DİNİNİ SEÇEN ADAM / HAİN HALÛK, VATANSIZ HALÛK

bünyamin Ergün Sa, 14/08/2012 - 09:52 tarihinde yazdı

Tevfik Fikret, hiç kuşkusuz "imansızın" tekiydi: İnsanoğlunun öyle sapan ahmaklıkları vardır ki; kendi eliyle put yapar ve bu puta tapar anlamına gelen; "Beşerin böyle delâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar" beyini söylerken, bu "put" ile sadece bildiğimiz totem ve heykelleri (!) değil, bizzat tanrıyı da kastetmektedir. Kuşkucuydu, karamsardı, cesurdu (dört duvar yalnızlıktan korkmazdı). Böyle olması için de yeterince mazereti vardı. Yürekten inandığı her konuda öyle derin hayal kırıklıkları yaşamıştı ki, bir ara bu diyardan çekip gitmeyi bile ciddi ciddi düşünmüş, bunun için yer seçip (önce Yeni Zelanda, tutmayınca Manisa) örgütlemiş, son dakikada yine "bir arkadaş ihaneti" ile tasarısı ramak kala ütopya olmuştu.

Tevfik Fikret, hiç kuşkusuz "vatansızın" tekiydi de: "Millet Şarkısı" adlı jürinde "İrfanım tebdil-i tâbiiyyet etmiştir" diyerek, dininden başka milletini, kültürünü de inkâr ederek inançsızlığını, "vatansızlığını" açık açık âleme beyan etmişti. Bu isyanını "Sis" şiirinde şu mealdeki satırlarla perçinler: 'Koynunda birer ceset gibi milyonları barındırıyorsun, fakat bu milyonlar içinden yüzü ak, alnı açık kaç kişi çıkarabilirsin?"

Fikret'in acaba hayatta en küçük bir inancı, onu hayata bağlayacak tek bir bağı yok muydu? Olmaz olur mu? Yazdıkları, yazacakları, kitapları, eliyle Aşiyan'da kurduğu evi, (hâlâ) birkaç arkadaşı, ona zor zamanda kucak açan Robert Koleji ve tabii biricik oğlu Halûk. Daha ne olsun?

Halûk, şair 27 yaşındayken doğmuştu. O yıl meşhur 1894 depremiyle İstanbul sarsılınca, babası oğlunun doğumu dolayısıyla yazdığı şiirde "Hayat bir zelzeledir, senin hayatın da zelzeleler içinde geçecektir" öngörüsünde bulunmuştu. Fikret oğlunu yetenekleri, eğilimleri, tercihleri doğrultusunda ve en iyi imkânlarla istediği gibi eğitti. Ne yazık ki, şiirinde öngördüğü oğlunun depremlerine (ve bunların Türkiye'deki yankılarına) tanık olacak kadar uzun yaşamadı. Yaşasaydı; belki oğlunu, "son tahlilde dini seçtiği için" (yani bir şeye ait olduğu için) acımasızca eleştirebilir, fakat yine de onunla gurur duyardı. Genel geçer iddia ise: Tam tersine, utanırdı şeklinde. Asıl travma bunu işiten kamuoyunda oldu. Bir 'patriyotun oğlu', bir 'avangardın oğlu' bunu babasına, dinine, milletine, kitabına nasıl yapar?! Soru işaretleri ile hayret, dehşet ünlemleri, o gün bu gündür kavga ediyor.

Halûk ergenlik çağındayken, babasını nankörce bir gayretle ve onur kinci bir şekilde Galatasaray Lisesi müdürlüğünden atmışlardı. Robert Koleji misyonerleri "Batı düşünce disiplinlerine hâkim bu garip Doğulu muhalif şairi" alâyişle Koleje davet ettiler. Tevfik Fikret dünyanın öbür ucunda aradığı bilim ve sanat cennetini, hemen yanı başında bulmuştu. Özgür düşünce ortamı, özgürce kendini ifade edebilme imkânı, devasa bir 'dünya kütüphanesi' ve sınırsız araştırma imkânı ile insanca yaşamaya yetecek kadar para. Yazılıp çizildiğinin tersine, Fikret ömrünün son demlerinde, Hindistan'daki İngiliz aristokratlar gibi yaşayan Robert Koleji kolonisi içinde gayet ferah bir hayat sürdü.

Halûk da babasının öğretmenlik yaptığı kolejin en çalışkan, en parlak öğrencilerinden biri oldu. Orta okulu burada bitirdikten sonra liseye İskoçya'da gitmesi uygun görüldü. Masrafları kolej tarafından karşılandı. Sirkeci'den oğlunu trene bindirip İngiltere'ye yolcu ederken Fikret, hem çok mutluydu, hem de evladından ayrılan bir babanın üzüntüsünü yaşıyordu. Meşhur "Halûk'un Vedası"nı bu sıra yazdı. Bu şiirinde, ilerde elektrik mühendisi olacak (o sıra bizde elektrik yok) oğluna: "İnsan karanlıkta tökezler, onun için sen bizlere bol bol ışık kucakla getir" diyor, ama aynı şiirde, gittiğin yerden bu topluma "Topla, fırlat ne varsa taş, iğne, / Şu muhitin ser-i rehavetine" demekten de zerre kadar beis görmüyordu.

Şemsettin Kutlu'nun Yıllar Boyu dergisinde yazdığına göre; Halûk 18-20 yaşlarındayken tatile geldiği İstanbul'da babasına; dini bir kimliğe ihtiyaç duyduğunu, bir 'Kılıç Dini' olan İslâmın kendini tatmin etmediğini, Hıristiyanlığı 'daha doyurucu ve inandırıcı bulduğunu açıklamıştı. Tabiatıyla eve bomba düşmüş gibi olur ama tepki gösteren daha çok annesi Nâzıme Hanımdır. Düşüp bayılmış. Fikret'se hiç ilgilenmemiş, duymazlıktan gelmiş. Belki de oğlunun dini kimlik bunalımını orta okuldan beri takip ediyordu, gerçeği bu seyrin tabii sonucu olarak kabul etmişti. Hikmet Feridun Es, 1938'de Yediğim dergisinde Nâzıme Hanımla yaptığı söyleşide, kadına birden bire soruyor: "Oğlunuzun Türklükten çıktığı ve Hıristiyan olduğu söyleniyor. Buna ne dersiniz?" Tabiatıyla kadıncağız, "Kesinlikle böyle bir şey yoktur: Halûk Türk ve Müslümandır!" demişse de, bu cevabı, bir annenin yavrusunu savunma içgüdüsüyle çırpınışı şeklinde yorumlamak gerekir.

Halûk İskoçya'dan sonra üniversite eğitimi için 1914'te Amerika'ya gitti. Elektrik mühendisi olduktan sonra Indiana ve Michigan üniversitelerinde profesör unvanıyla çalışmaya başladı. Bu arada babası ölmüş, Türkiye I. Dünya Savaşında yenilerek parçalanmış ve Anadolu'da Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Bu yıllarda ünlü "İctihâd" dergisinde Ali Kâmil'in (Peyami Safa'nın amcası) bir yazısı çıktı: Bu 'gözden kaçmış' yazıda, Halûk'un vatanı için yurt dışında nasıl çalıştığı anlatılıyordu: Amerika ve İngiltere'de bir "iyi niyet elçisi" gibi Türkiye'nin lehine konferanslara katılmış, yaygın Türk düşmanlığını çürütmek için konuşmalar yapmış, yeni Ankara devletini er geç tüm dünyanın tanımak mecburiyetinde olduğunu savunmuş. Ancak onu uzun uzun öven bu yazı şu temenni (kinaye) ile son buluyordu: "Fikret bugün memlekete bir adam yetiştirdi. El verir ki memleket o adamı da babası gibi tebdil-i irfan ve tâbiiyete mecbur etmesin!"

Halûk'un "Türk uyruklu Hıristiyan bir Amerikan vatandaşı" olduğunu kabullenmek, daha doğrusu kabullenememek o sıralarda (hatta bu sıralarda da) az buz travma değil hani! Yoktan bir millet var etmek için canını dişine katmış o yılların Türkiyesinde aydınlar, Halûk vakasına bakmamış, bakamamış, bakanlar da görememişler. Halûk'un bu seçimine saygı duymak nezaketini o devrin (hatta bu devrin) insanlarından beklemek biraz saflık olur. (Burada 'gavurken îslâmı seçenlere' karşı gösterilen saygının karşılığından söz ediyoruz.)

Din değiştirmekle yetinmeyen Halûk, 1920'lerin başlarında milliyet de değiştirdi. Amerikan vatandaşı olmuştu. Aynı yıllarda küllerinden yeniden doğan anayurdunun, baba ocağının o büyük macerası onu ancak Amerikalı olmak kadar heyecanlandırmış besbelli. Bilinmez, belki de bu tercihi bir aşk hikâyesi yönlendirmişti. Çünkü uyruk değiştirdiği sıralar bir Amerikalı ile evlenmişti.

Fikret ve Halûk'u hep yanlış anladılar, hep kendilerine göre anladılar. Bu baba-oğulu hep hizaya çekmeye çalıştılar. Onların özgür birer insan olduğunu anlayamamanın tarihi bu kadar eski ve ta bu örnekten itibaren sürüp gelen bu önyargı halen gündemde. Ali Kâmil'in Halûk hakkında kehanet niteliğindeki ikinci tahmini gerçek oldu. Yani armut dalı dibine düştü. Bu Türklüğe ve İslâma rağmen bir tercihti, ama kim dinler: "Ah Halûk, ah! Bunu bize nasıl yaparsın! Türkiye aleyhine esen dünya kamuoyunu değiştirmeye çalışıyorsun ama, kaç para eder! Sen ki dinine, milletine, hele hele o sevgili babacığına ihanet etmişsin." Bu hamisi diskur, sonraki yıllarda ve halen süren artniyetli Mehmet Akif Ersoy-Tevfik Fikret demogojisinin Gordium düğümü oldu. Bu kaba provakasyona kapılanlar, karşı tez olarak, İstiklâl marşı şairinin 'over doz'dan (morfin ya da eroin?) ölüp, cesedi çöplükte bulunan oğlunu dillerine doladılar: 1 - 1 berabere.

Halûk'un Türkiye'den umudunu tamamıyla kesmediği bir gerçek. Cumhuriyetin ilanından birkaç yıl sonra Robert Kolej onu öğretmenlik yapması için İstanbul'a davet etti. Halûk bu daveti kabul etti. Hem annesine, hem doğup büyüdüğü Aşiyan'a yeniden kavuşacaktı. Ne var ki kargalar Türkiye'den kendisine bazı tedirgin edici haberler uçurmaya başladı. Kurtuluş Savaşı'ndan kaçanlara, bu mücadeleye kayıtsız kalanlara karşı hoş gözle bakılmadığı gibi, alenen Ankara aleyhinde bulunanlar cezalandırılıyordu. Bu kara liste de o da var mıydı? Ali Kâmil’in yazdıklarına göre olmaması gerekir. Ama bir de paranoya diye bir şey var tabii. Bir Amerikalı ve Hıristiyan olarak eski yurduna dönerse onu nasıl karşılayacaklardı? Belki de hoş olmayan olaylar meydana gelecekti. Eşyalarını toplamış, denklerini bağlamışken gelmekten vazgeçti. Belki de yengeyi ikna edemedi.

Ondan bir daha uzun zaman haber alınamadı. Bu karanlıkta kalmış dönem hakkında bilinen tek gerçek şu: Halûk bilim adamlığından da vazgeçerek kafayı iyice dinle bozuyor. Üniversiteyi bırakıp taşrada bir kilisede inzivaya çekiliyor. Bununla da yetinmeyip, din adamlığında kariyer yapmaya başlıyor. Bu haber çok geçmeden Türkiye'ye ulaştı. Türkiye bir daha çalkalandı. Kendine Müslüman, kendine demokratların yorumu basit olduğu kadar çok çirkindi: "Halûk'un Hıristiyan olmasında soya çekimin etkisi vardır. Çünkü büyükannesi, sonradan Müslüman olmuş bir Rum kadınıdır." (Ansiklopedik olarak doğru).

Gel zaman git zaman Demokrat Partisi beslemesi bir takım gazetecinin yolu Amerika’ya düştü. Galiba Celal Bayar’ın ziyareti sırasında. Gazetecilerden birkaçı Halûk'un izini sürüp adresini, telefonunu buldu. Halûk gazetecilerin röportaj teklifini nezaketle ve memnuniyetle kabul etti. Ancak çok uzun yıllardır Türkçe konuşmadığı için, kendisini daha iyi ifade edebilmek amacıyla söyleşinin İngilizce olması ön şartını ileri sürdü. Bizim enayiler, ayaklarına kadar gelmiş bu tarihi fırsatı bakın ne sebeple tepiyorlar: "Biz bir Türkle ancak Türkçe konuşuruz! Türkçe konuşmaya tenezzül etmeyen biriyle muhatap olmayız." Bu olaydan 12 yıl sora Amerika'ya giden Şemsettin Kutlu, orada tanıştığı bir Türkiye Ermenisi'nden dinlediği şu hikayeyi, "tenezzül meselesine" eklemlendiği için aynen aktarıyoruz:

"Grubumuzun mihmandarı ve tercümanı, uzun yıllar önce Türkiye'den ayrılmış bir Ermeni aydınıydı. O zamanlar yaşı 60'ı aşkın bulunan bu zat Osmanlı terbiyesiyle yetişmişti. Dolayısıyla Osmanlılıktan pek kopmamıştı. Türk edebiyatında özellikle Tevfik Fikret'in şiirlerine hayrandı. Bir gün Fikret üzerine konuşurken kendisine, oğlu ile hiç karşılaştınız mı diye sordum. Belli belirsiz yüzünü buruşturduktan sonra şu karşılığı verdi: 'Epeyce bir süre önceydi. Adresini bulup, kendisine bir mektup yazdım. Bir Türkiye Ermenisi olduğumu anlattıktan sonra babasına duyduğum hayranlığı belirttim ve kendisiyle görüşmek için randevu istedim. Ses çıkmadı. Bir ikinci mektup daha yolladım. Bu defakine cevap aldım: Siz Türkiyeli olabilirsiniz, bu beni ilgilendirmez. Ben Amerikalıyım. Türkiye ile bir ilişkim yoktur, diyordu mektubunda. Bunun üzerine bir daha arayıp sormadım."

Şemsettin Kutlu kıssadan hisse bu hikayenin düğümünü şu cümlelerle bağlıyor: "Halûk 71-72 yaşlarında, Florida'nın küçük ve sakin bir kasabasında, küçük bir kilise başpapazı olarak hayata gözlerini yumdu. Orada gömüldü. Dünyada hiçbir şeye inanmayan babası Tevfik Fikret, sadece ona inanmıştı. Ancak bahtsız ve karamsar babanın tek inancı da böylece boş çıktı."

Hikmet Feridun Es, 1938'de çok iyi bir iş yapmış ve Fikret'in o sıralar hayatta olan eşi, Halûk'un annesi Nâzıme Hanımla görüşmüştü. Ne var ki, malum önyargılardan dolayı zavallı kadıncağızı sorularıyla neredeyse sığaya çekmişti. Nâzıme Hanım bu söyleşide oğlunu en son nasıl gördüğünü şöyle anlatıyor:

"Bundan birkaç sene evvel beni mektupla oraya çağırmıştı. Kalktım, gittim. Oğlum için 'dinini değiştirdi, bizden ayrı bambaşka bir insan oldu' diyorlar Ben onda İstanbul'dan gittiği zamankinden farklı hiç bir değişiklik görmedim. Haluk tamamıyla 19 yaşında Amerika'ya giden Tefvik Fikret'in oğlu idi. Konulusu ile hareketleriyle, aruzları ile her şeyi, her şeyi ile eskisi gibiydi. Kendisine benim analık hislerimi uyandıracak, koltuklarımı kabartacak kadar büyük, bir mühim adam muamelesi gösteriyorlardı. En büyük üniversitede onun dershanesi ayrı bir müessese halinde idi. Sonra Amerika'da senelerce kalan Halûk ne kadar benim oğlum, ne kadar Fikret'in oğlu idi? Yatağının baş ucunda babasının resmi, karyolasının yanındaki komodinin üzerinde 'Halûk'un Defteri' duruyordu. Benimle pürüzsüz Türkçe konuşuyordu. Zaten mektuplarını hep Türkçe yazar. Bir tanesini size gösteririm... Sonra mesela üniversiteden beraber otomobile binerdik. O Cincinati şehri civarında oturuyordu. Üniversite ile evi arasında epey mesafe vardı. O kadar büyük bir memleket hasreti içindeydi ki, otomobille eve gitmek üzere yola çıktığımız zaman geçtiğimiz yerlerde sık sık mola veriyor: 'İşte burası Kabataş... Burası Beşiktaş... Şimdi Ortaköy'e geldik... İşte Arnavutköy... Akıntıburnu... İşte Bebeğe geldik anneciğim... Ben buradan geçerken daima İstanbul'da Aşiyan'a gittiğim zamanları hatırlarım' diyordu. Halûk o derece memleket hasreti içindeydi ki, bu Amerikan şehrinde her gün gidip geldiği yollara kendi anayurdunun semt isimlerini koymuştu. Hatta midesi bile -o kadar seneye rağmen- Türk kalmıştı. Ben Amerika'ya gider gitmez: 'Aman anneciğim,' dedi, 'bana memleket yemekleri pişir.' Ben de yanımda bir adamımı götürmüştüm (!). Halûk da babası gibi böreği seviyordu: 'Börek yaptır!' dedi. Yaptırttım. Dolma yaptırttım, bunları nasıl iştah ile yedi..."

Hikmet Feridun Es konuşma boyunca lafı hep Halûk'un millet ve din değiştirmesine getirmeye çalışıyor. Ancak Nâzime Hanım, anaç bir kartal olarak tuzağına düşmeden bu kurnaz gazeteciyi başından şu sözlerle savuşturuyor: "Halûk dün olduğu gibi şimdi de Fikret'in oğludur. Benim oğlumdur. Onun hiçbir şeyi değişmemiştir. Dininin değiştiğine ilişkin neşriyat diyorsunuz? Bu dedikodu üzerine kendisine bir mektup yazmıştım. Ben orada iken katiyen böyle bir şey olmadığını söylemişti. Yazdığım mektuba gönderdiği cevapta: insanlar için bir din lâzım ise niçin kendi dinimi terk edeyim?' diyordu. Baş ucunda duran babasının yazdığı 'Halûk'un Amentüsü'nü gösterir: 'İşte' derdi, 'benim amentüm. Ben de babam gibi hür bir insanım.' Oğlum hakkındaki iftiraların hepsi maksatlı, hepsi siyasi..."

Ya sol kesimin gözünde Halûk ve Fikret nasıl biri: Buna eskilerden Vâlâ Nureddin, "Bu Dünya'dan Nazım Geçti" adlı kitabında şöyle karşılık veriyor: "Babam şiir meraklısıydı. Tevfik Fikret'in arkadaşı olduğu için, şairin eserleri evimizde geçer akçeydi. Benden büyük olan Halûk'a dair yazılmış şiirlere de, bu ağabeyin resmine de, Batıda okumaya gittiği için talihine de bayılırdım. Tevfik Fikret, bizim perişan dünyamızdaki durgunlukları, uyuşuklukları tasvir ettikten sonra Anglo-Sakson diyarına uğurladığı oğluna şu öğüdü vermişti: Topla fırlat ne varsa taş, iğne / Şu muhitin ser-i rahâvetine'... Ne yazık ki, Halûk bunların hiçbirini yapmamıştı. Babasının umudunu boşa çıkarmıştı. Türkiye ile ilgilenmemişti. Protestan olmuş, Amerika'da yerleşmişti. Konfora yan gelmişti. Sonra papaz kılığında resmini gördük Halûk'un. O Fikret'in oğlu sayılır mıydı? Hele manevi alanda? Nazım'sa ilerici zihniyetiyle, şiirdeki mücadeleci ruhuyla, uzun soluğuyla, erkek sesiyle Fikret'in manevi zürriyetiydi."

Keza Nazım Hikmet hayranı, TKP'li, 'kaldırım şairi' îlhami Bekir Tez de Halûkla yakından ilgilenenlerdendi. Dini kimlik, ulusal kimlikle fazla ilgilenmediği için daha çok, Fikret gibi bir Vatan şairinin oğlunun "emperyalist Amerika'ya sığınmış olmasını" içine sindiremiyordu:

Mr. Hüseyin Halûk Fikret Orlando U.S.A.

Kardeşim Halûk; cumartesi günü, Hürriyet gazetesinde senin resmin ve senden bahseden satırlar çıktığı zaman ben Şehremini karakolunun nezarethanesinde mevkuftum. Orada üç gün geçirdim. Sana kardeşim diye hitap ediyorum: Elbette ki, sen benim biyolojik mânâda kardeşim olamazsın! Ama baban benim manevi babamdır Halûk! Ondan ben fazilet, memleket sevgisi ve insanlık öğrendim. İşte bunun için sana kardeşim diye hitap ettim. Diyeceksin ki; babam benim, ağzına bir dirhem bile rakı sokmamıştı. Sen sarhoş, ne suratla, Tevfik Fikret'e manevi evlatlık intisabı taslıyorsun? Yok Halûkçuğum, benim babam da ağzına içkinin dirhemini almak şöyle dursun, rengini bile görmemişti. Ama seni papaz yapan şartların bir başka türlüsü beni ayyaş yaptı. Birbirimizden af dileyelim. Şimdi mevzua geçelim Halûk! Evet Halûk! Üç günlük bir mevkufluktan sonra, hürriyete kavuştuğum zaman, önüme birçokları çıktı. Bana şefkatle geçmiş olsun mu dediler? Hayır! Yüzüme tükürürcesine: "Tebrik ederiz! Seninki başrahipliğe terfi etmiş!" diye alay ettiler. "Kim?" dedim. "Halûk! Senin Fikret'in oğlu!" Ne diyebilirdim Halûk? Ne söyleyebilirdim? Gazeteyi aldım, senin hakkındaki yazıları okudum ve sevgili kardeşim, başladım hüngür hüngür ağlamaya!

Sen beni bilmezsin Halûk! Baban da beni bir kere görmüştü. Ölümüne yakın sıralarda idi, ben küçük çocuktum, Enveriye kabalağı altında safvetle, masumiyetle ışıldayan küçücük alnımdan öpmüştü. Sonra, seneler geçti. Alfabeden lektüre, lektürden gramere, gramerden bilmem neye geçtim, Senin anlayacağın, söz deyimi adam oldum, adam kıtlığında şair de oldum. Ve hele, bir Tevfik Fikret Enstitüsünde baban hakkında bilgi sahibi de oldum. Onun Mehmet Tevfik mi ne? imzası ile neşredilen ilk karalamalarından Tarih-i Kadim poemine kadar bütün şiirlerini okudum, ezberime aldım, anladım, sevdim ve babanı ve o münasebetle seni de sevdim.

Bilmem sende senin o çocukluk resimlerin var mı? Ara sıra bakıyor musun? Ne kadar masum, temiz ve sevimli bir çocuktun! Biz vatan çocukları Halûk, senin İskoçya sahillerine doğru istikamet aldığın 1910 yıllarından 1960 yıllarına kadar yarım asır hep hasretini çektik, seni andık, senden haber bekledik. Ve Halûk, günün birinde duyduk ki, rahip olmuşsun! Yakışır mı idi bu sana Halûk? Sen bizi, babana zangoç diye haykıranlara karşı, -onlara hak verdirircesine- mahcup etmek istermiş gibi papaz mı olacaktın? Hoş, ben bütün psiko-sosyolojik sebepleri anlayabilirdim, sana acıyabilirdim, seni affedebilirdim. Ve senin ayıbını benim yüzüme vurarak alay edenlere şöyle de diyebilirdim:

Bre namussuzlar! Sizin bir zamanlar Allah gibi taptığınız Başvekilin oğlu meyhanelerde ipek gömleği yırtılarak dayak yer, bilmem neresine parmak atılırken alnından, şakaklanndan kan akardı. Sizin putlaştırdığınız bilmem ne şairiniz bilmem kimin oğlu morfinmandı. Yine böyle bir putunuzun bilmem nesi orospu idi. Yine böyle bir büyüğünüzün Polis Müdürlüğünde utanç veren bir dosyası var veya var olmalıdır! Peki Halûk ne yapmış? Allah-tan başka sığınacak kimsesi kalmayan, insanlığa yalan da olsa, biraz teselli vermek, ümit ve sabır enjekte etmek için bir tanrı mabedinde vaiz olmuş, ayıp mı? Gülünç belki, ama, yüz kızartıcı mı?

Evet, bunları ve bunlara benzer şeyler söyleyebilirdim. Ama iş sadece bundan mı ibaret? Onları sustururdum ama, kendimi nasıl susturabilirim? Sen demişsin ki: "Türkiye Amerikan yardımını en iyi kullanan bir memlekettir!.." Tuh sana! Sen bilmiyor musun ki, bir zamanlar -Allah rahmet eylesin- bir psikopat başvekil vardı ve bu adam Amerikan yardımını har vurup harman savururdu... Hele sen babanın: "Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi? / Yok! Kalmadı haşa, sana zillet pederinden!.." diye başlayan veya devam eden şiirini okumadın mı? Hatırlamıyor musun? Ben Ahmed'in oğluna sarhoşluk, sen Fikret'in çocuğuna da, işte bu yalan ve zillet yaraşır mı idi?

Bu mektup, Ahmed-Twebi oğlu İlhamı Bekir tarafından, Tevfik Fikret oğlu Hüseyin Halûk'a yazılmıştır. Temmuz 1962.

Ümit Bayazoğlu
cogito, Sayı :34, 2003
Sf.: 207-214

kategori: