlar tarafından genellikle olumsuz düşünceleri çağrıştırmakta. İnsan bir sabah uyanıp kendini bir haşerat şeklinde görmüş olsa, Gregor kadar rahat tutumlar sergileyemeyecektir. Gregor'un çoğu insandan farkı buydu. O kendini her haliyle kabullenmiş, her şeyi olağan görmüştü. Gregor yine aynı Gregor'du… Aynı hisleri taşıyan, aynı sorumlulukları duyan Gregor…Gregor'un sahip olduğu meslek de özenle seçilmiş, Gregor'un yaşamı süresince sınırlanmış hayatına en uygun olan pazarlama mesleği.

Gregor'un ölümünü düşündüğümde Gregor'un yaşamında yapılmış yanlışların, hataların bir cezasıymışçasına bir böcek gibi zavallı şekilde öldüğünü düşündüm fakat bu noktada gördüm ki bu sadece benim yorumumla kalmış sığ bir düşünce. Kafka neler düşündü ve neler düşündürtmek istedi? Buna cevap aramam gerekiyordu. Kafka gözünden görmeliydim. Sayın Bünyamin Ergün buna ilişkin önemsenmesi ve üzerinde konuşulması gereken şeylere değinmiş. Gregor hayatından memnundu, böcek halindeyken dahi yine işe gitmeyi planlayabiliyordu. Gregor'un böcek halini kabullenemeyen ve asıl incelenmesi gereken ailesiydi. Yazar aslında tüm okurları ailesinin yerine koymuştu. Okurlar da farkında olmadan ailesinin tepkilerini verdi Gregor'a karşı.Dönüşüm fiziksel olarak Gregor'da, ruhen ise ailesinde gerçekleşmişti.

Peki son neden ölümdü? Gregor Samsa, Kafka'nın ve Batı'nın tüm kahramanları, ölüme mahkumdur. Çünkü onlar için çıkış yolu kalmamıştır, son durak ölümdür. Ölüme değmeden önce yaşamları, bir dağın yamacından tırmanan insanlara benzer. Zirveye çıktıkça uçurumun büyüdüğünü görmezler; zirvenin tadını çıkaramadan bir anlık bir körlük onları büyük uçuruma sürükler.


Dikkat çekici
Aslı Eren 14 Kasım, 2007 - 16:14

Dönüşüm'de Franz Kafka adeta boşluk bırakmamacasına bir olay örgüsü kurmuş. Gregor Samsa'nın durumun anlamaya çalışırken özgürlüğü sorgulamamız, ailesinin tutumu ve gregora olan yaklaşımlarını irdelerken iletişimsizliği, kopukluğu had safhada görebiliyoruz. Yukarda da bir çok arkadaşımız bunu açıklayıcı şekilde göstermişler sağolsunlar...

Bünyamin bey'e ve onun paralelinde

Gregor'un böcek halini kabullenemeyen ve asıl incelenmesi gereken ailesiydi. Yazar aslında tüm okurları ailesinin yerine koymuştu. Okurlar da farkında olmadan ailesinin tepkilerini verdi Gregor'a karşı.Dönüşüm fiziksel olarak Gregor'da, ruhen ise ailesinde gerçekleşmişti. diyen Gülnur hanımefendinin; dikkat çekici sözlerine tam anlamıyla katıldığımı belirtmeliyim.

Vel hasılı, kitabın arka kapaktaki açıklamasında da belirtildiği gibi; bu hakikaten bir yabancılaşma öyküsü.

Selam ve sevgiler


Dönüşüm, her iki kesimde
Eyüp YILDIRIM 14 Kasım, 2007 - 22:10

Dönüşüm, her iki kesimde farklı sonuçlar ortya çıkartmıştır. Gülnur Hanım'ın dediği gibi Gregor'da fiziksel bir değişim gerçekleşirken, ailesinin ise bakış açısında bir değişiklik ortaya çıkmıştır. Bu da ilişkilerin ne kadar kırılgan ölçüler üzerine kurulduğunun bir göstergesidir. Bu ölçü de, para ve maddesel ölçülerdir. Bu da, ailesi için Gregor'un tek kayda değer tarafının, evin geçimini sağlamak olduğunu gösteriyor. Bu ortadan kalktığı zaman Gregor da onlar için yok demektir. Ölüsüne bile dönüp bakmamışlardır. Para eve girmediği zaman Gregor onlar için bir hiç olmuştur. Kızkardeşinin ona bakması da, biraz zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Zamanla o da kâile almamaya başlar zaten.

Kapitalist sistemin insanı getirdiği nokta budur. Samsa, ailesi için çok düşünür (Her şeye rağmen, kızkardeşini düşünmesi, keman eğitimi için, ailesi için.) Burada Kafka muhtemelen, bu anlamda bir mesaj verme peşindedir. Bu ailesinin diğer fertlerindeki onulmaz bir eksikliktir.

Bir de kızkardeşinden ve özellikle annesinden kaçması, kendisini saklamaya çalışması ne demektir? Bunun üzerinde düşünmeye devam edeceğim...


En son:"Bir de
Eyüp YILDIRIM 14 Kasım, 2007 - 21:06

En son:"Bir de kızkardeşinden ve özellikle annesinden kaçması, kendisini saklamaya çalışması ne demektir? Bunun üzerinde düşünmeye devam edeceğim..." demiştim.

Burda bile Groger kendisini değil, karşısındaki muhataplarını düşünüyor. Olur ki, bir tiksinme, bir korku oluşur diye. Şöyle bir derinlemesine düşündüğümüzde aslında, bunun Kafka'nın bilinçaltını yansıttığını anlayabiliriz. Gregor'da var olan meziyetlerin yokluğuna işarettir bu bence. Kafka, modern dünyada bu meziyetlerin yokluğunun acısını çok derinden hissetmektedir. En baştaki yorumumda Gregor Samsa'nın yerine kolaylıkla Kafka'yı koyabileceğimizi ifade etmiştim. Şimdi de aynı şeyi söylüyorum. Gregor Samsa, bütün iyi meziyetleri temsil etmektedir. Ve Kafka'nın yaşadığı gerçek dünyada bunların hiçbiri yoktur. Bunların olmadığına büyük ve sert bir vurgudur böcek olmak. Dikkatleri tamamen bu yöne çevirmenin savaşı içindedir Kafka. Sanatçının bu duyarlılığı normal bir insandan daha güçlüdür.

Meriç de, Cündioğlu'nun ifadesiyle kendisini insanlara dinletebilmek için hep böyle güçlü naralar atmıştır.

Bu sert bir zemine sert bir vuruştur. Kafka, bunu böcekleşerek sağlamaya çalışmıştır. Burada aslolan böcek değil, Samsa'nın sahip olduğu tüm iyilik ve güzelliklerdir.

Gregor Samsa'nın ölümü, kanımca bir özgürlüğe ve olmaya(olgunlaşma) gidişin işareti değil bütün bu iyilik ve güzelliklerin yok olmaya gidişin ifadesidir. Gregor Samsa merhametlidir ve onun ölümüyle merhamet ölmüştür. Gregor Samsa diğergamdır ve onun ölümüyle diğergamlık ölmüştür.

Ölüm, pes etmenin adıdır Kafka'da. Cemil Meriç ne demişti:"Kafka kadar adi bir adam gelmedi edebiyata. Pis, âdi, imanını kaybetmiş, pısırık, ezik bir adam."

"imanını kaybetmiş, pısırık, ezik bir adam"...

Bunlar Cemil Meriç'in tespitleri...

Ölüm, bir acizliğin ifadesidir. Bütün o güzel meziyetlerin sahibi Samsa'nın ölümü, güzel ve istenilen meziyetlerin ölümüdür. Kahredici bir yalnızlık, iflah olmaz bir iletişimsizlik ve ümitsizlik girdabına ölümle birlikte Gregor Samsa yuvarlanıp gitmiştir. Acıyoruz, çünkü acıdığımız esasında Gregor Samsa değil, insanlıktır. Zira ölen, insanlıktır.

Gregor Samsa'nın ölümü, modern dünyada insanın/insanlığın ölümüdür. Kafka, bunu haykırmaya hem de güçlü bir sesle haykırmaya çalışmaktadır. Ve Gregor Samsa'yla herkes bir parça ölmeye başlamaktadır. Fakat hiç kimse Gregor'un feryadını ve sesini duymadı. Sahi, ailesi de duymamıştı/duymuyordu. Gregor, vahşi kapitalizm denizinde bir adaydı ve yavaş yavaş gün be gün eriyerek battı. Aile fertleri bu batışı fark etmedi bile. Onlar dost adına kapitalizm girdabındaki yılana sarıldılar.

Bu açıdan baktığımızda ölüme olumlu ve pozitif bir anlam yüklemektense, negatif bir anlam yüklemek daha anlamlı gibi geliyor bana.

Tabii, bunlar benim yorumlarım ve düşüncelerim. Edebi eserin çok anlamlı olduğunu unutmadan yoruma açık olduğunu da ifade edelim.


Samsa
Aslı Eren 15 Kasım, 2007 - 11:03

Dönüşüm, aile kurumunun bireyin yok edici yanlarını tüm çıplaklığıyla gösteren bir öykü tadında. Hatta, sıradışı birey, sürünün dışına çıkanı ezip yok eden toplum çatışmasını en etkileyici bir biçimde dile getiren adeta roman gerçekliğinde bir öykü.
Gregor samsa'nın hali ise tam olarak toplum içersindeki bireyin tragedyasıdır kanımca.

Samsa'nın başkaldırısı Eyüp beyin de dediği gibi bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı, kendine uygun biçimi yaratır.

Eserin başlarında toplumu ifadelendiren aile, önceleri çocuklarından ümidi kesmez, böcek Gregor'a hareket alanı sağlayabilmek için, odasının biraz boşaltılması gerektiğini düşünür. Lakin ilginç olan annenin buna karşı çıkma sebebidir.

Bence en iyisi odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır, böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.'

Gregor'un asıl unutması istenen şey, onun gerçek anlamda bağımsız olabildiği zaman dilimidir; yani Gregor sürüye dönebilmek için böceklikten kurtulmalıdır ve sürüyle yeniden uyum sağlayabilmesi için böcek olduğu dönemi unutmalıdır.
Böylelikle o vakit yine ailesine uyum sağlayabilecek; içinde yaşadığı toplumun eskisi gibi ‘emrinde' olabilecektir.

Bu kadar ince hacimli bir eserden çok fazla bakış açısı çıktğını görmek eserin niteliğini gösteriyor. Bu isabetli tercih için editörlerimize teşekkür ediyorum.

Selam ve sevgiler


Dönüşüm
İyinur Ergün 15 Kasım, 2007 - 11:30

Eserde fazlaca dikkatimi çeken bir paragraf yine bir pencere aralıyor bize düşünmemiz gereken gerçekliği gösteren.

Gregor'un yeniden ‘insan' olmasından artık ümit kesildiğinde kız kardeşinin söyledikleri bu durumu daha vurgular: ‘Buradan gitmeli… tek çare bu, baba. Ama onun Gregor olduğunu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi…'

zira burada söz konusu olan ‘hayvan', asıl ya da olması gereken insandır! Bu ise içler acısı maalesef...

Ben öyle sanıyorum ki, Kafka'nın Dönüşüm'ü; kendi gayretleriyle 'insan' 'birey' olabilmeyi başaranlara düşman kesilen modern toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen günümüz modern aile yapıları, yeryüzünden yok olana kadar Kafka'nın Dönüşüm'ü bizim gibi platformlarda daha çok konuşulacak ve güncelliğini muhafaza edecektir.

Not: Cemil Meriç'in de kendisini insanlara dinletebilmek için attığı naraları gösteren aşağıdaki satırları da Eyüp bey'in söylediklerini doğrular niteliktedir.

'Benzerlerime iletecek hiçbir önemli mesajım yok. Bir yabani gibi yaşadım, bir başkası gibi acı çektim. Hayatımda hiçbir fevkalade olay yok: önemsiz hayal kırıklıkları, gerçekleşmemiş rüyalar, yerine getirilmemiş projeler (Jurnal, 22.7.1955)

Zira oğlu, Cemil Meriç'in bu satırlarla elindekileri bildiği halde içini kemiren 'kim okuyacak bu satırları?' sorusunu yok edemediğini gösterdiğini ifade eder.


İfade güçlüğü çeken
Funda Bulut 15 Kasım, 2007 - 00:30

İfade güçlüğü çeken biri olarak yazmak benim için biraz güç olacak.Bu yüzden kusurların hoş görüleceğini ümid ediyorum.

Dönüşüm, bir değerleri reddediş denemesidir diye düşündüm kitabı okurken.Gregor Samsa'nın böcek olarak hayata gözlerini açtığı an,aynı zamanda hiçliğin kapısından adımını içeriye attığı andır.Nietzsce'nin üst insanı kurgulamak için yaptığını Kafka yok oluşun basamaklarından biri olarak yapıyor;tüm değerleri,toplumsal kuralları,başkalarının bize yüklemeye çalıştıgı sorumlulukları reddediyor.Bu bir özgürlük müdür?İşte bundan emin değilim.Bir insanın tam manasıyla özgürleşebilmesi için önce kendinden kurtulması gerektiğini düşünüyorum.Bu nedenle Gregor'un bilincini kaybetmemiş olması O'nun hala özgürleşemediğini gösterir."Sıkı sıkıya sahiplendiğimiz tek şey ;aklın yitirilişi,doruğu olacaktır kurtuluşumuzun..." (Foucault)

Diğer taraftan insanların beklentilerini karşılamamanın,hayır diyebilmenin küçümsenmeyecek bir özgürlük olduğunun farkındayım.Gregor hayvan olma pahasına birey olmuştur.İnsanlar fiziksel özelliklerini koruyarak hayvanlar gibi tekdüze yaşamaktadır.Hiç kimse kendisinden beklenilenin dışına çıkmamaktadır.İşte bu yüzden Gregor bir böceğe dönüşerek hayvan gibi yaşayan insanlardan ayrılmıştır.

Birey olmanın,kendi benliğini korumanın bir takım bedelleri olduğunu anlatırken belki de koşulsuz sevginin imkansızlığını da vurguluyor Kafka bize.Gregor'un ailesinin O'na yaklaşımından ilişkilerin ,sevgi bağlarının(!) menfaatler üzerine kurulduğunu,karşılıklı beklentiler gerçekleşmediğinde bu bağların da ortadan kalktığını çıkarıyoruz.(kitabı okurken zihnimi en çok meşgul eden sorulardan biri 'bir anne çocuğunu sevmek zorunda mıdır?' sorusu oldu.)


Hâlâ varım oysa
Semra Yaylı 15 Kasım, 2007 - 00:38

Kafka'nın Dönüşümünü maalesef ki daha bugün temin edebildim.Yorumları bile okumadım, okumalarımın üstüne gölge bırakmasından diye,ama eminim ki önemli alıntılar var.

Buralardayım yani.

Anlamlı kelamlara ...


Yazık Kafka'ya
philologist13 15 Kasım, 2007 - 20:26

Kitabı çok önce bitirmeme rağmen düşündüklerimi ekleyemedim çünkü ne zaman niyetlensem üslubumun yetersizliği üstesinden gelmem gereken bir korku olarak belirdi. Sessiz kalıp yorumları okumak bile o kadar büyük keyif vericiydi ki anlatamam.
Gregor Samsa, kusursuz ahenkte bir bütünün uyumlu bir parçası olduğunu düşünürken sürünün dışına çıkıyor nasıl yaptığını geriye nasıl döneceğini bile bilmeden. Önce kabullenmiyor durumunu ama çevresi çok daha çabuk alışıyor onun yeni şekline. O da artık farklı bir gözle bakıyor çevresine. Birey olarak varlığının ancak üretime katkıda bulunduğu oranda söz konusu olduğunu farkedince de zaten hayatını sonlandırıyor.

Yazarın okuyucularına vermek istediği de tam bu noktada toplanıyor. Kitabı elinize aldığınız ilk andan itibaren içinizi kemiren "neden böyle bir şey başına geldi?" sorusunu yazar duymazlıktan gelerek üstünü örtüyor ki asıl göstermek istediği şeyi farkedebilelim. O da çevresindekilerin onun değişimine verdiği tepki.

Birey olarak var olmanın toplumun dışına çıkmak ile toplumun kölesi olarak tabuları kabullenmek üzere iki kutuplu bir dünyada yaşadığını düşünenlere kesinlikle tavsiye edilmemesi gereken bir kitap.

Kafka için sadece üzülüyorum,karanlık odalar inşa edip içinde kaybolmuş. Birisinin ona söylemesi gerekti; Sen gözünü kapattın göremiyorsun diye güneş yok değildir.


Hepimiz Gregor'uz, Hepimiz …!
fe_eyne_tezhebun 15 Kasım, 2007 - 21:27

Bu eseri, böylesine anlamlı bir organizasyonun içinde olmanın ve anlamak adına yapılan okumanın ardından yapılacak olan fikir alışverişinden faydalanacak olmanın heyecanı ile eli- me aldım ve okumaya başladım.

Ve daha ilk sayfanın ardından kitabın sonunun nasıl biteceğini merak etmeye başlamış-tım.Bir film senaryosu gibi geldi.Bir taraftan kitabı okurken bir taraftanda gözümün önünde sahneler canlanıyordu ve kitabın son cümlesini bitirmemin ardından 10-15 saniye duraksayıp öylece kaldım oturduğum yerde. Bu nasıl bitişti! Kitap bitmişti ve benim kafamda net bir şey yoktu. Sadece sorular yumağı kalmıştı aklımda.

- Kafka, Gregor'u böceğe dönüştürerek ne ifade etmeye çalışıyordu?

- Ailesi gerçekten artık bir fayda sağlamadığı için Gregor'u neden dışladı? Bir aile böyle mi davranmalıydı herşeyi onları mutlu etmeye adayan evladına?

- Yoksa Gregor, tüm bu fedakarlıkları kim için, ne için yaptığını mı ölçmeye çalışıyordu?

- Gregor, yaşadığı Dünya sisteminin olmasını istediği insan tiplemesine karşı isyan bay- rağını mı kaldırmıştı? Bu ayaklanmanın ardından bir özgürlük vardı da onamı ulaşma- ya çalışıyordu?

- Peki özgürlük neydi? Herkese göre değişirmiydi bu özgürlük? Bir çerçevesi varmı öz- gürlüğün?

- Gregor'un peşinden koştuğu şey gerçekten özgürlükmüdür? Uğruna ölünebilecek bir özgürlükmüdür?

- Kafka, Samsa'yı bu özgürlük için neden öldürmüştür, niçin ölümü tercih etmiştir?

- Kafka Gregor'u öldürerek yaşadığı dünya sistemine karşı kaldırmış olduğu isyan bayrağını yakıp atmış olmuyormuydu?

Vesaire…

Sorular daha da çoğaltılabilir. Belki Kafka bu kader soruya cevap vercek şekilde düşün- medi kitabı yazarken, belki bu sorulardan bir tanesi üzerine kurdu eserini? Belki de bunların dışında başka bi düşünce üzerine…

Ben Kafka'nın neyin peşinde koştuğu konusunda henüz net bir fikre ulaşmış değilim. Fa- kat eseri özgürlük açısından değerlendirirsek Kafka, özgürlüğe ulaşamadığını, bizatihi yenildiğini söyleyebilirim. Bu yenilgide Kafka'nın tek suçu içinde bulunduğu Dünya'nın sığ düşüncesinden kurtulamamasıdır.Yenilginin sebebi kanaatimce budur

Benim fikrim, Kafka bu eserinde Samsa ailesinin dönüşümü üzerinde durmuştur.Tabi ki bu da benim algılamam Kafka gerçekten bunun üzerinde mi durmuştur?...

Cevap; Bilemem.

NOT:İçinde bulunduğum aşırı yoğunluktan (bende mi bir Gregor'um ne :) ) dolayı düşüncelerimi geç aktardığım için tüm ''Anlamak'' ailesinden özür dilerim.

"KORKAKLIKTA AR ILERLEMEKTE SEREF VAR"


Teşekkürler
Bünyamin Ergün 16 Kasım, 2007 - 08:20

Eseri okuyup fikirlerini paylaşmaya değer görerek yazma zahmetine katlanan arkadaşlara teşekkür ederim.

Denildiği gibi, eser küçük, ihtiva büyük. Reel açıdan bakacak olursak pek de iç açıcı bir eser değil. Kafka'nın biyografisi ve bizi götürebileceği nihai nokta da malum. Fakat kimi zaman insanlar rızalarının dışında bilinçlerinin dışında hizmette bulunabiliyor. Ben Kafka'yı bu eserinde böyle tanımlıyor ve böyle bir eseri istemeden yazdığını düşünüyorum. Çünkü Kafka nihayetinde ve illâki kalemini buhranlarının çözümü olarak kullanıyor; lâkin mürekkebi belki kendinin dahi istemediği bir anda bitiyor. Anlamaz, anlayamaz.

Sizlerin sayesinde farklı düşüncelerin sesleriyle aklıma dahi gelmeyecek bazı meseleleri düşünme fırsatı edindim. Bunca tahlilin sonucunda ortaya çıkan portrenin göz alıcılığına dikkati çekmek istiyorum. El ele verilerek çıkılan merdivenlerin nihayetinde sanal alemin felaketlerinden arındırılan bu bölgede hiçbir ilintiye takılmadan düşünceleri tahlil müessesesini layığıyla çalıştırmış bulunuyoruz. Bu fevkalâde görüntü anlamak isteyenlerin görüntüsütür. Buna vesile olmak kifayetsiz bir duygu. Sizlerden ricamız, burada attığınız adımları nasıl da rahatça attığınızın dikkatle ayırdığına varmanız olacaktır. Zira emin olunuz ki her düşünür, yazar ya da sanâtkar böyle bir adımla yola çıkmıştır...

Şahsım, eşim ve şu andan bihaber yaşayan; fakat gelecekte bu sayfayı ziyaret edecek olan zatı muhteremler adına bu organizasyona katılan herkese teşekkür ederim.

Samimiyetle


Bizden de teşekkür!
Eyüp YILDIRIM 16 Kasım, 2007 - 14:30

Ben de bu siteye tevafuk eseri rast geldim, Cemil Meriç ile ilgili bir arama neticesi. Güzel bir site, güzel bir tevafuk, güzel bir buluşma. Zamanın internette hovardaca kullanıldığı bir zaman diliminde, sanal alemin böylesi zihin açıcı uğraşlara ve çabalara vesile olması muhteşem bir şey. Herkesin ayrı yerlerden bu platformda buluşması ve fikirlerini paylaşması heyecan verici bir şey...

Son olarak; bir yazarın, bütün(ya da bütüne yakın) eserlerinin okunmasıyla o yazarın/eserlerinin daha iyi anlaşılacağını ve yorumlanacağını belirtmeliyim. Eserin, bir nevi yazarın şahsi tarihi olduğunu unutmadan, yazarın eserleriyle en iyi şekilde tanınabileceğini ifade etmeliyim. Şu an elimde olan " Dava" adlı eserinden de hareketle Kafka hakkında şunu söyleyebilirim: Baskı ve ruh sıkılganlığı ön planda Kafka'da. Mekan ve zaman baskısıyla ruhumuz geriliyor. Aynı şey, Dönüşüm'de de vardı. Gregor Samsa'nın bir odada olduğunu unutmayalım. Dışarıya bir pencereden açılabiliyor. Bu baskı ve ruh sıkılganlığı, DAVA'da daha bir belirgin. Bunu daha bir yaşıyor okuyucu. Bu durumun, Kafka'nın yapısından kaynaklandığını unutmamak gerekir.

Yorumlarıyla katkıda bulunan herkese ben de teşekkür etmek istiyorum sitenin yeni üyesi olarak.


onuncu günde kaplanlar
Funda Bulut 27 Kasım, 2007 - 00:08

Şimdi son yazılan yorumu okurken; fakültede çeviri ödevi olarak verilen bir hikaye geldi aklıma.Türkçesini paylaşmak istedim.
ONUNCU GÜNÜNDE KAPLANLAR
ESER: ZEKERİYA TAMİR
OYUNLAŞTIRAN: Rüstem Budak
OYUNCULAR:
Hayvan terbiyecisi
8 öğrenci
Kaplan
Kaplan hizmetçisi
2 avcı

HAYVAN TERBİYECİSİ:
- Çabuk ormandan bana bir kaplan yakalayıp getirin.
AVCILAR:
- Emredersiniz.
( Avcılar bir süre sonra bir kaplan yakalayıp getirip hazırlanan kafese koyarlar.. yakalanan kaplan çevresinde daire olmuş öğrencilere kızgınlıkla bakar)
HAYVAN TERBİYECİSİ:
( öğrencilere döner) eğer sizler gerçekten hayvan eğiticilik mesleğimi öğrenmek istiyorsanız, düşmanınızın midesinin ilk hedef olduğunu bir saniye bile olsa unutmamalısınız. Göreceksiniz ki bu aynı anda hem zor hem de kolay meslektir. ( Kaplana bakarak) Şimdi şu kaplanla bakın bu kötü huylu, kendini beğenmiş, özgürlüğü ile gücü ve saldırganlığı ile övünene bir kaplan. Fakat o değişecek ve tıpkı küçük bir çocuk gibi uysal ve itaatkar olacak. Seyredin şimdi; yiyeceğe sahip olanla olmayan arasında cereyan eden olayları seyredin ve öğrenin.

BİRİNCİ GÜN
( Öğrenciler hayvan eğitmenin zorluğu konusunda konuşurlar. Burada belirlenen bir kaç öğrenci konuşur)
HAYVAN TERBİYECİSİ: Değerli konuğumuzun hali nasıldır acaba?
KAPLAN: Bana yiyeceğimi hazırla yemek vaktim geldi.
HAYVAN EĞİTİCİSİ: Benim esirim olduğun halde bana emir mi veriyorsun! Ne komik bir kaplansın sen. Burada emir vermeye yetkili tek kişinin ben olduğunu bilmen gerekir.
KAPLAN: Hiç kimse kaplanlara emir veremez.
HAYVAN TERBİYECİSİ: Fakat sen şu anda bir kaplan değilsin. Sen ormanlardayken kaplandın oysa ki şu an kafestesin ve sen sadece emirleri yerine getirecek dileğimi yapacak bir esirsin.
KAPLAN: Hiç kimseye köle olmayacağım.
HAYVAN TERBİYECİSİ: Sen bana itaat etmeğe mecbursun. Çünkü sana yiyecek veren benim.
KAPLAN: Senin yiyeceğini istemiyorum.
HAYVAN TERBİYECİSİ: Öyleyse istediğin gibi aç kalabilirsin. San istemediğin bir işi zorla yaptıracak değilim ya.(Sonra öğrencilerine dönerek) Nasıl değiştiğini göreceksiniz. Dik başlılık karın doyurmaz.

İKİNCİ GÜN
HAYVAN TERBİYECİSİ: Acıkmadın mı? Kesinlikle sana azap edecek ve elem verecek bir derecede acıkmışsındır. Aç olduğunu söyle, istediğin kadar ete kavuşursun.( Kaplan susmaya devam etti)
HAYVAN BAKICISI: Söylediğimi yerine getir bak, ahmak olma aç olduğunu itiraf et, hemen karnın doyar.
KAPLAN: Açımmm
(Terbiyeci gülerek)
HAYVAN TERBİYECİSİ: Bakın işte o hiç kurtulamayacağı bir tuzağa düştü.
Hizmetçi kaplan bol etli bir kemik parçası ver.
HİZMETÇİ: Emredersiniz efendim.

ÜÇÜNCÜ GÜN
HAYVAN TERBİYECİSİ:Eğer bu gün yemeğe kavuşmak istiyorsan senden isteyeceğimi yerine getir.
KAPLAN: Asla sana itaat etmeyeceğim
HAYVAN TERBİYECİSİ: Aceleci olma çünkü istediğim çok basit. Sen şu an kafesinde dönüp duruyorsun. Sana "ayakların üzerine dikil." Dediğimde hemen ayakların dikilmen gerekecek.
KAPLAN: ( kendi kendine) gerçekten bu önemsiz bir istek. İnatçı olup acıkmama değmez.
HAYVAN TERBİYECİSİ:Ayağa kalk!
KAPLAN: ( Derhal ayakları üzerine dikildi)
HAYVAN TERBİYECİSİ:Çok güzel…Hizmetçi kaplana bol et ver
HİZMETÇİ: Emredersiniz efendim.
HAYVAN TERBİYECİSİ: ( öğrencilere dönerek) Birkaç gün sonra kağıttan kaplan olacak.

DÖRDÜNCÜ GÜN:
KAPLAN: Ben açım benden ayakta durmamı istesene
HAYVAN TERBİYECİSİ öğrencilerine dönerek) işte bakın emirlerimi sevmeye başladı bile
( kaplana dönerek) Bu gün kedi gibi miyavlamadığın sürece yemek yemeyeceksin.
KAPLAN: ( Kendi kendine) Ne olacak sanki kedi miyavlaması taklidi yapsam bir eğlenmiş olurum.
( Kedi miyavladı fakat hayvan terbiyecisi suratını astı memnuniyetsiz şekilde)
HAYVAN TERBİYECİSİ: Başarısız taklit kaplan kükremesini kedi miyavlaması olarak mı kabul ediyorsun sen. (Kaplan ikinci kez kedi gibi miyavladı fakat hayvan terbiyecisi suratını asmaya devam etti.
HAYVAN TERBİYECİSİ: Miyavlaman hala başarısız. Bu gün seni bırakıyorum. Biraz kedi gibi miyavlama antremanı yap. Yarın seni imtihan edeceğim eğer başarılı olursan yemek yersin. Ama başaramazsan asla yemek yiyemeyeceksin.

BEŞİNCİ GÜN
HAYVAN TERBİYECİSİ: Haydi!başarılı bir şekilde kedi gibi miyavlayabilirsen büyük bir parça taze et kazanacaksın.
KAPLAN Çok güzel şekilde) miyaaaav, miyaaaaav, miyaaaaav
HAYVAN TERBİYECİSİ:Harika! Mart kedisi gibi miyavlıyorsun. Hizmetçi kaplanımıza büyük bir et ver.
HİZMETÇİ: Emredersiniz efendim.

ALTINCI GÜN:
( Hayvan terbiyecisi kaplana yaklaşır)
KAPLAN: Miyaaaav, Miyaaaav, Miyaaaav
( Hayvan terbiyecisi kaşlarını çatar)
KAPLAN: İşte kedi gibi miyavladım ya.
HAYVAN TERBİYECİSİ: Eşek anırmasını taklit et.
KAPLAN:Ben! Tüm orman hayvanlarının korktuğu kaplan, eşek gibi mi anıracağım, ölürüm de bu isteği yerine getirmem.
( Hayvan terbiyecisi bir şey demeden kafesten uzaklaştı.)

YEDİNCİ GÜN
( Hayvan terbiyecisi barışçı şekilde)
HAYVAN TERBİYECİSİ:Yemek yemek istiyor musun?
KAPLAN:Yemek istiyorum.
HAYVAN TERBİYECİSİ: Yiyeceğin etin bir bedeli var. Eşek gibi anır yiyeceğe kavuşursun.
KAPLAN: ( hoşnutsuz şekilde) Aiiiiii. Aiiiii.. Aiiii.
HAYVAN TERBİYECİSİ: Anırışın başarılı değil. Lakin san acıdığım için bir parça et vereceğim.Hizmetçi kaplana küçük bir parça et ver.

SEKİZİNCİ GÜN
HAYVAN TERBİYECİSİ: Şimdi sana bir söylev sunacağım. Ben bitirdiğim zaman hoşnut bir şekilde alkışla.
KAPLAN: Alkışlayacağım.
HAYVAN TERBİYECİSİ: Ey kaplanlar! Değişik münasebetlerle geleceğimize ait pek çok probleme ait tavrımızı izah etmiştik. Bu kesin ve açık tavır asla değişmeyecektir. Bu hem sizin yararınıza hem de bizim yararımızadır..
KAPLAN: Söylediklerinden bir şey anlamdım.
HAYVAN TERBİYECİSİ:Söylediğim her şeyi beğenmen ve hararetle alkışlaman gerekir.
KAPLAN: Beni bağışla! Ben okuma yazması olmayan cahil biriyim. Konuşman harikaydı. Alkışlayacağım seni.( Hararetli şekilde alkışladı)
HAYVAN TERBİYECİSİ: Ben ikiyüzlüleri sevmem. Ceza olarak sana yiyecek vermeyeceğim. Hizmetçi bugün kaplana et vermeyeceksin.

DOKUZUNCU GÜN
( Hayvan terbiyecisi elinde bir tutam ot tutarak kaplanın önüne attı)
HAYVAN TERBİYECİSİ: Ye.
KAPLAN: Bu da ne ben et yiyicilerdenim.
HAYVAN TERBİYECİSİ:
Bugünden itibaren ottan başka bir şey yemeyeceksin.
( Kaplanın açlığı artınca tiksintiyle ot yemeye başladı.)

ONUNCU GÜN:
Hayvan terbiyecisi, öğrenciler, kaplan ve kafes kayboldu. ( Bir ses duyulur) Kaplan çocuk, genç, öğrenci, vatandaş oldu. Hayvan terbiyecisi anne, baba, öğretmen, yönetici oldu.
Kafes ise zihinler, ev, okul, ülke oldu.


dönüşümsüzlük...
enginfiroll 3 Aralık, 2007 - 11:09

ilk önce hemen belirtmek isterim kitabın özsözünü çok sıkıcı ve gereksiz buldum.ama inadına okudum.çok fazla detaya girilmiş ki belki görmek istediğim,, görebileceğim şeyleri yazarın direk vermesi beni kısmen de olsa kısıtladığını,en azından bakışımı o yöne yönlendirdiğini hissettim.bu da beni rahatsız etti.
kitap okumak bana göre bilmediğim sokaklarda dolaşmak gibidir.farklı ara sokakları bulmak gibi.fakat burada ara sokakları da neredeyse verilmiş...

kitaba gelince
gregor benim için böcekden ziyade hasta biri gibiydi.hatta seyrettiğim bir filmi anımsattı.lorenzo'nun yağı.ölüme yaklaşan,hasta olan bir çocuğun ailesi tarafından dışlanması,çevreden saklanması değil ailenin çocuğuna olan sevgisin göstergesiydi.böcek olmayan ama hasta,özürlü olabilen çocuklarından rahatsız olanlar geldi aklıma.bu yüzden çocuklarını sevmeyen,onları sokağa çıkarmaktan utanan,çevrelerindeki itibarı önemseyen tuhaf anne babalar geldi aklıma.

insan olmanın ne kadar özel olduğunu unutanlar geldi aklıma.

böceklerin nasıl davranması gerektiğini,böceklere öğreten RABBİM'E bir kez daha hamd ve şükür etmek geldi aklıma.

mal-mülk ne kadar çoksa da insanlık yoksa elde var sıfır olduğu geldi aklıma.

insanların birbirinden ne kadar uzaklaştığı,sevmediği,lüks evlerinin değil kalplerinin betonla kaplanmış olduğu geldi aklıma.

insanların birbirlerine duvar ördüğü,hoşgörüden mahrum olduğu geldi aklıma.

utanmak,sıkılmak,boğulmak geldi aklıma.

kendi tokken,aç yatan komşusunu düşünmeyen komşular geldi aklıma.

sevgisiz bir bedenin hiç bir şey ifade etmediği geldi aklıma.

müziğin de sevgisiz çalınamayacağı geldi aklıma.
ve bir sürü şey daha sıralayabilirim...
ama belki de en önemlisi

kitabı bitirdiğimde kendime sinir oldum.

beni İLAHİ aşka ulaştıracak bir Şems'e hasretim