KOKU // Patrick Süskind

İyinur Ergün Per, 19/04/2012 - 08:35 tarihinde yazdı

Bu kutup, yani bütün Krallığın en insandan uzak noktası, Auvergne dağlarında, Clermont'dan beş günlük yol kadar güneyde, Plomb du Cantal adlı, iki bin metre yüksekliğinde bir yanardağın doruk noktasıydı.

Dağ, kurşuni taştan dev gibi bir koniden oluşuyordu; çevresi sadece boz renkte yosun ve boz renkte çalılarla örtülü, şurasında burasında, çürük diş gibi birkaç sivri, toprak rengi kayayla yangınlarda kömürleşmiş birkaç ağacın yükseldiği, uçsuz bucaksız, çorak bir yaylaydı. Yörenin bereketsizliği en güneşli günde bile öyle iç kapayıcı bir görünüm sunardı ki, zaten yoksul olan ilin en yoksul çobanı bile hayvanlarını buraya sürmezdi. Hele geceleyin, ayın solgun ışığında, artık hepten bu dünyadan olmayan bir yere dönerdi bu Tann'nın terkeylediği arazi. Her köşede aranan Auvergneli haydut Lebrun bile kendine çarpışacak, yakalanacak ve dört parçaya bölünecek yer olarak Cevennes bölgesini seçmişti; kimsenin aramayacağı ve de bulamayacağı, ama sonunda, kendisine herhalde daha korkunç gelmiş olacak bir biçimde, yani yalnızlıktan öleceği Plomb du Cantal'a saklanmaktansa. Dağın dört bir yanında, millerce uzaklıkta tek bir insan, tek bir doğru dürüst sıcakkanlı hayvan yaşamıyordu, topu topu birkaç yarasa, birkaç böcek, karayılan. Onyıllardan beri doruğa çıkan olmamıştı.

Greunouille, dağa 1756 yılının bir ağustos gecesi vardı. Gün ağarırken doruğa ulaşmıştı. Onu buraya getiren yolculuğun sonunda olup olmadığını bilmiyordu daha. Gittikçe anlaşan havalara doğru giden yolun sadece bir durağında olduğunu sanıyordu. Olduğu yerde daireler çizip burnunun bakışlarını çorak volkanik arazinin heybetli görünümü üzerinde gezdirdi: Doğuya, geniş Saint-Flour yaylasıyla Riou ırmağı bataklıklarından yana doğru gitti; kuzeye, geldiği, günlerce karst türü dağlar aşarak geldiği yerlere; batıya, hafif sabah rüzgrının burnuna- taş ve sert ot kokuları getirdiği, sonra da güneye, Plomb'un devamı olan dağların miller boyunca, Truyere'deki karanlık vadilere kadar uzayıp gittiği yöne. Her yerde, her yönde aynı insandan-uzaklık egemendi; aynı zamanda herhangi bir yöne atacağı her adım, insanlara yaklaşması demek olacaktı. Pusula dönüp duruyordu, hiçbir yön göstermiyordu artık. Grenouille hedefe varmıştı,. Ama aynı zamanda kapana da kısılmıştı.

Güneş doğarken hâlâ aynı yerde duruyor, havayı kokluyordu. Çaresiz bir çabalama içinde, insan tehâlâikesinin hangi yönden geldiğini ve kaçması gereken karşı yönün ne taraf olacağını anlamaya çalışıyordu. Ne yanı koklasa, bir yerlerde gizli kalmış bir insan kokusunun kırıntısını bulacağından işkilleniyordu. Ama yoktu. Olan yalnız dinginlikti, öyle denebilirse eğer, koku düzeyinde bir dinginlik. Çevre, ölü taşların, boz yosunların, kuru otların hafif bir hışırtı gibi esen tekdüze kokusuyla doluydu, hepsi buydu.

Grenouille'in, kokusunu almadığı şeyin gerçek olduğuna inanabilmesi epey uzun sürdü. Eriştiği mutluluğa hazır değildi. Güvensizliği uzun zaman yeni kazandığı bilgiye ayak diredi. Hatta, güneş yükselirken gözlerini yardıma çağırıp ufukta insan varlığının en küçük bir işareti, bir kulübe çatısı, bir ocağın dumanı, çit, köprü, sürü görülüp görülmediğini bile araştırdı. Ellerini kulaklarına tutup dinledi, bir tırpan tıpırtısı, bir köpek havlaması, bir çocuk bağırtısı duymaya çalıştı. Bütün günboyu Plomb du Cantal'in tepesinde en yakıcısından bir güneş altında dikilip boşu boşuna, küçücük bir belirti bekledi. Ancak güneş batarken güvensizliği yavaş yavaş çekilip yerini gittikçe güçlenen bir coşkunluk duygusuna bıraktı: O nefretlik pis kokudan kurtulmuştu! Gerçekten, bütünüyle yalnızdı! Dünyadaki tek insan kendisiydi.

Akılalmaz bir sevinç kapladı içini. Deniz kazasına uğramış biri haftalarca suyun üstünde sürüklenip durduktan sonra karşısına çıkan, üzerinde insan yaşayan ilk adayı nasıl kendinden geçerek selamlarsa Grenouille de yalnızlık dağına varışını öyle kutluyordu. Bağırıyordu mutluluktan. Sırt çantasını, çulu, değneği bir yana atmış tepmiyordu, kollarını havada sallıyor, döne döne dans ediyor, yumruklarını sıkıp bir zafer gösterisi olmak üzere ayaklarının altında uzanıp giden geniş ülkeye, batmakta olan güneşe karşı sallıyordu; sanki onu gökyüzünden kovalayan kendisiymiş gibi. Bir zafer coşkusu içinde çılgınlar gibi dönendi durdu gecenin ileri saatlerine kadar.

* * *

Sonraki günleri dağa yerleşmekle geçirdi ‘ çünkü kendisi için belli bir şey varsa o da, bu mümtaz beldeyi öyle kolay kolay terk etmeyeceğiydi. İlk iş olarak bir su koklamaya başladı, doruğun biraz aşağısında bir çöküntünün içinde, kaya boyunca ince bir zar gibi yayılan bir sızıntı buldu. Çok değildi, ama sabredip bir saat yalarsa, bir günlük sıvı gereksinimini gidermiş oluyordu. Besin de buldu, yani küçük kertenkeleleri, karayılanları, kafalarını kopardıktan sonra derisi ve kemiğiyle yutuyordu. Yanısıra kuru liken yosunu, ot, yaban mersini yiyordu. Bu, kentsoylu ölçülerine vurulduğunda kesinlikle dikkat çekici olmayan beslenme biçimi, onun hiç mi hiç canını sıkmıyordu. Zaten son haftalarda, son aylarda da ekmek, sucuk, peynir gibi insan elinden çıkmış şeylerle beslenmemiş, acıktığı zaman yoluna herhangi bir biçimde yenebilecek ne çıktıysa gövdeye indirmişti. En az anladığı şeydi damak zevki. Zaten zevk denen şey, saf, madde-dışı kokudan duyulan zevk dışında, hiç de aradığı bir şey değildi. Rahatlık da aramıyordu, döşeğini kuru taş üzerine yaymaya bile seve seve razıydı. Ama daha iyi bir şey buldu.

Suyun olduğu yere yakın, bir sürü kıvrımlar yaparak dağın içlerine doğru uzanan, otuz metre kadar içeride çöküntüyle biten bir mağara keşfetti. Mağaranın bittiği yer, Grenouille'in omuzlan taş duvarlara değecek kadar dar, ayakta ancak iki büklüm durabileceği kadar alçaktı. Ama, oturabiliyordu, hatta dertop olursa yatabiliyordu bile. Bu da onun konfor ihtiyacını sonuna kadar karşılıyordu. Çünkü paha biçilemeyecek üstünlükleri vardı bu yerin: Tünelin sonunda, gün ortasında bile göz gözü görmez bir gece karanlığı egemendi, bir de mezar sessizliği; havada nemli, tuzlu bir serinlik vardı. Grenouille hemen buraya daha hiçbir canlı varlığın ayak basmadığının kokusunu aldı. Yerleşirken neredeyse kutsal bir yere girerken duyulan türden çekingenlik sardı içini. At çulunu, sanki bir sunağın örtüsünü örtüyormuşçasına özenle yere yayıp üstüne yattı. Bir cennet huzuru içindeydi. Fransa'nın en kimsesiz dağının başında; yerin elli metre altında, kendi mezarında gibi yatıyordu. Ömründe kendini bu kadar güven içinde hissettiği olmamıştı, anasının karnında bile ‘ ne gezer! Dışarıda dünya yanıp yıkılabilirdi, onun burada hiçbir şeyden haberi olmazdı. Sessiz sessiz ağlamaya başladı. Böylesi bir mutluluk için kime teşekkür edeceğini bilemiyordu.

Bunu izleyen zaman içinde dışarıya, ancak su kayasını yalamak, bir çabuk sidiğinden ve dışkısından kurtulmak, bir de kertenkele ve yılan avlamak için çıktı. Geceleyin kolay oluyordu hayvanları yakalamak, çünkü düz taşların altına ya da küçük mağaralara, çekilmiş oluyorlar, o da burnuyla yerlerini buluyordu.

İlk haftalar ufku koklayıp kolaçan etmek için belki birkaç kere daha doruğa çıktığı oldu. Ama çok geçmeden bu da zorunluluk olmaktan çıkıp cansıkıcı bir alışkanlığa dönüştü, çünkü bir kere bile olsun tehâlâike kokusu almamıştı. Sonunda gezilerine son verip artık hayatta kalabilmek için en zorunlu ne iş varsa onu yerine getirdikten sonra, olabildiğince çabuk çukuruna dönmekten başka bir şey düşünmez oldu. Çünkü aslında orada, çukurda yaşıyordu. Yani, taş koridorun ucunda, at çulunun üstünde, sırtını çöküntüye dayamış, omuzlarını kayaların arasına kıstırmış olarak, günde yirmi saatten fazla mutlak karanlık, mutlak sessizlik içinde, mutlak bir hareketsizlikle oturuyor, kendi kendine yetiyordu.

İnzivayı seçen insanlar vardır, bilinir: bir günahın kefaretini ödemek isteyenler, başarısızlığa uğramışlar, azizler ya da peygamberler. Böyleleri çöllere çekilip çekirge ve yaban balı yiyerek yaşamayı yeğler. Kimisi de kenarda köşede kalmış adalarda, mağaralarda, dehâlâizlerde, ya da ‘biraz daha gösterişlisi' sırıklar üzerine kurulmuş, göklere uzanan kafeslerde yaşarlar. Amaçları Tanrı'ya daha yakın olmaktır. Kendilerini yalnızlıkla cezalandırıp günahâlâarının ceremesini çekerler. Böyle davranırken Tanrı'nın hoşnut olacağı bir hayat sürdükleri inancı için dedirler. Ya da aylarca, yıllarca, kendilerine yalnızlıkları içinde bir Tanrı haberi ulaşmasını bekler, gelince bir acele insanlar arasında yaymaya yeltenirler.

Bunlardan hiçbiri Grenouille'e uymuyordu. Tanrı'yla en ufak bir alışverişi yoktu. Günah çıkarmıyor, yüce bir ilhanı beklemiyordu. Sadece kendi öz, biricik eğlencesi için çekilmişti mağaraya, sadece, kendi, kendine yakın olmak için. Kendi, başka hiçbir şeyin gölgelemediği varlığı içinde yüzüyor ve bu ona harika geliyordu. Kendi cenazesi gibi, neredeyse soluk bile almadan, neredeyse kalbi atmaz olmuş gibi yatıyordu o kaya çukurunda ‘ ama öyle yoğun, öyle taşkınca bir hayat sürüyordu ki, dışarıdaki dünyada benim diyen zevküsefa düşkünü benzerini yaşamamıştır.

* * *

Bu taşkınlıkların olduğu yer ‘başka türlüsü nasıl düşünülebilirdi ki' doğduğu günden beri karşılaştığı bütün kokulan ana çizgileriyle kazımış olduğu kendi iç ülkesiydi. Keyfini yerine getirmek için önce en eski, en uzakta kalmış kokuları belleğine çağırıyordu: Madam Gaillard'ın yatakhanesindeki buğulu, düşmanca hava; madamın ellerinin derimsi, kuru kokusu; Papaz Terrier'in sirke ekşisi soluğu; Sütanası Bussie'nin sıcak, anacıl teri; Cimetiere des Innocents'ın leş kokusu; annesinin katil, kokusu. Böylece bir tiksinti ve nefret savasına dalıyor, duyduğu dehşetin hazzından tüyleri diken diken oluyordu.

Bazan, bu iğrençlikler aperitifi neşesini yerine getirmeye yetmediğinde, koku gezintisinde yolu uzatıp bir de Grimal'e uğruyor, ham, eti üstünde derilerin, tabak şerbetlerinin kokuşumunu tadıyor, ya da altı yüz bin Parislinin yaz ortasındaki nemli, boğucu sıcakta yaydığı kokulardan oluşan ağır havayı burnunda canlandırıyordu.

Sonra da birdenbire ‘yaptığı alıştırmanın anlamı da buydu zaten' bir patlayışla boşanıveriyordu içinde birikmiş nefret. Bir fırtına gibi geçiyordu üstünden, soylu burnuna hakaret etmeye yeltenen bütün bu kokuların. Buğday tarlasına dolu inmişçesine vuruyordu tepelerine tepelerine, bir orkan gibi unufak ediyordu mendeburları, sonra arıtılmış sudan oluşan, uçsuz bucaksız, her kiri temizleyen bir tufanda boğuyordu. Ne haklıydı gazabında. Ne büyüktü öcü. Ah! Ne yüce bir andı bu! Grenouille, o küçük insan, heyecandan titriyor, vücudu bir şehvet hazzı içinde kasılıyor, sonra yay gibi açılıyor, öyle açılıyordu ki bir an başını mağaranın tavanına çarpıyordu, sonra gene yavaş yavaş çöküyor, rahatlamış, derin bir doyuma ulaşmış halde yatıp kalıyordu. Gerçekten, ne kadar hoş bir şeydi bu bütün bet kokuların varlığına son verme işi, ne hoş bir şeydi gerçekten... İçindeki dünyayı canlandıran tiyatronun oyunları arasında neredeyse en sevdiği numaraydı bu, çünkü ona, ancak büyük, kahramanca işlerden sonra yaşanan o hakkedilmiş bitkinlik duygusunu veriyordu.

Artık bir süre vicdanı rahat dinlenebilirdi. Gerindi, bütün bedeniyle gerindi, tabii daracık taş hücresinde olabildiği kadar. Ama içinden, ruhunun süpürülüp temizlenmiş yaygıları üstünde gerinirken boylu boyunca uzanmıştı, uyuklamaya, bir yandan da burnunun ucundan güzel kokular geçirmeye başladı: örneğin, ilkbaharda kırlardan kopup gelmişe benzeyen, ıtırlı bir esinti; yeşeren ilk kayın yaprakları arasından geçen ılık bir mayıs yeli; denizden bir üfürük hava, tuzlu badem gibi buruk. Yerinden kalktığında akşamüzeri olmuştu ‘ sözümona akşamüzeri, çünkü tabii ne akşamüzeri ne kuşluk, ne akşam sabah vardı, ne ışık ne karanlık, ayrıca bahar çayırları, yeşil kayın yaprakları da yoktu... Grenouille'in iç evreninde hiç mi hiç nesne yoktu, ancak nesnelerin kokuları vardı. (Bu yüzden, bu evrenden bir manzaraymış gibi sözetmek sadece bir façon de parler, hem meram anlatmaya elverişli hem de mümkün olan tek yakıştırma, çünkü insanoğlunun dili koklanır dünyayı betimlemeye yaramıyor.) ‘Evet, akşamüzeriydi, yani Grenouille'in ruhunda, güneyde öğle uykusundan sonrakine, öğlen felcinin ortalıktan yavaş yavaş çekilip sıcaktan sakınılmış hayatın yeniden başladığı sıradakine benzer bir durum ve zaman sözkonusuydu. Öfke kusan sıcak ‘ince kokuların düşmanı sıcak' geçip gitmiş, kötü ruh takımı yokedilmişti. İç dünyanın kırları tertemiz, yumuşacık, uyanışın edepsiz sükuneti içinde uzanmış, efendilerinin istenci üstlerine gelsin diye bekliyorlardı.

Ve Grenouille ‘söylediğimiz üzere' yerinden kalktı, silkinip uykuyu attı üstünden. Ayağa kalktı, iç dünyasının büyük Grenouille'i, bir dev gibi, bütün görkemi ve boyuyla ortaya dikildi; bir zevkti seyretmek bu devi ‘kimsenin göremeyişine. yazık diyeceği geliyor insanın!' sonra gururla, egemence çevresine baktı:

Evet! Burası onun ülkesiydi! Eşi olmayan Grenouillistan! Kendisinin, eşi olmayan Grenouille'in yaratıp yönettiği, canı istediği zaman çöle çevirdiği ve yeniden kurduğu, genişletip ölçülmez sınırlara eriştirdiği ve ayak basmaya kalkan herkese karşı alevden kılıcıyla savunduğu ülke. Burada onun istencinden, büyük, haşmetli, eşsiz Grenouille'in istencinden başka hiçbir şey geçerli değildi. Nitekim geçmişin kötü kokularının kökü kazındıktan sonra, şimdi, ülkesinde güzel kokuların gezmesini istiyordu. Bunun için de, dev adımlarıyla yanıp yıkılmış topraklan dolaşıp, şurada savurganca, ötede daha kıt, kh sonu görünmeyen çiftlikler kurmaya, kh baş başa, küçük tarhâlâar halinde, tohumu bazan avuç avuç dağıtarak, bazan tek tek özel olarak seçilmiş yerine gömerek, çeşit çeşit kokular ekmeye başlamıştı. Ülkesinin en uzak kuş uçmaz kervan geçmez köşelerine kadar gitti. Büyük Grenouille, yıldırım bahçıvan; çok geçmeden koku tohumu atmadığı bir karış yer kalmamıştı.

Ve yaptığı her şeyin iyi olduğunu ve bütün bir ülkenin kendi tanrısal Grenouille-tohumunu içtiğini gördüğünde, bir alkol yağmuru bahşetti Büyük Grenouille, yumuşak ve sürekli bir yağmur, işte o zaman her yan çimlenip yeşermeye başladı ve öyle bir boy attı ki ekilenler, bakanın gönlüne sevinç saldı. Çiftliklerde dalgalanmaya başlamıştı bile ekin, gizli bahçelerdeyse saplar büyümüş, özsuyla dolmuştu. Tomurcuklar şişmiş, çiçekler patlayacak gibi olmuştu.

Ve yağmurun durmasını emretti Büyük Grenouille. Ve dediği oldu. Ve topraklarına gülümsemesinin ılık güneşini gönderdi, bunun üzerine bir anda, ülkenin bir ucundan öbür ucuna, sayılamayacak kadar çok koku şişesinden dokunmuş, rengrenk tek bir halı gibi yayıldı çiçeklerin inanılmaz görkemi. Ve Büyük Grenouille yaptığının iyi, çok, çok iyi olduğunu gördü. Ve soluğunun rüzgrını gönderdi ülkeye. Ve bir solukla okşanan çiçekler kokular çıkardılar ve sayılamayacak kadar çok kokularını karıştırıp durmadan değişen, ama birliğini sürekli değişim içinde bulan evrensel bir tapınma kokuşu halinde O'na, Büyük, Eşsiz, Haşmetli Grenouille'e gönderdiler ve kendisi, altın kokulu, buluttan tahtında, bu soluğu gene içine çekti ve bu kurban kokusunu beğendi. Ve yaratısını yeniden kutsamak için yere indi, bunun üzerine yaratıkları sevinçle coşkuyla ve yeniden şahane kokular salarak şükranlarını gösterdiler. Bu arada akşam olmuştu, kokular yayılmaya devam ederek gecenin mavisi içinde, gittikçe daha harikalaşan çeşitlemeler ortaya koyuyorlardı. Pırlanta kokusundan devasa bir donanma parıltısı altında gerçek bir kokular balosu başlıyordu.

Ne ki Büyük Grenouille biraz yorulmuştu ve esnedi ve dedi ki: «İşte, büyük bir eser yaptım ve güzel oldu. Ama kemale ermiş her şey gibi bu da cansıkıntısı vermeye başladı artık. Biraz çekilip bu çalışmayla dolu geçen günün bitiminde kendime, kalbimin odacıklarında küçük bir şölen vereceğim.»

Böyle buyurdu Büyük Grenouille ve süzülüp, altında basit koku halkı sevinçle dans eder eğlenirken, gepgeniş açtığı kanatlarıyla altın buluttan aşağıya, ruhunun ülkesini kaplayan gecenin içinden kalbine evine indi.

* * *

Ah, ne güzeldi eve dönmek! Hem Öcalıcı hem Dünya-yaratıcı olmak gibi çifte makam az yorucu olmamıştı, ardından saatlerce kendi dölü tarafından ululandığını izlemek de öyle hiç dinlendirici bir şey değildi. Tanrı olmanın yüklediği yaratma ve uyruklarına görünme görevlerinden yorulan Büyük Grenouille evceğizindeki tadı özlüyordu.

Kalbi firfiri bir saraydı. Bir taş çölünün ortasındaydı bu saray, tepeciklerin ardına gizlenmiş, bataklıkların oluşturduğu bir vahayla çevrili, yedi boy taş duvarın ardında. Yalnız uçarak ulaşılabilirdi. Bin odası, bin bodrumu, bin has salonu, bunların arasında da bir tane, içinde firfiri bir kanape olanı vardı ki işte bu kanapede Grenouille, şimdi artık Büyük Grenouille değil özel yaşamındaki Grenouille, ya da sadece sevgili Jean-Baptiste, günün yorgunluğundan sonra dinlenirdi.

Sarayın odalarında ise, yerden ta tavanlara kadar raflar, rafların içinde de Grenouille'in ömrü boyunca topladığı milyonlarca koku bulunurdu. Sarayın bodrumlarında fıçılar içinde hayatının en iyi kokuları dururdu. Bunlar olgunlaşınca şişelere aktarılır, yıllarına, geldikleri yere göre, kilometrelerce uzunluktaki koridorlara dizilirlerdi; bunlar o kadar çoktu ki, hepsini içmeye bir ömür yetmezdi.

Ve sevgili Jean-Baptiste sonunda evine gelip firfiri salonda, sade ve rahat kanapesine uzanmış yatarken ‘nasıl derler, sonunda çizmelerini çıkarabildiğinde' el çırpıp görülmez, dokunulmaz, işitilmez, her şeyden önce de koklanmaz, yani bütünüyle imgesel yaratıklar olan uşaklarını çağırdı, odalara gidip büyük kokular kitaplığından şu ya da bu cildi bulup getirmelerini, bodruma inip kendisine içecek bir şey çıkarmalarını buyurdu. İmgesel uşaklar koşuştu; beklemenin verdiği eziyetle midesi kasıldı Grenouille'in. Birdenbire, barda beklerken ısmarladığı rakıyı herhangi bir nedenle vermeyecekleri korkusuna kapılan bir içkicinin duygularıyla doldu. Ya bodrumlar, koridorlar bir çırpıda boşalmışsa, ya fıçılardaki şarap bozulmuşsa? Niçin bekletiyorlardı? Niçin gelmiyordu kimse? Hemen ihtiyacı vardı söylediği şeylere, çok acele, tiryakisi olmuştu, eline geçiremezse olduğu yerde ölür giderdi.

Ama sakin ol, Jean-Baptiste! Sakin ol, dostum! Gelecekler tabii, özlediğini getirecekler. Uşaklar yaklaşıyor bile uçarcasına. Görülmez bir tepsi üstünde kokular kitabını taşıyorlar, beyaz eldivenli, görülmez ellerinde değerli şişeleri; bırakıyorlar oraya usulca, eğilip selam veriyorlar ve savuşuyorlar.

Yalnız kalınca ‘sonunda!' yalnız kalabildiği zaman uzanıyor Jean-Baptiste özlediği kokulara, ilk şişeyi açıyor, bir bardak dolduruyor kendine, ağzına kadar, dudaklarına götürüp içiyor. Serin kokuyla dolu bardağı bir yudumda bitiriyor, enfes bir tat! Öyle kurtarıcı bir güzelliği var ki, sevgili Jean-Baptiste'in hazdan gözleri dolu dolu oluveriyor ve hemen bir bardak daha dolduruyor aynı kokudan: 1752 yılından, baharda koklanmış, Pont Boyal'de, gün doğmadan önce, içinde deniz kokusunun, orman kokusunun, biraz da kıyıda bağlı duran mavnaların katransı kokusunun karıştığı bir rüzgrın geldiği batı tarafına yönelik burunla. Grimal'in izni olmadan Paris'te sürterek geçirdiği ilk gecenin bitiminin kokusu. Yaklaşan günün, özgür olarak yaşadığı ilk gün doğuşunun taze kokusu. Bu koku ona o zaman özgürlük vaadetmişti. Başka bir hayat vaadetmişti. O sabahın kokusu, Grenouille için bir umut kokuşuydu. Özenle sakladı. Ve her gün içti umut kokusundan.

İkinci bardağı boşalttıktan sonra bütün sinirliliği, bütün kuşkuları, güvensizlikleri akıp gitti, harika bir dinginlik doldurdu içini. Sırtını kanapenin yumuşak yastıklarına bastırdı, bir kitap açıp anılarından bir yerleri okumaya başladı. Çocukluğunun kokulan; okul kokuları, şehrin sokaklarının, köşe bucaklarının kokuları, insan kokuları... Bütün bedeni hazla ürperdi, çünkü orada yazılı olanlar, o gün yokettiği aynı iğrenç kokulardı. Nefret dolu bir ilgiyle okuyordu Grenouille aşağılık kokular kitabını; sonunda nefreti ilgisinin boyunu aşınca da kapatıverdi, koydu bir kenara, bir başkasını aldı.

Yanısıra ara vermeden soylu kokulardan içiyordu. Umut kokusu şişesinden sonra 1774 yılından, Madame Gaillard'ın evinin önündeki sıcak odun kokusuyla doldurulmuş bir şişe açtı. Ondan sonra da bir şişe yaz akşamı kokusu, parfüm esintili, çiçek yüklü, 1753 yılında Saint-Germain-des-Pres'de bir parkın kenarından toplanmış.

Şimdi artık iyice yükünü tutmuştu kokulardan yana. Kolları bacakları gittikçe ağırlaşıyordu yastıkların arasında. Kafası harika bir biçimde buğulanmaya başlamıştı. Ama ziyafetin sonuna gelmemişti daha. Gerçi gözleri okuyamaz olmuş, kitap çoktan elinden kaymıştı ama ‘ akşamı son şişenin, şişelerin en nefisinin dibini görmeden kapatmak istemiyordu: Bu şişedeki, Rue des Marais'deki kızın kokusuydu...

Kokuyu huşu içinde içti; bu amaçla kanapeye dimdik oturdu her ne kadar zor geldiyse de yattığı yerden kalkmak, çünkü her kıpırdanışında çevresinde firfiri salon sallanıyor, dönüyordu. Bir. öğrenci duruşu içinde, dizleri sımsıkı bitişik, ayakları birbirine yapışık, sol elini sol bacağının üstüne koymuş olarak içti küçük Grenouille kalbinin bodrumlarından gelen o leziz kokuyu, bardak bardak ve her bardakta daha bir kederlenerek. Biliyordu, fazla içmişti. Biliyordu, bu kadar çok güzelliği kaldıramazdı. Gene de, şişe boşalana kadar içti: Sokaktan avluya giden karanlık koridoru geçti. Işıltıya doğru yürüdü. Kız oturmuş, erik ayıklıyordu. Ta uzaklarda donanma şenliğinin füzeleri, fişekleri patırdıyordu...

Bardağı bıraktı, birkaç dakika daha oturduğu yerde, duygusallıktan ve kafa çekmekten taş kesilmiş gibi kalakaldı, içkinin dilinde bıraktığı lezzetin son kat-resi de kaybolana kadar. Aval aval bakıyordu. Birdenbire beyninin içi de, şişeler gibi boşalmıştı. Sonra devrildi yanlamasına firfiri kanapeye ve devrilmesiyle kurşun gibi ağır bir uykuya dalması bir oldu.

Aynı anda dış-Grenouille de at çulunun üstünde uykuya dalmıştı. Onun uykusunun da derinlik bakımından iç-Grenouille'inkinden hiç kalır yeri yoktu, çünkü berikinin Herkülümsü eylemleri ve taşkınlıkları onu da aynı derecede yormuştu ‘ önünde sonunda ikisi de aynı kişi değil miydiler...

Ne var ki uyandığında, ne yedi duvar ardındaki sarayının firfiri salonunda ne de ruhunun çiçeğe durmuş kırlarında uyanmış, kendini sadece tünelin ucundaki taş hücrede, kör karanlıkta kuru yerde yatar bulmuştu, Açlıktan, susuzluktan midesi kalkıyor, soğuktan titriyor, sabaha kadar içmiş bir alkolik gibi hissediyordu kendini. Emekleye emekleye çıktı mağaradan.

Dışarıda zaman, günün herhangi bir sırasıydı, çoğu kez başlamakta ya da bitmekte olan gece, ama geceyarısı bile olsa, yıldız ışığının aydınlığı iğne iğne gözlerine batıyordu. Hava tozlu, yakıcı, ciğer dağlayıcı, arazi sertti; orasını burasını taşlara çarpıyordu. En ince kokular bile katı, ısırıcı geliyordu dünyaya alışkanlığını yitirmiş burnuna. Grenouille, bir kene kadar, kabuğundan çıkıp denizde çıplak etiyle dolaşan bir yengeç kadar duyarlıydı şimdi.

Su yerine gidip duvardaki nemi yaladı, bir saat, iki saat; bir işkenceydi bu: Zaman, gerçek dünyanın derisine değip yakadurduğu süre bitmek bilmiyordu. Taşlardan birkaç parça yosun kopardı, tıktı ağzına, çömeldi, sıçtı bir yandan yerken ‘çabuk, çabuk olmalıydı her şey' sonra da ardından kovalıyorlarmış gibi, sanki küçük, eti yumuşak bir hayvanmış da yukarıda, gökte atmacalar çoktan dolanmaya başlamışlarmış gibi mağarasına, dehâlâizin sonuna, at çulunun serili olduğu yere kadar koştu. Burada artık güven altındaydı.

Sırtını arkadaki. kayşat tümseğine dayadı, bacaklarını uzattı ve beklemeye başladı. Şimdi bütün vücudunu, hiçbir yerini kıpırdatmamalıydı, en küçük bir harekette taşacak kadar dolmuş bir kaptı sanki. Yavaş yavaş soluğunu düzene koymayı başardı. Demin heyecanlanan yüreği daha bir dingin atar olmuştu, çırpıntılar yavaş yavaş yatışıyordu. Birdenbire yalnızlık çöktü içine. Gözlerini kapadı. İç leminin karanlık kapısı açıldı, içeri girdi. Grenouille ruh tiyatrosunun bir gösterisi daha başlamıştı.

Böylece günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları kovaladı. Böylece tam yedi yıl sürdü bu.

Bu sıralar dış dünyada savaş hüküm sürüyordu. Hem de dünya savaşı. Silezya'da Saksonya'da, Hannover'de Belçika'da, Bohemya'da Pomeranya'da vuruşuyordu insanlar. Kralın askerleri Hessen'de, Vestfalya'da, Balearlarda, Hindistan'da, Misisipi kıyısında ve Kanada'da kırılıyorlardı, tabii daha yoldayken tifodan gitmemişlerse. Savaş bir milyon insanın canına, Fransa kralının sömürgelerine, katılan bütün devletlerin de bir hayli parasına malolmuştu, öyle ki sonunda yürekleri istemeye istemeye bitirmeye karar verdiler.

Grenouille bu süre içinde bir kere, hiç farkına bile varmadan donacaktı neredeyse. Firfiri salonda beş gün yatmıştı, sonra mağarada gözlerini açtığında soğuktan kımıldayacak halde değildi. Hemen gene kapadı gözlerini, uykuda ölmek için. Ama birdenbire havanın değişmesi uyuşukluğunu çözdü, kurtardı onu.

Bir keresinde kar öyle yükselmişti ki, yosunlara kadar yol açmaya gücü yetmedi. O zaman da, donup katılaşmış yarasaları yiyerek beslendi.

Bir keresinde mağaranın önünde ölü bir karga buldu. Kargayı yedi. Bunlar, yedi yıl boyunca dış dünyadan farkına vardığı tek olaylardı. Bunun dışında yalnız dağında, yalnız ruhunun kendi yarattığı ülkesinde yaşadı. Ölene kadar da orada kalırdı (çünkü hiçbir şeyi eksik değildi), eğer bir felket olup da onu dağdan kovalamasa, gerisin geri dünyaya tükürmeseydi.

* * *

Bu felket deprem değil, orman yangını değil, toprak kayması değil, dehâlâiz çökmesi değildi. Kesinlikle dış değil, iç bir. felketti, o yüzden de özellikle etkileyiciydi, çünkü Grenouille'in onca güvendiği kaçış yolunu tıkıyordu. Uykudayken olmuştu. Daha doğrusu, düş görürken. Daha kesini, düşlediği kalbinde uykuya dalmış düş görürken.

Firfiri salondaki kanapede yatmış uyuyordu. Çevresinde boş şişeler diziliydi. Olağanüstü çok içmişti, hatta sonunda kızıl saçlı kızın kokusundan iki şişe birden. Galiba bu olmuştu fazla gelen, çünkü uykusu, gerçi her zamanki gibi ölüme yakın bir derinlikte idiyse de, bu kez düşsüz değil, hayalete benzer düş dizileriyle doluydu. Bu diziler, bir kokunun açık seçik tanılanabilen parçaları halindeydiler. Önce ince şeritler halinde Grenouille'in burnunun ucundan geçip gidiyorlardı, sonra yoğunlaştılar, buluta benzediler. Şimdi sanki, üzerinde sisin yükselmeye başladığı bir bataklığın ortasında gibiydi. Sis yavaş yavaş, gittikçe yükseliyordu. Çok geçmeden Grenouille hepten sise gömüldü, sis iliklerine kadar işledi, bulutların arasındaysa bir damla bile hava kalmamıştı. Boğulmak istemiyorduysa bu sisi solumak zorundaydı. Ve sis, söylediğimiz gibi, bir kokuydu: Ve. Grenouille, ne kokusu olduğunu biliyordu. Sis, onun kendi kokusuydu. Onun, Grenouille'in öz-kokusuydu sis.

İşin müthiş yanı da şuydu ki Grenouille, bu kokuyu, kendi kokusu olduğunu bildiği halde, duyamıyordu. Bütünüyle kendi içinde boğulur bir haldeydi, ama bir türlü kendi kokusunu alamıyordu!

Bu kafasına dank ettiğinde öyle bir çığlık attı ki, duyan diri diri yakıyorlar sanırdı. Çığlık firfiri salonun duvarlarını, sarayın surlarını yıktı, Grenouille'in kalbinden çıkıp çukurlar, bataklıklar, çöller aşarak bir yangın fırtınası gibi, ruhunun geceyi yaşamakta olan ülkesine yayıldı; ağzından dehâlâizin kıvrımlarını geçip bir hışım gibi çıktı dışarı, Saint-Flour yaylasını aşarak dünyaya yayıldı ‘ sanki bağiran o değildi de dağdı. Grenouille ise kendi çığlığından uyandı. Uyanırken, kendisini boğmak isteyen, kokusu duyulmaz sisi kovalayacakmış gibi çırpındı durdu. Ölüyordu korkudan, ölüm korkusuyla bütün vücudu tirtir titriyordu. Çığlık sisi yırtmış olmasaydı kendi içinde boğulup gidecekti dehşet verici bir ölüm. Onu düşündükçe tüyleri ürperiyordu. Daha öyle titreye titreye oturup korkunun darmadağın ettiği kafasında uçuşan düşünceleri yakalamaya çalışırken, daha şimdiden çok iyi anladığı bir şey vardı: Yaşamını değiştirecekti, hem de, sırf böyle korkunç bir düşü bir daha görmemek için olsa bile. Bir daha görürse sağ çıkamazdı bu düşten.

Çulu omuzlarına attı, sürünüp dışarı çıktı. Dışarıda zaman kuşluk zamanıydı, şubat sonunda bir kuşluk. Güneş parlıyordu. Çevre ıslak taş, yosun, su kokuyordu. Rüzgr hafif bir anemon kokusu getirmeye başlamıştı bile. Mağaranın önünde yere oturdu. Güneş ısıtıyordu insanı. Taze havayı içine çekti. Kaçıp kurtulduğu sisi düşündükçe hâlâ tüyleri diken diken oluyor, sırtına vuran sıcağı hissettikçe hazdan ürperiyordu. Gene de iyiydi bu dış dünyanın daha var olması, sırf sığınmaya yarayan bir yer bile olsa. Tünelin çıkışında dünya bulamamak ne büyük bir dehşet olurdu, tasarlaması bile olanaksız! Ne bir ışık, -ne bir koku, ne hiçbir şey- yalnız ve yalnız o korkunç sis, içerde, dışarıda, her yerde...

Yavaş yavaş geçti şok. Yavaş yavaş korkunun pençesi gevşedi, daha bir güven içinde duymaya başladı kendini Grenouille. Öğleye doğru soğukkanlılığını yeniden kazanmıştı. Sol elinin işaret parmağıyla orta parmağını burnuna dayadı, parmaklarının sırtını, aralarını kokladı. Burnuna nemli, anemon kokulu ilkbahar havasının kokusu geldi. Parmaklarının kokusunu alamadı. Elini çevirip iç tarafım kokladı. Elin sıcaklığını duyumladı, ama kokusunu alamadı. Şimdi gömleğinin lime lime olmuş kolunu kıvırıp burnunu dirseğinin iç tarafına gömdü. Buranın, bütün insanların kendileri koktuğu yer olduğunu biliyordu. Ama hiçbir koku alamadı. Koltukaltlarında da, ayaklarında da, eğitebildiği kadar eğilip uzandığı cinsel organında da hiçbir koku yoktu: Acayip bir durumdu bu: O, her insanın millerce öteden kokusunu alabilen Grenouille, kendi, burnunun dibindeki organının kokusunu duyamasın! Gene de paniğe kapılmayıp soğukkanlılıkla düşünüp taşınarak şöyle dedi kendi kendine: «Ben kokmuyor olamam, çünkü her şey kokar. Doğrusu şu ki, ben kendimi doğduğumdan beri günbegün koklaya koklaya burnum kendi burnum kendi kokuma karşı köreldiği için koktuğumu anlayamıyorum. Eğer kokumu, ya da onun bir parçasını kendimden ayırıp belli bir süre sonra, alışkanlık kaybolduğunda ona geri dönebilseydim pekl o kokuyu da ‘yani kendi kokumu da' alabilirdim.»

Çulu sırtından indirdi, elbiselerini ya da elbiselerinden geriye ne kaldıysa onu, paçavralarım çıkardı. Yedi yıldır çıkarmamıştı giydiklerini. Kendi kokusu kat kat sinmiş olmalıydı üstlerine. Hepsini mağaranın önünde bir yığın yapıp uzaklaştı. Sonra yedi yıldır ilk olarak yeniden dağın doruğuna çıktı. Orada tam ilk geldiğinde durduğu yere dikilip burnunu batıya çevirdi, çıplak gövdesini, değdikçe ıslıklar çalan rüzgra verdi. Niyeti kendisini iyice havalandırmak, içini batı rüzgrıyla ‘yani denizin ve nemli çayırların kokusuyla', bu kokularla kendi bedeninin kokusunu bastırasıya doldurup kendisiyle, Grenouille'le, elbiseleri arasında bir koku uçurumu yaratmaktı ki böyle büyük bir farkı da artık açık seçik duyabilirdi. Kendi kokusu burnuna olabildiğince az gelsin diye belden yukarısını öne eğdi, boynunu uzatabildiği kadar ileri, rüzgra doğru, kollarınıysa arkasına uzattı. Bir yüzücünün suya atlamadan hemen önceki halini andırıyordu.

Bu alabildiğine gülünç duruşunu saatlerce korudu; sonunda ışık görmemiş, kireç beyazı derisi, güneş daha ne kadar zayıf da olsa, yengeç gibi kızardı. Akşama doğru gene mağaraya indi. Ta uzaktan görüyordu elbise yığınını. Birkaç metre kala burnunu kapattı, yığma iyice yaklaştırmadan da açmadı. Baldini'nin yanında öğrendiği gibi bir koku. denemesine girişti, havayı bir çırpıda içine çekip azar azar dışarı verdi. Kokuyu toplayabilmek için elbiselerin üstünde iki eliyle bir çan oluşturup tepeden, çanın tokmağı gibi, burnunu uzattı. Elinden geleni ardına koymadı elbiselerinden kendi kokusunu çıkarıp duyabilmek için. Ama koku yoktu içlerinde. Kesinkes yoktu. Binlerce başka koku vardı. Taş, kum, yosun, reçine, karga kanı ‘hatta yıllarca önce Sully yakınlarında aldığı sucuğun kokusu bile pek güzel duyulabiliyordu. Elbiseler, son yedi sekiz yılın kokusal günlüğünü içeriyordu. Yalnız kendi kokusunu, onları bütün bu zaman boyunca aralıksız giyenin kokusunu içermiyorlardı.

Bunu anlayınca gene bir ürküntü geldi üstüne. Güneş batmıştı. Karanlık ucunda yedi yıl yaşadığı dehâlâizin ağzında, çırılçıplak duruyordu. Soğuk soğuk üfürüyordu rüzgr, üşüyordu, ama üşüdüğünün farkında değildi, çünkü içinde bir karşı-soğuk, yani korku hüküm sürüyordu. Bu, düşte duyduğu korkunun, kendi-içinde-boğulmaktan gelen, her ne pahasına olursa olsun silkelenip atılması gereken ve Grenouille'in elinden kaçabildiği o zalim korkunun tıpkısı değildi. Şimdi duyduğu, kendi üzerine bilineceği bilmemekten ileri gelen korkuydu. Öbür korkuya karşıttı. Bundan kurtuluş yoktu, karşısına alıp üstüne yürümesi gerekiyordu. Bir kokusu olup olmadığını, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ‘ve sonuç ne kadar korkunç da olsa' öğrenmek zorundaydı. Hem de şimdi hemen. Anında.

Dönüp dehâlâize girdi. Daha birkaç metre sonra çevresini sarıverdi zifirî karanlık; ama yolunu ortalık apaydınlıkmış gibi bulabiliyordu. Binlerce kez geçmişti bu yolu, bastığı her karış yeri, her kıvrımı biliyor, tepeden sarkan her kaya ucunun, en küçük taş çıkıntısının bile kokusunu alıyordu. Yolu bulmak zor değildi. Zor olanı, o kapalıyer yılgısı yüklü düşün, ilerledikçe içinde bir sel dalgası gibi çırpınıp yükselen, daha daha yükselen anısına karşı savaşmaktı. Ama Grenouille cesurdu. Yani, bilmemek korkusunu silh edip bilmenin verdiği korkuya karşı savaşıyor ve bunda da başarılı oluyordu, çünkü başka seçeneği olmadığının farkındaydı. Dehâlâizin sonuna, kayşat yığınının başladığı yere geldiğinde iki korku da akıp gitti.

Bir dinginlik duyuyordu, kafası dupduruydu, burnu neşter gibi keskin. Çömeldi, elleriyle gözlerini kapayıp kokladı. Burada, dünyadan uzak bu taş mezarda yedi yıl yatmıştı. Dünyada herhangi bir yer onun kokusunu taşıyacaksa o yer burası olmalıydı. Yavaşça soluk aldı. İyice sınadı. Karar vermekte acele etmedi. Bir çeyrek saat kaldı çömeldiği yerde. Yanılmaz bir belleği vardı ve yedi yıl önce burayı nasıl duyumsadığını kesin biliyordu: Taşımsı bir koku, nemli, tuzlu bir serinlik kokusu, şimdiye kadar insan olsun hayvan olsun hiçbir canlı varlığın ayak basmış olamayacağı kadar saf... Tıpkı o kokuydu ama şimdi duyduğu da.

Bir süre daha çömeldi orada, çok sakindi, sadece başını sallıyordu yavaş yavaş. Sonra arkasına dönüp yürüdü, önce iki büklüm, sonra, dehâlâizin yüksekliği elverince dimdik dışarıya, açık havaya çıktı.

Dışarıda paçavralarını sırtına geçirdi (pabuçları daha yıllar önce çürüyüp gitmişti), çulu omuzlarına atıp daha o gece Plomb du Cantal'i güney yönünde terk etti.

KOKU
Patrick Süskind
Türkçesi, Tevfik Turan
Can Yayınları
2. Basım, Ağustos 1987, Sf. 121 - 140
Özgün Adı
Das Parfum