KREUTZER SONAT // Lev Nikolayeviç TOLSTOY

İyinur Ergün Ça, 29/02/2012 - 08:34 tarihinde yazdı

V

İşte yalnız bu büyük acı ve işkence sonucu gözlerim açılınca, bütün bu kötülüğün köklerinin nerelere kadar uzandığını anladım. Ne olması gerektiğini kavradım; bu sayede de, gerçekte korkunç olanın ne olduğunu öğrendim.

Evet, şimdi size, hayatımın bu korkunç olayını yaşadığım dönemi hazırlayan koşulların nasıl ve ne zaman oluştuğunu anlatmak istiyorum. Kaderimi belirleyen bu yolculuğa ilk adımımı attığımda on altı yaşımda bile değildim. Henüz lisedeydim; ağabeyim ise üniversitede ilk yarıyılını okuyordu. Daha kadınları tanımıyordum, ama aynı zamanda bizim sosyal tabakanın bütün bedbaht çocukları gibi ben de artık masum değildim. Arkadaşlarımın etkisiyle yaklaşık iki yıl önce yoldan çıkmıştım. Artık neredeyse özel, belirli bir kadın değil de, tatlı bir şey olarak 'kadın', her kadın, kadının çıplaklığı beni istekle kıvrandırıyordu. Bundan dolayı da yalnız kaldığım zamanlarda düşüncelerim temiz ve saf olmaktan çıkmıştı. Çevremdeki delikanlıların yüzde doksan dokuzu gibi ben de kendime işkence edip duruyordum.

Dehşet içindeydim; ürperiyor, acı çekiyor, dua ediyor ve yozlaşıp düşüyordum. Hem kurduğum hayallerde hem de gerçekte yozlaşıp düşmüştüm çoktan. Tek başıma yok oluyordum; ama son adım henüz atılmamıştı; henüz ellerimi başka bir insana uzatmamıştım.

İşte bu şartlar altında bir gün ağabeyimin, kendisi gibi öğrenci olan, hani şen, aklı bir karış havada dedikleri türden bir arkadaşı, aslında beş para etmez, bizi içkiye ve kumara alıştıran bir serseri, bir içki âleminin ardından bizi o malum yere gitmeye ikna etti. O geceye kadar kadına el sürmemiş ağabeyim ve on altı yaşında bir delikanlı olan ben, ne yaptığımın farkında olmaksızın utanca bulaştığım gibi, bir kadını da utanca bulaştırdım. Yaptıklarımın hatalı, yanlış olduğunu henüz hiçbir büyüğümden duymamıştım. Şimdi de kimse duymayacaktır. Gerçi, Kutsal Kitap'taki On Emir'in altıncısında bu uyan vardır, o günlerde On Emir okullarda ve üniversitelerdeki sınavlarda ezbere söyletilirdi; ama o durumda bile çok zorunlu bir şey değildi; hatta Latince'de şart cümlesinin 'ut' takısı alması gerektiğini söyleyen dilbilgisi kuralı kadar bile elzem değildi On Emir.

"Düşüncelerine saygı duyduğum büyüklerimin hiçbirinden de yaptıklarımın yanlış olduğuna ilişkin bir şey işitmiş değildim; aksine görüşlerini takdir ettiğim kimseler yaptıklarımın tamamen doğru olduğunu söyleyip duruyorlardı. O şeyi bir kez gerçekleştirdikten sonra çektiğim bütün sıkıntıların, giriştiğim bütün mücadelelerin sona ereceğini işitip duruyordum. Evet, bunları hem işittim hem de okudum; yaşlı insanlar, bunun sağlığa da iyi geldiğini söylüyorlardı. Erkek arkadaşlarımdan, davranışlarınım bir çeşit meziyet ve kahramanlık olduğunu duyuyordum. Öyleyse sonunda ortaya ancak iyi bir şeyler çıkabilirdi. Diyeceksiniz ki, hastalık kapmaktan hiç endişe duymadın mı? Bu tür sonuçlar önceden hesaba katılmış ve ihtiyatlı hükümetimizce tedbirler alınmıştır. Hükümet, genele açık evlerin düzene uygun bir şekilde işlemesini denetler ve lise Öğrencilerinin kaçamaklarının güven altında gerçekleşmesini sağlar. Hastalık gibi kötü durumlarla ilgilenmesi için maaşlı doktorlar tutulmuştur. Aslında böyle olması da gerekir. Çünkü bu ilişkinin sağlık için vazgeçilmez olduğuna karar veren, bütün bir eylem ve davranış sistemini de onaylayanlar doktorlardır. Ben şahsen bu konuda doktorların talimatları doğrultusunda oğullarının sağlığını kollayan anneler tanıdım. Bilim gençleri genelevlere yolluyor!"

"Niçin bilim?" diye sordum.

"Kimdir şu doktor dediklerimiz?" diye sordu ve gene kendisi cevap verdi: "Bilimin baş rahiplerinden başka? Sağlık için neyin elzem olduğuna kendileri karar verip o davranışlara onay vererek gençlerimizi ahlaksızlığa sürükleyenler kimler; sonra da kendilerini dev aynasında gösterip frengiyi tedavi etmeye koyuluyorlar."

"Peki de hastalığı tedavi etmesinler mi yani?"

"Bu yönde gösterilen çabanın yüzde biri bu utanç verici ilişkiyi önlemek için kullanılacak olsaydı, frengi çoktan ortadan kalkardı. Fakat hayır, bütün çabalar bu utanç verici ilişkiyi ortadan kaldırmak yerine, ilişkinin beraberinde getirmesi muhtemel tehlikeyi önlemeye yöneltiliyor ve bu utanç daha da körükleniyor. Ama şu an konumuz bu değil. Söz konusu olan dehşet verici bir gerçekti; sadece bizim çevrenin değil bütün sosyal zümrelerin, hatta köylü kesiminin genç erkeklerinin onda dokuzu gibi, ben de belli bir kadının doğal cazibesine karşı koyamadığım için değil de, çevrem, düşüşü düşüş olarak asla görmediği için düşmüştüm. Kimileri bunu doğaya uygun, sağlık için zorunlu, kimileri ise en doğal ihtiyaç ve sadece bağışlanabilir bir ilişkiden de öteye, bir delikanlı için tamamen masum bir eğlence olarak değerlendiriyordu. Bana gelince, olup bitenin bir düşüş olarak tanımlanmasını haklı gösterebilecek bir şey yapmış olabileceğime dair en ufak bir endişe bile taşımıyordum. Kendimi vakit öldürmeye bırakmış, belli bir yaşta mubah olduğu söylenen dürtülerime kaptırmıştım; tıpkı sigaraya ve içkiye alışmak gibi cinsel zevke ve ihtiyaca teslim olmaya başlamıştım. Öte yandan şu ilk düşüşün dokunaklı, acıklı, tuhaf bir yanı da vardı.

"O ilk düşüşün ardından, odadan henüz çıkmamışken, hatırlıyorum, içimi bir hüzün sarmıştı; ve bana oturup ağlayacakmışım gibi geliyordu. Evet kaybettiğim masumiyetime ve bir daha ömür boyu düzeltemeyeceğim kadın ilişkime ağlayabilirdim. Evet, artık bundan böyle, o temiz, doğal kadın ilişkisi ebediyen bozulmuştu. O günden sonra temiz bir kadın ilişkim olmadığı gibi, artık ben bir erkek fahişe olmuştum. Ve fahişe demek, bir afyoncunun, bir ayyaşın, bir tütün tiryakisinin durumuna düşmek demektir. Tıpkı bunların normal insanlar olmamaları gibi, zevki için çok sayıda kadınla ilişkiye girmiş erkek de, normal olmayıp, çürümüş, yozlaşmış biri, bir erkek fahişedir. Böyle biri kendini tutmaya zorlayabilir kendini, nefsiyle mücadele edebilir, ama kadınlarla artık sade, saf, temiz, lekesiz, kardeşçe bir ilişkiyi ne kadar istese de yapamaz. Gene bir kadına bakışlarından, bir erkek fahişeyi hemen tanıyabilirsiniz. Ve ben böyle bir erkek fahişe oldum ve öyle de kaldım; bu da benim sonum oldu."

"Evet, böyle sürdü gitti bu. Elbette her türlü yoldan çıkma söz konusuydu. Tanrım, yaptığım iğrençlikleri düşündükçe, dehşete kapılıyorum. Arkadaşları tarafından sözüm ona masumiyeti, temizliği yüzünden boyuna alaya alınan kendimi işte böyle görüyorum. Gelgeldim bütün o salon erkeklerinin, subayların, Parislilerin hikayelerini duyunca! Aralarında ben de olmak üzere bütün bu baylar, bu otuzluk şehvet düşkünleri, kadınlara karşı işlenen yüzlerce değişik, korkunç suçun sorumlusu olanlar, tertemiz yıkanmış, sinekkaydı tıraş olmuş, parfümler sürünmüş, temiz çamaşırlar, frak ya da üniforma giymiş halde bir salona ya da balo salonuna girdiğimizde temizliğin ve erdemin sembolleri olup çıkarız! Harika değil mi?

"Ne olması gerekirken gerçekte durumun ne olduğunu bir düşünsenize! Cemaatin içinden böyle bir kavalye kız kardeşime ya da kızıma yaklaşacak olsa, onun hayatını bilen, tanıyan ben, yanına yaklaşıp onu bir kenara çektikten sonra alçak bir sesle: 'Sevgili arkadaşım, senin nasıl bir hayat sürdüğünü, gecelerini nasıl ve kiminle geçirdiğini biliyorum. Burada işin yok senin. Burada sadece temiz, masum kızlar var. Çek git hadi!' demek zorunda kalırım. Olması gereken budur. Ne var ki gerçekte durum bambaşkadır. Böyle bir bay ortaya çıkıp kız kardeşim ya da kızımla dans edecek, bu arada kolunu onun beline dolayacak olursa, bu kimse zengin ya da nüfuzlu biriyse, ağzımız kulaklarımıza varıp tezahürat yapıyoruz. Olur ya, herhangi bir aşüfteden sonra kızımı da sevgisiyle ihya eder. Herhangi bir hastalık kalıntısı taşıyor olsa bile, Önemsizdir! Günümüzde her şeyin bir güzel tedavisi bulunmaktadır. Evet öyle, kibar çevrelerden, ailesi tarafından, mahut hastalıktan muzdarip erkeklere yamanan birkaç genç kız tanıyorum. Ah, ne kadar iğrenç! Bütün bu iğrençliklerin ve ahlaksızlıkların teşhir edileceği gün ne zaman gelecek!"

Gene birkaç tuhaf ses çıkardıktan sonra çaydanlığına sarıldı. Çay çok koyuydu ve açacak su yoktu. İçtiğim iki bardak çayın sinirlerimi iyice ayaklandırdığını hissettim. Çay ona da etki etmiş görünüyordu; çünkü gitgide daha çok kabına sığmaz bir hale geliyordu. Sesi daha melodik, daha etkileyici, daha dokunaklı bir hal almıştı. İki dakikada bir duruşunu değiştiriyor, şapkasını çıkartıp eline alıyor, tekrar başına koyuyor; karşılıklı oturduğumuz kompartımandaki loşluğun içinde yüz ifadesi tuhaf değişimler geçirip duruyordu. "İşle böyle, evlenme ve kendime ideal, temiz bir aile hayatı kurma fikrinden bir an olsun vazgeçmeksizin otuzuma kadar yasaya geldim. Bu amaçla etrafımda uygun bir kız aranıp duruyordum," diye konuşmasını sürdürdü. "Bir yandan sefahatin çamurunda debelenip dururken bir yandan da temizliğiyle bana layık olabilecek bir kız arıyordum.

"Birçok kızı, bana yeterince temiz görünmedikleri için geri çevirdim; nihayet bana layık görünen bir tane buldum. Bir zamanlar çok zengin biriyken hemen hemen batmış, Penzalı bir çiftlik sahibinin iki kızından biriydi bu.

"Bir akşam, ay ışığında bir kayık partisinden geri dönerken ve ben onun yanına oturmuş dar jarse bluzun içindeki ince endamını ve bukleli saçlarını büyülenmiş gibi seyrederken, ansızın, onun evlenmeye uygun kimse olduğuna karar verdim.

"Güzel olanın aynı zamanda da iyi olduğu yanılgısına insanın nasıl olup da kapılabildiğini anlamak mümkün değil! Güzel bir kadın abuk sabuk şeyler söylerken insanlar ona kulak verir, ama duydukları aptalca sözler yerine, akıllı sözlerdir. Bu kadınlar konuşup durur, münasebetsizlikler yaparlar, ama sevimli, iyi şeylerden başka bir şey bulamaz insanlar bunlarda. Hele, aptallık yapmayan, münasebetsizlik etmeyen bir kadın, üstelik güzelse, bu sefer de onun harika, akıllı ve ahlaklı biri olduğuna hemen kanaat getirilir.

"Hayranlıktan kendimden geçmiş eve döndün; onun yeryüzündeki en mükemmel yaratık, bu nedenle de karım olmaya layık kişi olduğuna karar vererek hemen ertesi gün onu ailesinden istedim.

"Her şey birbirine bu kadar karışır! Evlenen bin erkekten, sadece bizim çevrelerimizde değil, maalesef halk arasında da, evlenmeden önce, Don Juan gibi onlarca, yüzlerce kadınla beraber olmamış bir kişi bile bulamazsınız!

"Ancak öte yandan, görebildiğim ve gözlemleyebildiğim kadarıyla, günümüzde bu işin şakasının olmadığını, büyük, bela bir şeyle karşı karşıya olduklarını hisseden ve bilen temiz kalpli gençler de var. Tanrı onların yanında olsun! Oysa benim zamanımda on bin kişinin arasında böyle tek bir genç yoktu. Bunu bilmeyen yoktur ama, herkes bilmiyormuş gibi yapar. Bütün romanlarda kahramanların duyguları, yollarını şaşırıp çevresinde dolanıp durdukları göller, çalılıklar bütün ayrıntılarıyla anlatılır, fakat herhangi bir genç kıza olan aşkın anlatılmasına sıra gelince, kahramanın daha önceki yaşantısından, malum evlere girip çıkışından, hizmetçi kızlardan, aşçı kadınlardan, yabancı kadınlardan tek söz edilmez. Böyle uygunsuz, ahlaka aykırı bir roman yayınlanınca da, bütün bunları en başta ve herkesten Önce bilmesi gerekenlerin, genç kızların eline verilmez bu roman.

"Şehirdeki, hatta köylerdeki hayatının yarısını oluşturan sefahatin, ahlaksızlıkların kesinlikle varolmadığına önce genç kızlar inandırılır. Derken bu yalana onu uyduran bizler de öylesine kendimizi kapılırız ki, hepimizin dürüst ve namuslu insanlar olduğumuza ve ahlaki bir dünyada yaşadığımıza ciddi ciddi inanmaya başlarız. Ve kızlar, zavallılar, onlar buna en çok inananlardır. Dolayısıyla bedbaht karım da buna inanıyordu. Ona, nişanlısı olarak, geçmişimi biraz olsun öğrenebilmesi için, özellikle de başkalarından öğrenebileceğini düşündüğüm, bu nedenle de kendisine söylemeyi gerekli gördüğüm son ilişkimi bilmesi için hatıra defterimi gösterdiğimi hatırlıyorum. Her şeyi öğrenip anladıktan sonra yaşadığı dehşet, ümitsizlik ve çaresizlik hâlâ gözümün önünde. Bunun üzerine benden ayrılmak istediğini görmüştüm. Ah, ah niçin yapmadı ki!" Pozdnişev gene o kendine özgü sesi çıkartıp, bir yudum çay daha aldı ve bir süre sustu.

VI

"Hayır, kaldı ki böylesi iyi, çok daha iyi oldu!" dedi haykırarak. "Hak ettim bunu! Ancak önemli olan bu değil, Aldatılanların her zaman bahtsız kızlar olduklarını söylemek istiyorum.

"Ancak anneler biliyorlar bunu; özellikle kocalarınca yetiştirilen anneler çok iyi biliyorlar. Ve erkeklerin temizliğine inanmış görünürken, bunun tam tersi yönde davranıyorlar. Ne türden yemlerle erkekleri kendileri ve kızları için oltaya takabileceklerini çok iyi biliyorlar. Bir tek biz erkekler bilmiyoruz bunu, o da bilmek istemediğimiz için. Kadınlar ise en yüce aşkın, şiirsel dediğimiz aşkın bile doğuşunda, öyle manevi ahlaki değerlerden çok, bedensel yakınlığın sonra da saç tuvaletinin, elbisenin renginin ve biçiminin rolü olduğunu bilirler. Bir adamı kendine tutsak etmeyi görev edinmiş deneyimli bir yosmaya asıl neyi tercih edeceğini sorun: Elde etmek istediği erkeğin karşısında bir yalancı, insafsız, utanmaz, ahlaksız bir itişi olduğunun ortaya çıkmasını mı yoksa kötü dikilmiş, çirkin bir elbiseyle ona görünmeyi mi? Hepsi birinci şıkla tercih edecektir. O yüksek, yüce duygular lafının bir aldatmaca olduğunu bilir kadın. Bizim arzu ettiğimiz onun bedenidir; işte bu nedenle bir erkek her türlü ayıbı, ahlaksızlığı bağışlar, ama çirkin görünümlü, zevksiz, üste uymayan bir elbiseye hiç tahammülü yoktur. "Yosma bunun bilincindedir; her masum genç kız, hayvanların hissettiği gibi bunu bilinçdışı bir sezgiyle hisseder.

"İşte bütün bu iğrenç jarse bluzlar, içine yastık konup kabartılmış etek kıçları, bu çıplak omuzlar ve kollar, hatta göğüsler buradan kaynaklanır. Özellikle de erkeklerin okulundan geçmiş kadınlar, yüce, kutsal şeyler hakkındaki lafların sadece lafta kaldığını, erkeğin aidinin fikrinin onun bedeninde olduğunu, bedenle birlikte kendisine sahte, aldatıcı da gelse kendisini bu vücuda çeken her şeyi arzu ettiğini bilir. Davranışlar, tutumlar da buna göre gerçekleşir. İkinci doğamız haline gelmiş bütün bu çirkinliklere, iğrençliklere olan alışkanlıklarımızın etkisinden kurtularak bizim yüksele tabakadaki hayatı bütün o utanmazlıklarıyla olduğu gibi incelersek, buradaki hayatı tek bir büyük genelev hayatı olarak tanımlamak zorunda kalırız....siz öyle düşünmüyor musunuz? İzin verin," diye sözümü keserek devam etti, "size bunu ispat edeyim. Bizim çevrelerin kadınlarının genelev kadınlarından farklı ilgi ve çıkarların peşinde olduğunu iddia ediyorsunuz, bense bunun gerçeği yansıtmadığını söylüyorum ve bunu size ispat edebilirim. İnsanlar gerek hayat amaçlan gerekse hayatlarının anlam ve içerikleri bakımından birbirlerinden farklıysalar, bu farklılık onların giyim kuşam tarzlarına da yansımak zorundadır. Oysa şu bahtsız, hor görülen, varlıkları soylu dünyanın en kibar hanımefendileri ile karşılaştırın bir: Üstlerinde aynı biçimde tuvaletler, aynı parfümler, aynı çıplak kollar, omuzlar, göğüsler, bedeni korseyle aynı şekilde sıkıp popoyu dışarıya çıkartmalar; renkli, pahalı, parlayan, göz kamaştırıcı taşlara aynı tutkulu düşkünlük, aynı eğlenceler; dans, müzik, şarkılar. Berikiler bizleri kendilerine çekmek için hangi araçlara ve yollara başvuruyorlarsa, aynılarına bunlar da baş vuruyorlar. Arada hiç fark yok. İlle de keskin bir tanımla ayırım yapmak istersek, fahişeliği bir an için yapan kadın genellikle alışılageldiği gibi hor görülüp küçümsenirken, uzun süreli fahişelik yapanlar saygı ve hürmet görürler, diyebiliriz."

VII

"Evet, dediğim gibi, bütün bu jarseler, dalgalı saçlar, eğreti saç örgüleri sonumla beni de tutsak ettiler.

"Beni tutsak etmek zor değildi; çünkü tıpkı seralardaki hıyarlar gibi ebediyen âşık gençlerin yetiştirildiği şartlar altında büyütülmüştüm. Bedenimizle hemen hiçbir faaliyette bulunmazken bol baharatlı aşın beslenmemiz cinsel dürtümüzün sistemli olarak uyarılıp dürtüklenmesinden başka bir şey değildir. Buna ister şaşın ister şaşmayın, böyledir bu. Ben de kısa bir süre öncesine kadar bunu görememiştim. Şimdiyse gözüm açıldı artık. İşte sırf bu nedenle kimsenin bunu bilmemesi ve az önce kompartımanda hanımefendinin zırvaladığı gibi, saçma sapan şeylerin söylenmesi bana acı veriyor.

"Evet, bakın, ilkbaharda civarımızdaki köylüler demiryolu hattında çalışıyorlardı. Bir koy delikanlısının alışıldık besini ekmek, şıra ve soğandır. Delikanlı canlı, diri, dinç, zinde ve sağlıklıdır; tarlada kolayca çalışır. Derken demiryolu işine giriyor, yiyecek olarak tatlı ve yarım kilo et veriliyor kendisine. Gelgeldim on altı saatlik iş gününde ve ağzına kadar yüklenmiş bir el arabasıyla onun organizması bu besini işleyip yakıyor; böylece her şey dengeleniyor. Gelelim bir kilo et, tavuk, kuş ve balık yiyen, üstüne üstlük insanın kanını ısıtan her türlü yemek üstü tatlıyı, içkiyi eksik etmeyen bizlere -bütün bunları nereye atıyoruz ki? Sefahata, şehvete dönüşür bunlar. Bu olabiliyorsa mesele yok; emniyet supabı açılmış, her şey yolunda demektir. Fakat bu supabı zaman zaman benim yaptığım gibi bir kapamaya kalkın bakalım, sonuçla ortaya çıkan bir uyanın, tahriktir; bu uyarım, doğaya aykırı yaşama tarzımızın etkisiyle sonuçta su katılmamış aşıldık durumundan hatta sık sık platonik aşka kadar vararak kendine boşalma yolu bulur. İşte ben de herkes gibi âşık oldum.

"Her şey mevcuttu. Hayranlık, duygusallık, şiirsellik. Aslında ise bu aşkım, bir yandan onun anasının ve terzisinin, Öbür yandan da elimi sıcak sudan soğuk suya sokmama gerek bırakmayan miskin hayatım boyunca aldığım aşın gıdanın ürünüydü. Bir yanda kayık gezintileri ve elbiseyi insanın beline sımsıkı oturtan terziler olmasa ve karımı üstünden sarkan bir sabahlıkla görmüş ve ben de normal şartlar altında, çalışmasının gerektirdiği kadar besin alan biri olarak yaşıyor olsaydım ve emniyet supabı tam o sırada kapalı olmak yerine açık olsaydı, evlenmiş olmazdım ve bütün bunlar o ilerideki sonuçlara yol açmazdı."

VIII

"Böylece her şey üst üste gelmişti: Benim ruhsal durumum, vücuduna yakışan o güzel giysi ve başarılı kayık gezintisi. Yirmi kez ters gitmişti her şey; bu kez tutmuştu. Bir tilki tuzağı gibi. Alay etmiyorum; günümüzde evlenmeler, tıpkı tuzaklar gibi ayarlanıyor. Doğal denen şey nedir ki? Kız olgunlaşmıştır, onu evlendirmek şarttır. Kızın eli ayağı düzgünse, doğuştan sakatlığı yoksa ve çevrede evlenmeyi arzulayan uygun erkekler varsa, bu çok basit bir şey gibi görünür. Eski zamanlarda da böyle oluyordu bu işler. Kız evlenecek yaşa gelince anne baba onu evlendirmeye çalışırlardı. Bu geçmişte de böyleydi hâlâ da insanlığın yüzde doksan dokuzunun âdeti bu: Çinlilerin, Hintlilerin, Müslümanların ve bizim basit halkımızın. Sadece biz zevku sefa düşkünlerinin oluşturduğu o yüzde birlik bölüm -hani diyelim ki yüzde biri oluşturacak kadar varız- bu âdeti iyi bulmayıp kendine yeni yollar arayıp durur. Peki de bu yeninin karakteristik yanı nedir? Kızların öylece oturup beklemeleri ve erkeklerin pazarda olduğu gibi, dolaşıp kendilerine mal aramaları. Kızlara gelince bir yandan bekliyor bir yandan da yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemedikleri şeyi kafalarından geçiriyorlar: 'Beni al hayatım; hayır, hayır beni; onu değil, beni... Baksana ne güzel omuzlanın var...' ve biz erkekler bir aşağı bir yukarı gidip geliyor, hepsini tek tek gözden geçiriyor ve alabildiğine memnun oluyoruz. 'Biliyorum, biliyorum, ama bende tuzağa düşecek göz var mı?' Her şeyin böyle iyi hazırlanmış olmasından pek memnun, dolaşıp durur, her yana bakarlar. Ne var kî biri bir an için dikkatsizlik etmesin; şırak, tuzağın kapağı üzerine kapanıverir."

"Peki ama, siz ne önerirdiniz?" diye sordum, Yoksa kadın mı erkeğe evlenme teklif etsin, diyorsunuz?"

"Bilmiyorum. Ancak eşitlik olacaksa, her yerde ve her şeyde olmalıdır, diyorum. Çöpçatanlar aracılığıyla yapılmış eski evliliklerin haysiyet kırıcı olduğu ileri sürülüyorsa, bugünkü yöntemin ondan bin kat daha beter olduğunu da kavramak gerekir. Orada, eski durumda iki tarafın da hakları ve şansı eşitken; burada, günümüzde kadın ya pazarda alınıp satılan bir köle ya da tuzakta bir yenidir. Bir anneye ya da kızma gidip doğruyu, yani bir kocayı tuzağa düşürmenin ötesinde bir meşguliyetleri olmadığını söyleyin bakalım. Aman tanrım ne kadar incitici, haysiyet kinci olur bu anne ya da kız için. Gelgeldim yaptıkları bu ve başka yapacak bir şeyleri de yok. Ve bazen, genç, zavallı, masum kızları bu yolda görmek insana dehşet veriyor. Hani hiç değilse gizlisiz, saklısız yapılsa; ne gezer; her şey aldatmayı hedef almış! 'Ah, ah. cinslerin doğuşu ne kadar ilginç! Biliyor musunuz, Lili resim sanatıyla çok ilgilenir! Sergiyi gezecek misiniz? O kadar öğretici İti! Kızak kayma, tiyatrolar, senfoni konserleri! Ah, harika bu; benim Lili'm müzik için çıldırır! Ya siz, nasıl oluyor da siz bu görüşleri paylaşmıyorsunuz? Sandal partisinin sonu ne olacak?' Oysa bütün bunların ardında sadece tek bir düşünce yatar: 'Beni al! Lili'mi al! Hayır, beni al! Hiç değilse denemek istemez misin?" Of ne iğrenç, ne lanet, yalan," diye sözünü bitirdi; çayından kalanı da yudumladıktan sonra bardakları, çaydanlığı topladı.

IX

"Evet biliyor musunuz," diye devam etti çay ile şekeri seyahat çantasının içine yerleştirirken, "bütün dünyanın acısını çektiği kadın hegemonyası buradan ileri geliyor."

"Kadının hegemonyası rnı?" diye sordum, "Bütün haklar ve ayrıcalıklar erkeklere ait değil mi?"

"Evet, evet," diye lafımı kesti, "ben de bunu söylemek istiyordum. Bu durum, bu konuda söyledik]eriniz çok yerinde, bir yandan kadının alçalmanın en aşağı düzeyine indirilmişken bir yandan da iktidarı elde tutması gibi çok dikkat çekici bir durumu açıklamaktadır. Bu bakımdan durumları Yahudilerinki ile aynı: Nasıl ki Yahudiler ezilmelerinin öcünü para gücüyle çıkartıyorlarsa, kadınlar da benzer şekilde davranıyorlar; 'demek ki bizim tüccar olmamızı istiyorsunuz, öyle mi? Biz de tüccar olarak sizlerin üzerinde egemenlik kurarız,' diyor Yahudiler. 'Sadece sizlerin tensel zevk araçlarınız olmamızı istiyorsunuz, öyle mi? Pekâlâ, biz de sizleri tensel zevk üzerinden kendi kölemiz yapacağız," diyor kadınlar. Kadının haklardan mahrum edilmesi, oy verememesi ve yargıç olamamasından, şu ya da bu konunun yönetimine katılamamasından ileri gelmiyor. Bunları yapabilse bile, kadının, her hakka sahip olduğu anlamına gelmez bu. Kadının cinsel ilişki konusunda erkekle aynı haklara sahip olmaması, canı istediğinde erkekle ilişki kurup istemediğinde ondan uzak durma, erkek tarafından seçilmek yerine, erkeği kendi arzusuna göre seçme hakkının bulunmayışı, asıl hak mahrumiyetini oluşturuyor. Nasıl? Kadının bu haklara sahip olmasını, korkunç, münasebetsiz bir durum olarak mı görüyorsunuz? İyi, pekâla ama, erkeklerin de bu tür haklardan yoksun olmaları gerekmez mi? Ne var ki şimdiki durumda kadın, erkeğin sahip olduğu haltlardan mahrum bulunmaktadır. Şu anda bu haklar erkeklerin tekelinde ve kadınlar bunun acısını çıkartmak için erkeğin cinsel duygularını uyarıyor ve cinsellik üzerinden onu öylesine boyunduruk altına alıyor ki, erkeğin seçme hakkı gitgide artık sadece bir formaliteye dönüşüp görünürde kalıyor; hakikatte ise kendisi seçiliyor ve kadın bir kez erkeği ele geçirme yollarına hakim oldu mu, bu hakimiyeti kötüye kullanıp erkekler üzerinde korkunç bir güç kazanıyor."

"Peki de bu korkunç güç Kendini nerede, nasıl gösteriyor sizce?" diye sordum.

"Nerede, nasıl mı gösteriyor? Her yerde, büyük bir kentte büyük mağazaların önünden bir geçin. Milyonlar gizlidir buralarda. O mağazaların vitrinlerinde sergilenen emeğe bir değer biçmek imkânsızdır. Onlara iyice bakın, bu dükkânların onda dokuzunda, erkeklerin kullanması için üretilmiş bir şey bulabilecek misiniz acaba? Hayatın bütün o lüksü olan ticaret, kadınlarca ayakta tutulmakta ve onların istekleri doğrultusunda teşvik edilmektedir.

"Fabrikaların çoğunu inceleyin; bunların büyük bir bölümü kadınlar için gereksiz süs eşyası, mobilya, ekipaj üretip durur. Milyonlarca insan, köle kuşaklan, sırf kadınların keyif ve kaprislerini tatmin etmek için fabrikalarda mahkûmlar gibi çalışıp çürür. Kadınlar kraliçeler gibi. insanlığın onda dokuzunu köleliğin ve ağır çalışma yükünün boyunduruğu altında tutuyorlar. Ve bütün bunların nedeni aşağılanmış olmaları, onlara erkeklerle eşit hakların tanınmamış olması. Onlar artık tensel arzularımızı uyandırıp bizi kendi ağlarına çekerek intikam alıyorlar. Evet, her şeyin nedeni bu.

"Kadınlar kendilerini, erkeklerin kendileriyle sakin, heyecansız bir ilişki kurmalarına kesinlikle imkân vermeyen, korkunç etkiye sahip ince bir tensel arzu nesnesine dönüştürdüler. Erkek bir kadının yanma yaklaşır yaklaşmaz onun büyüleyici etkisi altında kalıp aklını, şuurunu yitiriyor. Eskiden de balo kıyafeti içinde gösterişli, şatafatlı bir hanım gördüğümde sıkıntılı, çok tuhaf bir duyguya kapılırdım; şimdi ise neredeyse tanı bir dehşete kapılıyorum. İnsanlar için apaçık bir tehdit oluşturan, varlığı yasalara ters düşen tehlikeyi görüyor ve içimden hemen polisi çağırıp tehlikeye karşı koruma islemek, bu tehlikeli nesnenin ortadan kaldırılmasını talep etmek geçiyor.

"Gülüyorsunuz!" diye yüzüme karşı haykırdı. "Fakat sizi temin ederim ki bunda eğlenecek bir yan göremiyorum! İnsanların bunu anlamış olacakları ve kamusal hayatı böylesine tehlikeye düşüren, tensel arzuyu bile bile tahrik edip ona meydan okuyan bir tarzda bedeni süsleme âdeti gibi bir tavır ve tutuma, toplumumuzun hanımefendilerine çok olağan bir şey gibi görünen bir âdete izin vermiş bir toplumun nasıl olup da yaşayabilmiş olduğuna hayret edecekleri bir dönemin bir kez daha geleceğinden eminini. Çünkü hu yapın, kamuya açık gezinti alanlarında, yollara kurtkapanı sermekten başka bir arılama gelmiyor, hatta daha da kötü bir durum bu! Tensel arzulan dürtüp uyandıran elbiseler ve mücevherler kadınlara yasaklanmazken, kumar oyunları niçin yasaklanıyor? Birinciler bu ikincisinden bin kat daha tehlikeli!"

X

"İşte böyle kafese girdim ben de. Âşık dedikleri durumdaydım. Onu dünyanın en mükemmel varlığı olarak tasarlamakla kalmıyor, kendimi de nişanlılık dönemi boyunca dünyanın en mükemmel varlığı olarak görüyordum. Kendisinden herhangi bir bakımdan daha kötü olan bir şey, bir kişi aradığında bir sürü şey ya da kişi bulup bunu kendini matah bir şey saymanın vesilesine çevirerek kendinden memnun olmayan tek bir serseri yoktur. Aynı şeyi ben de yaptım: Para için evlenmedim; sahip olma, para hırsı burada hiç rol oynanıyordu. Tanıdıklarınım çoğunun yaptığı gibi sırf para ve iyi ilişkiler nedeniyle yapmadım bu evliliği. Ben zengindim o ise yoksul. Bu kendimi ötekilerden daha iyi bulmamın ilk nedeniydi. Gurur duyduğum ikinci yanım, başkalarının evlilikten sonra da evlilikten önce okluğu gibi çokeşli yaşamak için evlendiklerini düşünmemeli; bense tam tersine, evlendikten sonra kesin bir tekeşliliğe uymak niyetindeydim ve bundan duyduğum gurur sınırsızdı. Evet korkunç bir domuz olduğum halde, kendimi bir melek sanıyordum.

"Nişanlılık dönemimiz uzun sürmedi. Ama hayatımın bu dönemini düşündükçe feci utanmaktan kendimi alamıyorum. Ne iğrenç şey! Varsayılan ruhsal aşktır, tensel, cinsel değil. Ama eğer durum buysa, bu sadece ruhsal, zihinsel bir ilişkiyse, bu ilişki kendini sözlerde, ifadelerde, konuşmalarda göstermelidir. Ama ne gezer. İkimiz baş başayken çoğunlukla konuşmakta feci zorlanıyorduk. Tam Sisyphus (Yunan mitolojisinde kurnazlığı ve hilebazlığından ötürü Tanrıların cezalandırdığı Sisyphus, Hades'te büyük bir kayayı iterek tepeye çıkarmaya lanetlenmiştir. Kaya her seferinde gerisin geriye yuvarlanır.) eziyeti. Güç bela düşünüp söyleyecek bir şey buluyor, söylüyor, ardından yeni bir konu bulmak için tekrar susuyorduk. Konuşacak hiçbir şeyimiz yoktu. Bizi bekleyen yeni hayat, evimizin dayanıp döşenmesi ve geleceğe ilişkin planlar gibi her şeyi konuşmuştuk; bunların üzerine daha fazla ne söylenebilirdi ki? Hiç değilse bir hayvan olsak, en azından konuşmamıza gerek olmadığını bilirdik. Oysa burada konuşmak mecburiyeti vardı, ama işte Konuşacak hiçbir şey yoktu; çünkü bizi meşgul eden şeyin, yerini konuşmaya bırakması mümkün değildi. Ayrıca o utanç verici âdetlere göre yenilen tatlılar, akşam yemekleri, bütün o tiksindirici düğün hazırlıkları: Ev, yatak; odası, yataklar, sabahlıklar, pijamalar, çamaşırlar, tuvaletler hakkında gevezelikler. Anlayın ne olursunuz: Az evvel o yaşlı adamın arzu ettiği gibi, bugün evlilikler eski Rus kilisesinin kuralları doğrultusunda yapılacak olsaydı, kuştüyü yataklar, çeyiz, yalak ve karyola takımları o büyük gizeme sadece eşlik eden aksesuarlar düzeyinde kalırdı. Bizde ise evlenmeye aday olan on kişiden ancak birinin, evliliğin, bırakalım gizemli bir şey, en azından bir yükümlülük olduğuna inanmadığı ortada. Yüz kişi içinde, evlilikten önce kadınlarla ilişki kurmamış tek bir kişinin bile bulunmadığı, elli kişi içinde en fazla bir İçişinin, önüne çıkan ilk fırsatta eşine ihanet etmeyi düşünmediği, çoğunluğun, kilisedeki evlenme törenini sadece, belli bir kadına sahip olmanın özel bir önkoşulu olarak gördüğü yerde, o gizemin yanında birer önemsiz aksesuar olması gereken o ayrıntıların ne korkunç bir anlam ve önem kazandığını artık varın siz düşünün. Sonuçta her şey gelip bu ayrıntılara dayanıyor gibi bir durum çıkıyor ortaya. Ticari pazarlık gibi bir durum. Haz düşkünü biline, masum bir kız pazarlanıyor ve pazarlığa belli formaliteler eklenmiş durumda."

XI

"İşte herkes böyle evleniyor; ben de bu şekilde evlendim ve sonunda evliliğin o pek övülen balayı dönemi geldi. Ne berbat bir tanım!" diye dişlerini sıkarak söylendi. "Bir keresinde Paris'te bütün gösteri çadırlarını dolaşıp duruyordum ve bir seferinde, üzerindeki tabelaya göre, sakallı bir kadın ile bir morsun seyredilebileceği bir çadır gördüm. Kadın denenin, dekolte giysiler içinde bir erkek, morsun da, bir banyo küvetinin içinde ayaklarını çırpıp duran porsuk kürkü içindeki sıradan bir köpek olduğunu fark ettim. Bütün bunların öyle ilginç bir yanı bulunmamaktaydı; ancak çadırı terk ederken çadırın sahibi saygılı bir şekilde bana dışarıya kadar eşlik etti ve girişin önünde bekleyenlere beni göstererek: 'Bu doğa mucizesini görmeye değip değmeyeceğini bu beye sorun!' dedi. 'Hadi içeriye buyurun, baylar, bayanlar, kişi başına sadece bir frank!' İçeride görmeye değer bir şey bulunmadığını söylemeye utandım ve görünen oydu ki, adam da bu duyguma güvenmişti. Balayının bütün çirkinliklerini yaşamış olan ve başkalarına hayal kırıklığı yaşatmak istemeyenlerin de durumu budur. Ben de kimseyi hayal kırıldığına uğratmadım, ama şu anda, hakikati saklamamı gerektiren bir neden göremiyorum. Matta, bu konudaki gerçekleri söylemeyi bir zorunluluk olarak, görüyorum. Sıkıntı, üzüntü verici, utandırıcı, çirkin, perişan edici ve her şeyden önce de tekdüze, katlanılmaz ölçüde tekdüze bir durum. Sigara içmeye alıştığım günlerde taşıdığını duygulara benziyor: Midemde kusacak gibi bir bulantı ve ağzımda tükürük dolaşıp duruyordu; ama işte tükürüğümü gene de yutup bundan çok hoşlanıyormuş gibi bir görüntü sunmaya çalışıyordum. Sigara içmenin ve öteki şeyin zevki, hani böyle bir zevk varsa, ancak ileride ortaya çıkıyor. Kocaların, kendilerine zevk vermesi için bu kötü alışkanlığı, rezilliği önce içlerinde yetiştirip büyütmeleri gerekir."

"Ne diye kötü alışkanlık, rezillik olacakmış. İnsanın en doğal dürtüsünden söz etmiyor musunuz?"

"Doğal mı?" diye sordu. "Doğal ha? Hayır, tam tersine, kanaatime göre hiç de doğal olmadığını iddia etmek istiyorum. Evet, tamamen doğal dışı. Bir çocuğa, baştan çıkmamış, yozlaştırılmamış bir kıza sorun. Kız kardeşim çok gençken, kendisinden tam iki kat büyük olan bir sefahat düşkünüyle evlendirilmişti. Ve düğün gecesi sapsarı ve gözyaşları içinde koşarak nasıl eve döndüğünü, bütün vücudu tir tir titrerken, dünya yıkılsa, adamın kendisinden ne talep ettiğini söyleyemeyeceğini bize açıkladığında ne kadar şaşırdığımızı hâlâ hatırlayabiliyorum. Bunun doğal olduğunu söylüyorsunuz öyle mi? Doğal bir olay yemek yemektir. Ve yemek yemek insana zevk verir; hafiftir, hoştur; ondan daha işin başından itibaren utanmazsınız. Öteki ise, iğrençtir, utandırıcı ve acı verici! Hayır, bu doğal değildir! Ve yozlaşmamış, bozulmamış bir kız bundan hep nefret eder; emin oldum bundan."

"İyi de," dedim, "iyi de insan soyunun devam etmesi bu durumda nasıl mümkün olacak?"

Bu bildiği, kalleş itirazı zaten bekliyormuşçasına, "Öyle ya, sırf insan soyu yok olup gitmesin diye, değil mi?" diye sordu hınzır bir alaycılıkla. "İngiliz lordları tıka basa yiyebilsinler diye çocuk yapmaktan imtina edilmesi için vaaz verir; buna müsaade edilir. Herkesin istediği gibi zevku sefaya dalabilmesi adına da çocuk yapmaktan kaçınılması gerektiğinin vaazını verebilirsiniz. Fakat ahlaksal, töresel nedenlerle bu işten uzak durulması gerektiğini söylerseniz, Tanrım, o zaman işte kıyamet kopar!... Öyle ya, birkaç düzine insan domuzluk yapmaktan vazgeçecek olursa, insan soyu yok olup gidebilir! Ama lütfen beni bağışlayın... Işık rahatsız ediyor da! Örtebilir miyim?" diye sordu lambayı göstererek. Benim için fark etmeyeceğini söyledim. Bütün davranışlarında olduğu gibi, aceleyle, yün perdeyi lambanın üstüne çekti.

"Yine de," dedim, "herkes bunu yararlı bir davranış ilkesi olarak benimseyecek olsaydı, insan soyu kısa bir süre içinde sona ererdi."

Hemen cevap vermedi.

"İnsan soyunun sürüp gitmesinden söz ediyorsunuz, öyle mi?" Gene karşıma oturmuş, ayaklarını iyice açıp dirseklerini dizlerinin üzerine dayamıştı. "Niçin böyle zorunlu, şu insan soyunun sürüp gitmesi acaba?" diye sordu.

"Niçin mi?" diye haykırarak tekrarladım. "Aksi halde dünyada varolamazdık!"

"Niçin dünyada varolmamız gereksin ki?" "Niçin de ne demek? Elbette yaşamak için!"

"Peki niçin yaşamak gerekiyor? Ortalıkta bir hedef, amaç bulunmuyorsa, hayat bize sadece hayat için armağan edilmişse, yaşamanın bir anlamı bulunmamaktadır. O zaman bütün o Schopenhauer'ler, Hartmann'lar ve bütün Budistler tamamen haklıdır. Öte yandan, insan hayatının bir amacı, bir hedefi varsa, bunlara ulaşıldığında bu hayatın bitmesi gerektiği tartışılmaz bir gerçek; öyle değil mi?" dedi heyecanlı bir sesle; düşüncesine çok kıymet verdiği apaçık belli oluyordu. "Öyle değil mi gerçekten de? Düşünün, insanlığın amacı eksiksiz bir mutluluk, iyilik, sevgi, ya da her ne diyorsanız o ise; insanlığın amacı eski peygamberlerin söyledikleri gibi, bütün insanların sevgiyle birleşmesi, kılıçların ve mızrakların saban demirine dönüştürülmesi ise, bu amaç ve hedefe ulaşmayı engelleyen ne? Tutkular! Tutkuların en kuvvetlisi, en kötüsü, en zararlısı ve inatçısı ise cinsel tutkudur, tensel, etsel sevgi; bu nedenle tutkular, bu sonuncusu, en güçlü olanı da dahil olmak üzere yok edilebilirlerse, kehanetler de gerçekleşecek, insanlar sevgide bütünleşecek, insanlığın hedefine ulaşılmış olacak ve insan soyunun yaşamasının da bir anlamı kalmayacaktır. Ne var ki insan soyu yaşadığı sürece gözünün önünde bir ideal durur, elbette tavşanların ve domuzların olabildiğince hızlı çoğalma ideali değildir bu. Ama maymunların ve Parislilerinki gibi, cinsel ilişkinin nazlarını olabilecek en küçük inceliklerine kadar tatma hazzı da değildir. Bu, imtina ederek ve temiz kalarak ulaşılabilen iyi idealdir. İnsanlar her zaman bu idealin peşinde olmuşlardır ve hâlâ da peşindedirler. Ve sonuca şöyle bir bakın!

"Bedensel, cinsel sevginin bir emniyet supabı olduğu görülüyor. İnsanların bugün yaşayan soyu bu amaç ve hedefe hâlâ ulaşamamışsa, bunun nedeni hâlâ tutkuların hâkimiyeti altında olmasıdır. Bu tutkuların en kuvvetlisi cinsel dürtüdür. Cinsel dürtü varolduğu sürece, yeni bir kuşağın ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Anlayacağınız, yeni kuşağın o hedef ve amacı gerçekleştirmesi mümkündür; o bunu başaramazsa, bu kez görev bir sonraki kuşağa düşecektir ve hedefe ulaşılana kadar, kehanetler gerçekleşene ve insanlık bir cemaat içinde tekleşene kadar bu böyle sürüp gidecektir. Zaten başka türlüsü de nasıl mümkün olabilir ki? Tanrı insanları belli bir hedefe ulaşmaları için yarattı. Onları ölümlü ve cinsel dürtüşüz ya da ölümsüz yaratmış olduğunu hayal edelim. Şimdi, ölümlü olup cinsel dürtü tanımasalardı ne olurdu, ona bakalım. Ömürlerini doldurup, hedefe ulaşmadan ölüp giderlerdi. Amacın gerçekleştirilmesi için Tanrı yeniden insan soyunu yaratmak zorunda kalırdı. Ölümsüz olup sonsuza kadar yaşayacak olsalardı, hani aynı kuşak insanların, kendilerini yenileyip eski yanlışlardan kurtulmaları ve kusursuzluğa yaklaşmaları gittikçe daha zorlaşacak olsa bile, (böyle ölümsüz bir kuşağın) binlerce yıl sonra hedefe ulaşacaklarını kabul edebiliriz. İyi de bu noktadan sonra onlara dünyada ne gerek kalırdı o zaman? Herhalde her şeyin böyle olduğu gibi kalması daha iyidir. Ama belki siz evrimci olduğunuz için bu yaklaşım hoşunuza gitmedi. Ama o zaman da iş aynı kapıya çıkar. En yüksek hayvan türü olan insanlar, öteki hayvanlara karşı giriştikleri mücadelede? yok olup gitmek istemiyorlarsa, bir arı kovanındaki arılar gibi birleşmeli, sürekli üreyip çoğalmak yerine tıpkı anlar gibi cinsiyeti olmayan bireyler yetiştirmeli, yani cinsellikten imtina etmeye çalışmalı ve günümüzde bütün bir hayat düzeninin temelini oluşturan cinsel hazların uyarılması yoluna gitmemelidir."

Bir süre sustu.

"İnsanlık yok olup gitmekten kurtulamaz diyorsunuz? Dünya görüşü ne olursa olsun bundan kuşkusu olan bir insan var mı ki? Ölüm kadar kesin bir şey bu hemen hemen. Bütün kiliseler bize bu dünyanın er ya da geç yok olacağım öğretirler ve bütün modern bilimsel teoriler de aynı şeyi söylüyorlar. Ahlak Öğretisinin de aynı sonuca varması niçin tuhaf olsun bu durumda?"

Bu sözlerden sonra uzun süre sustu, çayını ve sigarasını içti, ardından gezi çantasından başka sigaralar çıkartarak bunları eski, kirli tabakasının içine yerleştirdi.

"Düşüncelerinizi anlıyorum," dedim, "benzer inançları savunan bir mezhep var."

"Evet, evet, üstelik tamamen haklılar," dedi. Cinsel dürtü, nasıl ve nerede kendini gösterirse göstersin, bizde olduğu gibi teşvik edilmesi değil, mücadele edilmesi gereken bir felakettir; korkunç bir felaket, bir kötülük. İncil'in, bir kadına arzuyla bakan kimsenin kalbinde onunla zina etmiş olduğu biçimindeki sözleri sadece yabancı kadınlarla değil asıl insanın kendi karısıyla ilintilidir."

XII

"Bizim çevrelerde ise tam da bunun tersi söz konusudur: Kişi bekarken başka kadınlardan uzak durması gerektiğini düşünmüş olsa da, evlilikten sonra herkes, nefsine hâkim olmanın lüzumsuz olduğu görüşünü taşımaktadır. Düğünlerden sonraki bu geziler, genç çiftlerin anne babalarının izniyle içine çekildikleri inzivalar; bütün aşağı hazlar, sefahatler için verilmiş izinden başka bir şey değildir. Gelgeldim ahlak yasası ihlal edildiğinde öcünü alır. Balayımızı elden geldiğince iyi düzenlemeye ne kadar çabaladımsa da, bütün uğraşlarım boşa gitti. Durmadan tiksinti, utanç ve bıkkınlık yaşamaya başladım. Ve durum çok geçmeden tam bir cehenneme dönüştü. Üçüncü ya da dördüncü gün karımın çok üzüntülü bir halde oturduğunu gördüm; derdinin ne olduğunu sordum, ona sarıldım. Çünkü o anda tek arzu edebileceği şeyin bu olduğunu düşünmüştüm; gelgeldim o kollarımı itip ağlamaya başladı. Niçin ağlıyordu? Kendisi de bilmiyordu. Fakat yüreğinde sıkıntı ve acı vardı. Herhalde iyice yıpranmış sinirleri tiksinti verici ilişkimizin gerçekliğini hissetmesine yol açmıştı, ama o bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Onu sorguya çekmeye başladım, sonunda annesini özlediğini ya da ona benzer bir şey söyledi. Bu bana yalan gibi göründü. Dostça konuşup gönlünü almaya çalıştım, ancak annesinden hiç söz etmedim. Onun sadece üzüntülü olduğunu ve annesini bahane ettiğini kavrayamamıştım. Ama o annesinden söz etmediğim için, kendisine inanmadığımı ileri sürüp hemen incinmiş kişiyi oynamaya başladı. Kendisini sevmediğimi artık açık seçik gördüğünü söyledi. Kendisini huysuzluk etmekle suçladım ve birden yüzü tamamen değişti; yüzünden artık keder değil öfke ve hırçınlık akıyordu ve zehir zemberek sözlerle beni bencillikle ve insafsızlıkla suçladı. Yüzüne baktım. Bütün yüzünde bana karşı buz gibi bir soğukluk hatta düşmanlık ifadesi vardı. Bunun farkına vardığımda nasıl ürperdiğimi hatırlıyorum. 'Nasıl yani?' diye sordum kendi kendime. 'Aşk bir ruhlar ittifakıymış, peki öyleyse bu halimize ne demeli? Mümkün değil bu, bu kesinlikle o olamaz." Onu yatıştırmayı denedim, ancak öylesine aşılmaz bir soğuk, zehirli husumet duvarına çarptım ki, daha göz açıp kapayıncaya kadar, o öfkeli, sinirli bir havaya girdi ve birbirimize bir sürü ileri geri laf ettik. Bu ilk kavganın etkisi çok feciydi. Kavga dedim, ama bu bir kavga değil, gerçekte zaten aramızda bulunan uçurumun ortaya çıkmasıydı aslında.

"Aşk, cinsel dürtülerin tatminiyle birlikte parçalanıp dağılmıştı ve artık gerçek ilişkimizle birbirimizin karşısında yer alıyorduk; anlayacağınız, birbirimize tamamen yabancı, birbirinden mümkün olduğu kadar zevk elde etmeye yönelmiş iki bencil olarak. Aramızda geçen şeye kavga dedim, ama bu bir kavga değildi; cinsel dürtümüz tatmin olur olmaz ortaya çıkan bizim gerçek ilişkimizdi. Bu soğuk ve düşmanca ilişkinin bizim normal ilişkimiz olduğunu kavrayamadım; çünkü ilk anlardaki düşmanca ilişki yeniden canlanan tensel arzuların yoğunlaşmasıyla, yani aşkla örtülüp gizlenmişti.

"Ve ben, 'Kavga edip tekrar barıştık, hepsi bu ve bu bir daha tekrarlanmayacak," diye düşünüyordum. Gelgelelim aynı balayı içinde yeniden bir doyum, bir kanıksama dönemi ortaya çıktı, gene birbirimize ihtiyacımız kalmamış, gene kavga başlamıştı. Bu ikinci kavga beni birincisinden çok daha fazla şaşkınlığa uğratmıştı. 'Demek ki birincisi tesadüf değilmiş; böyle olması kaçınılmazmış ve bu böyle sürüp gidecek,' diye düşündüm. İkinci kavga tam bir hiç yüzünden çıktığı için beni iyice şaşkına çevirmişti. Karımdan hiç esirgemediğini ve zaten de esirgeyemeyeceğim paraydı konu. Ama hatırladığım kadarıyla olayı öyle bir yere çekmeyi becermişti ki, ona kalacak olursa ağzımdan çıkan herhangi bir sözle, haklarımı ve ayrıcalığımı sadece para üzerinden elde etmeye çalıştığını için, onu paramla hâkimiyetim altına almak istediğimi belli etmiştim. Kısacası ne benim ne de onun karakterine yakışan, imkânsız, adice, kaba, aptalca bir şeydi bu. Öfkelenmiş, çileden çıkmıştım; onu incelikten yoksun olmakla suçladım, o da suçlamayı bana aynen iade etli ve yeniden kıyamet koptu! Sözlerinde, yüzünün ifadesinde ve gözlerinde o ilk kavgada beni öylesine şaşkınlığa uğratmış olan o insafsız, soğuk düşmanlığı buldum. Gerçi geçmişte de kardeşimle, arkadaşlarımla, babamla kavga etliğini olmuştu, ne var ki aramıza hiçbir zaman, bu kavgada su yüzüne çıkan o çok farklı zehirli nefret girmemişti. Ama gene bir süre geçti ve bu yaşadığımız nefret yeniden aslan, yani tensel arzuların içine gizlenip kaldı ve ben bu ikinci kavgada, onarılabilir hataların söz konusu olduğu düşüncesiyle kendimi avuttum. Ama çok geçmeden üçüncü, dördüncü kavga geldi ve ben bunların tesadüfen çıkmadığını, kaçınılmaz olduklarını ve böyle de kalacağını fark edince, beni bekleyen şeyden duyduğum dehşet bütün benliğimi kapladı. Bu arada bir de sadece benim, umduğumdan çok farklı bir şekilde karımla geçimsizlik yaşadığım, başka ailelerde böyle geçimsizliklere rastlanmadığı düşüncesi ıstırabımı iyice artırıyordu. O zamanlar henüz, herkesin aynı durumda olduğunu, herkesin aynen benim gibi, yaşadıklarının tamamen kendi kişisel mutsuzlukları olduğunu sandıklanın ve bu kişisel yüz kızartıcı mutsuzluğu sadece başkalarından değil, kendilerinden bile gizlediklerini, kendilerine itiraf etmeye yanaşmadıklarını bilmiyordum.

"Geçimsizliğimiz ilk günlerde başlamıştı ve artan bir şiddetle sürüp gidiyordu. Yüreğimin ta derinliklerinde daha ilk haftalardan başlayarak mahvolduğunu, her şeyin umduğumdan çok başka türlü geliştiğini, evliliğin mutluluk getirmek şöyle dursun, ağır bir yük olduğunu hissettim. Fakat herkes gibi ben de bunu kendime itiraf etmek islemiyor -iş bu sona varmış olmasa şimdi bile itiraf etmezdim zaten- ve başkalarından değil kendimden bile saklıyordum bunu. Şimdi, gerçek durumumu nasıl olup da fark etmemiş olduğuma şaşıyorum doğrusu. Oysa kavgalarımız bittiğinde, kavganın sebebinin ne olduğunu ikimizin de hatırlayamayışından bile gerçek durumu görebilirdim. Aklımız, aramızda sürüp giden düşmanlığı açıklayabilecek akla yatkın nedenler bulmaya yetişemiyordu. Ama bundan daha da çok göze batan bir şey, cılız barışma nedenlerimizdi. Kimileyin sözler, açıklamalar, gözyaşları oluyordu, ama kimileyin de... Hiç sormayın! Düşündükçe şimdi bile tiksinmekten alamıyorum kendimi: Birbirimize en sert sözleri söyledikten sonra... birden sessiz bakışlar, gülümsemeler, sarılmalar... İğrenç! Bu ilişkinin o utanç verici rezilliğini nasıl olmuş da o zaman görmemişim..."

KREUTZER SONAT
Lev Nikolayeviç TOLSTOY
Türkçesi; Saniye Güven
Bordo Siyah Klasik Yayınlar
1. Baskı, 2004, Sf. 27-58