ULYSSES

[James Joyce]

 

 

ÖN-SÖZ

JOYCE’un KULESİ

 

Pieter Bruegel the Elder - Babel - 01

“Ulysses”i çevirmeye kalkışmak başlıbaşına bir çılgınlık; yayımlamaya, daha doğrusu çevirtmeye kalkışmak da öyle; ya, çevrilmiş, yayına hazır edilmiş “Ulysses” için bir önsöz yazmaya kalkışmak? Bunun birden fazla tehlikesi var:

 

Önce “had” sorunu geliyor: Joyce’un şüphesiz bıyık altından yorumu, “yüz yıl boyunca eleştirmenlerin ve akademisyenlerin başlı başına belâ kesilmek” yolundaki öngörüsü gerçekleşti, biliyoruz: Sayısız inceleme, araştırma, çözümleme ile modern zamanların üzerinde en fazla kafa patlatılan kitabı olma unvanını kazandı bu roman; dahası, çağın fetiş romanı haline geldi, yayımlanır yayımlanmaz. Bunca bilirkişi, uzman, eleştirmen varken benim bir önsöz kaleme alışımın çok yalın bir nedeni olduğunu anımsatmak istiyorum: “Ulysses”in yayımlanma sürecini başlatan oluşumun kıvılcımı, kararı, cüreti, onu nasıl adlandırırsak adlandıralım, yönlendiricisi konumunda olduğum bir kurumun kurulundan gelmişti – böyle bir hak bundan tanındı bana, bu hakkı kullanmakta sakınca görmedim. Bir de, belki eklemek gerekir; biraz kimse yükün altına girmek istemediği için, biraz da Nevzat Erkmen’in dileğine uyarak, “Ulysses’in redaksiyonunu üstlenmek, onu yayına hazırlamak durumunda kaldım: Çevirmenini saymazsak, romanın Türkçe “versiyon”unu en iyi tanıyan okur, “şimdilik” benim.

Pieter Bruegel the Elder - Babel - 02

Sonra, “had” sorununa bağlı biçimde ortaya çıkan “hudud” sorunu geliyor: “Ulysses”i tanımak için kırk fırın gerektiği bilinen bir gerçek. Anglosakson kültürüyle iç içe yetişmiş olmak, İngiliz dilinin uçlarına yolculuk etmiş olmak yetmiyor bu romanı yerliyerine koymak için: Modern edebiyat ve sanatın güzergâhını yakından izlemiş, Antik kültürün girdisini çıktısını bilen, Joyce’un efsun deposunu enikonu didiklemiş biri gerek, dörtdörtlük bir önsöz yazarı olarak. Okur-yazar kimliğim çerçevesinde, Joyce’la kurduğum ilişkinin boyutlarına bakarak, kendimde, bir kez daha vurgulamak isterim, bu türden bir nitelik görmedim elbette. “Ulysses”i, onu yalnız bırakmayacak bir yayınevinin günışığında çıkardığını bilmem beni bu bağlamda rahatlattı: Yapı Kredi Yayınları, hem romana, hem yazarının dünyasına ışık tutacak yan yayımların hazırladığı içinde nicedir: “Ulysses”i ve Joyce’u kuşatmak, onlara ışık tutmak bir önsözün sınırlarından zaten taşıyor:

Kalıyor son, ola ki daha özel, kişisel yanları ağır basan, “Ulysses”e önsöz yazmaya kalkan kalemşörün optiğini bağlayan sorun: Bunca didiklenmiş bir yapıta özgün sayılabilecek bir perspektiften bakma olasılığı var mıdır? En uygun çözümün, eklektik bir bakışaçısına dayanan, “Ulysses” konusunda yetke sayılmış kişilerin görüşlerinin karmasına dayanacak bir önsöz kaleme almaktan geçtiği hemen akla gelebilir. Başkalarını bilmem ama, bir okur olarak Joyce’la ilişkim, baştan bu yana yan okumalar bağlı olarak gelişti. Ellman’ın dev biyografisi, Stuart Gilbert’ın anahtar-okuması, Frank Budgen ya da Harry Levine’ın başvuru niteliği ağır basan kitapları, ve Michael Groden’ın “Ulysses in Progress” gibi temel çalışmaları herkesi bu labirentte nasıl beslemişse beni de beslemiştir: Şüphesiz Joyce’un şu anda bile önümde duran üç ciltlik mektubatı, Sylvia Becah’ın ya da Beckett’in tanıdıkları, Pound’un ya da Jung’un roman hakkında söyledikleri de ayrı bir depo oluşturmuştur “Ulysses” severlerde. Yılların içinde tortu belirginleşir, ya da tam tersine, sallandıkça bulanır: Bu tür kitaplarla, aslında, her yeniden ilişkiye girişinizde, sıfırdan başlarsınız.

Bu uygun çözüm yerine uygunsuz bir çözümü yeğleyişimin öyküsü, 1996 yılının Bloomsday’inden biriki hafta sonrasında, Paris’te bir akşamüstü yürüyüşünde başladı: Odéon’da, “Ulysses, 1922’de bu evde baskıya verildi” yazılı mermer levhanın altında fotoğrafa durduğumda bir ampul yandı kafamda: Haddini bilmenin en sağlam yolu onu zorlamaktan geçiyordu.

Montaigne’in kulesine yeni gitmiş, zihnim kulenin “Denemeler”iyle dolu, imgenin etrafında fırdönüyordum. Birden iki kule birbirine geçti. Onları başka kulelere bağladım ve gecenin sonunda Babil Kulesi’ne vardım. Yol nedir ki: Başladığınız noktaya ergeç dönersiniz.

Hem herşey, Dublin’deki kulede başlamamış mıydı?

Mimarî bir yapı ya da içinde yer aldığı çerçeveyle bütün bütüne uyumlu olacaktır, ya da büsbütün onunla çelişkiye düşecektir diye bir kural koymak ne denli doğru bir yaklaşım doğurur bilemiyorum; bana kalırsa, bu iki ucun arasında sayısız ara-duruş biçimiyle karşılaşırız, yapılar sözkonusu olduğunda; ne ki burada, uçlardan birine dönmek üzere öbür uçtan hareket etmeyi seçmek zorundayım, değil mi ki sonunda, en sonunda, dönüp dolaşıp gene iki uç arası iz sürdüğümü göreceğimi şimdiden öngörebiliyorum, böylesi en doğrusu olacak, sanıyorum:

Aslına bakılırsa, çevresiyle hepten çelişkili yapılar üzerine yıllardır, neredeyse yirmi yıldır başka bir metin kurma çabası içinde olduğumdan bunca önce sık sık söz ettim, farkındayım: “Mimarın Düşü”nün bütünlenmesinin bunca uzun süren bir sürece yayılması bir bakıma iyi de oldu – yılların içinden geçerken, pek çok karşıtlamsal yapı (édifice paradoxale) ile yüzyüze geldim ya, bu karşılaşmalar düşüncelerimi, umuyorum, biraz daha sağlam bir temele oturtmamı sağladı.

Çevresiyle hepten çelişkili yapı, en eski çağlardan bu yana insanoğlunda tanımlanması güç bir “cezbe hali” yaratıyor: Ya hayranlık, ya büyük bir itki, kimsenin onlara kayıtsız kalamadığı apaçık gerçek.

“Dünyanın Yedi Harikası”ndan Postacı Cheval’in “İdeal Saray”ına ya da Gaudi’ye, Steiner’in Goethe için diktiği “tapınak-yapı”lardan Piano’nun, Bofill’in yapılarına uzanan “Mimarın Düşü”nün öncesine ya da sonrasına halka olsun bu  deneme.

Bu denemenin konusu mu “kule”? Sorunun yanıtını, biriki temel figürün içinden geçmeye çalışarak arayacağım, aramak istiyorum.

Hızla, üzerinden geçmek üzere, ilk ucun üzerine gidiyorum önce, öyleyse.

 

Tekvin’in 11. babı söylüyor:

“Ve bütün dünyanın dili bir, ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki, şarkta göç ettikleri zaman, Şinar diyarında bir ova buldular; ve orada oturdular. Ve birbirlerine dediler: Gelin, kerpiç yapalım, ve onları iyice pişirelim. Ve onların taş yerine kerpiçleri, ve harç yerine ziftleri vardı. Ve dediler: Bütün yeryüzü üzerine dağılmayalım diye, gelin, kendimize bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule bina edelim, ve kendimize bir nam yapalım. Ve âdem oğullarının yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için RAB indi. Ve RAB dedi: İşte, bir kavmdırlar, ve onların hepsininbir dili var; ve yapmaya başladıkları şey budur; ve şimid yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Gelin, inelim, ve biribirinin dilini anlamasınlar diye, onların dilini orada karıştıralım. Ve RAB onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı; ve şehri bina etmeği bıraktılar. Bundan dolayı onun adına Babil denildi; çünkü RAB bütün dünyanın dilini orada karıştırdı; ve RAB onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı”.

Babil’in kelime anlamı: Gökyüzünün kapısı. Ama bbl kökünden geliyor: Karış(tır)mak fiiliyle soy birliği taşıdığını biliyoruz. Karışıklığın kaynağı Yahve’nin bir kararına dayanıyor demek: Madem benimle boy ölçüşmeye kalkıştılar, bundan böyle anlaşamasınlar. Cıva gibi bölünüyor diller. Âdemoğlu’na indirilen ilk cezaları düşünürsek (Cennet’ten kovulma, Nuh tufanı, Ninova’nın ya da Lût’un yerlebir edilmesi, vb.), en güçlü, etkisi en kalıcı cezanın bu olduğu tartışma gerektirmiyor:

Biribirinizi doğru dürüst anlamayacak, biribirinizle kesin biçimde anlaşmaya varamayacaksınız.

 

Yer’den Arş’a uzanma çabasını Tanrı’yla, tanrılarla boy ölçüşme saymak, inanılır bir gerekçe mi, Babil cezası bağlamında? Bütün tektanrılı dinlerde, tapınaklar yükseklik esasına dayanır: İbadet topos’u, sivil mimarînin öteki örneklerine göre daha güçlü, görkemli tutulmuş, asıl Erk’in gökyüzüne ait olduğu gerçeği vurgulanmıştır. Şüphesiz, çan kulesi, ya da minare, bir yandan da çağrı sesinin olabildiğince uzaklara, en kuytu noktalara dek ulaşabilmesini sağlamak amacıyla yüksek tutulmuştur; bir yanda da, ama, ilâhî güce yakışır bir boyut tutturulmak istenmiştir.

Başlangıçta, tektanrılı dinlerle çoktanrılı inancın toplumsal  düzeyde çekiştikleri biliniyor oysa: Babil efsanesinin, Babilonya’da her biri ayrı bir tanrı adına dikilmiş farklı kuleler oluşuyla, dahası, büyük olasılıkla bir ana tanrı için öngörülmüş dev bir zigguratın inşa edilmiş olmasıyla ilintisi üzerinde duruyor tarihçiler.

Şöyle ya da böyle, ayrım önemli: Tanrı’ya yaklaşmak, ona yakarmak için yakınlaşmak ereği mi ağır basıyor yerden arşa yükselen yapıda, onunla yarışma, gücünü hiçe sayma eğilimi mi?

Karşıtlamsal yapı, neresinden baksak, bir büyüklenme işareti. Kendini “harika” katına koyma isteği belirgin. Kişinin, sınıfın, toplumun, uygarlığın yücelik edâsını gösteriyor. Yeryüzünün gökyüzüne bir bakıma diklenişi okunuyor bu çabada. Babil, gerçekten de kilit bir simge: Onda insanoğlunun kolektif kibiri tanımlanıyor. Piramitlerde olduğu gibi bireyin, İskenderiye fenerindeki gibi bir şehrin erk gösterisinden taşan bir azamet tasa(rı)sı.

Bu uçta, Kule, haddini aşma imi.

 

İmdi, “harika”, sözgelimi Asma Bahçeler’de karşımıza çıkıyor bu, yanlamasına büyüklük, yatay bir büyüme ve büyüklenme çabası da göstermiştir – daha rahim, dişi bir girişimdir bu, doğrudan Erk alanına müdahale olarak okunmamıştır.

Kule öyle mi: Kesinkes erk, erkek, eril bir cüret taşıyor yeryüzünden arşa dikilen.

Klâsik metinlerin tanıdıklarından hareketle yapılmış eski ziggurat gravütlerinden de, Brueghel gibi ustaların fırçasından Babil tasarımlarında da çok açık değil belki ama, Kule, orada, ifadesiyle de, anlamıyla da kafa tutuyor. İşlevi yeryüzüne, kendi çevresinde dönük değil: Gökyüzüne doğru, sınır tanımayan bir edâyla yükseltiliyor. Cezanın gerekçesi işte: Yeryüzüne yönelik bir işlev sözkonusu olsa, sınırını bilirdi – demeye getiriyor Kutsal Yazı.

Yıkmakla yetinemez miydi Rab? Metne dikkatle bakıyorum: Yıkmaya kalkışmıyor bile. Ekolojist yorumları unutmuyorum: Tanrı’nın kentleşmeye karşı çıktığı, insanoğlunu Doğa’nın içinde yaşamaya çağırdığı yollu görüşlerin elbette güçlü bir estetiği var. Gene de; Babil’in simgesine bir karşı-simge ile yanıt aranmış olması daha sağlam bir töz barındırıyor.

Yıkılsa, yeniden yapılabilirdi. Metne bakıyorum: Yıkılmıyor Babil Kulesi, bırakılıyor.

Bıraktırılıyor, demek en uygunu sanıyorum. Yarıda, yarım kalmış yapıtlara, bireysel girişimlere gönderme yapmakla yetiniyorum. Kolektif bir girişim karşımsında olduğumuzu unutmamak gerek: Kule’nin yapımı konusunda anlaşmış insanlar yekdille konuşuyorlar-mış, yapımı yarıda kesmelerini sağlamak için düzeye çomak sokuluyor topu topu: Birden, farklı dillerde kendilerini ifade etmeye başlayan insanlar: Bu imge ürpertici bir güzellik taşıyor.

 

Hakikat ve Efsane arasındaki mesafe bir noktadan sonra kapatılamaz. Bulmacanın o denli yitik parçası vardır ki, tek çözüm yolu imgeleme başvurmaktan geçer. Bize ulaşmış en eski Babil Kulesi imgesi, “model”i, 1370 dolaylarında resimlendiği bilinen, Enikel’in “Yeryüzü Tarihi”ndedir: Dörtgen, ince uzun bir kule döneminin mimarî özelliklerinden yola çıkmış bir ressamın bakış açısını getirir. XVI. Yüzyıldan başlayarak uzun bir dönemin ürünlerinde kendini çeşitleyen, en ünlü örneğine Brueghel’de rastladığımız (biri kaybolmuş üç versiyon yapmıştır ressam), sarmal kule bugüne dek Babil’in prototipi olma özelliğini korumuştur.

1991’de Bamberg’de açılan küçük ama derin bir sergi, “Babil Kule Yapıları”, çoğu az bilinen tanınan, biri yanlış tanınan bilinen (Haarlem’in sanılan) Babil resimlerinin kökeninde, Irak sınırları içindeki IX. yüzyıl kulesinin yattığını gözler önüne sermiştir.

Tuğladan, sarmal düzenle yükselen, Samarra’daki Malwiya kulesinin Avrupalı ressamların imgelerini etkilediği, Batılı sanat tarihçilerinin doğruladığı bir konu. Babil Kulesi’ni silindir biçiminde geniş bir tabandan halka halka küçülerek gökyüzüne tırmandıran onca resimden ikisi üzerinde durmak gerekiyor.

Cornelis Anthoniszoon’un 1547’de yaptığı gravür, adı üzerinde, “Babil Kulesi’nin Yıkılışı”nı konu ediniyor: Bir kerede, hemen, inen bir ceza. Yanlış yorum. Öteki resim, Brueghel’inki, insanların Kule’yi olduğu gibi, olduğu yerde bırakıp gidişlerini gösteriyor: Sınırınız budur, öteye geçemeyeceksiniz, öteye geçmek için aranızda anlaşmanız artık elinizde olmayacaktır.

Pek az kaynakta üzerinde duruluyor: Babil Kulesi, bir de yeraltına ilerlemiş: Yerkürenin merkezine inen bir kuyu açmaya çalışıyorlarmış aynı anda – efsane doğru, mantıklı; hakikat yanlış, mantıksızdır.

 

Bugün görebildiğimiz, ulaşabildiğimiz çok sayıda kule, Ortaçağ’dan kalmadır. İşlevleri açıktır: Düşmana karşı uyanık kalmak, olabildiğince uzaktan onu görerek siteyi savunmak. Simgeselliği de öyle: İnanca bel bağlamış bir güç durumunu dile getiriyor. Kulenin içindeki her basamak, kulenin her katı bir evreyi temsil edermiş: Derece derece artan bir sağlamlık.

Dönüp çevremize baktığımızda, Kızkulesinden Galata’ya, Yedikule’den gökdelenlere uzanan zamandizinde her uygarlığın, inanışın, çağın bir kule tasarımı geliştirdiğini fark etmemiz güç olmuyor.

Ortaçağın kulesi, hemen akla Montaigne’i getiriyor. Dil-Kule bağlamında, Babil’den sonra canalıcı bir halka.

Neden “Denemeler”ini yazmak için, o soluklu projeyi besleyecek okumalarını gerçekleştirmek için bu alçakgönüllü tapınağı seçiyor Montaigne, büyük ve elverişli şatosundan yüz metre kadar uzaklaşarak?

Belli ki ayrılmak, iki dünyayı biribirinden ayırmak istiyor. Kulenin giriş katında dua odası; orta katında Kütüphane ve yazı masası; en üstte bir döşek: “Yalnız yatmak için”, diyor. Bir keşiş-yazar. Çalışma odasında sevdiği kitaplar, yazdığı Kitab, o da yetmemiş: Tavandaki putrellere kazılmış, seçme 54 özdeyiş.

Montaigne’in kulesi, kişisel bir dilin, elbette bir opus magnum çatısında oluşması için uygun görülmüş bir yarımada: Şatoya, köye, oradan da yöneticisi olduğu kente bağlanıyor da.

Montaigne’in kulesi, yakından bakınca, “Denemeler”in bir kule olduğu gerçeğini aydınlatıyor: Her basımında, bir önceki baskının sayfalarının derkenarına aldığı notlarla sarmal düzende, yeni basamaklarıyla yükselen bir kule.

Orada, belki beyhûde, gene de Babil cezasına dikleniyor, okuyabiliyoruz.

 

Pre-modernlerle birlikte kaynağa dönüş başlar; kule de yeniden eğretileme olur, “Neşideler Neşidesi”nden tohumu alıp: “Turris Eburnca. Romantiklerin en siyahi, Gérard de Nerval, modern zamanlara da sıçrayan bir imge kurmuştur: “Bize kalan tek sığınak, kalabalıktan gitgide uzaklaşmak için durmadan tırmandığımız fildişi kuleydi”.

Yaratı adamının kapanışı, çekilişi ilk çöl keşişleriyle, ya da Mallarmé’nin Verlaine’e yazdığı yaşamöyküsel mektupta değindiği gibi imbiğinin başındaki simyacıyla karşılaştırılabilecek türden bir ayrılma mıdır?

Fildişi kule; özellikle çağımızda, bağımlı edebiyat, sanat yanlılarının ters çevirdiği koşulu yansıtır: Toplumsal durumdan soyutlamayı seçen, sokakların sefaletine onu paylaşarak diklenmektense yalıtılmış bir hayatı yeğleyenler için kullanılan bir mermidir; sınıfsal ricadı, ekonomik ayrıcalığı pekiştiren bir mekân olarak Kule’de karar kılınmıştır.

Şüphe yok ki, kimi örneklerde doğrulanabilir bu yaklaşım: Rantiye Flaubert, sanayici Svevo, Roussel ya da Larbaud gibi müflis milyarderlere bakıp. Gene de, kulede ne yapıldığı daha önemlidir. Öte yandan, kimi örneklerde fildişi çatlar: Nerval’in nasıl yaşadığını ve öldüğünü anımsamak gerekir. Burada da, kulede ne yapıldığına eğilmek işimiz.

Değiştiremediği dünyayı seyretmekle yetinmez Kule’ye kapanan: Onu orada dönüştürür, harfler kulesi her seferinde yeni, farklı, doğru bir hayatın aranışına kanıtlar taşır: Gerçek, gerçeklik, Hakikat dümdüz değildir, ona doğru tırmanmak sert iniş çıkışlar, kavisler, merdiven boşlukları ile yüzleşilmesini bekler, ister. Bir seferinde sokağa çıkılır ve geri dönülmez.

Kulede kaybolanı, onun kayboluşunda bizi sızlatmayı sürdüren “Deliliğin Arifesi”ndeki şiirleri unutamayız: Tübingen’de bir kulede kapalı, kaskapalı, ‘sadık hizmetkârımız’ Scardanelli.

 

İlk modernler “son romantikler”di – öyle demiyor muydu, Thoor Ballylee sakini Yeats?

Kuleyi yaşadı ve yazdı o İrlandalı, adanın kendisinden genç yazarlarına Kule’nin yolunu açarken dönüp arkasına bakmayı bilmişti: “Kan ve Ay”ı on yıl boyunca her yaz içinde yaşadığı, onarıp yaşanılır kıldığı, şiirlerini yazdığı, şiirini yazdığı kulesinde kaleme almıştı: İskenderiye Feneri’nden Babil’e, oradan Shelley’in kulelerine taşıyordu sözü: “Benim simgem bu kule”.

Gerçekten de evi saymıştı Yeats, Ballylee kulesi’ni: “İçsavaş Günleri Üstüne Düşünceler” gibi bir anaşiir vurgular bunu; eşinin anısına diktiği taşın üzerine kazdırttığı satırlar da. Daha çarpıcısı: Ölümünden bir hafta önce tamamladığı son şiiri “Kara Kule”nin kalın sis perdesinin ardından bir gizleyip bir açığa vurduğu büyük giz gücüdür: Şair, yaşlı ve kaçık bir aşçıyla özdeşleşir orada, herkes uykudayken kulenin tepesine tırmanır ve yepyeni bir çağın muştusunu taşıyan boru sesine kulak verir orada.

Yeats’in yapıtında Kule’nin merkez niteliği taşıdığı hemen her yorumcunun dikkatini çekmiştir. Beckett’in “More Pricks’de değindiği kuleler, Joyce’un Martello’su ile buluşturulduğunda, Yeats’in kulesinden başlayan bir modern simge geleneğinin halkaları peşpeşe dizilir.

Joyce’un Ruskin’den bir hayli etkilendiği, gençlik yıllarında onun mimarî ağırlıklı sanat tarihi okuyuşuna öykündüğü biliniyor. Ruskin’in bir kitabı bina okur gibi okumalı, bir binayı kitap gibi okumalıyız sözü Joyce’un zihnine kalıcı damgasını vurmuştu.

“Ulysses’in bir kule olduğunu görmemek, öyleyse, elde mi? her şeyin, hâlâ Dublin’de sessiz bir söz yumağı gibi dikili duran Martello Kulesi’nde başladığı, orada bittiği apaçık ortada değil mi?

 

Ortaçağdan Yeniçağa geçişiyle, dikilen kulelerden bugüne ne kaldı? Firnas’ın kanatlarını takıp doruğundan kendisini saldığı Rusafa’dan iz kalmamış, Pisa Kulesi, Magritte’in tüyüne karşın göçüp gidecek belki de. collioure’un phallique çan kulesi gibi gökyüzüne hâlâ davrananlar ne kadar dayanabilecek?

Modernler, Romantiklerin peşisıra gittiler, kendi kulelerine doğru. Gök tırmalandı önce, delindi sonra. Mamhattan’dan Chicago’ya, Tokyo’dan Paris’e yeni, yepyeni kulelerle tanışıldı.

Öncülleri bir çelik korse: Barthes’ın karşıtlamsal yapı ulamına sokmakta gecikmediği Eyfel Kulesi bir çağın başladığını gösteren ilk asrî harikaydı. Boullée’nin çoğu kağıt üzerinde kalan tasarı(m)larına baktığımızda, ilk modern kuleleri onun düşündüğünü görüyoruz aslında. Ne ki, bu dili konuşmaya kimse yanaşmamıştır – bazıları erken düş gördükleri için yalnız kalmışlardır.

Özel Ansiklopedi’min “Kule” maddesi yıllar öncesine götürüyor beni: “Babil Kulesinden Sears Kulesine”, 1985’de Tarih ve Toplum’da yayımlandı ve hiçbir kitabıma girmedi: İçimde bir nabız, yazıdan sonra da atmaya devam etmiş, önümde açılan sarmal merdivenin boşluğunu dolduran karanlıkta bir kör gibi, bir kör kadar, kalakalmıştım. Peşin bir vertigoydu yaşadığım: Taşlar üst üste, harfler üst üste ile karşılıklı kefelerde, henüz terazi dengeden çok uzaktı: Adımlarıma güven duyunca Babil’den başlayan kargaşayı bugüne yarına taşıyabilirdim, düşüncesinin hizasına gelip dayandım.

Aklımda, Tokyo’da yaşanan büyük deprem sonrası, onca kurban bir yana, sonsuz bir sabırsızlıkla binasının dayanıp dayanmadığını tutuşmuş merakıyla öğrenmek için bekleyen mimar vardı.

 

Yazmıştım:

“XIX. yüzyılda, Batı dünyasında sanayileşme hızı olağanüstü bir ivme kazandı. Yüzyıl başında, Birleşik Devletler’deki Michigan gölünün kıyısında kurulan Chicago kenti, 1871’de, 300 bin kişilik bir nüfusu barındırdığı sırada, inanılması güç büyüklükte bir yangın geçirmiş ve ahşap binaların tümünün yanmasıyla neredeyse yok olmuştu. Şehrin yeniden inşası söz konusu olduğunda iki önemli sorun çıktı ortaya: Yeni bir yangın olasılığı ahşap mimarî fikrini bütünüyle gündemdışı bırakıyordu, demek ki zengin kereste kaynağına sahip bölgede bambaşka yöntemler uygulanacaktı; öte yandan hızlı sanayileşmenin doğal bir sonucu olarak geniş çapta fabrika, büro, ticarî merkez, sosyal konut gereksinmesi vardı, yayılmadan şehrin dokusunu düzenlemek gerekecekti.

Mimarî tarihinde, sonradan “Chicago Okulu” olarak adlandırılacak akım bu iki sorundan kaynaklandı. Böylelikle, bir bakıma “gökdelenler çağı” da açılmış oluyor ve Chicago bu çağın merkezinde yer alıyordu. Gökdelenlerin çekirdeğini oluşturan metalik strüktürlü ilk yüksek yapı 1879’da Jenney tarafından gerçekleştirildi. Mimarî tarihçesi Benevolo, Jenney’in tekniğini şöyle betimlemiştir: “Çelik çatkılı strüktür birinci kattaki taşıyıcıların aşırı ağırlığından çekinmeksizin yüksekliği artırmayı ve duvarlar boyunca, binayı derinlemesine aydınlatacak şekilde hemen hemen sürekli pencereler açmayı sağlamaktaydı.”

Yüksek yapılarla birlikte ek bir sorun çıktı ortaya: 15-20 katlık binalara nasıl çıkılacaktı? 1857’de Otis tarafından New York’da gerçekleştirilen ilk buharlı asansör, 1864’de Chicago’ya getirildi. Baldwin’in 6 yıl sonra ilk hidrolik asansörü icat etmesi, 1887’de elektrikli asansörün devreye girmesi ile bu büyük soruna çözüm getirmiş oldu. Kaldı ki, hemen hemen aynı yıllarda telefon ve pnömatik posta işlemi de gündeme gelmişti.

 

Daha da yazmıştım:

“Jenney’nin gökdelen “felsefesi’ni bir başka ünlü mimar, Burnham “Bütün binayı özenle dengelemiş, sağlam ve yanmaz kılınmış bir metalik strüktüre dayandırmak” sözleriyle tanımlamıştır. Bu ilkeden yola çıkarak, 1879’da Leiter binası yapıldı; bunu “Home Insurance’ın 1885’de yapılan merkez binası izledi. 1890’da Jenney ilk kez 16 katlı bir bina yaptı. Manhattan Building. İki yıl sonra 22 katlı ünlü “Capitol” gerçekleştirildi. Artık, Chicago’nun ticarî merkezi Loos’ta gökdelenlerin saltanatı başlamıştı.

Chicago’yu New York izleyecek, gökdelenler yavaş yavaş kendi çerçevesine sığmayan pek çok çağdaş kentin ufuğunu yırtmaya başlayacaktı. Tokyo, Brasilia, Cape Town bunlardan yalnızca birkaçıdır. 1920’li yıllardan sonra yepyeni teknik olanakların da devreye girmesiyle her bir yanda dev yapılar yükseldi: 1921’de Van der Rohe tümüyle çelik ve camdan bir gökdelen tasarladı. 1931 ile 1947 arasında inşa edilen Rockefeller Merkezi 50 bin metrekarelik bir alana yayılıyordu. New York hızla Chicago’nun üstünlüğünü ele geçirmeye başlamıştı: Chrsyler binasının ardından 1931’de yapılan ve yıllarca dünyanın en yüksek yapısı sayılan Empire State Building geldi: 102 katlı bu bina 381 metre yüksekliğindeydi.

1960’la 1979 arasında 142 gökdelen inşa edildi. Bir yandan New York ile Chicago’nun çekişmesi sürüyor, bir yandan başka inşa edilen “World Trade Center” 110 katıyla dünyanın en yüksek yapısı ünvanını ele geçirdiyse de, bir yıl sonra Chicago’daki Sears binasıyla John Hancock Center bu ünvanı yeniden “gökdelenin anavatanı”na getirdiler. Sears’in yüksekliği, TV antenleriyle birlikte 475 metreyi aşmaktadır.”

 

Daha da yazabilirdim, yazılabilirdi:

Modern mimarî açtı post-modern parantezi. Onlar yeni kuleler tasarlarken, Barthes’ın deyimiyle Babil kompleksinin mühründen sıyrılamadıklarını görebildiler mi? Tasarlanmış, gerçekleştirilememiş kule önerilerine bakıyorum: Hans Hollein’ın 1958’de çizdiği kalafat-kule, Peter Cook’un 1978-79’da çizdiği antoloji-kule, Kevin Roche’un 1988’de Denver için düşündüğü çifte surat-kule… hemen hepsinde Joyce’un kulesinin bir çeşitlemesi, binlerce yıllık geçmişinden bir cezayı eritme, ona karşı dikilme eğilimi göze çarpmıyor mu?

Bu sorular, bizi, Barthes’ın Eyfel’e bakarken üzerinde konakladığı Kule-Anlam-İşlev üçgenine götürüyor. Sahici anlamını elimizin altında bulunduramıyor olsak bile, Babil Kulesi için sayısız yorum dizebiliyoruz, yanyana. Kadîm Zamanlar’dan Asrî Zaman’lara izine rastladığımız her kule, iyi-kötü bir anlam denklemi kuruyor önümüzde, kimi zaman yamanmış bir işleve dayandığı görülse de.

Bugünden yarına bakmaya yönelen mimarların tasarıları, ressamların (örneğin Markus Lüpertz’in Babilonya İkizlisi) yapıtları ya düpedüz Hurufî bir yönseme içindeler, ya da semantik boyutları herhangi bir tartışma gerektirmeyecek ölçüde apaçıklık taşıyor: Yerden göğe karmaşık bir dil tırmanıyor hâlâ.

Yetkin bir kule tasarlanabilir mi? Yetkin’in tanımı, sınırları, anlamsal ve imlemsel haddi hududu üzerinde kavrulmaya çağıran bir soru cümlesi kuruyorum, farkındayım.

Bu cümleyi kuruyorsam, öncüller olduğu için. Yetkin’in çerçevesi yok: Kusursuz, eşsiz, herşeyden önce: Bir başka model gerektirmeyecek kadar tamam-lanmış, bütün-cül kılınmış.

Âdemoğlu, ne yazık ki, bu çılgın düşüncenin yalnızca negatif örneğini yaratabilmiştir, çok yakın bir geçmişte: Auschwitz’in bacası, Babil söylencesinin tohumunu taşıyanların konuştuğu dilin dumanının püskürtürken.

 

Umberto Eco, “Kusursuz Dilin Peşinde”yi yayımladığı günlerde yaptığı bir söyleşide altını çizmişti: “Yahudi düşmanlığının bu gerekçesi de dil kökenlidir. Yahudiler kendi aralarında, kimsenin ne anlayabildiği, ne de okuyabildiği bir dil konuşuyorlardı.” Bu dilin ayrıcalıklı, özel, üstün olma vehmini bir başka dil, kültür, ırk için kuruntular besleyenler kurutmak istemişlerdir.

Eco, kusursuz dil ile yeni, yapay, evrensel dilin düş ortaklığını karşılaştırırken Etiemble’ın yıllar önce yazdıklarından beslenir. Descartes’dan Leibniz’e giden çizgide filozofların, esperanto’dan volapük’e, neo’dan arulo’ya pek çok yapay dil yaratıcısının metadil’in ardına takılmaları da; Latince’nin, Çince’nin, İngilizce’nin yek dil olarak benimsenmesini önerenlerin de Babil karmaşasına bir çözüm getiremedikleri bellidir ya, bu arayışın kesintisiz süreceğini çıkarmasak da güç olmasa gerektir.

Sözü, çeyrek yüzyıldır üzerinde çalıştığı Joyce’a getirir Eco: “Joyce da, Dante gibi, yeni bir Âdem olmak istiyordu. Tıpkı onun gibi, bütün dilleri bir araya getirip hamur eden bir dilin karanlık düşü peşindeydi”.

Yapı, yapıt.

Taş üstüne taş: Kule.

Yapı: Yapıt.

Taş üstünde taş kalmamış: Babil.

Harf üstüne harf, harf harf üstünde: “Ulysses”, “Finnegans Wake”.

James Joyce’un içine gömüldüğü, bizi içine gömmek için çağırdığı, gömü içinde gömü: Diller dil içre.

Önümde, Kevin Mc. Carthy’nin 1971’de Joyce Quarterly’de yayımladığı bir inceleme duruyor: “Finnegans Wake’de Türk/çe Göndermeleri”. Gülümsüyorum. Birazdan kapağını açacağınız “Ulysses”deki Müthiş Türk kim ola ki? İlk sayfalarda, satırlarda kapısından içeri girdiğinizi neden sonra farkedeceğiniz Kule’de ne bekliyor bizi?

Kule’den ne(resi) görülür?

 

Ağustos-Eylül 1996

Levent

(Enis Batur)

 

 

 

ARKA-SÖZ

1922’de Bir “Ulysses”,

1984’de Bir Başka “Ulysses”

 

XX. yüzyılın ilk yarısında yayımlanan üç “anıt-roman”, modern anlatının çehresini belirledi: Proust’un “Yitirilmiş Zamanın Ardında” adlı 7 ciltlik kitabı üslûp farklılığıyla olduğu kadar ruhsal çözümlemelerinin derinliğiyle de tartışılmaz bir etki yaptı çağdaşlarımız üzerinde; Musil’in yarım yüzyıla yakın bir süre üzerinde çalıştığı ve bitiremeden öldüğü “Niteliksiz Adam” başlıklı romanının yayımlanmamış taslak-bölümlerinin birkaç bin sayfalık bir yumak oluşturduğunu açıkladı yayıncıları; Joyce’un ilk kez 1922’de basılan “Ulysses”i ise kelimenin tam anlamıyla, tek başına ‘kültür devrimi’ etkisi yaratmış bir roman oldu. Son 50 yıl içinde, yalnız Batı dünyasında değil, dünyanın pek çok ülkesinde, dil ve ifade düzleminde, perspektif ve cüret düzleminde bu üç romanın kaçınılmaz çıkış noktaları olarak değerlendirildikleri görüldü.

Joyce’un “Ulysses”inin bu üç roman arasında bile ayrıcalıklı bir yer tuttuğu bilinir: Yalnızca romancıların değil, başta şairler olmak üzere tüm yazınerlerininn “mutlu karabasanı” olmuştur, çıkar çıkmaz. Şairin ve yazarın, dil ve anlatım sorunları yaşadığı yüzyüze mücadelede büyük bir kırılma oluşturmuştur “Ulysses”; öte yandan, bir başka boyut daha kazanmıştır özgünlüğüyle: Bugüne dek yayımlanmış olan romanlar arasında, üzerine en fazla deneme ve eleştiri yazısı yayımlanan, en çok inceleme konusu edilen yapıt olmuştur. Tüm zorluklara karşın, birçok dile çevrilen “Ulysses”in son bölümü Yeni Dergi’nin “Bilinç Akışı” özel sayısında, Joyce’a ışık tutan birkaç yazının eşliğinde yayımlanmıştı. Türk okuru “Ulysses”i pek tanımıyor gerçi, ama Joyce’un yabancısı edğil bütün bütüne: “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi”, Murat Belge’nin yetkin çevirisiyle dilimize kazandırılmış, yazarın “Dubliners” adlı tek öykü kitabından yapılmış iki ayrı derleme kitap halinde yayımlanmış, Selçuk Yönel de tek oyunu “Sürgünler”i dilimize aktarmıştır.

“Ulysses”, modern çağların en çarpıcı, özgün, çığır açıcı yapıtlarından biri olma niteliğini koruyadursun, 13 Haziran 1984 günü Milliyet’te, Herald Tribune kaynaklı bir haber yer aldı. Pek çok kişinin gözünden kaçan bu haber metninde yer alan bilgiler, yazın tarihçileri ve eleştirmenleri açısından olduğu kadar, “Ulysses” okurları açısından da son derece sarsıcı bir yan taşıyordu: “Dünya edebiyatında bir çığır açan Ulysses adlı roman, uluslar arası bir uzman grubunun yıllar süren araştırmalarının ardından, önemli değişikliklerle yeniden yayımlanıyor” cümlesiyle başlayan haber metninden 1922’de ilk başlayışından bu yana yüzlerce kez basılmış, çeşitli dillere çevrilmek üzere asıl tutulmuş “versiyon”un artık geçersiz sayılabileceğini öğreniyorduk: Çünkü, “Ulysses”in bu yeni basımı, bir bakıma yepyeni bir “versiyon”unu getiriyordu romana: 5000’i aşkın eksiklik, atlama, yer değişikliği, yazım değişikliği ile gerçekleştirilen bu yeni “Ulysses” ile ilgili olarak, Joyce uzmanları “getirilen değişikliklerin, yalnız belli paragraflara değil, kitaptaki birçok bölüm ve karaktere yeni bir ışık tutacağı” görüşünde olduklarını belirtiyorlardı.

Neden bu denli eksik, yanlış bir basımı yapılmıştı “Ulysses”in? Bilindiği gibi, Joyce’un romanı ilk kez Paris’te, Sylvia Beach’in ünlü “Shakespeare and Comady” kitabevi tarafından; Hemingway, Stein, Fitzgerald, Larbaud, Pound gibi 1920’li yılların Avrupa kültür çevrelerini derinden etkileyen ABD kökenli ya da Amerikalı yazarların bir bakıma merkezi olan bir yayınevi tarafından yayımlanmıştı. Joyce’un neredeyse okunaksız sayılabilecek bir elyazmasıyla kitabı teslim etmiş olması, baskı öncesinde dizilen metne yaklaşık 100 bin kelime ekleyivermesi (!), üstelik onları da aynı okunaksız elyazısıyla provaların üstüne yazması “Ulysses”deki “errata” çizelgesinin bu ölçüde büyümesine yol açmıştı. Ama, Joyce’u aşan bir neden daha vardı, yanlışlar konusunda: Böylesine güç bir metni harf harf dizme durumunda olan Dijon’daki basımevinin 26 dizgicisinden hiçbiri, tek kelime olsun, İngilizce bilmiyordu!

Nedenleri ne olursa olsun, “Ulysses” bu yarım haliyle ortaya çıktığında kültür çevrelerini kasıp kavurmuş, okurlarına zorlu saatler, hatta günler geçirtmiş, daha iyisi, üzerinde yüzlerce araştırma yapılmasını, bir o kadar yorumun geliştirilmesini sağlamıştı.

“Ulysses”, eski versiyonlarıyla 704 sayfada, bir tek günü, 16 Haziran 1904’ün Dublin’inde Leopold Bloom’un “priza”sını verir. Joyce’severler tarafından “Bloom günü” olarak adlandırılan 16 Haziran’ın tam 80. yaş gününde, 16 Haziran 1984’de “Ulysses’in yeni versiyonu yayımlandı. Eski versiyonu da içeren bu yeni versiyon, bu nedenle toplam 1919 sayfadan oluşuyor.

“Ulysses”in önemini kavramış, ancak bugüne kadar bu zorlu yapıtı okuma fırsatını çeşitli nedenlerle bulamamış okurlar için sevindirici bir haber bu. Ama “Ulysses”i okumak için enikonu zaman ve emek harcamış, çoğu zaman bununla da yetinemeyerek, kitabı çözmek için onunla ilgili yan çalışmaları taramış, onlarca inceleme devirmiş okurlar ne yapacak? “Ulysses”, kısa sürede modernizmin klâsiği olmuştu; öte yandan, Stuart Gilbert’ın romanla aynı adı taşıyan incelemesi de eleştiri alanında bir klâsik sayılmaya başlanmıştı. Şimdi herşey yeniden mi başlayacak?

“Ulysses”ten sonra, Joyce, tam 17 yıl üzerinde çalışacağı yeni romanına başlamıştı. Arada, “Ulysses” nedeniyle büyük ilgi topladığı için, ne yazacağı merak ediliyor, bu bakımdan, yeni romanından parçaları belli aralarla dergilerde, “Süren Yapıt” başlığı altında yayımlıyordu. “Süren Yapıt”ı, Joyce’un ölümüyle bitti, tamamlandı sandı çağdaşlarımız. Büyük yazarlar böyledir işte: Kitaplarını hiçbir zaman bitiremeyiz.

 

Enis Batur

1984

 

 

 

ÇEVİRENİN SÖZÜ

 

“… olay, İngilizce yazılmış bir yapıtı Türkçe’ye

çevirmek değil, Ulyssesce’yi Türkçe’ye çevirmektir.”

 

–Ayşenur Güvenir

 

 

Ulysses bir yolculuk. Homeros’un Odyssesia’sı da. Hepimizin yaşam serüvenini simgeleyen bir Tinsel-Tensel Yolculuk’tur bu.

Ulysses’i çevirmek de bir yolculuktur-hiç bitmeyecek. O tanımsız labirentte acımasız devlerle kapıştım, fettan denizkızlarıyla oynaştım, Dublin insanlarıyla ne oyunlar oynadım, sokaklarıyla yoldaş oldum, Joyce’un ulusesini dinledim de dinledim, bir Mr. Bloom olup çıktım.

Ulysses’in Türkçeye gelmesine önayak olan Enis Batur’a ve YKY’ye teşekkürler. Boğaziçi Üniversitesi III. Yazın Çeviri Semineri’ne, beni bu konuda konuşmacı olarak çağıran Doç.Dr. Suat Karantay’a, araştırmalarımda yardımcı olan Dublin Writers Museum yönetmeni Mr. Robert Nicholson’a, araştırma yapabilmem için beni İsviçre’ye davet eden ve elindeki tek İtalyanca çeviriyi bana gönderen Zürich James Joyce Foundation başkanı Mr. Fritz Seen’e ve bana değerli bilgiler sağlayan Boston James Joyce Research Center yönetmeni Mr. John Kidd’e yürekten teşekkürler.

Bugün, 91. Bloomgünü’nde (Bloomsday) bir önerim var: Şu son günlerde Ulysses’in Türkçe çevirisinin doğumu sancıları yüzünden, PEN Yazarlar Derneği Olağan Genel Kurulu’na katılmadığım için seslendiremediğim bu önerimi şimdi ve burada cümle âleme duyururum:

Sayısız eski metinlerde İzmirli Homeros diye anılan büyük Anadolu ozanının anıtsal Akdeniz-Ege yolculuk serüveninin güncesi sayılan Odyssesia’nın izleğini, Ulysses’te çağdaş (1904) Dublin’e uyarlayan, daha doğrusu kendi yarattığı o yepyeni tensel-tinsel yolculukta yapısal bir geştalt olarak kullanan Joyce’un bu başyapıtındaki başkahramanı, Mr. Bloom’dan, Stephen’dan, Molly’den önce Dublin kentinin ta kendisidir. Odysseia ile Ulysses nasıl kardeş başyapıtlarsa, Homeros ile Joyce nasıl kardeş başustalarsa, onların kentleri İzmir’le Dublin’de kardeş kentler olsun! Budur benim önerim. Bir de dileğim var: Joyce’un Dublin’i anlattığınca, çağdaş İzmir’i anlatacak çıksın bir yazar daha!

 

Leopold Bloom,

Pardon,

 

Nevzat Erkmen

 

 

 

ULYSSES

James Joyce

Nevzat Erkmen

Yapı Kredi Yayıncılık

2. Baskı, Mart 1997, Sf. 7-28

 


Editörün Kitap Hakkındaki Yorumu

333 düşünmek anasayfa

 

2004 © anlamak.com