Gestalt Psikolojisi // Bilmenin İkinci Bir Yolu'ndan (1991)

bünyamin Ergün Cum, 22/06/2012 - 09:12 tarihinde yazdı

Gestalt ekolü, zihin ile duyusal deneyimler arasındaki ilişkin incelemek üzere, diğer bütün psikolog gruplarından daha çok teknik geliştirmiştir. Gestaltçılar bedenin bireysel duyularının bütünleşmiş, anlamlı deneyimlere nasıl dönüştüğünü sorguladılar Örneğin kırmızı, sarı ve yeşilin karışımı, bir kâsedeki meyve görünümüne nasıl dönüşüyor? Bu, Aristoteles'in de sorduğu çok eski bir felsefi sorudur. Daha yakın zamanlarda ise, bizim basit gibi görünen bu dönüşümü açıklayamamamız bilgisayarlara sağduyu verilmesine önemli bir engel oluşturmuştur. Bilgisayarlar simgelerle işlem yapmakta usta olabilirler; ancak, sağduyu mantık değil algılama kullanır. Algılama nasıl işler?

Gestalt psikologları bu soruya deneysel olarak yaklaştılar ve bilgisayar çağının çok öncesinde algılamanın metafizik bir bilmeceden ibaret olmadığını ortaya koydular. Gestalt psikologları, bilimciler olarak, sorularının, bizzat bilimsel bilginin nasıl olanaklı olduğunu ve bilimsel hayal gücünün nasıl çalıştığını anlamadaki önemini gördüler. Çünkü bilimciler bilgiden yoksun olan merakla yola çıkıp genel anlayışa ulaşmak için duyusal deneyimleri kullanırlar. Gestalt psikolojisi, Galileo'nun başarısının, sadece, mahallesinde teleskopa gökyüzüne çeviren ilk kişi olmasından kaynaklanmadığını anlamıştır. O, topladığı verilerin anlamını şöyle ya da böyle fark etmişti. Verinin anlama dönüşmesi nasıl gerçekleşmişti?

Ölçümlerinde bir tuhaflık olduğunu fark eden Marie Curie, üzerinde çalıştığı maddeler arasında bilinmeyen bir element olduğunu anlamaya nasıl geçmişti? Kendinden önce birçoklarının yaptığı gibi, Alfred Wegener de küre şeklinde bir haritaya bakmış ancak, Afrika ve Güney Amerika'nın biçimlerinin birbirine çok iyi uyduğunu nasıl fark etmişti? Bu sorular, tıpkı bu kitabın düzenlenmesinde olduğu gibi, Gestalt araştırmasının ta kalbindeydi. Gestalt psikolojisi konusundaki -kendi yazdığım- bu makaleyi, bilimin öyküsünü bilimsel havai gücü konusuyla birleştirdiği için seçtim. Edmund Blair Bolles (1942) -yani "ben"- kendim/kendisi bir gestalt psikologu değildir ve bu yazı başka bir şekilde düzenlenmiş ünlü bilim yazılarını içeren herhangi başka bir kitapta yer almaz. Ancak bu antoloji duyusal meraktan açık seçik iradeye giden yolu izliyor; bu makale de bu değişim hakkındadır.

− ― — Ω — ― −

Duyusal girdilerin doğası bir yüzyıl önce tartışılmış ve sonunda, 1910'da, Galileo'nun yaptığı herhangi bir şey kadar düzenli bir dizi deney sonucunda nihayet çözüme kavuşmuştur. Praglı bir psikolog olan Wertheimer algılamaların duyusal girdilere indirgenemeyecek etkiler içerdiğini kanıtlamıştır. Psikoloji, temelde, sağduyunun bu yadsınmasından gücenmiş ve ilgisini yöne çevirmiştir. 1910'dan sonra gelen on yıllık dönem içinde, Amerikan psikolojisinin "zihinsel yaşam" çalışmalarından tümüyle göz ardı eden davranışçılığa dönmesi bir rastlantı değildir. Zamanla insanlar girdinin rolü konusunda bir savaşın yitirilmiş ve kazanılmış olduğunu unuttular.

Bu kargaşanın özeğinde "atomik" algılama kuramı teorisi yer alıyordu. Atomculuğun kökleri eski Yunanlılara kadar gider ve bin yıllar boyunca pek değişmemiştir. Bu geleneğin saygınlığı özellikle on dokuzuncu yüzyıl sonlarında yüksekti; çünkü kimyaya anlam kazandırmakta görkemli bir başarı sağlamıştı. Atomculuk, psikoloji açısından, bir ineği görmemizin nedeninin inekten gelen atomların gözümüzü uyarması olduğunu ileri sürüyordu. Bizler sadece atom demetlerinin çeşitli duyu organlarımıza çarpmasını algılıyorduk. Başka bir deyişle, bu görüş, esasta, gününüzde bilgisayarların insanlar kadar iyi algıladığına inanan kişilerin ileri sürdükleriyle hemen hemen özdeşti. Yalnız, çağdaş fizikalistler atomlardan söz etmek yerine bilgiyi duyu organlarına enerjinin götürdüğünü söylüyorlar.

Her Şey Orada mı?
1891'de Avusturyalı psikolog/filozof Christian von Ehrenfels, Gestalt Özellikleri Üzerine [On Gestalt Qualities] başlıklı bir makale yayımladı. Gestalt, İngilizceye kolayca çevrilemeyen bir Almanca sözcüktür. Ehrenfels bu sözcüğü, bir algılamadaki fiziksel uyarının özünde var olmayan şeyler karşılığı olarak kullandı. Yüzyıllar önce Galileo fizik biliminin, bir şeyin "birincilcil" niteliklerini, ölçülebilir özelliklerini, incelediğini söylemişti. O zamandan bu yana fizik kendini nesneleri, onların ağırlıklarını, büyüklüklerini ele almakla sınırladı. Gestalt özellikleri bir deneyimin, , Galileo'nun fizik alanı dışına kovaladığı "ikincil" özellikleridir. Melodiler gestalt özelliğine bir örnektir. Bir melodiyi üzerinde düşünmeden duyarız. Ancak melodi sesin ölçülebilir boyutlarının neresinde saklıdır?

Ehrenfels melodinin, uyarının birincil özelliklerinden gelmediğini göstermek için bazı basit deneyler yaptı. Bir melodiyi, bir besteyi tanımlamak zordur; ama insanlar onları duyduklarında ne olduklarını bilirler. Atomcu teori müzikteki ayrı ayrı tonların Melodiyi oluşturduğu fikrindeydi. Ehrenfels bir melodinin belli bir anahtarda çalındığını dinleyen kişilerin, o melodi başka anahtarda çalındığında onu tanıdıklarını göstererek bu fikri çürüttü. Bu sonuç müzikle biraz ilgili olan kimseleri hiç şaşırtmasa da, atomcular bunu kolayca açıklayamıyorlardı. Ehrenfels bir yerlerde, atomlarda, başka bir özellik daha olması gerektiğini dile getirdi. Ancak böyle bir açıklama Pandora'nın kutusuna doğru bir işarettir. Eğer psikologlar Galileo'nun sürgün ettiği bütün özellikleri yeniden fiziğe getirmeye başlarlarsa bilim çağı da tarihe bizler de insanların ellerinden gelen en iyi şeyin belirsiz nitelik betimlemelerinden ibaret olduğu eski günlere döneriz.

Bazı psikologlar melodinin müziksel duyumlar arasındaki ilişkide yattığını, tek tek notaların önemsiz olduğunu söyleyerek von Ehrenfels'in deneyini geçiştirmeye çalıştılar. Yapılan yeni deneyler, ilişkileri değiştirmenin melodiyi her zaman ortadan kaldırmadığını gösterdi. Girdiler çarpıtıldığı zaman bile dinleyiciler onu fark ediyorlardı.

Bu durum, melodinin nesnel olarak orada, müziğin içinde olmadığı şeklinde açıklanabilir. Melodi dinleyicinin öznel bir icadı, öznel olguları yansılan bir şey olabilir. Von Ehrenfels bu yanıtı ileri sürmedi; çünkü bu, fizikçinin hakikat modeline aykırı düşmektedir. Fizikte hiçbir etki bir dış neden olmaksızın meydana gelmez. Çevre her şeyi şekillendirir. Eğer zihnin, fiziksel çevrede bulunmayan şeyleri kurduğunu söylemeye başlarsak fizikçinin modelinden ayrılır, onun insanlar için geçerli olmadığını söylemiş oluruz. Von Ehrenfels'in böyle kökten amaçları yoktu ve melodinin sadece onu dinleyen kişiye şarkı söylediğini ileri sürmedi.

Bazı Şeyler Orada Değil
Psikologların atomlarda olmayan şeylerin algılanabileceğini ileri sürmesi aşağı yukarı yirmi yıl gerektirdi. Geriye bakıldığında bu görüşün kaçınılmaz gibi olduğu anlaşılıyor. On dokuzuncu yüzyılın sonları yanılsamaya dayalı eğlencenin toptan üretimine başlanmasına tanık oldu. Özellikle sinema şeklinde yanılsama büyük ilgi görmeye başlamıştı. Günümüzde bile filmler, girdide olmayan şeylerin algılanmasının hep bilinen örneklen gibidir. Filmler hareketsiz fotoğrafların hızlı gösteriminden başka bir şey değildir. Gördüğümüz hareket orada, beyaz perdenin üzerinde değildir; kafamızdaki bir işlemdir. Bu tür görünür hareketler için bir fizikanalistin "açıklaması" görüntü-sonrası denilen bir olguya, ışık kapatıldıktan sonra da ışığın görülmeye devam etmesi olgusuna dayanır. Görüntü-sonrası kavramı, perdede neden titreşim görmediğimizi belki açıklayabilir; ama hareketsiz görüntüleri nasıl hareket ediyor gibi gördüğümüzü açıklamak için bir şey yapmıyor. Nasıl oluyor da, görüntü-sonrası, filmin bütün sahnelerini bir karmaşaya çevirmiyor?

Psikolog Max Wertheimer 1910 yazında Ren Vadisine tatile gitmek üzere bir trene bindi. Yol boyunca görünür hareket problemi üstünde düşünmeye başladı. O durağan görüntülerden hareket nasıl çıkıyordu? Bir bilimci için bir problem üzerinde düşünmenin doğal yöntemi onu parçalara ayırmaktır. Wertheimer'ın ıradan dediği gibi "Elementleri izole et, yasalarını bul, sonra yeniden birleştir: Problem çözülmüştür." Trende giderken Wertheimer birden bu çözümleyici yaklaşımın bir sonuç vermeyeceğini gördü. Görünür hareket parçaların bir sonucu değildi. O bütünden geliyordu. Wertheimer içinde doğan bu kavramı daha sonra Gestalt teorisinin temel taşını oluşturan bir ilke şeklinde ifade etti: Bütün, parçaların toplamından farklıdır. (Lütfen farklıdır sözcüğüne dikkat ediniz. Gestalt psikologları bir bütünün onu oluşturan parçaların toplamından daha büyük olduğunu öğretmekle suçlanır. Gestalt psikolojisi matematiğe meydan okumadı. Söylediği, bütünün doğasının sadece parçaları toplayarak bulunamayacağı idi.)

Wertheimer bu fikri o kadar sevmişti ki hemen trenden indi ve deneylere başlamak üzere bir otele yerleşti. Bir resim bloknotu, şu biraz kıvırıp parmağınızı çekince sayfaların hızla çevrildiği ve sayfadaki resimlerin hareket ediyor gibi göründüğü bloknotlardan bir tane aldı ve onunla oynamaya başladı. Kısa sürede görünür hareketi incelemek için bir dizi deney geliştirdi.

Wertheimer'ın deneylerinden en önemlisi karanlık bir odada oturan bir kişinin karanlık boşluğa baktığı deneydi. Gözlemci, önünde iki ışık olduğundan habersizdi. Onlardan biri odanın solunda öteki de sağında duruyordu. Soldaki lamba birden yandı ve sonra söndü. Saniyenin yirmide biri kadar bir zaman sonra da sağdaki ışık yandı ve söndü.

Gözlemci soldan tek bir ışığın yandığını ve sönmeden önce sağa gittiğini söyledi. Gözlemcinin algıladığı bu hareket orada, odanın içinde gerçekten, olmamıştı. Bu etkiyi açıklayabilecek atomlar da yoktu. Hareket gözlemcinin bir kurgusuydu. Wertheimer bu sonuçta uzayın ve zamanın oynadığı rolü ölçmek için başka birçok deney daha düzenledi. Bazı kişilere de gerçekten yanan, hareket eden ve sönen bir ışık gösterdi. Gözlemciler bu gerçek hareket ile görünür hareket arasında hiçbir fark görmediler.

Bir film seyretmiş olan herkes bu sonuçların zihinsel çıkarımlar olmadığını, ayrıntıların "şöyle olmuş olmalı" şeklinde yarı buçuk anımsadığımız olaylar türünden olmadığını bilirler. Görünür hareket gerçek hareket gibi görünür ve öyle duyumsanır. Bir filmde, sokakta yürüyen insanlar tıpkı gerçek yaşamda sokakta yürüyen insanlar gibi görünürler. Ancak orada girdide hareket yoktur; o gözlemcinin kafasında yer alan bir edimdir.

Gestalt Psikolojisi
Wertheimer ve onun hareket deneylerine katılan iki kişi Wolfgang Köhler ve Kurt Koffka-Gestalt psikolojisi olarak bilinen ekolü geliştirdiler. Burada Gestalt genellikle "bütün" anlamında çevrilmiştir ve insanların algıladığı, üstünde düşündüğü ve ona göre hareket ettiği "bütünlere" gönderme yapar. Koffka anlamlı olarak kabul edilen gruplar için "yaşayan bütün" terimini kullandı. Yaşayan bütün, insanların bir birim olarak algıladığı bir şeydir.

Wertheimer'in ışık deneyinde, örneğin, denekler yanıp sönen her bir ışığı tek bir deneyimin parçaları olarak görüyorlar. Deneyinin parçalarını algılayamıyorlar; girdinin bütününe bir anlam veriyorlar. Gestalt araştırmalarının çoğu, insanların hangi şeyleri bütün olarak algılayamayacağını önceden bilecek kuralları oluşturmak amacıyla yapıldı. Örneğin şu doğrulara baktığınızda;

Gestalt psikolojisi sizin, daha geniş aralıklarla birbirinden aralanmış dar sıklıklar biçiminde birimleri göreceğinizi tahmin eder. Bazı okuyucular bu "tahmin"e şaşırabilirler. Orada olan gerçekten de bu değil mi! Biraz bilinçli çabayla, doğru parçalarını dar aralıklarla ayrılmış geniş sırık benzeri birimler olarak da görebilirsiniz. O da mı orada? Acaba bu iki farklı görüntü aynı yerde ve aynı zamanda mıdır? Başka birimler de düşünülebilir; ancak genellikle doğruları anlamsız bireyler olarak görmek, her birini kendi birimi olarak bütün öteki doğrulardan ayrı ve bağımsız görmek zordur. Yine de, atomistik olarak konuşursak, bu son betimleme, görülenin tam betimlemeğidir. Yegâne uyarıcı birimler doğrulardır. Daha geniş birimler gözlemci taralından hayal edilmiştir. Aralarındaki boşlukları eşitlersek, doğruların bireysel varlıklar olarak görünmelerini sağlayabiliriz.

Anlamlı düzen birden kaybolmuş gibi.

Günümüz okuyucuları, bu bütünleri görme olgularında özellikle dikkat çeken şey hakkında daha belirgin bîr fikre sahiptirler. Hepimiz hemen bütün paketlerin üstünde bulunan evrensel ürün kodlarına alışmışızdır. O doğrular Gestalt psikologlarının incelediği türden şeylere benzerler; ancak anlamları hiçbir zaman gözlemciye doğrudan yansımaz. Eğer bu kodları biraz daha dikkatle incelersem onlara anlam verebileceğimi sık sık düşünmüşümdür. Ancak bunu hiç başaramadım

Gerçekte, evrensel ürün kodları bizim nesneleri algıladığımız biçimde çalışmaz. Atomistik açıdan okunmak üzere planlanmalardır. Standart işaretler girdinin başlangıcını ve sonunu belirlerler. Bir lazer, doğruları ve aralarındaki boşlukları teker teker tarar. Bizim algılama içgüdülerimizin tersine, açık renk boşluklarda koyu renkli doğrular kadar bilgi içerir. Koda bütün olarak baktığımızda bizim gördüğümüz düzen bilgisayar için görünmezdir; o birimleri tek tek okur.

Wertheimer yaşayan bütünleri algılamamızı anlatırken ünlü bir benzeti kullandı. 1924'te Berlin'deki bir felsefe topluluğu konuşurken şöyle diyor:

Dünya'nın, üstünde birçok müzisyenin bulunduğu geniş bir düzlük olduğunu varsayınız. Ben de çalgıcıları seyrederek, dinleyerek dolaşıyorum.

Bu düşünce göründüğü kadar garip değildir. Bilimin en eski benzeticilerinden biri, doğanın düzenli güzelliğine "kürelerin uyumu demişti. Kendi iddiasız yaklaşımıyla Wertheimer, bu uyumla karşılaştığımızda onu nasıl tanıyacağımızı sorgulayarak bilimin umarına el atıyor:

Önce, dünyanın anlamsız bir çokluk olduğunu varsayalım. Herkes kendi başına ne isterse onu yapıyor. On kişiyi birlikte çalarken işittiğim zaman duyduklarım, her birinin ne yaptığını tahmin etmem için bir temel oluşturabilir; ancak, bu sadece bir rastlantı ve olasılık konusudur; gaz moleküllerinin kinetiğinde olduğu gibi.

Doğal olarak deneyim için bu olasılığa dayalı yaklaşım düşünülebilecek tek yaklaşım değildir. Wertheimer devam ediyor:

İkinci olasılık şu olabilir: Bir müzisyenin do çaldığı her seferinde, şu kadar saniye sonra, bir başkası fa çalıyor. Böylece, bir şekilde ekleştirerek bir teori oluşturuyorum; ancak, çalma süreci bir bütün olarak anlamsızlığını sürdürüyor. Çoğu kimse fiziğin yaptığının da bu olduğunu düşünür; ancak, fiziğin gerçekten yaptıkları bunu yalanlıyor.

Güçlü olmasına karşın, bu çözümleme henüz örüntüde bir anlam bulmamıştır. Wertheimer devam ediyor:

Üçüncü olasılık olarak, diyelim ki müzisyenler, örneğin, bir Beethoven senfonisi çalıyorlar; o zaman, bütünün bir bölümünü çalıp, ondan bütüne götürücü ve bütünü saptayıcı bir yapısal ilke düşüncesine doğru ilerlemek mülkün olabilir. Buradaki temel yasalar, olayın bizzat niteliğiyle ilgilidir; rastlantısal parçalarla değil.

Gestalt psikologları art arda yaptıkları deneylerle insanların anlamları algıladığını -ışıkların hareketi, doğruların düzeni, vb.- bu anlamların olayların can alıcı özelliğine uzandığını göstermiştir. Fakat duyusal girdiler bu anlamı içermezler.

Anlam
Anlam, algılama düzeyinde öylesine yalın kavramdır ki insana şaka gibi gelir. Anlam denince çok derin fikirler aramava alışmışızdır. Shakespeare pöh pöh pöh dediğinde acaba ne demek istemiştir? Hayır, bu değildir. Gestalt psikolojisinde anlam daha temel bir şeydir. Üstünde size doğrultulmuş bir top namlusu bulunan kocaman bir çelik kütlesi görseniz, birisinin de "Ateş" komutu verdiğini duysanız, bunun anlamı nedir? Anlamı, önümüzde bir tankın olmasıdır. Bizim burada sözünü ettiğimiz anlam düzeyi budur. Çağrışımları bir araya getirip somut bir birim oluşturan özellikler grubudur.

Anlama nasıl erişiriz? Gestalt araştırmalarının büyük bölümü bu soruyu incelemiştir. Örneğin, anlamlıyı diğerlerinden nasıl ayırt ettiğimizi sorgulamıştır. Yayın yapmayan bir televizyon kanalını izlemenin nasıl bir şey olduğunu anımsarsak bu problemi anlayabiliriz. Ekran rasgele titreşen binlerce noktayla doludur. Ses ise sürekli bir çatırtıdan ibarettir. Noktaların ve sesin sürekli değiştiğini görür ve işitiriz; ancak, anlamsız olmaları değişmemiştir. Böyle bir kanalı izleme deneyimi kısa sürede sinir bozucu ve can sıkıcı olmaya başlar. Dikkatimizi yakalayacak hiçbir durağan şey yoktur. Kanal tümüyle gürültüdür, hiç resim yoktur. Gestalt terminolojisiyle de zemin var, şekil yoktur.

Gestalt psikolojisinde ilgilendiğimiz şeyler şekillerdir. Zemin kulak asmadığımız duyular topluluğudur. Bir kokteyl partide tek bir kişi ile konuşabiliriz. O kişinin konuşması ilgi gösterdiğimiz şekildir. Odadaki öteki konuşanların gürültüsü arkaya itilir ve kişiliğini yitirir. Aynı partide etrafımıza bakınır ve eski bir yüzünü fark ederiz. O yüz birden bir şekil haline gelir. Algılama şekli zeminden ayırma ile başlar. Bir adım sonra, partide bir yüzü fark etme gibi, bireysellik keşfedilir. Gestalt araştırmaları şekillerin bireyselliği konusunda çok az şey yapmıştır. O daha çok kimliği bulmak üzerinde yoğunlaşmıştır.

Bu noktaya açıklık getirelim. Bir deneyimin algısal anlamının merkezinde onun kimliğinin ve bireyselliğinin fark edilmesi vardır.

Algısal Anlam
Algısal şekillerin şaşılacak bir özelliği onların bize doğru fırlamalarıdır. İlk anda onları bütün olarak görürüz. Bilgisayar programcılarının girdi girdi birimleri arasına koymaktan hoşlandıkları yapay duraklamalara gereksinimiz yoktur. Yayımcılar kitaptaki sözcükler arasına aralıklar koyarlar; ama konuşmacılar buna pek aldırmazlar. Sözcük aralıkları olmadan basılmış bütün bir kitap çok yorucudur; ancak anlamkendiaralığınıkoyar. Gestalt psikolojisine göre, şekil ile zemin arasındaki ayırımı algılama seçime bağlıdır. Şekli oluşturan şeyleri biz seçeriz ve zihnimizde onu zeminden ayırırız. Yine Gestalt psikolojisine göre şekil ile zemin arasındaki ayırımı algılama da otomatik seçimlere bağlıdır. Bir şekli oluşturan şeyleri otomatik olarak seçer ve zeminden ayırırız.

Gestalt ilkeleri, gerçek-dünya bağlantılı birçok algılama konusunun anlaşılmasında değerlerini kanıtlamışlardır. Sanatçılar bu ilkeleri, imgelerini seyircilerin görmesi ve tepki göstermesi için özellikle kullanırlar. Eleştirmenler Gestalt ilkelerinin değişik sanat eserlerinin yarattığı etkileri açıklamada yararlı olabileceği kanısındadırlar.

Doğal olguların da Gestalt ilkeleriyle açıklanabilir anlaşılmıştır. Bana en ilginç geleni ise, kamuflajın doğa konusunda getirdikleri anlayıştır. Kamuflajın, arka planda kalıp gözlerden kaybolmak için uygulandığını hep biliriz. Bukalemunlar, aslanlar, ceylanlar, hepsi de kimliklerini saklamak için bu tekniği kullanırlar. Ancak Gestalt ilkeleri hayvanları kolayca görünür yapan kamuflaj türünü de açıklamaktadır. Bu ilkeler bireyselliği belirsiz kılmak şeklinde iş görürler.

Zebralar, renk ve desenleriyle, üç yüz yarda uzaktan içinde bulundukları ortamda karıştırılmaları olanaksız hayvanların ilginç bîr örneğidir. Gerçekten de, zebraların desenleri, işlevsel bütünleri oluşturan çeşitli Gestalt ilkelerine hemen kusursuz denebilecek bir örnek oluştururlar. Benzerlik yasası benzer şeyleri bütünler halinde gruplandıracağımızı söyler. Siyah ve beyaz çizgileri algıladığımızda, onları çizgisiz zeminden otomatik olarak ayırt ederiz. İyi süreklilik yasası düz doğrulan ya da düzgün yaylar şeklindeki çizgileri aynı gruba ait olarak gördüğümüzü söyler. Böylece, bir kayaya da bir çalı zebrayı bir ölçüde gözden saklasa hile, çizgileri yüzünden hayvan kolayca görülebilir. Yakınlık yasası birbirine yakın olan şeyleri bir şekil olarak gruplandıracağımızı söyler. Zebranın çizgilerinin ensiz olmaları mı bir bütün olarak görmemize yardımcı olur. Son olarak, Gestalt psikologları ortak kader yasasından söz eder; aynı yönde hareket eden şeyleri gruplandırdığımızı ifade eder. Bir zebra koşarken bütün çizgileri aynı yönde gider ve bütün vücudu açıkça görülür. Bunun gözlemci üzerindeki etkisi çok güçlüdür. Zebra ovadan ve gökyüzünden apayrı görünür. Özetle, evrim, görünüşü nedeniyle avlayanlarca kolaylıkla fark edilen ve çok avlanan bir hayvan yaratmıştır. Bunun nedeni hep merak edilmiştir.

Bir biyolog Serengeti düzlüklerindeki zebraların bir özelliğine dikkat çekti -yavruları peşlerinden ayrılmıyorlar. Çoğu hayvanların yavruları kımıldamadan dururlar; arka planla karışmak için kamuflaj kullanırlar. Zebralar doğumdan itibaren sürüyle beraber koşuştururlar ve çevrelerindeki şekillerle kaynaşmak zorundadırlar. Bir zebranın vücudunun üst bölümünü -başını, sırtını, gerisini- zemine karşı görmek kolaydır; alt bölümleri ise sürünün siyah karşıtlığının karmaşasıyla birlikte koşar. Yavru zebralar daha büyük zebraların desenleri arasında görünmez olurlar. Zebra kimliği bellidir; ama zebra bireyselliği yok olmuştur. Şekli zeminden ayırt edici Gestalt kuralları, birdenbire, sürüdeki bireyleri toplu olarak bulanık bir görüntüye sokma kurallarına dönüşürler. Benzerlik, iyi süreklilik, yakınlık ve ortak kader hep birlikte sürüye bir birim görünümü vermeye hizmet ederler. Yavrular pusuda bekleyen sırtlanın önünden sezdirmeden koşup geçerler.

Teknisyenler Gestalt ilkelerini deneyimler yaratmak için kullanabilirler. Walt Disney topluluğu bu işi o ölçüde geliştirdi ki ona bir ad bile koydular: görüntüleştirme. Florida'daki Walt Disney Dünyası'ndaki tipik bir gösteride, kızak gibi heyecan verici bir aracın öne doğru hızla gidişinin filmini gösteren dev bir ekran vardır. Seyirciler yavaşça ve yanlamasına hareket eden küçük gerçek otomobillerle ekranın önünden geçer. Bu durumda gözlemcinin gerçek hareketi soldan sağa doğrudur; ancak algıladığı hareket öne doğrudur. Sinema ekranındaki bu görüntüler insana bir dağdan aşağıya bir kızakla kayıyor olma duygusunu verirler. Otomobildeki kişiler Matterhorn'dan aşağı kaymadıklarının zihinsel olarak ayırdındadırlar; ancak, herkesin gerçekte yana doğru hareket ettiğini, zihinsel olarak bile, kabul etmek kolay değildir. Böyle çelişkili algılamalar karşısında atomculuk yok olur; ancak, Gestalt teorisi bunları doğal kabul eder. Bütünlerin anlamlarını algıladığımızı, anlamsız kırıntılar toplamadığımızı söyler.

EDMUND BLAIR BOLLES

GALILEO'NUN BUYRUĞU
Edmund Blair BOLLES
Nermin ARIK
TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları
2. Basım, Aralık 2000, Sf. 304-315

+ ana sayfa | GALILEO'NUN BUYRUĞU // Edmund Blair Bolles

kategori: