İSKENDERİYELİ HYPATIA // Maria Dzielska

bünyamin Ergün Sa, 17/04/2012 - 08:41 tarihinde yazdı

Aslına sadık bir Hypatia imgesi oluşturmak yolunda araştırmacıların sarf ettiği ilk çabalardan çok önceleri dahi Hypatia'nın yaşamı, çarpıcı ölüm biçiminin de etkisiyle, efsanevi nitelikler kazanmıştı. Sanatla süslenmiş, dugusallık ve ideolojik önyargılarla çarpıtılmış bu efsane, yüzyıllar boyunca büyük bir popülerliğe sahip olmuş, araştırmacıların Hypatia'nın yaşamını tarafsızca gözler önüne serme çabalarını baltalamıştır ve günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Hypatia'nın kim olduğunu sorsanız, alacağınız yanıt büyük olasılıkla "415 yılında İskenderiye'de keşişlerin (ya da, daha genel anlamda Hıristiyanların) linç ettiği güzel, genç, çoktanrılı kadın düşünür" olacaktır. Bu hazır yanıt, asıl kaynaklardan değil, yazın ve tarih literatüründen edinilmiştir. Bu bölümde, bu literatürün bütününü temsil eden örneklere yer verilecektir. Bu yapıtların bir çoğunda Hypatia, henüz ortaya çıkmakta olan Hıristiyan bağnazlığının masum bir kurbanı; öldürülmesi ise, Yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışının bir simgesi olarak ele alınmıştır.

Hypatia'nın Avrupa kaynaklarında ilk ortaya çıkışı on sekizinci yüzyıla rastlar. Tarihe Aydınlanma adıyla geçen şüphecilik döneminde Hypatia, kimi yazarlarca dini ve felsefi polemiklerde araç olarak kullanılmıştır.

Gençliğinde ateşli bir Protestan olan John Toland, 1720'de uzun bir tarih makalesi yayımlamıştır; başlığı "Hypatia, ya da Layık Olmasa da Herkesçe Aziz Cyril Diye Bilinen Başrahibin Gururunun, Kıskançlığının ve Zulmünün Tatmini İçin İskenderiye Ruhbanınca Parçalanan Pek Güzel, Pek Erdemli, Pek Bilgili ve Her Alanda Yetenek Sahibi Bir Hanımefendinin Yaşamı"dır. Toland aktardıklarını onuncu yüzyıla ait bir ansiklopedi olan Suda gibi kaynaklara dayandırsa da, daha başlangıçta, insanlığın erkek kısmının "güzellik ve bilgeliğin vücuda gelmiş hali"nin öldürülmesi yüzünden sonsuza dek utanç içinde yaşayacağını söyler; "böylesine güzelliğe, masumiyete ve bilgeliğe vurulacak yerde, barbar ellerini onun kanı, ruhlarını da tanrı korkusu bilmeyen katillerin iflah olmazlığıyla lekeliyebilecek denli vahşi ve medeniyetsiz yaradılışta olanlar aralarından çıktığı için" erkekler her zaman utanç duymalıdırlar. Toland, Hypatia'nın yaşam ve ölümünü anlatırken, başrahip Cyril'in önderliğindeki İskenderiye ruhban sınıfından söz eder: "Bu korkunç eylemin perde arkasında bir dinadamı, bir başrahip, hattâ bir aziz vardı; dinmez öfkesinin cellatları ise emrindeki ruhban sınıfıydı."

Makale dini çevrelerde çalkantılara yol açmış ve kısa bir süre sonra Thomas Lewis'ten bir risaleye karşılık gelmiştir: "Hypatia'nın Yaşamı, İskenderiye'li Hayasız Bir Kadın Öğretmen. Aziz Cyril ve İskenderiye Ruhbanını Bay Toland'ın iftiralarından Korumak Amacıyla." Her şeye rağmen Toland'ın yapıtı Aydınlanma'nın seçkin kişilerince olumlu karşılanmıştır. Voltaire, Hypatia figürünü kilise ve vahiyle gelen dine olan başkaldırısını dile getirmek için kullanmıştır. "Examen Important de Milord Bolingbroke ou le Tombeau du Fanatisme" (1736) adlı yapıtında Aziz Cyril ve İskenderiye ruhban sınıfından, Toland'ınkinden çok da farklı olmayan bir üslupla söz eder. Hypatia'nın öldürülmesi, "Cyril'in papaz traşlı köpeklerin yobazlardan oluşan bir sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca bir cinayet"tir. Voltaire'e göre öldürülmesinin nedeni Yunan tanrılarına, akılcı doğa yasalarına ve dayatılan dogmalardan bağımsız insan aklının yapabileceklerine olan inancıdır. Yani bağnazlık dahileri böyle şehit, ruhları da köle etmektedir.

Voltaire, Dictionnaire Philosophique adlı yapıtında Hypatia'ya yeniden değinir. "II. Theodosius zamanında İskenderiye'de Homer ve Plato üzerine ders verdiğini" ve ölümüne yol açacak olayların onu "Hıristiyan ayaktakımına hedef gösteren" Aziz Cyril'in tahrikleriyle ortaya çıktığını yazar. Voltaire; Damascius, Suda ve "zamanın en bilgili kişileri" gibi kaynaklar göstermeyi ihmal etmemiş olsa da, bunlardan oldukça serbest bir biçimde faydalanmıştır; Cyril ve Hıristiyanlara yönelik en ciddi suçlamaların ortasında, gözde kadın kahkamanı hakkında çiğ, bayağı bir salon şakası yapmaktan da geri kalmaz: "insan güzel kadınları çırılçıplak soyduğunda, bu onları katletmek için olmamalı." Doğrusu, "Ferney'li bilge" okurlarıyla mı, büyük bir hevesle yaymaya çabaladığı fikirlerle mi, yoksa Hypatia ile mi alay ediyor anlamak mümkün değildir. Voltaire başrahip Cyril'in tanrıdan af dilediğini ve tanrının onu affetmiş olduğunu umduğunu söyler; kendisi de başrahip için dua eder: "Bağışlaması bol babamızdan onun ruhuna merhamet etmesini diliyorum."

Toland ve Voltaire'in indirgeyici anlatıları, doğruyla yanlışın birbirine karıştığı Hypatia efsanesinin başlangıcı olmuştur. Eski kaynaklara danışırken daha özenli olsalardı, çok daha karışık bir kişilğin farkına varabilirlerdi. "Batılın ve cehaletin bu kurbanı" yalnız mantığın sağaltıcı gücüne inanmakla kalmıyor, vahiy aracılığıyla tanrıyı da arıyordu. Hepsinden önemlisi, katı bir ahlâk düşkkünüydü; çileciliği savunmada Voltaire ve diğerlerinin "gerçeğin ve ilerlemenin" amansız düşmanı ilena ettiği dogmacı Hıristiyanlardan hiç de geri kalmazdı.

Aydınlanma düşüncelerinden, yeni-Helencilikten ve Voltaire'in yazınsal ve felsefi üslubundan etkilenen Edward Gibbon, Hypatia efsanesi üzerine çalışmayı sürdürdü. Roma İmparatorluğunun Gerileme ve Çöküşü'nde, Hypatia'nın öldürülmesi de dahil olmak üzere, beşinci yüzyılda İskenderiye'de yaşanan bütün huzursuzlukların kaynağı olarak Cyril'i göstermiştir. Gibbon'a göre, Hypatia "Yunanlıların dinine inanmakta", Atina ve İskenderiye'de halka açık dersler vermekteydi. Gibbon'ın ilk savının kaynağını bilmiyorum; ikincisi Damascius'un Suda'da anlattıklarını yanlış yorumladığını gösteriyor. Toland ve Voltaire gibi, Gibbon da Damascius'un öyküsünü aktarır; Hypatia'nın "güzelliğinin çiçek açtığı, bilgeliğinin olgunluğa eriştiğini", "kadın düşünürü ziyaret etmeyi her zaman sabırsızlıkla bekleyen" tılmizlerle ve "konum ve saygınlıkları göz kamaştıran kişilerle" çevrili olduğu bir dönemde, Cyril'in içi kıskançlıkla kavrulmaktadır. Hypatia Cyril'in kışkırttığı "vahşi ve acımasız bir yobaz güruhu" tarafından öldürülmüş; görünen o ki "Batıl inanç (Hıristiyanlık) bir bakirenin kanını dökmenin kefaretini, bir azizin suçlu bulunmasından daha kolay ödeyeceğinden" failler hiçbir zaman cezalandırılmamıştır. "İskenderiye suçu"nun bu sunumu, Gibbon'ın Hıristiyanlığın yükselişinin kadim uygarlığın çöküşünde en önemli neden olduğu yolundaki kuramına bütünüyle uymaktadır. Hypatia'nın ölümüyle sonuçlanan olayları, bu tezini desteklemek ve eski dünyayla yeni dünya arasındaki farkı sergilemek için kullanmıştır: mantık ve ruhani kültüre (Hypatia) karşı dogma ve barbarca bir ölçüsüzlük (Cyril ve Hıristiyanlık).

Hypatia figürü, on sekizinci yüzyıla ait başka bir çok yapıtta karşımıza çıkar. Henry Fielding'in "Bu Dünyadan Öbürüne Bir Yolculuk" (1743) adlı tuhaf hiciv romanında Hypatia "Çok güzel ve saygıdeğer bir genç hanım" olarak betimlenir; Fielding "o köpeklerin, Hıristiyanların, onu öldürdüğünü" söyler.

Hypatia efsanesi, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında doruk noktasına ulaşmıştır. Charles Leconte de Lisle, Hypatie adlı şiirinin iki değişkesini ilki 1847, ikincisi 1874 yıllarında olmak üzere yayınlamıştır. İlk değişkeye göre Hypatia, Voltaire'in iddia ettiği gibi bir Hıristiyan "komplo"suna değil, tarihin yasalarına kurban gitmiştir. Leconde de Lisle, tarihin tek kültürle ya da inanç dizgesiyle bir tutulamayacağı fikrinden yola çıkarak Hypatia'nın ölümünü hazırlayan koşulları tarihsel kopuşa bağlar. Hypatia'nın dönemi yerini yavaş yavaş kendine özgü kuralları ve normları olan yeni bir döneme bırakmıştır. Eski tanrılara inanan, mantık ve kösnül güzellik aşığı Hypatia, tarihin değişen koşullarına adanmış simgesel bir kurbandır. "İnsanlık, durmak bilmeksizin ilerlediği yoluna çıkınca yıktı, lanetledi seni."

Şiirin ikinci değişkesinde Leconte de Lisle, Hypatia'nın ölümünü Hıristiyanlık karşıtı bir açıdan yeniden ele alır. Suç artık "tarihsel gereklilik"te değil, Hıristiyanlıktadır.

Aşağılık Galile'li yıktı, lanetledi seni;
Ama düşüşünle daha da büyüdün! Ya şimdi, heyhat!
Plato'nun ruhu, Afrodit'in bedeni
Ebediyen Hellas'ın güzel göklerine çekildi.

Bu değişkede, Toland'ın kilise ve Katoliklik karşıtı motifinin yankıları vardır. Efsane geliştikçe bu motif de güçlenecektir.

Lisle'ın iki Hypatia şiiri de eski değerlerin kalıcılığına olan inancı vurgular. Klasik Yunan döneminden esinlenen Parnas şiir okulunun kurucularından olan Leconte de Lisle klasik yazın hayranıydı. Yunan şairleri ve oyun yazarlarından çeviriler yapmış; Helenciliği, insanlığın ideallerine ulaşması, güzellikle bilgeliğin bir araya gelmesi olarak değerlendirmiştir. Bu yüzden Leconte de Lisle'e göre; tıpkı Yunan çoktanrılı ideallerinin Avrupa ruhsallığını şekillendirmesi gibi, Hypatia da, ölmüş olsa bile Batının imgeleminde fiziksel güzellik ve ruhun ölümsüzlüğünün simgesi olarak varlığını sürdürmektedir.

Yalnız o hayatta kalır, susturulamaz, ebedi;
Ölüm titreyen evreni dağıtabilir
Ama Güzellik onun ateşiyle hâlâ parlar,
ve herşey onunla yeniden doğar,
Ve dünyalar hâlâ beyaz ayaklarının altında secde eder.

Leconte de Lisle, Yunanlıların kusursuzluğuna ve doğaüstü dünya hakkındaki düşüncelerine olan hayranlığını, "Hypatie et Cyrille" (1857) adlı kısa bir oyunla da dile getirmiştir. Bu oyunda da, insanların tanrısal doğanın güzelliğiyle uyum içinde, filozofların öğretileri doğrultusunda yaşadıkları eski Yunan'a duyulan romantik özlemi görebiliriz. Aynı özleme Hölderlin'in şiirlerinde, "Weimar hümanizmi" klasiklerinde ve İngiliz yeni-Helencilerin yapıtlarında da rastlanır. Bu yapıtta Leconte de Lisle, çok tanrılı felsefeyle Hıristiyanlığı uzlaştırmaya çalışır.

Plato'nun güzel ve akıllı tılmizi, dar görüşlü başrahip Cyril'i yeni-Platonculuk ve Hıristiyanlık arasında yalnızca küçük bir fark olduğuna ikna etmeye çalışır: "Sözcükler pek az farklı, anlamları ise hemen hemen aynı." Hypatia, İsa'nın kendisi için kutsal olduğunu itiraf eder, öte yandan kozmosun ebedi dokusunu kuşanan tanrılara da bağlılık duyar. Tanrılar doğanın güzelliklerinde, astral bedenlerin zekasında, sanatın mucizelerinde, gerçeğin peşindeki bilgelerin ruhaniliğinde kendilerini gösterirler. Cyril'in, "Sizin tanrılarınız muzaffer İsa'nın ayaklarının altında toprağa karıştılar" sözlerine, Hypatia tutkulu bir kreşendoyla karşılık verir:

Yanılıyorsun, Cyril. Kalbimde yaşıyorlar.
Senin gördüğün gibi değil- saydam biçimlere bürünmüş,
Göklerde bile insani tutkulara tabii,
Ayaktakımının taptığı, aşağılanmaya layık-
ama gelişkin zihinlerin gördüğü gibi
Barınacak hiçbir yerin olmadığı yıldızlarla dolu uzayda:
Evrenin, içtenlikli erdemlerinin güçleri,
Yer ve gögün uyumlu birleşmesi
Ki zihne ve kulağa ve göze hoş gelir,
Ki bütün bilge insanlara erişilebilecek bir ülkü,
Ve ruhun güzelliğine gözle görünür bir görkem sunar.
Bunlardır benim Tanrılarım!

Romantik bir coşkunun hakim olduğu "Hypatie et Cyrille" rahibin öfkesinin anlatımıyla son bulur. Hypatia'nın tanrısal zekalara ve evrenin doğal güzelliğine olan inancını anlamamaktadır. Hypatia'yı tehdit eder ve dünyasını kadim kültürün yok oluşu ve umutuluşuyla lanetler.

On dokuzuncu yüzyılda Leconte de Lisle'in şiirleri biliniyor ve çokça okunuyordu; Cyril'in kapalı çevresindeki katı Hıristiyan dogması ile bir karşıtlık oluşturan, gözle görünen dünyanın ideal biçimlerine hayran Hypatia imgesi, böylelikle günümüze dek gelmiştir. Bugün dahi, Hypatia figürü Lisle'ın "Plato'nun ruhu ve Afrodit'in bedeni" dizgesini çağrıştırmaktadır.

Leconte de Lisle'in kendisinden daha genç olan çağdaşı Gerard de Nerval 1854 tarihli bir yapıtında Hypatia'dan söz eder; 1888'de Maurice Barres, Hypatia hakkında "La Vierge assassinÈe" adlı kısa bir öykü yayımlar. Barres önsözünde öyküyü "Parnasçı ustası" Leconte'un önerisiyle yazdığını belirtir. Öyküde kır hayatına özgü öğelerle, felsefesi ve ahlâki erdemlerin sade, dolambaçsız bir anlatımı biraradadır.

Öykü, nilüferlerle kaplı Nil kıyısında genç Lucius'un İskenderiyeli güzel ve çekici bir odalık olan Amaryllis ile karşılaşmasıyla başlar. Ağaçların ardında bir tapınağın mermerleri ve Yunan heykelleri parıldamakta, uzaktaki şehrin binaları ve limanda demirli gemiler görülebilmektedir. Oysa varsıl ve güzel İskenderiye çökmektedir: "Şehir, tüm evreni parfümlü ve ateşli yatağına çağırırcasına kollarını okyanusun ötesine uzatmış, can çekişen bir dünyadan ve gelecekteki çağların oluşumundan yardımını esirgememektedir."

Hypatia'nın (öyküdeki adı Athéné'dir) genellikle bulunduğu Serapeum'a giden Lucius ve Amaryllis, Yahudileri şehirden kovmakta olan Hıristiyanlardan oluşturduğu bir kalabalığa rastlarlar. Athéné / Hypatia'yı Serapeum'un kitaplığında bekleyen dinleyiciler, "inançlarını hoşgörü sahibi tapınakların kötü bir ün edinmesine ve eski âdetlerin terk edilmesine borçlu olduğunu söyleyen Hıristiyan tarikatı" hakkında hararetle konuşmaktadırlar. Geçmişin kutlu anıtlarını savunurken bir Hıristiyanın elinden ölen İmparator Julian'ı anarlar. Topluluğun üyelerinden biri "Helenler"i, kendilerini "barbarlar"a karşı onların yöntemlerini kullanarak, yani zulüm ve şiddet yoluyla savunmaya kışkırtmaya çalışır; "yoksa bu barbarlar sizi yok edecek" der. Bu sırada Hıristiyan kalabalığı Serapeum'a saldırarak, şehirde çoktanrılılığın simgesi olan Athéné'nin ölümünü ister.

Tapınağa zorla girdikleri zaman Athéné, Helen geçmişini öven bir konuşma yapar ve geçmişin yok edilmekte olan anıtlarına bağlılık yemini eder. bu konuşmadan etkilenen kalabalık vazgeçecek gibi olur, ama içlerinde en ateşli olanlar kışkırtmayı sürdürür. Athéné serinkanlılıkla ölümü bekler. Lucius, Amaryllis ve arkadaşları onu tapınağından çıkarmaya çabalarlar, ama o "atalarımızın kitaplığını ve heykellerini" terk etmeyi reddeder. Yüzünü uzun bir peçeyle örterek, kalabalığa kendini teslim eder; onu parçalarlar. Şehre henüz girmemiş olan Roma lejyonları onu kurtarmayı başaramaz. Akşam olduğunda Amaryllis ve Lucius "Serapis bakiresi"nin tanrısal kalıntılarını bulurlar. Barres, "son Helen"in şehit edilişinin, tanrılaştırılmasını ve efsanesinin unutulmamasını sağlayacağı" konusunda güvence verir.

Leconde de Lisle, Barres ve diğerlerinin Fransa'da Hypatia üzerine yazdığı sıralarda, İngiliz dinadamı, romancı ve tarihçisi Charles Kingsley, "Hypatia, ya da Eski Yüzle Yeni Düşmanlar" (1853) adlı uzun kitabında aynı efsaneyi işlemiştir. Başlangıçta yazarın Yunan imparatorluğu ve İskenderiye tarihi üstüne yaptığı araştırmalara dayalı bir çalışma niteliği taşıyan yapıtın, Katolik düşmanlığının hakim olduğu bir orta dönem Viktorya Romans'ı havasına büründüğü görülür. Kingsley keşişlerden, bekarlık yeminleri ve dünya işlerinden el etek çekmeleri yüzünden hoşlanmamaktadır. Kitapta Cyril ve çevresindeki ruhban sınıfı, Katolik sıradüzenini ve Anglikan dinadamları arasında Kingsley'ye karşı çıkan kesimi temsil eder; iyi Hıristiyanlar, erdemli genç keşişte, dinini değiştiren Yahudi'de, fahişe Pelagia'da ve bizzat Hypatia'da bulabileceklerdir.

Romanda olayların büyük bir kısmı İskenderiye'de geçer. Doğunun bu büyük liman kenti varsılıyla yoksuluyla, medenisiyle ilkeliyle, Yunanlılar, Mısırlılar, Yahudiler ve Kingsley'e göre- Gotlardan oluşan ayrışık bir nüfusa sahiptir. Bu uluslar, zamaatler, inançlar ve toplumsal sınıflar karmaşasından, romanın baş kişileri ortaya çıkar: Çoktanrılı düşünür Hypatia, Dogmacı ve despot başrahip Cyril, hırsıl ve iktidar tutkunu Mısır valisi Orestes, ve keşiş Philammon.

Hypatia'da "Platon'un ruhu ve Afrodit'in bedeni" bir aradadır. Henüz yirmi beşinde olmasına rağmen Museion'da Platoncu ve yeni-Platocu felsefe üzerine dersler vermektedir. Çevresinde sayısız genç vardır; şehrin bütün önde gelenlerini tanır, kendisi de büyük nüfuz sahibidir. Hypatia, Plotinus'un yapıtlarında tefsirler yazar ve babası Theon ile birlikte eski ustaların matematik ve geometri çalışmalarını inceler. Bu çoktanrılı bilgeliği, İskenderiye'nin Hıristiyan çevrelerini rahatsız etmektedir. Başrahip Cyril, gneç Hıristiyanların Hypatia'nın derslerine girmelerini sağlar; onun baştan çıkarıcılığının etkisiyle, Yunan bilim ve felsefesine kapılmalarını istemez. Genç keşiş Philammon derslere girme arzusunu dile getirdiğinde Cyril, Hypatia'yı "yılandan daha sinsi, mantığın bütün hilelerinde uzman" olarak betimler, ve uyarır: "Herkes sana gülecek, utanç içinde oradan kaçacaksın."

Güzel, bilge ve erdemli Hypatia, şaşırtıcı birtakım nitelikler sergilemektedir: Hıristiyanlığa karşı korkunç bir kin besler ve kişiliğine yeni-Platocu hoşgörüden çok Voltaire'e yaraşır bir dediğim dediklik hakimdir. Keşişleri ve ruhban sınıfını hor görür, uygarlığına yabancı olan öğretilerine tepeden bakar. Keşişlerden "yobazlar, çölün yabani hayvanları, bağnaz entrikacılar; efendimiz dedikleri kişinin adına yeri ve göğü komplolarla doldurarak, onu kendilerinden iki kat daha fazla cehennem evladı haline getirenler" diye söz eder.

Keşiş Philammon Hypatia'nın nefret duyduğu bu kişilerden biridir. Çölde büyümüştür ve tümüyle başrahibin ruhani etkisi altındadır. Meraktan ve ününe duyduğu ilgi yüzünden Hypatia'nın derslerinden birine katılırken amacı, onun öğretilerini çürütmek ve dinini değiştirmesini sağlamaktır. Bunun yerine, en sadık ve kendini adamış tılmizlerden biri haline gelir. hypatia'da Homer tanrılarına olan yalın inancı aşan derin bir dinsellik bulur; dostlukları, aşkla karışık, Hypatia'nın ölümüne dek sürer.

Kingsley, vali Orestes'i içkici ve ahlâksız, siyasi alanda büyük hırsları olan kurnaz bir kumpasçı olarak tanıtır. Mısır ve Afrika'nın, giderek tüm Doğu'nun imparatoru olma umuduyla, Batı Afrika valisi Heraclian'ın isyanını destekler. Evlenme önerisiyle Hypatia'yı da bu planlara katar. Görkemli gladyatör döğüşleri, dans gösterileri ve diğer halk eğlentileri düzenleyerek, Hypatia'ya bunların çoktanrılığının yeniden doğuşunu haber verdiği konusunda güvence verir. Bu durumun halkın kalbini kazanmak amacını atşıyan geçici bir dönem olduğuna ve yerini daha sonra daha yüce bir dini düzene bırakacağına söz verir.

Orestes'in bütün umutlarını bağladığı Heraclian, Roma kapılarında yenilgiye uğrar. Hypatia Orestes'in yalanlarına ve hilelerine kandığını ancak o zaman anlar. Dürüstlüğüne, soyluluğuna, Helen dininin yeniden doğuşuna ve yüce ideallere olan inancına ihanet edilmiştir.

Kingsley'nin Orestes ile Cyril arasındaki çatışmayı işleyişi, beşinci yüzyıl kilise tarihçisi Sokrates Scholasticus'un anlattıklarına uyar. Bir dizi olay, valinin halkıyla kilise arasındaki gerilimi giderek artırır. Keşişlerin kışkırtmasıyla patlak veren sokak olaylarında bizzat vali de yaralanır. Şehirdeki tedirginliğin nedeninin Hypatia olduğu yolunda bir söylenti yayılır. Sonunda vaftiz edilerek Hıristiyanlığa geçmesine rağmen keşişler, kilise hizmetkârları, ve başlarında vaiz Peter'in olduğu bir Hıristiyan güruhunca öldürülür. Bu kıyım yobazlığın, cehaletin ve bastırılmış arzuların bir dışavurumudur; Kingsley bu genç ve güzel kadına yapılanların erotik yanının altını çizer.

Ölümünden önce, Orestes'in yalanlarına kanmış ve düşkırıklığına uğramış olan Hypatia, ruhsal bir bunalıma girer. Dinini değiştirmesi, eski tılmizlerinden Yahudi Raphael Aben-Ezra'nın iyiniyetli çabalarının bir sonucudur. Hypatia'nın ölümünden sonra Raphael, Cyril'den failleri ortaya çıkarmasını ister. Rahip bunu reddedince, kurmakta olduğu Tanrı'nın krallığının, Şeytan'ın krallığı haline gelebileceği, başrahibin de bunun mahkumu olabileceği konusunda onu uyarır.

Hypatia'ya karşı işlenen suçun anısı İskenderiye'de varlığını sürdürmektedir. Bilim ve felsefe ile beraber İskenderiye'nin entelektüel yaşamı da yitip gider." Hypatia'nın ölümünden yirmi yıl sonra, felsefenin ışığı sönmek üzere, titreşmektedir. Hypatia'nın öldürülmesi, son darbeyi vurmuştur." Mısır'ın genç Hıristiyan kilisesi itibar kaybına uğramış, hiziplerle ve dinadamları arasındaki anlaşmazlıklara boğulmuştur.

Kingsley'nin kitabı birkaç Avrupa diline çevrilmiş, bazı Alman tarihçileri kitap üstüne eleştiriler yazmışlardır. Kingsley'nin "Son Helen"i bir romancının bakışıyla ele alışı, dünyanın dört bir yanından okurların ilgisini çekmiştir. Hypatia figürü, yiten bir uygarlığın; sanatla doğaüstü, tanrısallıkla maddecilik, ruhla beden arasında kusursuz bir uyum kuran Yunan dünyasının kurtarılması için verilen savaşımın son kurbanının bir simgesi işlevi görür. Kigsley'nin kitabı, son idealist Hellencinin ölümüyle Yunan değerlerinin ortadan kalktığı kanısı Toland, Voltaire, Barres ya da Leconte de Lisse'ın anlattıklarından çok daha fazla yaygınlaştırmış ve pekiştirilmiştir.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Amerikalı ve İngiliz olgucular Hypatia'yı öncelikle bir bilim insanı, Doğu Yunan'ın son bilgini olarak sunmuşlardır. Bu yüzden "dine karşı bilimin yiğit bir savunucusu" olarak bilinen Amerikalı bilimadamı J.W. Draper Hypatia'yı, Avrupa tarihinin iki gücü; gerçeği madde dünyasında arayan özgür düşünce ile kilisenin temsil ettiği, batıl inancın hakim olduğu, aklı boyunduruk altına alan din arasındaki sürtüşmenin kahramanlarından biri olarak görmüştür. Bu bakış açısı Avrupa düşüncesi tarihini fazlaca basite indirgemektedir: Hypatia'nın ölümünden Aydınlanma çağına dek Avrupa karanlığa gömülmüş; Aydınlanma (kilisenin yetkisine, vahye ve dogmalarakarşı ayaklanarak) bu karanlığı fethetmiş ve bilginin ufuklarını yeniden açmıştır. Hypatia'nın ölümü, "büyük, genel ilkelerin bireylerde vücut bulduğu anlardan biridir. Yunan felsefesi Hypatia ile, dinsel hırs Cyril ile ete kemiğe bürünmüştür." Hypatia'nın korkunç ölümünün görsel bir betimlemesini yaptıktan sonra Draper ekler: "Yalnızken, Aziz Cyril ve arkadaşları düşmanının sonuna gülse bile, vicdanı gelecek kuşakların haklı infialinin yükünü taşıyor olsa gerekir." Şöyle bitirir: "414 yılında dünyanın entelektüel metropolünde felsefenin konumu işte böyle belirlenmişti; bilim de belirsizliğe gömülecek ve bağımlı hale gelecek, kamusal varlığına artık hoşgörü gösterilmeyecekti.

Benzer hisler içinde olan Bertrand Russell, Batı Avrupa düşünsel tarihi konulu yapıtına Aziz Cyril'in kişileştirmesiyle başlar: "Cyril'in ününün başta gelen nedeni, yobazlığın hakim olduğu bir çağda yeni-Platocu felsefeye bağlı kalan ve yeteneğini matematiğe adayan saygıdeğer bir kadının, Hypatia'nın linç edilmesidir... Artık düşünürler İskenderiye'nin huzurunu kaçıramayacaklardır."

1827 gibi erken bir tarihte, Contessa Diodata Roero di Saluzzo'nun iki ciltlik şiiri "Ipazia Ovvero Delle Filosofie"yi yayımlamasıyla Hypatia çağdaş İtalyan yazınının kişilerinden biri haline gelecektir. Bu yapıt efsanenin sınırlarını aşarak Hypatia'yı Hıristiyanlıkla bağdaştıran kurgusal bir yaşamöyküsü biçimini alır. Sözgelimi Hypatia'nın yaşamına ait ögeler, İskenderiyeli Aziz Catherine efsanesiyle içiçe geçer. Saluzzo'nun çizdiği portrede Hypatia, tılmizi olduğu Platinus'la birlikte "İskenderiye Lyceum'unda" yaşamaktadır; bağımsızlık için Roma'yla savaşan Mısır prensi İsidore'la aralarında mutsuz bir gönül ilişkisi vardır. Hypatia İsidore'dan ayrılarak Rahip Cyril aracılığıyla dinini değiştirir ve kaderini Hıristiyanlarınkiyle birleştirir. Bir kilisede, haçın hemen altında hain bir papazın üç kılıç darbesiyle can verir.

Diğer İtalyan yapıtlarında Hypatia, yokolma sürecindeki çoktanrılılık ile, eski değerleri yok eden ve kendi gerçeklerini dayatan, yükselişteki Hıristiyanlık arasındaki çatışma bağlamında ele alınır. Carlo Pascal, tarihteki büyük insanları konu alan kitabının bir bölümünü Hypatia'nın ölümü ile felsefenin genel olarak Akdeniz uygarlığının gerilelişini ilişkilendirmesi izleğine ayırır. Pascal öte yandan literatürdeki Hypatia geleneğine günümüzde de yankısı sürdüren yeni bir öğe katar: Hypatia'nın ölümü feminizm karşıtı bir eylem olarak görülür.

"Açıktır ki Hypatia'nın gördüğü eziyet büyük ölçüde bu küstahça ve batıl kadın düşmanı eğilimden kaynaklanmaktadır." Kadınlara yönelik davranışlarda köklü bir değişiklik hazırlanmıştır. Önceleri özgür, düşünsel olarak bağımsız ve üretken olan kadınlar baskıyla susturulmuşlardır.

1978'de Mario Luzi'nin benzer izlekli iki oyunu, tek bir kitapta yayımlandı: "Libro di Ipazia ve II Messagero"; ikincisi Sirene'li Synesius üstünedir. "Libro di Ipazia", önsözünde belirtildiği üzere yalnızca tarihsel bir oyun değil, tarih üstüne bir oyundur. Hypatia'nın öyküsü tarih evrelerinin geri çevrilemezliğine kanıt olarak gösterilir: Yunan kültürünün çöküşü ve yeni düzenin zaferi kaçınılmazdır. Oyun İskenderiye'de başlar, Rahip Synesius'un tarihin kaderi için hem tehdit oluşturan, hem de bu kaderi önceden haber veren barbarlarla savaştığı Sirene'de devam eder.

Perde İskenderiye'deki siyasal ve toplumsal yozlaşmaya ağıtla açılır. Şehir eski görkemini yitirmiş, ününü borçu olduğu "solmayan çiçekler"den eser kalmamıştır. Mısır valisi Orestes, tanınmış ve saygın bir İskenderiye'li olan George'a şehrin sivil hükümetinin zayıflığından ve aczinden yakınır. Çoktanrıların zorlayıcı varlığı ve Hıristiyan kitlelerinin bağnazlığı çözülmez sorunlara yol açmaktadır. Orestes şehrindeki Helenlerin, Proclus ve Plotinus'un tılmizlerinin "fırtınayı yatıştırmaya çalıştığını" ama Theon'un kızının düşmanlıkları ve ihtirasları kızıştırdığını söyler. Nazik ve bilge kadın düşünür çekinilecek bir rakibe dönüştükçe, "güzellik dehşet olmaktadır." Orestes Cyril'den korkar; Hypatia'nın ve dostlarının ifade özgürlüğünü sınırlamak ise elinden gelmez. O da George'tan çoktanrılı aydınların arasına katılmasını ve Yunan felsefesiyle dinini açıktan öğretmeye son vermeleri için elinden geleni yapmasını ister.

İkinci perde Synesius'un evinde geçer. Synesius'la birlikte oturan Jone adlı bir kadın ve George, şehrin huzur ve düzene kavuşması adına harekete geçmesi ve "Cadı Hypatia"nın kazanında kaynayan fırtınayı dindirmesi için Synesius'a yalvarırlar. Synesius huzursuzlukları tarih yasalarının bir görünümü olarak yorumlar: Yunan anlığı, Hıristiyan kanunuyla uzlaşmak zorundadır; mantık bu iki dünya arasında uyum olmasını gerektirmektedir.

Üçüncü perdede Hypatia kendi kendine konuşur. İç sesi ona zamanının geldiğini söyler: "Kendini hazırla. Saatin geliyor." Hypatia ağlayarak ölüme hazırlanır: "Biraz daha ağlayayım, sonra beni nereye çağırırsan geleceğim." Bu anda Synesius girer; çoktanrılı felsefe ve dini yaymaktan vazgeçmesi için ona yalvarır, artık bütün şehir ayaktadır ve felaket köşe başındadır. Valinin olaylar üzerinde denetimini kaybettiğini, ayrıca rahiple tartıştığını söyler. Hypatia yine kendi doğrularına ve tutumuna sahip çıkar. Synesius evden Hypatia'yı bir daha göremeyeceği önsezisiyle ayrılır, ama ona veda etmeye korkar. Yalnızca "Yarın adek" diyebilir.

Dördüncü ve son perdede Synesius George'a başarısızlığına uğradığını anlatır. Hypatia hakkındaki görüşlerini anlatırken, Jone apar topar içeri dalarak cinayeti haber verir; Synesius'un ısrarıyla, olayı ayrıntılarıyla anlatır:

"Meydanda bir çok insana konuşuyordu,
şimdiki Tanrı'dan bahsediyordu; herkes
onu sessizce ve uysallıkla dinliyordu; herkes
Ama bir yobaz güruhu çıktı oraya,
elleri, elleri ona uzandı,
giysilerini, etini parçaladılar,
İsa'nın kilisesine götürdüler onu ite kaka,
orda kıydılar ona. Tapınakta, yerin üstünde
can verdi."

Ölürken (ölümü tarihsel bir andır), Hypatia Hıristiyan tanrısına tavrını dile getirir. Geleceğe, çok ilerilere bakar; gözleri dünyanın önündeki yola yönelir. George iki dizeyle, tarihin aldığı kaçınılmaz yönü, herkesin almış olduğu dersi özetler:

"İşte Helen Mantığı rüyası böyle sona eriyor,
Böyle, İsa'nın ayakları dibinde."

Luzi, Hypatia'nın ölümünü Hıristiyanlık açısından yorumlar. Hypatia İsa'yla yakından benzeşir, kurban edilişi şehitliğe dönüşür. Onu öldüren bağnazlar Kingsley'nin anlattığı kötü ve suç eğilimli güçlerdir. Hıristiyan Avrupasının belirleyici yapıları ve kavramları Hypatia'nın kurban edilişi, bağnazlık ve çaresizlik gibi İskenderiye kaynaklı olaylar ve d ramlardan filiz vermiştir. Hıristiyan Avrupası eski dünyanın yıkımıdır. Luzi'nin oyunu, Hıristiyan yazınında az rastlanan Hypatia izleğini zenginleştirmiştir.

Çağdaş yazının diğer örneklerinde, kimi zaman yalnız ona ayrılmış olan yapıtlarda, kimi zaman da geç Roma İmparatorluğu döneminde Hypatia'ya bir kişilik olarak rastlanır. Almanya'da Arnulf Zitelmann'ın yakınlarında yayımlanan "Hypatia'" adlı tarihsel romanı büyük bir başarı kazanmıştır. Zitelmann'ın Hypatia'sı sonuna dek çoktanrılı kalır. Herkül sütunlarının ardında Platocu bir devlet kurmak amacıyla Atina'ya yolculuk yapar ve Plato Akademisi'nin başı Plutarch'ı ziyaret eder. daha sonra sırayla Delfi, Dodona, Nicopolis ve Girit'te Phaistos'a seyahat eder. iskenderiye'ye döndükten sonra forumda Cyril ve destekçilerine karşı bir konuşma yapar. Keşişler ve beraberlerindeki Hıristiyan güruhunca öldürülür. Zitelmann olayı artık tanıdık gelecek sözcüklerle anlatır; kitap kilisenin hıyanetlerinin, açgözlülüğünün, cehalet taraftarlığının anlatımlarıyla doludur. Sondeyişte, diğerlerinin savları yinelenir: "Hypatia'ya yapılan saldırıyla antiklik son bulmuştur. Hypatia, Theon'un kızı, daha sonra cadı avlarıyla bir çığlığa dönüşecek olan kadın düşmanlığının aldığı ilk kurbandır."

Kanada'da da Hypatia'yı konu alan iki roman yazılmıştır; André Ferretti'nin Renaissance en Paganie'si ve Jean Marcel'in "Hypatie ou la fin des dieux'u. Bunların ikisinde de Kingsley ve Zitelmann'ınkine benzer bir bakış açısı yer alır. Hypatia efsanesindeki son gelişme, feministlerin göstermekte olduğu ilgidir. İki akademik feministlerin göstermekte olduğu ilgidir. İki akademik feminist dergi adını ondan almışlardır: Hypatia: Feminist Araştırmalar, 1984'ten bu yana Atina'da; Hypatia: Feminist Felsefe Dergisi ise 1986'dan bu yana Indiana Üniversitesi'nde yayımlanmaktadır. İkinci dergi 1989'da çıkan bir sayısında feminist şair ve romancı Ursula Molinaro'nun kaleminden çıkma canlı, şiirsel bir dille Hypatia'nın yaşamı ve ölümünü anlatan bir yazı içermektedir. Metnin girişinde daha önce Claudio Pascal'ın dile getirdiği bir düşünceye yeniden değinilir: "Önde gelen bir düşünür olan Hypatia'nın bir Hıristiyan güruhunca 415'te İskenderiye'de işkenceyle öldürülmesi, kadınların saçlarının altındaki beynin hâlâ takdir edildiği zamanların son buluşunu simgeler."

Molinaro'nun anlatısına göre Hypatia'nın babası Theon, kızının yaklaşmakta olan şehitliğini yıldızlardan öğrenir. Henüz ergenlik çağındayken filozof olarak ün sahibidir ve sevgilileri olmaya başlar, daha sonra eşinin "pek çok gönül ilişkisini" hoşgören filozof İsidore ile evlenir. Hypatia'ya erkekler üzerinde güç bahşeden yıldızlar, trajik ölümünü de haber verecektir. Kızını bekleyen felaketin farkında olan Theon, onu Yunan filozoflarının kadim tahtı Sicilya'ya gitmesi yolunda uyarır, ama o bu öneriyi reddeder. Aralarında Synesius'un da bulunduğu öğrencilerine ders vermeyi sürdürmek ister. Ayrıca Hypatia, kadınların düşünmesine ve erkeklerden üstün olmalarını sağlayacak birikime sahip olmalarına izin verilen dönemin geçip gitmekte olduğunu sezmektedir; kendisi babasından ve eşi İsidore'dan üstündür. Dahası o zamanki sevgilisi vali Orestes'i ardından bırakmak istemez.

İskenderiye'de Hypatia'nın başrahip Cyril'e karşı çoktanrılı Orestes ile işbirliği içinde olduğu söylentisi yayılır. Cyril inançları ve kendi destekçilerini vaiz Peter'ın önderliğinde Hypatia'ya başkaldırmaları için kışkırtır. Başrahip Hypatia'nın başarısını ona çok görmektedir; ayrıca "evli çoktanrılı kadınların zina yapmalarına daha fazla göz yumamaz". İşte bu nedenlerle onun ölümünü hazırlar. Ölümünü uzun uuzn ve ayrıntılarıyla anlattıktan sonra Molinaro, kadınların kaderinin bu olduğu Hıristiyan çağında Hypatia'nın "yaşamak için hiçbir arzu duymadığı"nı öne sürer. Daha sonra Hypatia'nın katilleri (Hristiyanlar) düşünce özgürlüğünü bütünüyle ortadan kaldıracak, kadınlara "haz yoksunluğu ve boyun eğmenin hakim olduğu yeni bir davranış örneği" dayatılacaktır.

Molinaro'nun metni, gerçeklikle bire bir örtüşmemesi ve kurgusallığıyla, Hypatia aracılığıyla tarih, din ve eski Yunan üzerine belli görüşlerin savunulduğu önceki yazınsal efsanelerden çok ötelere uzanır.

Hypatia feminist sanata da konu olmuştur. Feminist sanatçı Judy Chicago, 1979'da San Francisko Modern Sanat Müzesi'nde açtığı, bir çok tartışmaya zemin hazırlayan heykel sergisinde Hypatia'yı, zerafetiyle olmasa da görkemiyle göz kamaştıran bir akşam yemeğinde, Batı uygarlığının diğer ünlü ve yetenekli kadınlarıyla birlikte sunmuştur.

İSKENDERİYELİ HYPATIA
Maria Dzielska
Türkçesi; Gamze Deniz
Berfin Yayınları
1. Basım, Haziran 1999
Sf. 5-26