İTİRAFLAR // Saint Augustinus

bünyamin Ergün Pzt, 16/04/2012 - 11:45 tarihinde yazdı

Tanrı'nın Bildiği Şeyleri Neden Ona Anlatıyoruz?
Tanrım ebediyet sana ait olduğuna göre, sana söylediklerimi bilmiyor musun; ya da bir zamanda oluşan bir şeyi zamanda görmüyor musun? Öyleyse onca şeyi sana anlatmanın ne anlamı var? Bunları kuşkusuz seni bilgilendirmek için değil de, bu kitabı okuyacak kişilerin yüreğinde ve kendi yüreğimde sana olan sevgiyi uyandırsın ve "Rab yücedir ve her övgüye lâyıktır" diyebilelim diye anlatıyorum. Daha önce de söyledim, yine söylüyorum: "Bu kitabı senin aşkınla ve senin aşkın için yazıyorum." Gerçi biz dua ediyoruz ancak hakikat bize şöyle diyor: "Babanız nelere gereksinmeniz olduğunu daha siz ondan dilemeden önce bilir." Başlamış olduğun bizi kurtarma işlemini tamamlayasın ve zavallı olmaktan kurtulup sende mutluluğu tadalım diye zavallılıklarımızı ve bize yaptığın iyilikleri sana söyleyerek, sana yüreğimizi açıyoruz. Çünkü bizleri yoksulluk ruhuna sahip olmaya, yumuşakbaşlı olmaya, gözyaşı dökmeye, adalete susamış, bağışlayıcı, temiz yürekli ve barışçı kişiler olmaya çağırıyorum.

İşte sana elimden geldiğince, birçok şey anlattım; çünkü sen ilk olarak benden, Rab Tanrım olan sana, bunları anlatmamı istedin. "Çünkü Tanrım sen iyisin ve bağışlayıcılığın ebedidir."

Tanrım, Kutsal Kitapları Anlamamı Sağla!
Bana yaptığın bütün çağrılarla, bana verdiğin bütün terörlerle, bütün tesellilerle, bütün esinlerle beni, halkına, senin kutsal doktrinini gösterecek ve sözlerini anlatacak mevkiye getirdiğini kalemimle anlatabilecek miyim? Bütün bunları anlatabilsem bile, zamanım öyle değerli ki, bu bana çok pahalıya mal olurdu.

Uzun süredir Yasa'nı derinlemesine incelemek ve onun hakkında bildiklerimi ve cahilliğimi, ruhumda ortaya çıkardığın ilk pırıltıları ve ruhumda kalan karanlıktan, güçsüzlüğümün gücün tarafından yutulmasına kadar sana bildirmek için yanıp tutuşuyorum. Yeniden güç bulmak için bedenimin ve zihnimin dinlenmekle ve insanlara borçlu olmadan hizmet etmekle geçirdiği zamanlan başka işlerde harcamak istemiyorum.

Rab Tanrım, duamı işit; isteklerimi yerine getir. İsteklerim, kendim için değildir, kardeşlerime yardım etmek istiyorum; bu konuda ne kadar dürüst olduğumu yüreğime bakarak görebilirsin. İzin ver de sana dilimi ve düşüncemi kurban edeyim, onlar senin hizmetçilerin olsunlar ve sana adayacağım şeyi bana ver. Çünkü yoksul ve muhtacım, oysa sen sana yakaran herkese karşı eli açıksın ve kendin hakkında endişelenmeden bizler için kaygılanıyorsun, içte ve dışta dilimi her türlü ihtiyatsızlıktan ve yalandan koru. Kutsal Kitaplarında temiz sevinçler bulayım. Onlarda yanılgıya düşmeyeyim ve kimseyi de Kutsal Kitaplar konusunda yanılgıya düşürmeyeyim. Ey Rab, dinle beni ve acı bana, körlerin ışığı ve güçlülerin de gücü olan ey Rab Tanrım ruhuma bak ve uçurumun derinliklerinden attığı çığlığı işit. Nitekim kulakların uçurumlarda değilse, nereye gidecekler? Çığlıklarımızı kime atacağız? "Gün senindir, gece de." Bir işaret yapman yeterli ve anlar uçup giderler. Bana Yasa'nın gizlerini inceleyecek zaman ver ve kapıyı, onu çalana kapama. Çok derin anlamları olan onca sayfayı boşuna yazmış olamazsın. Bu ormanların e. da, içine sığındıktan, orada kendilerince yaşadıktan, başıboş gezdikleri, otladıkları, dinlendikleri ve geviş getirdikleri geyikleri vardır. Ey Rab eğitimimi tamamlamamı sağla ve bana bu sayfaların içerdiği anlamlan açıkla. Senin sözün benim mutluluğumdur, senin sözün her türlü tensel istekten daha tatlıdır. Sevdiğim şeyi bana ver, çünkü onu seviyorum. Sevmeyi sen bana öğrettin. Susuz kalmış otunu hor görme, lütuflarını ondan esirgeme. Kitaplarında bulduğum herşeyi sana anlatmama izin ver. Göğü ve yeri yarattığın zamanın başlangıcından, senin kutsal kentinin, seninle birlikte sonsuza dek mutluluğu tadacağı zamana kadar "övgü seslerini duyayım," kaynağından içeyim ve "senin Yasanın harikalarını inceleyeyim!"

Ya Rab acı bana, isteğimi yerine getir. Dünyayla ilgili bir şey istemiyorum, ne altın, ne para, ne değerli taşlar, ne şık giysiler, ne şeref, ne yüksek mevkiler, ne cinsel istekler, ne de bu dünyadaki geçici yaşamımızda bizler için gerekli fiziksel gereksinmeler; nitekim bütün bunlar senin adaletini ve krallığını arayanlara fazlalıkla verilecektir.

Tanrım, isteğimin kaynağına bak. Kötüler bana tattıktan zevkleri anlattılar, ne var ki bu zevkler senin Yasanda yazılanlara benzemiyor. Benim isteğimi uyandıran senin Yasandır. Ey Baba, bak ve gör, bak ve onayla. Keşke bağışlayıcı bakışlarında aklanabilsem, kapıyı çaldığımda sözlerinin arkasındaki gizli anlamlar benim için anlaşılır olsalar. Kendin ile bizim aramıza arabulucu olarak koyduğun, sağında oturan insan Oğlu, Oğlun Mesih İsa adına sana yalvarıyorum; onun aracılığınla bizi aradın, oysa biz seni aramıyorduk, seni arayalım diye bizi aradın. Beni ve herşeyi, onun aracılığıyla yarattığın Sözün adına, inanan halkım, ben de o halkın içindeyim, onun aracılığıyla evlât edindiğin biricik Oğlun adına sana yalvarıyorum. Sana, sağında oturan ve bizler için arabuluculuk yapan, bilgeliğin ve bilginin bütün hazinelerinin saklı olduğu Mesih adına yalvarıyorum. Kitaplarında aradığım O'dur. Musa onun hakkında şöyle yazıyor: "Bunu kendisi, Hakikat olan söyledi."

Yaradılış
"Göğü ve yeri" başlangıçta nasıl yaratmış olduğunu anlamamı ve kavramamı sağla. Musa bunu yazdı. Bunu yazdı ve kayboldu; senin yanına gitmek üzere, onunla konuştuğun bu yerden gitti, bugün benim yanımda değil. Benim yanımda olsaydı, onu yanımda tutar ve ona sorular sorardım, senin adına bu metnin anlamını açıklamasını ondan rica ederdim, ağzından çıkacak her söze kulak verirdim. Benimle İbranice konuşmuş olsaydı, sesini boşuna duymuş olurdum, çünkü sözlerin ne ifade ettiklerini anlayamazdım, ancak Lâtince konuşmuş olsa, ne söylediğini anlardım. Ama doğru söylediğini nereden bilirdim? Doğru söylediğini bilsem bile, bunu ondan mı öğrenirdim? Hayır, içimden, düşüncelerimin içinden hakikat, -ne İbranice, ne Yunanca, ne Lâtince, ne barbarca- bir ağzın ve de bir dilin yardımı olmadan, hecelerin gürültüsü olmadan; "doğru söylüyor" derdi. Ben de hemen güvenle dolu olarak kulun bu insana; "doğru söylüyorsun" derdim. Ne var ki onu sorgulayamıyorum, onun için, gerçekle ilgili sözleri ifade ederken düşüncelerini kaplayan sen, ey hakikat, sana Tanrım, duamı sunuyorum: Günahlarımı bağışla. Bu adamın, bu kulunun bu gibi şeyleri söylemesini sağladığın gibi bana da onları anlama yeteneği ver.

Yer ve Gök Yaratıldıklarını Haykırıyorlar
Yer ve gök varlar. Yaratılmış olduklarını haykırıyorlar, nitekim değişkenler ve değişiyorlar. Ancak yaratılmamış olan bununla birlikte var olan içinde öz karakteri değişkenlik ve değişim oları daha önceden tutulmamış hiçbir şeyi tutmaz. Yer ve gök kendiliklerinden yaratılmadıklarını da haykırıyorlar: 'Bizler yaratılmış olduğumuz için varız. Var olmadan önce yoktuk, öyleyse kendi kendimizi yaralamayız." Söyledikleri bu sözler kesinlikle doğrudur.

Öyleyse sen, Rab, onları yaratım, sen güzelsin çünkü yarattıkların güzel; sen iyisin, çünkü yarattıkların iyidir, sen var olansın çünkü onlar vardır. Ne var ki onlar yaratıcısı olan sen kadar ne güzeller, ne iyiler, ne de gerçekler; seninle kıyaslandıklarında ne güzellikleri, ne iyilikleri, ne de varlıkları kalır. Sayende bu gerçekleri biliyoruz. Bizim bilimimiz seninkiyle kıyaslanınca sadece cahillikten başka bir şey değildir.

Evren Hiçten Yaratıldı
Yeri ve göğü nasıl yarattın? Böylesi büyük bir şeyi yaratmak için hangi araçtan yararlandın? Sen, içinde tasarladığı şekli bir cisme başka bir cisimle şekil vererek dışa vuran sanatçıya benzemiyorsun. Sen aklı yaratmasaydın sanatçının bu yeteneği nereden gelirdi? Sanatçı, var olan ve değiştirilmeye uygun, toprak, tahta altın gibi bir cisme tasarladığı düşünceleri uygular. Ama sen bu şeyleri yaratmamış olsaydın, onlar nasıl var olurlardı? Sanatçının vücudunu, kol ve bacaklarını kumanda eden ruhunu, eserini yarattığı malzemeyi, dışarıda yaratacağı şeyi içinde tasarlayan dehasını, aklından geçen düşünceleri maddeye geçirdiği ve yaptığını aklına ileten ve bu içsel hakeme, eserin iyi olup olmadığını öğrenmek için başvuran duyu organlarını da sen yarattın.

Bütün bu şeyler ey evrenin Yaratıcısı seni övüyorlar. Ama onları nasıl yarattın? Tanrım, yeri ve göğü nasıl yarattın? Yeri ve göğü elbette ne yerde ne de gökte yarattın. Onları ne havada ne de denizde yarattın, çünkü bütün bunlar dünyaya ait. Evreni de evrende yaratmadın, nitekim var olması için, yaratılması için, bir uzay yoktu. Elinde yeri ve göğü yaratacak malzeme yoktu. Yapmamış olduğun ve bir şeyler yapmak için kullanacağın bu şeyler sana nereden geldi? Bütün bunlar sen var olduğun için varlar demekten başka söz kalmıyor. Şu hâlde konuşlun ve herşey var oldu, bir tek sözün herşeyi yarattı.

Tanrı Evreni Yaratan Sözü Nasıl Söyledi?
Bu sözü nasıl söyledin? Bulutların arasından çınlayan ve "Bu benim sevgili Oğlumdur" diyen ses gibi mi konuştun? Bu ses duyuldu sonra bir daha duyulmadı; bu sesin bir başlangıcı ve bir sonu vardı; bu sözlerin heceleri titreştiler, sonra geçtiler, ikinci hece birinciyi izledi, üçüncü ikinciyi izledi, hepsinden sonra gelen sonuncuya dek hep böyle devam etti, sonra sessizlik oldu. Bu söz açık bir şekilde görülüyor ki ebedî iradenin hizmeti altında bulunan geçici ve hareketli bir güç tarafından söylenmiş. Zaman içinde ifade edilen bu sözler dış kulak aracılığı ile, ruhsal kulağı ebedi Sözde olan akıla iletilir. Akıl zamanda titreşen bu sözleri ebedi Sözünün sessizliği ile kıyasladı ve şöyle dedi: "Çok farklı, çok farklı şeyler, bu sözler beni aşıyorlar, hatta uçup gittiklerinden var bile sayılmazlar; ama Tanrı'nın Sözü ebediyyen benim üstümde durur."

Sesli ve geçici sözlerle "Yer ve gök olsun!" dediysen ve onları böyle yarattıysan, o zaman yer ve gökten önce, maddî bir varlık vardı ve bu varlığın zaman içindeki hareketi, sesi zaman içinde titreştirmiş olmalı. Oysa yer ve gök olmadan önce herhangi bir nesne yoktu, ya da eğer bir tane vardıysa, kuşkusuz bir şekilde "Yer ve gök olsun" buyruğunu söyleyecek bu varlığı da art arda gelen sözcüklerin aracılığı olmadan oluşturduğunu kabul etmeli. Nitekim bu sesi oluşturan bu nesnenin durumu ne olursa olsun, eğer sen onu yaratmamış olsaydın var olamazdı. Bu sözlerin çıktığı bu nesneyi yaratmak için hangi Sözden yararlandın?

Tanrı Evreni Sözüyle Yarattı
Tanrı olan senin yanında, Tanrı olan ve ebediyyen ifade edilen ve herşeyin onunla birlikte ebediyen ifade edilen Sözü bu şekilde anlamamızı istiyorsun. Bu Sözde herşeyin ifade edilmesi için söylenmiş olanın ardından bir başkası gelmez, onda herşey aynı zamanda ve ebediyen ifade edilir. Aksi takdirde, bu gerçek ebediyet, gerçek ölümsüzlük değil zaman ve değişiklik demek olurdu.

Tanrım bunu anladım ve bunun için sana şükrediyorum. Rab, bunu anladım ve sana itiraf ediyorum ve gün gibi aşikâr bu gerçeği inkâr etmeyen kişi de benimle birlikte anlar ve sana şükreder. Var olduktan sonra anık olmamanın ya da yokken var olmanın, ölmek ve doğmak demek olduğunu biliyoruz. Ama senin Sözün, gerçekten ölümsüz ve ebedî olduğu için, onda ne geçiş ne de birbiri ardına gelme vardır. Söylediğin herşey ve var olmasını söylediğin herşey seninle birlikte ebedi olan Sözün aracılığıyla oluyor. Sözün aracılığıyla yaratıyorsun başka şekilde değil; bununla birlikte sözünle yarattığın şeylerin hepsi ne aynı zamanda ne de ebediyyen var oluyorlar.

Gerçek Işık
Rab Tanrım, peki bu nasıl oluyor? Bir bakıma bunu anlıyorum, ama nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum. Bir başlangıcı ve bir sonu olan herşeyin, başlangıcı ve sonu olmayan ebedî akılda başlanacağı ve biteceği görüldüğünde başlar ve biter. Bu akıl başlangıç olan senin Sözündür, çünkü o bizimle konuştu. İncil'de, kendisine inanalım, kendimizde onu arayalım ve tek ve iyi bir efendinin müritlerini eğittiği gibi Ebedî hakikatte onu bulalım diye, bedenindeki sesiyle bize seslendi ve bu sözler dıştan insanların kulaklarında yankılandı.

Orada, Rab, benimle konuşan sesini duyuyorum; bizi eğiten bizimle gerçekten konuşmuş olur; bizi eğitmeyen ise, sözler sarf etmiş olsa bile bizle konuşmuş olmaz. Değişmeyen hakikatten başka bizi ne eğitebilir ki? Değişen yaratıkların dersleri ancak bizi ışığımız, desteğimiz, çıktığımız başlangıca bağlı kalmamızı sağlayan güveyin sesi olan değişmeyen hakikate götürürse değer kazanır. Bu nedenledir ki, o "başlangıçtır" ve varlığını sürdürmemiş olsaydı, yolumuzu şaşırdığımızda nereye başvuracağımızı bilemezdik; yanlıştan döndüğümüzde, bizi döndüren bilgimizdir, bizimle konuşan başlangıç ve ses olduğundan bu bilgiyi bize o verir.

Tanrı'nın Sözü Yüreğe Nasıl Seslenir?
Ey Tanrım, yeri ve göğü bu "Başlangıçta" senin Sözünde, senin Oğlunda, senin erdeminde, senin bilgeliğinde, senin hakikatinde bir tek sözünle, bir tek şahane eyleminle yarattın. Bunu kim anlayabilir? Kim anlatabilir? Zaman zaman beni aydınlatan ve yüreğimi yaralamadan etkileyen bu ışık nedir? Aşktan titriyor ve yanıp tutuşuyorum: Titriyorum, çünkü bakıyorum da bir yandan ondan ne kadar farklıyım; öte yandan ona ne kadar benzediğimi düşünerek yanıp tutuşuyorum. Zaman zaman beni Bilgeliğin kendisi aydınlatıyor. Zavallılıklarımın ağırlığından karanlıklara düştüğümde, ona bağlanmayı bıraktığımda, ruhumu kaplayan bulutları dağıtarak beni yeniden kurtarıyor. Üzüntümden gücüm öylesine zayıfladı ki; mutluluğumu bile kaldıramıyorum, oysa sen bütün günahlarımı bağışlıyor, bütün hastalıklarımı iyi ediyorsun. Yaşamımı bozulmuşluktan kurtaracaksın, beni acımayla ve merhametle taçlandıracaksın, arzularımı iyiliklerinle tatmin edeceksin, çünkü gençliğin kartalınki gibi yenilenecek. Umudumuz sayesinde kurtulduk ve sözlerini yerine getirmeni sabırla bekliyoruz. Kendi içinde kendisiyle konuşan seni duyabilen duysun, ben ise senin esinine inanarak haykıracağım: Yapıtların ne şahane Ya Rab, onları Bilgeliğinde yarattın! Bilgeliğin başlangıçtır ve sen yeri ve göğü başlangıçta yarattın.

Tanrı Yeri ve Göğü Yaratmadan Önce Ne Yapıyordu?
"Tanrı yeri ve göğü yaratmadan önce ne yapıyordu?" sorusunu soranlar hâlâ "eski insan" kalıbında kalarak hata içinde değiller mi? Tanrı tembel tembel oturuyor ve hiçbir şey yapmıyorduysa, önce ve eserini tamamladıktan sonra niye hep öyle kalmadı? Nitekim Tanrı'da yeni bir hareket söz konusu olsaydı, daha önce hiç yaratmamış olduğu bir şeyi yaratma iradesi ortaya çıkmış olsaydı, o zaman var olmayan bir iradenin doğmasıyla gerçek ebediyetten nasıl söz edebilirdik? Çünkü Tanrı'nın iradesi bir yaratık değildir, her yaratıktan önce gelir: Yaradanın iradesi daha önce var olmasaydı hiçbir yaratık var olamazdı. Öyleyse Tanrı'nın iradesi Tanrı'nın özüne aittir. Eğer Tanrı'nın özünde daha önce var olmayan bir şey doğuyorsa, o zaman ona gerçek anlamda ebedîdir denilemez. Tanrı yaratıkların ebediyyen var olmasını istemiş olsaydı onların ebedî olması gerekirdi. "Peki o zaman yaratıklar, neden ebedî değildir?"

Tanrı'nın Ebediyeti Zamanın Dışındadır
Bu şekilde konuşanlar, Ey Tanrı'nın Bilgeliği, akılların ışığı olan seni hâlâ tanımıyorlar, yaratılmış olan şeylerin senin sayende ve sende nasıl yaratıldıklarını hâlâ anlamıyorlar. Ebedi şeyleri öğrenmek istiyorlar, ama yürekleri geçmişle geleceğin boş hayallerinde yüzüyor.

Bu yüreği kim dizginleyecek ve onu biraz değişmez kılacak, hep değişmeyen olarak kalan ebediyetin görkemini kendinden geçerken şöyle bir görse ve bunu hiç durmayan zamanla kıyaslasa ve onunla hiçbir benzerliği olmadığını görse, o zaman, zaman uzunluğunun aynı anda akmayan sayısız anların art arda gelmesinden oluştuğunu görecektir; ebediyette ise, tersine hiçbir şey art arda gelmez, herşey şimdiki zamandır, oysa zamanda hiçbir şey bütünüyle şimdiki zaman olamaz. Geçmişin gelecek tarafından itildiğini, geleceğin de geçmişi izlediğini ve bütün geçmiş ile geleceğin varlıklarını ve akışlarını ebedî şimdiki zamandan aldıklarım görecektir. Kim insanın aklım, geçmişi ve geleceği olmayan değişmez ebediyetin nasıl gelecekle geçmişi belirlediği konusuna çekerek bunu görmesini sağlayacak? Elimin, ağzımdan çıkan sözlerin böyle bir işi başaracak gücü var mı?

Tanrı Dünyayı Yaratmadan Önce Ne Yapıyordu?
"Tanrı yeri ve göğü yaratmadan önce ne yapıyordu?" sorusuna vereceğim yanıt, sorunun güçlüğünden ustalıkla sıyrılmak için dalga geçen birinin verdiği şu yanıt olmayacak: "Kendilerini aşan gizleri araştıranlar için cehennemi hazırlıyordu." Bunu anlamak başka şey, dalga geçmek başka şeydir. Bilmediğim zaman "bilmiyorum" demeyi yeğlerim, bu dalga geçmek derin gizler hakkında soru soranı gülünç duruma düşürür ve buna kötü cevap vereni de över.

Tanrım, senin her yaratılanın yaratıcısı olduğunu söylüyorum ve eğer ‘yer ve gök' adından yaratılan herşey anlaşılıyorsa, şunu söylemeye cesaret edebilirim: "Tanrı yeri ve göğü yaratmadan önce bir şey yapmıyordu." Çünkü bir şey yapmış olsaydı, yaratıktan başka ne olabilirdi? Keşke yaranma olacak başka şeyleri de yaratılış olmadan önce tüm yaratığın yok olduğunu bildiğim gibi bilseydim.

Dünya Yaratılmadan Önce Zaman Yoktu
Değişken biri zaman içinde akan imgeler arasında dolanırken, herşeye kadir ve herşeyi yaratan ve koruyan, yerin ve göğün işçisi olan senin Tanrım, sayısız yüzyıllar boyunca böyle bir eseri yaratana dek, ondan uzak kaldığım düşünüyorsa, gözünü açsın ve yanlışlığının farkına varsın.

Sayısız yüzyıllar nasıl geçebilirlerdi, çünkü yüzyılların yapıcısı ve yaratıcısı olan sen, onları daha yaratmamıştın? Yüzyıllar hiç var olmamışlarsa, nasıl akıp gideceklerdi?

Bütün zamanların yapıcısı sen olduğuna göre bir zaman var idiyse, o zaman yeri ve göğü yaratmadan önce aylak aylak durduğun nasıl söylenebilir? O zamanı da sen yarattın ve zamanlar sen onları yaratmadan akıp gidemezler. Tersine yer ve gök yaratılmadan önce hiçbir zaman yok idiyse, o zaman neden, o zaman ne yaptığın soruluyor? Çünkü zamanın olmadığı yerde "o zaman" diye bir şey de olamaz.

Senin, zamanlardan önce gelmende de zaman söz konusu değil; yoksa bu durumda da sen bütün zamanlardan önce gelmemiş olurdun. Oysa sen hep var olan ebedîliğinle, bütün geçmiş zamanlardan öncesin, bütün gelecek zamanlara egemensin; onlar geleceğe ait olduklarından, gelir gelmez hemen geçmişe geçerler, oysa sen, hep aynısın ve yılların geçmez. Yılların ne geçer ne de gelirler; bizim yıllarımız ise hepsi gelsin diye gelip giderler. Senin yılların durduklarından hepsi bir anda dururlar; geçmedikleri için giden yıllar gelenlerce "ortadan kaldırılmazlar; bizim yıllarımız ise hepsi ortadan kalkınca, ancak o zaman hepsi olacaklar. "Senin yılların bir gündür" ve senin günün her zamanki bir gün değildir, senin günün sürekli bir bugündür; çünkü senin bugünün yerini ertesi güne bırakmaz ve ertesi günün de dünü izlemez. Senin bugünün ebediyettir: işte bu nedenledir ki, "Ben seni bugün doğurdum" dediğin kişiyi aynı ebedîlikli olarak doğurdun. Bütün zamanlan sen yarattın, sen zamanlardan da öncesin; onun için zaman var olmadan önce bir zamandan söz edilemez.

Zaman Nedir?
Zamanı sen yarattığına göre, senin bir şey yapmadığın bir zamandan söz edilemez. Sen sürekli olarak aynı kaldığından hiçbir ‘zaman' seninle aynı ebedîlikte olamaz; zaman sürekli olarak aynı kalsaydı o zaman ‘zaman' olmazdı. Gerçekte zaman nedir? Zamanı kolayca ve hemen kim açıklayabilir? Zamanı açıkça anlatabilecek kadar kim kavrayabilir? Oysa konuşurken en çok kullandığımız bir sözcüktür zaman. Zamandan söz ederken herhalde ne dediğimizi biliyoruz; bir başkası zamandan söz edince de onu anlıyoruz.

Öyleyse zaman nedir? Bunu bana kimse sormasa bile biliyorum, ama biri sorarsa nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Ama şurasını kesin olarak söyleyebilirim ki, hiçbir şey geçmeseydi (zamanda), geçmiş zaman olmazdı; hiçbir şey olacak olmasaydı gelecek zaman olmazdı; hiçbir şey olmasaydı şimdiki zaman olmazdı.

Şu iki zaman, geçmişle gelecek şaman, geçmiş artık olmadığına ve gelecek de gelmediğine göre nasıl varlar? Şimdiki zaman hep şimdi olsaydı geçmişe gitmeseydi, o zaman ‘zaman' olmaktan çıkıp ebediyet olurdu. Öyleyse, ‘şimdi'nin zaman olabilmesi için geçmişe akması gerekiyorsa o zaman ona nasıl vardır diyebiliriz? Mademki var olmasının nedeni, var olmayı terk etmesi oluyor, kısacası ona zaman olmamaya yöneldiği için gerçekte zamandır diyebiliriz.

Zamanın Ölçüsü Nedir?
Bununla birlikte "uzun zaman" ve "kısa zaman" diyoruz, bunları da sadece geçmiş zaman ile gelecek zamana ilişkin kullanıyoruz. Örneğin, bulunduğumuz zamandan yüzyıl öncesine uzun bir geçmiş zaman, yüzyıl sonrasına da uzun bir gelecek zaman diyoruz; yine bizim için on gün öncesine kısa bir geçmiş zaman, on gün sonrasına da kısa bir gelecek zaman diyebiliriz. Fakat var olmayan bir şey nasıl kısa ve uzun olabilir? Çünkü geçmiş zaman artık yoktur, gelecek zaman da henüz yoktur. Bu nedenle "geçmiş uzundur" değil de geçmiş "uzun oldu" gelecek için de "uzun olacak" deriz.

Rabbim, sen benim ışığımsın, gerçeğin burada da insana gülecek mi? Nitekim uzun dediğimiz geçmiş zaman artık geçmiş olunca mı yoksa hâlâ şimdiki zaman iken mi uzun zaman olmuştur? Uzun bir şey olduğu sürece uzun olabilirdi. Ama bir kez geçtikten sonra artık yoktur: Buradan şu sonuç çıkıyor: Hiç olmadığına göre uzun da olamaz.

Öyleyse "geçmiş zaman uzun oldu" demeyelim; çünkü geçtiği zaman artık olmadığına göre onda uzun olacak bir şey bulamayız. Ama "şimdiki zaman uzundu" diyelim, çünkü sadece şimdiki zaman iken uzundu. Henüz geçmemiş ve varlığı sona ermemiş olduğundan sadece onun uzun olma olasılığı vardır. Ama birden geçmişe geçince var olma özelliğini yitirdiğinden uzun olması da sona erer.

Ey insan ruhu, şu hâlde bir şimdiki zamanının uzun olup olamayacağına bakalım; çünkü sana süreyi algılama ve ölçme yeteneği verilmiştir. Buna ne yanıt vereceksin?

Şimdiki yüzyıl uzun bir zaman mı? Önce bak bakalım, yüzyıl şimdiki zaman olabilir mi? Yıllardan ilki geçmekteyse, o şimdiki zamandır, ama doksan dokuz öteki yıl hâlâ gelecek zamandır, onun için de henüz yoklardır, ikinci yıl şimdiki zaman ise, o zaman bir tanesi geçmiştedir, ikinci yıl şimdiki zamandır, ötekiler ise gelecek zamandır. Bu yüzyıllık devrede, hangi yılı şimdiki zaman olarak kabul edersek edelim, ondan öncekiler geçmiş, sonrakiler de gelecek zaman olur. İşte bu nedenledir ki yüzyıl şimdiki zaman olamaz.

Geçmekte olan yıla bir bak, acaba o da şimdiki zaman olabilir mi? Geçmekte olan ilk ayı ise, ötekiler gelecek zamandır, ikincisi geçmekteyse, birinci ay geçmiştir, öteki aylar da henüz yoktur. Demek ki bir yıl da bütünüyle şimdiki zaman değildir, bütünüyle şimdiki zaman olmadığından yıl şimdiki zaman olamaz; bir yılda on iki ay vardır, hangi ayı ele alırsanız alın, geçmekte olan ay o ay olacak, ötekilerse ya geçmiş ya da gelecek zaman olurlar. Öte yandan geçmekte olan şimdiki zaman olamaz, ancak geçmekte olan bir gün şimdiki zaman olabilir. Söz konusu birinci günse ötekiler gelecektir, sonuncu gün söz konusuysa ötekiler geçmiştir, aralarından herhangi bir gün söz konusuysa, o gün de geçmiş ve gelecek günler arasındadır.

İşte uzun diye adlandırabileceğimiz şimdiki zaman neredeyse bir tek gün aralığına sığdırıldı. Bu tek günü ele alıp inceleyelim. Gün de bütünüyle şimdiki zaman olamaz. Bir günde gece ve gündüzden oluşan yirmi dört saat vardır. Birinci güne göre ötekiler gelecektir; sonuncu güne göre de bütün ötekiler geçmiş; aradaki bir güne göre de, ondan öncekiler geçmiş, sonrakiler gelecektir. Bir tek saat bile parçalar hâlinde geçer gider; saatin içinde uçup giden geçmiş, kalanlar ise gelecektir. Eğer anlar ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, an denilen parçacıklara bölünemeyen bir zaman noktasını kavrayabilirsek, işte o noktaya şimdiki zaman diyebiliriz. Ancak bu zaman noktası gelecekten geçmişe öyle bir hızla akıp gider ki, bu zaman noktasının bir süreç içinde yayılması olanaksızdır. Yayılmış olsaydı o zaman geçmişe ve geleceğe bölünecekti, oysa şimdiki zamanın yayılımı yoktur.

O hâlde "uzun" diyebileceğimiz zaman nerededir? Gelecek zamanda mı? Ama gelecek zaman için uzundur demiyoruz, çünkü uzun olabilmek için henüz ortalarda yoktur. Ama "uzun" olacak diyoruz. Peki ne zaman uzun olacak? Eğer şimdi gelecek zamanda ise, uzun olamaz: Olmadığı için uzun olamaz. Yoksa uzun olmak için henüz olmayan gelecek zamandan olmaya başladığı ve olacağı şimdiki zaman olduğu saatte mi olacak? Şimdiki zaman öne sürdüğüm bu nedenlerden dolayı uzun olamaz.

Sadece Şimdiki Zaman Ölçülebilir
Tanrım, yine de, zaman aralıklarının bilincindeyiz; onları kendi aralarında kıyaslayabiliyoruz; kimine daha uzun kimine daha kısa diyebiliyoruz. Aynı zamanda hangi zamanın hangisinden daha uzun ya da daha kısa olduğunu ölçebiliyoruz; şunun iki katı ya da üç katı; bunun öteki kadar olduğunu söylüyoruz. Bunu yaparken algıladığımız akmakta olan zamanı ölçüyoruz. Artık olmayan geçmiş zamanı ya da henüz olmayan gelecek zamanı kim ölçebilir? Hiçliği ölçeceğini iddia eden kişiden başka. Şu hâlde geçmekte olan zaman algılanabilir ve ölçülebilir. Zaman bir kez geçtikten sonra ölçülemez, çünkü artık yoktur.

Geçmiş ve Gelecek Zaman Nerededir?
Ey Baba, araştırıyorum, kesin bir şey söylemiyorum; Tanrım, bana yardım et, beni yönlendir. Çocukken öğrendiğimiz ve çocuklara öğretildiği gibi geçmiş, şimdiki ve gelecek üç zamandan sadece şimdiki zamanın var olduğunu, mademki öteki ikisi yoklar, savunacak biri var mı? Ya da onlar da, yani geçmiş ile gelecek zaman da var, gelecek zaman şimdiki zaman olduğunda, şimdiki zaman gizli bir yerden mi çıkıyor, şimdiki zamandan geçmiş zaman olunca, geçmiş de gizli bir yere mi çekiliyor? Gelecekten haber verenler, geleceği nerede görmüşler, mademki henüz yok? Olmayan bir şeyi görmek olanaksızdır. Yine geçmişte olanları anlatanlar, eğer onları belleklerinde görmemişlerse gerçek şeyler anlatamazlar. Geçmişin bir varlığı olmasaydı, onu görmek tamamen olanaksız olurdu. Şu hâlde gelecek de geçmiş de vardır.

Geçmiş ve Gelecek Nasıl Varlar?
Tanrım, bırak da araştırmamı daha derinleştireyim, ey umudum, sapmayayım diye bana yardım et!

Eğer gelecek ve geçmiş varsalar, peki neredeler? Bunu öğrenmek istiyorum. Gerçi henüz bunu çözmeyi başaramadımsa da, en azından onlar her nerede iseler, gelecek ya da geçmiş olarak değil, şimdiki zaman olarak varlar. Nitekim gelecek orada gelecek olarak var ise, o hâlde yoktur demek; geçmiş de orada geçmiş olarak varsa, o da artık yoktur demek. Öyleyse her nerede olurlarsa olsunlar, her ne olurlarsa olsunlar, ancak şimdiki zaman olarak varlar. Belleğimizde kalan geçmişteki bazı gerçek olayları anlattığımızda, olmuş bitmiş olayların kendilerini değil, ama zihinde duyular aracılığıyla zihnimize işlenmiş şeylerin imgelerinden oluşan sözcükler kullanırız. Örneğin, geçmişte kaybolup giden ve artık olmayan çocukluğumu anımsadığımda ve anlattığımda onun imgesini şimdiki zaman içinde görüyorum, çünkü bu imge hâlâ belleğimde duruyor.

Geleceği görmek de aynı mekanizmayla mı çalışıyor? Henüz vuku bulmayan olaylar önceden var olan imgeler aracılığıyla mı algılanıyor? Tanrım, itiraf ederim ki, bilmiyorum. Ama kesinlikle şunu biliyorum ki, genelde bizler gelecekteki eylemlerimizi önceden düşünüyoruz ve bu önceden düşünme olayı şimdiki zamanda oluyor, oysa önceden düşündüklerimiz gelecek olduklarında henüz yoklar. Önceden düşündüğümüz eylemi gerçekleştirmeye kalktığımızda, buna giriştiğimizde ancak o zaman bu eylem var olacaktır; çünkü o zaman artık gelecek değil şimdiki zaman olacaktır.

Gelecekle ilgili bu gizemli önceden sezme nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, ancak o var olmayan şey var olduğunda görülür. Ama var olan şey artık gelecek değildir, şimdiki zamandadır. Gelecekteki şeylerin göründüğü söylendiğinde, henüz var olmayan gelecekteki olayların kendileri değil, onların var olan nedenleri ya da belki onların varlıklarını belirten işaretleri görünürler: Görenler için onlar gelecek ama şimdiden şimdiki zamandır ve onlar sayesinde gelecek önceden sezilerek önceden söylenebilirler. Bu kavramlar şimdiden vardırlar, geleceği önceden bildirenler onları şimdiki zamanda kendilerinde görürler.

Buna birçok örnek arasından bir tanesini vereyim. Tan ağarmasını gördüğümde, güneşin doğacağının yakın olduğunu söyleyebilirim. Gördüğüm şey şimdiki zamanda, olacağını bildirdiğim şey ise gelecek zamandadır. Güneş gelecek zamanda değildir: Çünkü o zaten vardır ama güneşin doğuşu henüz gerçekleşmemiştir. Güneşin doğuşunun hayali zihnimde olmamış olsaydı, doğuşunu önceden bildiremezdim. Ne var ki gökte gördüğüm o tan ağarması güneşin doğuşundan önce gelmesine rağmen, o değildir; zihnimdeki hayali de değildir: Ancak her ikisi de şimdiki zamandadır, onları görüyorum ve böylelikle önceden ne olacaklarını söyleyebiliyorum. Gelecek henüz gelmemiştir; henüz gelmediği için yoktur, olmadığı için de kesinlikle görülemezler, ama şimdiki zamanda var olan ve görülen işaretler sayesinde önceden bilinebilirler.

Tanrı'ya Dua
Evrene egemen olan sen, insanlara gelecekle olacakları hangi şekilde öğreniyorsun? Nitekim bunları peygamberlerine öğrettin? Hiçbir şeyin senin için gelecek olmadığı sen, geleceği nasıl öğretiyorsun? Ya da geleceğin şimdiki zamandaki işaretlerini nasıl öğretiyorsun? Kuşkusuz var olmayan öğretilemez de Kullandığınız yöntem gözümden kaçıyor; gücümü aşıyor, kendiliğimden ona ulaşamam, ama ey ruhumun tatlı nuru, senin yardımınla bana bunu bağışladığında, bunu başarabilirim.

Araştırmaların İlk Sonuçlan
Şimdi bana açık gelen şu: Ne gelecek var ne geçmiş. Kesinlikle "geçmiş, şimdiki, gelecek zaman diye üç zaman var" demek de yerinde olmaz. Belki de "üç zaman vardır: Geçmiştekilerle ilişkin şimdiki zaman, şimdikilere ilişkin şimdiki zaman ve gelecektekilere ilişkin şimdiki zaman" demek daha doğru olurdu. Çünkü bu üç çeşit zaman zihnimizde vardır, onları başka yerde göremiyorum. Geçmişteki şimdiki zaman bellek; şimdiki şimdiki zaman doğrudan sezgi; gelecekteki şimdiki zaman da beklenti olarak vardır. Bu şekilde ifade etmeme izin verilirse, o zaman üç zaman olduğunu, evet, üç zaman olduğunu görüyorum ve bunu itiraf ediyorum.

Geleneksel biçimiyle kullanıldığı gibi üç zaman vardır: Geçmiş, şimdiki, gelecek zaman demekte ısrar edilirse, bence bu önemli değil, buna karşı çıkmıyorum, kınamıyorum da, yeter ki denen şeyle ne demek islendiği bilinsin ve geleceğin ve geçmişin hâlâ var olduğuna inanılmasın. Zaten istediğimizi tam olarak dile getiremiyoruz; ama ne demek istediğimiz anlaşılıyor.

Zamanı Nasıl Ölçebiliriz?
Yukarıda da belirttiğim gibi zamanı gerçekten ölçüyoruz; öyle ki, bu zaman süresinin bir başka zaman süresine göre iki katıdır, ya da bir başkasına göre eşittir diyebilir ve zaman bölümleri arasında bu ölçme yöntemine göre herhangi bir orantı da kurabiliriz.

Öyleyse, dediğim gibi, zamanı geçtiği anda ölçüyoruz. Bana, "Bunu nasıl biliyorsun?" diye sorsalar şu cevabı verirdim: biliyorum, çünkü zamanı ölçüyoruz, var olmayan bir şeyi ölçmek mümkün değildir; oysa geçmiş zaman ve gelecek zaman yoklar. Şimdiki zamanın ise hiçbir büyüklüğü yok, peki öyleyse onu nasıl ölçüyoruz? Şu hâlde zamanı sadece geçerken ölçüyoruz; geçtikten sonra ölçmüyoruz, çünkü ölçülecek bir şey yok ortada.

Pek ölçtüğümüz zaman nereden geliyor ve nereye gidiyor? Zaman gelirken gelecekten gelmiyor mu? Geçerken şimdiki zamandan geçmiyor mu? Gittiği zaman da geçmişe gitmiyor mu? Zaman henüz olmayandan gelerek, büyüklüğü olmayandan geçip, artık olmayana doğru akıp gidiyor.

Zamanı ölçerken belirli bazı süreleri ölçmüş olmuyor muyuz? Elimizdeki zaman sûrelerine bakarak yalın zaman, iki kat, üç kat ya da eşit zaman diyoruz. Zaman geçtiği anda, zamanı hangi uzayda ölçüyoruz? Geçmiş olduğu gelecekte mi ölçüyoruz? Ama var olmayan bir şeyi ölçmek imkânsızdır. Geçmekte olduğu şimdiki zamanda mı ölçüyoruz? Ama büyüklüğü olmayan bir şeyi ölçemezsiniz. Yoksa akıp gittiği geçmişte mi? Artık olmayan şey de ölçülemez.

Bu Esrarı Çözmek İçin
Aklım bu karmaşık esrarın çözümünü bulmak için yanıp tutuşuyor! Rab Tanrım, sevgili Babam, Isa adına yalvarıyorum, bu gizli aynı zamanda da yabancı olmayan gizleri bana kapalı tutma; bu gizlere girmeme izin ver, bunlar iyiliğinin nurunda benim için aydınlansınlar. Onlar hakkındaki sorularımı kime soracağım? Bilgisizliğimi senden başka yarar sağlayacak şekilde kime itiraf edeyim? Kutsal Kitaplarının beni sürüklediği bu ateşli çabamı kınamıyorsun! Sevdiğim şeyi bana ver, bunu senin bana verdiğin armağan sayesinde seviyorum. Oğullarına gerçek şeyleri vermesini seven Babacığım, bunu bana ver. Bu armağanı bana yap. Öğrenmeye giriştiğim bu işi bana öğret Aradığım şeyi bana gösterene kadar çok çabalamam gerekecek. Azizlerin Azizi Isa adına beni kimse rahatsız etmesin diye sana yalvarıyorum. Sana inandım, işte bu nedenle konuşuyorum. Hayattaki amacım, umudum Rabbin mutluluğunu seyretmektir. Günlerimi uzun zaman oldu yarattın ve günlerim nasıl olduğunu bilmeden geçiyor.

Ağzımızda sürekli olarak zaman ve çağ sözcükleri var. Bu adam ne kadar zaman konuştu? Bu eseri yapmak için ne kadar zaman harcadı? Böyle bir şeyi uzun zamandır görmedim! Bu hecenin süresi öteki kısa heceden iki kat daha fazla. Bu gibi şeyleri söylüyoruz ve birbirimizi anlıyoruz. Bu gibi konuşmalar çok olağan, aynı zamanda da çok gizemli ve anlaşılmazlar.

Zaman Hareket Değildir
Bilgin bir adamdan Güneşin, Ayın ve yıldızların hareketlerinin zamanın kendisi olduğunu işittim. Ben aynı fikirde değilim. Gerçekte bu açıdan bakacak olursak, neden bütün nesnelerin hareketi zaman olmasın? Gökteki yıldızlar dursaydı ve çömlekçinin tekerleği dönmeye devam etseydi, bu tekerleğin devirlerini ölçecek zaman olmayacak mıydı, devirlerin eşit aralıklarla yapıldığını, ya da gerek daha yavaş döndüğünü gerekse daha hızlı döndüğünü, bazılarının daha uzun süre sürdüğünü kimisinin daha az olduğunu söyleyemeyecek miydik? Ve bunları söylerken zaman içinde konuşmuş olmayacak mıydık? Sözlerimizde kimisi daha uzun titreşen kimisi daha az titreşen uzun ve daha kısa heceler olmayacak mıydı?

Tanrım, küçük bir örnekle insanlara küçük ve büyük şeylerin ortak bir noktalan olduğunu anlamalarını ve görmelerini sağla. Yıldızlar ve gökteki meşaleler mevsimleri, günleri, yıllan belirlerler ve işaret olarak kullanılırlar. Bu doğrudur; ama ben tahtadan bu küçük tekerleğin yaptığı bir devrin bir gün olduğunu söylemeyeceğim, görüşünü aktardığım filozof da tekerleğin bir devrinin zaman olduğunu iddia etmesin.

Ben ise, cisimlerin hareketini ölçmeye ve bize bir hareketin bir başkasına göre iki kat daha fazla sürdüğünü söylemeye yarayan zamanın doğasını, özünü öğrenmek istiyorum. Gün dendiğinde gece ile gündüzün ayırt edilmesini sağlayan güneşin sadece dünya üzerinde olmasını değil, aynı zamanda doğudan doğuya yaptığı tam dolanmayı anlıyorum. Bu da bize şu kadar gün geçti dedirtiyor, geceleri de buna dahil ediyor ve ayrıcana saymıyoruz. Öyleyse mademki gün güneşin hareketi ve doğudan doğuya dolanmasıyla oluşuyor, o zaman şunu soruyorum, gün acaba bu hareketin kendisi mi ya da hareketin sürdüğü süre mi, yoksa her ikisi de birlikte mi?

Güneşin hareketinin günü oluşturduğu varsayımında, güneş dolanmasını bir saatte bile tamamlasa, bir gün olmuş olacaktır, ikinci varsayımda ise güneşin bir doğuşundan öteki doğuşuna kadar geçen süre bir saatse o zaman gün olmayacaktır; gün olabilmesi için güneş dolanımını yirmi dört kez tekrarlamalıdır. Günü güneşin hareketi ve bu hareketin süresi belirliyor diyebilir miyiz! O zaman da ne güneş dolanımını bir saatlik bir sürede gerçekleştirmesine, ne de güneşin olmadığı ve bir sabahtan bir başka sabaha akan süreye gün diyebiliriz. Artık günün ne olduğunu değil de güneşin hareketini ölçmeye yarayan zamanın ne olduğunu araştıracağım. Bu ölçüyü kullanarak güneşin kendi her zamanki dolanımını, -on iki saatte gerçekleştirmişse- yarısı kadar zamanda tamamlamış olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki süreyi kıyasladıktan sonra birinin tek, ötekinin ise çift olduğunu açıklardık, hatta güneşin doğudan doğuya yaptığı dolanımında bazen tek, bazen çift zaman harcamış olsa bile.

Gök cisimlerinin hareketinin zamanı oluşturduğunu bana ileri sürmesinler. Bir insanın duası güneşi durdurdu, zaferi kazanana dek güneş hareketsiz kaldı, ama zaman akıyordu. Nitekim savaş gerekli zaman kadar sürdü ve sona erdi.

Zamanın bir tür gerilme olduğunu görüyorum. Gördüğüm şey doğru mu acaba, yoksa hayal mi görüyorum? Ey hakikat, ey ışık bunu bana sen öğreteceksin.

Zaman Hareketin Ölçüsüdür
Zaman bir cismin hareketidir diyenlerin görüşlerine katılmalı mıyım? Hayır bunu yapmamı istemiyorsun. Bir cismin zaman içinde hareket edebileceğini iyi anlıyorum; bunun böyle olduğunu sen söylüyorsun. Bir cisim hareket ettiğinde, zamanla onun hareketini başından sonuna kadar ölçüyorum. Bu hareketin başlamasını ve bitişini görmemişsem, o zaman onu ölçemem, sadece cismin hareketini gördüğüm kadarını ölçebilirim. Onu uzun süre izlersem o zaman hareketinin uzun süre sürdüğünü söyleyebilirim, ancak toplam süresini belirlemem, çünkü bir sürenin değerini kıyaslama yöntemi ile kesin olarak saptayabiliriz. Örneğin şöyle diyoruz: "Bu, şunun kadar sürdü" ya da "bu süre ötekinden iki kat fazla" ve buna benzer ifadeler kullanıyoruz. Hareket hâlindeki bir cismin uzayda hareket noktasını ve varış noktasını ya da kendi üzerinde dönüyorsa bölümlerini tespit edebilseydik, o zaman bu cismin ya da bölümlerinin hareketinin bir noktadan bir başka noktaya ne kadar sürdüğünü söyleyebilirdik.

Bir cismin hareketi başka şeydir, süresinin ölçüsü başka şeydir; hâlâ hangisi zamandır demek yersiz. Bir cisim kimi zaman daha hızlı ya da daha yavaş hareket edebilir, kimi zaman da durur; sadece hareketi değil, ama cismin duruşunu da zamanla ölçeriz: "Hareket ettiği süre kadar durdu" ya da: "Hareket ettiğinden iki katı, üç katı süre durdu." Bütün bunları ya tam olarak ölçerek ya da yaklaşık ölçerek söyleriz.

Demek ki zaman cisimlerin hareketi değildir.

Bana Işık Ver, Karanlıklarımı Aydınlat!
Tanrım, itiraf ederim ki hâlâ zamanın ne olduğunu bilmiyorum. Yine de itiraf ederim ki, bu söylediğim şeyleri zaman içinde söylediğimi biliyorum. Uzun zamandır zamandan söz edip duruyorum, bu uzun zaman da, zaman akıp gitmeseydi zaman olmazdı. Zamanın ne olduğunu bilmeden bunun böyle olduğunu nasıl biliyorum? Acaba bildiğim şeyi ifade etmeyi mi beceremiyorum? Ne yazık ki bilmediğimi bile bilmiyorum. İşle Tanrım durumum bu, yalan söylemediğimi, yürekten konuştuğumu biliyorsun. "Rab Tanrım, sen meşalemi yakacak ve karanlıklarımı aydınlatacaksın."

Zaman Ruhun Bir Gerilmesidir
Ruhum zamanı ölçebileceğini sana söylerken dürüst davranmıyor mu? Evet, Rab Tanrım, zamanı ölçüyorum ama ne ölçtüğümü bilmiyorum. Cisimlerin hareketini zaman sayesinde ölçüyorum da zamanın kendisini ölçemem mi? Bir cismin hareket ettiği zamanı ölçemezken, onun hareketini, süresini, cismin bir yerden bir yere gitmek için harcadığı zamanı ölçebilir miyim?

Peki zamanın kendisini neyle ölçebilirim? Karışla bir kalasın uzunluğunu ölçtüğümüz gibi, daha kısa bir zamanla daha uzun bir zamanı mı ölçüyoruz? Biri ötekinin iki katıdır diyerek kısa bir hecenin süresi ile uzun bir hecenin süresini ölçüyoruz. Aynı şekilde şiirlerin uzunluğunu mısra sayısına göre, mısraların uzunluğunu da ayakların sayısına göre, ayakların uzunluğunu da hecelerin sayısına göre, uzun hecelerin süresini de kısa hecelere göre belirliyoruz. Bütün bu hesapları şiirlerin yazıldığı kitapların sayfalarında yapmıyoruz (bu şekilde zamanı değil mekanı ölçeriz); ifade edilen ve geçerken kulağımıza çarpan sözleri ölçüyor ve şöyle diyoruz: "Ne uzun şiir, şu kadar mısradan oluşmuş mısraları uzun, çünkü şu kadar ayaktan oluşmuş; ayakları uzun çünkü şu kadar heceden oluşmuş; şu hece uzun çünkü kısa olandan iki kat daha uzun" diyoruz.

Bununla bile zamanın tam ölçümünü yapmış olmuyoruz: Kısa bir mısra yavaş okunduğunda, hızlı okunan uzun bir mısradan daha uzun gelebilir. Bir şiir, bir ayak, bir hece de aynı şekilde görünebilir.

Buradan zamanın bir "gerilme" olduğunu çıkarıyorum. Ama neyin gerilmesi, tam olarak bilmiyorum, büyük olasılıkla ruhun kendisinin. Tanrım, belirsiz bir şekilde bu sûre ötekinden daha uzundur, ya da daha kesin bir ifadeyle "bu süre ötekinin iki katıdır" dediğimde gerçekte ne ölçmüş oluyorum? Zamanı ölçtüğümü biliyorum. Ama henüz var olmayan gelecek zamanı ölçmüyorum, şimdiki zamanı da ölçmüyorum, çünkü büyüklüğü yok, geçmiş zamanı da ölçmüyorum, çünkü artık yoktur. Öyleyse ne ölçüyorum? Daha önce de belirttiğim gibi, geçmiş zamanı değil de geçmekte olan zamanı mı ölçüyorum?

Geçmiş Zamanı Aklımızdaki Anılarla Ölçüyoruz
Ha gayret, aklım, çalışmalarım artır: Tanrı desteğimizdir. "Bizi biz değil, o yarattı." Dikkatini gerçeğin tan gibi ağardığı yana çevir. Yankılanan maddî bir sesi ele al, yankılanma devam ediyor, sonra susuyor; sessizlik oluştu, ses geçip gitti, artık ses diye bir şey yok. Ses duyulmadan önce gelecekte idi ve ölçülemezdi, çünkü henüz yoktu; şimdi de ölçülemez çünkü artık yoktur. Yankılandığı zaman ölçülebilirdi, çünkü ancak o zaman ölçülebilir bir nesne idi. Ama o zaman da değişken olduğundan gelip geçiyordu. Bu da onu ölçemeyeceğimizin en büyük kanıtı değil mi? Nitekim geçerken ölçülebilecek bir zaman aralığına yayılıyordu, oysa şimdiki zamanın hiçbir büyüklüğü yoktur.

Sesin o sıra ölçülebildiğini kabul edelim; varsayalım ki ikinci bir ses duyulsun; bu ses sürekli bir biçimde aralıksız titreşsin. Titreştiği sırada onu ölçelim; çünkü titreşmesi kesildiği an geçmiş olacaktır ve artık onu ölçmek mümkün olmayacaktır. Onu ölçelim ve süresini kaydedelim. Ama hâlâ titreşmeye devam ettiğine göre, onu ancak olayın başladığı andan itibaren titreşmenin sona erdiği ana kadar ölçebiliriz. Zira kesinlikle biz bir başlangıçtan bir sonu ayıran aralığı ölçüyoruz. Bu nedenledir ki, yankılanması henüz bitmemiş bir sesi ölçemeyiz: Ayrıca ne kadar uzun ya da kısa olduğunu, bir başkasına eşit mi olduğunu, yalın ya da çift mi olduğunu ya da başkasıyla bir orantısının olup olmadığını söyleyemeyiz. Yankılanması bittiğinde ise artık yoktur. Peki öyleyse onu nasıl ölçebiliriz? Bununla birlikte biz zamanı ölçüyoruz; ama ölçtüğümüz şey, henüz olmayan değil, artık olmayan da değil, herhangi bir sınırı ve büyüklüğü olmayan da değildir. Kısacası ne gelecek zamanı, ne geçmiş zamanı, ne şimdiki zamanı, ne de geçmekte olan zamanı ölçüyoruz; bütün bunlara rağmen yine de zamanı ölçüyoruz.

"Deus creator omnium" Tanrı herşeyin Yaradanıdır. Bu mısra sıra ile kısa ve uzun sekiz heceden oluşuyor. Dört kısa hece, birincisi, üçüncüsü, beşincisi ve yedincisi dört uzun heceye, ikincisine, dördüncüsüne, altıncısına ve sekizinciye göre yalındır. Her uzun hece, her kısa heceden iki kat daha fazla sürelidir. Onları vurgulayarak söylüyorum ve duyularım bunun böyle olduğunu doğruluyor. Duyularımın elverdiği kadarıyla uzun heceyi kısa heceyle ölçüyor ve bunun iki katı olduğunu görüyorum. Heceler birbiri ardına seslerini duyurduklarında, eğer kısa hece ilk duyulmuş olsaydı ve uzun olanı sonra gelseydi, o zaman kısa olanı nasıl tutup, uzunu ölçmek için ona nasıl uygulayacağım ve onun iki katı olduğunu bulacağım? Zira uzun hece ancak kısa hece titreşmesini bitirdiğinde devreye giriyor. Bu uzun heceyi de geçerken değil de sadece titreşmesi bittiğinde ölçüyorum. Ama titreşmesinin bitmesi demek artık varlığının sona ermesi demektir.

Peki öyleyse ne ölçüyorum? Ölçü olarak kullandığım kısası nerede? Ölçtüğüm uzunu nerede? Her ikisi de titreşti, sonra uçuşup gittiler, geçtiler, artık yoklar; ama ben ölçüyorum, duyularımın beni yanıltmadığı kadarıyla, birinin yalın, ötekinin iki kat olduğunu kesinlikle söylüyorum. Kesin olarak söyleyemeyeceğim geçmiş ve bitmiş olduklarıdır. Onları değil, çünkü artık yoklar, ama belleğimde derin iz bırakan bir şeyi ölçüyorum.

Aklım, zamanı sende ölçüyorum, itiraz etme; bu bir gerçek. Düzensiz izlenimlerinle bana itiraz etme. Diyorum ki, sende zamanı ölçüyorum. Geçen nesnelerin sende bıraktığı izlenimler, geçtikten sonra kalırlar: Ölçtüğüm şey odur, çünkü o orada duruyor, onu oluşturan nesneler ise geçtiler. Zamanı ölçerken işte bu izlenimi ölçüyorum. Kısacası ya bu izlenim tam zamanın kendisidir, ya da ben zamanı ölçmüyorum.

Sessizlikleri ölçtüğümüzde, bu sessizlik şu konuşma süresi kadar sürdü dediğimizde neyi ölçmüş oluyoruz? Sesin süresini sanki hâlâ devam ediyormuş gibi aklımızda canlandırmıyor muyuz? Bu süre sessizlik süresini ölçmeye yaramıyor mu? Gerçekten, dudaklarımızı kımıldatmadan içimizden şiirler, mısralar, söylevler söylüyor ve onlara, sanki onları sesli olarak duymuş gibi büyüklükleri, süreleri ve birbirleri ile olan ilişkileri hakkında fikir verebiliyoruz. Bir kimse uzun bir ses çıkarmak isterse ve önceden sürenin ölçüsünü içinden yapar ve sonra da bu sesi tasarlanan şekilde çıkartır. Ses titreşir ve titreşmeye devam eder: Bu sesten akıp giden titreştir; kalan ise titreşmeye devam edecektir. Akılda mevcut eylemin sûresi, geleceği geçmişe iterek, birini azaltıp ötekini büyülterek, gelecek zamanın tamamen yok olarak geçmişe geçmesiyle gerçekleşir.

Gelecek Zamanı Beklenti İle Ölçüyoruz
Henüz olmayan gelecek zaman nasıl azalabilir ve yok olabilir? Artık yok olan geçmiş zaman nasıl büyüyebilir? Çünkü bu üç zaman da, bu değişimleri gerçekleştiren aklın içindedir. Akıl bekler, dikkat eder ve anımsar. Beklediği nesne dikkatinden geçer ve anıya dönüşür. Gelecek zamanın henüz var olmadığını kim inkâr edebilir? Bununla birlikte gelecek zamanın beklentisi şimdiden akıldadır. Geçmiş zamanın anık olmadığına kim itiraz edebilir? Oysa geçmiş zamandaki anılar hâlâ akıldadır. Elle tutulamayan bir ana sahip şimdiki zamanın büyüklüğü olmadığını kim inkâr edebilir? Bununla birlikte gelen ve yok olan nesneye olan dikkati sürer. Uzun olan henüz var olmayan gelecek zaman değildir. Uzun bir gelecek zaman, gelecek zamanın uzun bir beklentisidir. Uzun olarak artık var olmayan geçmiş zaman da değildir. Uzun bir geçmiş zaman, geçmişin uzun bir anısıdır.

Bildiğim bir şarkıyı söylemek istersem, söylemeye başlamadan önce dikkatimi şarkının bütününe veririm. Şarkıya başladığımda belleğim şarkının geçmişe attığım bölümlerine yönelecektir. Düşüncemin faaliyeti belleğimde söylemiş olduklarımla söyleyeceklerimi beklemek arasında bölünecektir. Buna rağmen gelecekte olanı akan zaman durumuna geçiren, şimdiki zamandaki dikkat eylemidir. Bu faaliyet ne kadar uzarsa, beklenti o oranda kısalır ve belleğin kapasitesi büyür, ta ki beklenti sona erene ve eylem sona erene ve tamamıyla belleğe geçene dek. Şarkının bütününde söz konusu olan şeyler, şarkının bölümlerinde, her hecesinde, hatta bu şarkının küçük bir parçasını oluşturduğu daha büyük bir eylemde de gerçekleşir. Davranışlardan oluşan insan hayatında da durum böyledir, her insan hayatının bir parçası olduğu kuşaklarda da durum aynen böyledir.

Tanrı'nın Ebediyeti Üstüne Düşünme
Senin merhametin tüm yaşamlardan daha iyidir, benim yaşamım ise sefahattir, senin sağ elin beni, insan Oğlu, tek olan seninle çok sayıdaki bizler arasında arabulucu olan Rabbimde; onun sayesinde bana bağlanan kişiye yine onun sayesinde bağlanayım diye, eski günlerimi arkada bırakarak bütün varlığımı senin Birliğinde kendimi toplayayım diye toparladı. Güttüğüm tek bir amaç var, o da geçmişi unutarak geçecek olan gelecekteki şeylere kendimi vermeden sadece şimdiki zamandakilerle uğraşmaktır. Bütün gücüm sadece yüce zafer tacım kazanmaya yöneliktir; orada sana övgüler sunulduğunu görecek ve gelmeyen ve geçmeyen mutluluğunu seyredeceğim.

Şimdi yıllarım inlemelerle geçiyor. Tesellim olan sen, ey Rabbim, ey Babam sen ebedîsin. Ben ise düzenini yitirdiğim zamanın pençesindeyim; birbirini izleyen değişik durumlardaki ruhumun derinliklerindeki düşüncelerim, günahlarımdan arınıp aşk ateşinde eriyerek sana akacağım güne dek beni rahatsız edecekler.

Tanrı Zihin Açıklığı Versin!
Varlığımın modeli olan sende, senin gerçeğinde karar kılacak ve sende değişmeden kalacağım; içebileceklerinden fazlasını içmek isteyen ve "Tanrı yeri ve göğü yaratmadan önce ne yapıyordu?" ya da "Tanrı'nın aklına bir şey yaratmak fikri nereden geldi, zira daha önce hiçbir şey yaratmamıştı?" gibi soru soran obur insanların sorularına maruz kalmayacağım.

Tanrım onların söyledikleri üzerinde düşünmemi ve zamanın olmadığı yerde "hiçbir zaman" sözcüğünün kullanılamayacağını anlamamı sağla. Biri hakkında hiçbir zaman hiçbir şey yapmadı dediğimizde, o kişinin hiçbir zamanda hiçbir şey yapmadığını söylemiş oluruz. Yaratılanlar olmasa zaman da olmazdı, bu gerçeği görün ve saçmalamayı bırakın. Önlerinde var olan şeylere dikkatlerini versinler ve senin tüm zamanlardan önce geldiğini ve zamanların sonsuz Yaradanı olduğunu; zamanların üstünde görülse bile hiçbir varlık, hiçbir zaman seninle birlikte ebedi olmadığını bilsinler.

Sonuç
Rab Tanrım, ne derin sırların var; günahlarımdan dolayı o sırlarından uzaklaştım! Gözlerimi aç, ışığını görevim! Bir şarkıyı ezbere bildiğim gibi biri geleceği ve geçmişi bilseydi, bu kişi bizleri dehşete varan bir şaşkınlık ve hayranlık içinde bırakırdı. O kişi için yüzyıllar boyunca yapılmış olan ve yapılacak olan herşeyi bilirdi, aynen bildiğim şarkıyı başından söylediğimde sonuna ne kadar kaldığını bildiğim gibi... Ey evrenin Yaratıcısı, bedenlerin ve ruhların yaratıcısı, geçmişteki ve gelecekteki şeyleri aynen böyle bildiğini söylemek istemiyorum. Senin bilgin daha şahane ve daha gizemlidir. Nitekim bilinen bir şarkıyı söyleyen ya da söylendiğini duyan kişi gelecek notaların beklentisi ile geçmişteki notaların anısı arasında çok değişik izlenimlerden geçer ve duyulan gergindir. Böyle bir şey sana olmaz, çünkü ruhların sonsuz yaratıcısı olan sen, değişmez bir şekilde ebedisin. Nasıl başlangıçta değişmez bir vizyonda yeri ve göğü gördünse, aynı şekilde başlangıçta, farklı devrelerden geçmeyen eyleminle yeri ve göğü yarattın. Bu derin gerçekleri anlayanlar sana övgüler sunsunlar, anlamayanlar da sana övgüler sunsunlar! Tanrım ne büyüksün! Alçakgönüllünün yüreğinde kalmayı tercih ettin. Çünkü sen yıkılmış olanları kaldırırsın, senin sayende ayakta kalanlar da düşmezler.

İTİRAFLAR
Saint Augustinus
Çeviren; Dominik PAMİR
kaknüs yayınları
1. Basım, Kasım 1999, Sf:264-291
Özgün adı
Les Confessions