La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade / DON QUIJOTE // Miguel de Cervantes Saavedra

İyinur Ergün Sa, 06/03/2012 - 08:34 tarihinde yazdı

Birinci kısmının basıldığı 1605 yılından beri en çok okunan, en çok sevilen, en çok yorumlanan ve yeniden en çok yazılan La Mancha’lı Şövalye Don Quijote ve silahtarı Sancho Panza’nın serüvenleri, güzel bir çeviriyle, Türkçe’ye kazandırılmış bulunuyor. Romanın “öz” babası Miguel de Cervantes Saavedra, kendisini izleyen tüm romancıları yapıtlarının “üvey” babası konumuna düşüreceğini -çünkü Don Quijote’den şu ya da bu biçimde etkilenmemiş tek büyük romancı yoktur- okuruna şu mütevazi önsözle seslenirken bilebilir miydi?

Aylak okur: Bu kitabın, zihnin, düşünülebilecek en güzel, en zarif, en akıllıca ürünü olmasını isterdim; buna yeminsiz inanabilirsin. Ancak, tabiat kanununa karşı çıkamadım; tabiatta her şey, benzerini doğurur. Benim kısır, gelişmemiş, zekâm da, her türlü rahatsızlığın hâkim olduğu, her türlü hazin sesin duyulduğu bir hapishanede doğmuşçasına kuru, kırışık, maymun iştahlı ve çok çeşitli, kimsenin aklına gelmeyecek düşüncelere boğulmuş bir evlâttan başka ne doğurabilir?... Ama Don Quijote’nin babası gibi görünsem de, üvey babası olan ben, âdetlere uyup, başkalarının yaptığı gibi, neredeyse gözlerimde yaşlarla, oğlumla göreceğin kusurları affetmen veya görmezden gelmen için sana yalvaracağım, sevgili okur.

Cervantes’in kuru, kırışık, maymun iştahlı diye takdim ettiği Don Quijote, edebiyat dünyasında yer aldığı günden zamanımıza en zengin yorumlara vesile oldu. On sekizinci yüzyılda aklın ve gerçekliğin övgüsü olarak baş tacı edildi. On dokuzuncu yüzyıl romantikleri bu yorumu tam anlamıyla ters yüz edip, Don Quijote’nin kişiliğinde yenilmez idealizmi, dışlanmış yaratıcılığı, giderek, horgörülmüş diğergâmlığın İseviliğini buldular. Yirminci yüzyıl varoluşçuları için o, abes yaşamın benlik arayışından ödün vermeyen vakur kahramanıydı. Daha felsefi okumalarda Sanhco’yla birlikte, idealizmle materyalizmin diyalektiğini simgeliyordu; politik eğitimler ise bu anlatıda ütopyen sosyalizmin ilk örneklerinden birini gördüklerini düşündüler. Ve bütün yüzyıllar için, sanatın sanatla, sanatın yaşamla, ve sanatın insanla ilişkisini irdeleyen en baştan çıkarıcı anlatı olarak kabul edildi. Feodal düzenden merkantilist düzene geçişin örnek kitabı olarak sosyolojik ve tarihsel okumalara konu olurken, başkişisi Don Quijote’nin deliliği psikolojik tahlil ve teşhislere tabi tutuldu. Onun bu dediliğinin nedeni olarak gördüğü şövalye edebiyatının yergisinden yola çıkarak Cervantes’in gerçekleştirdiği edebi türler parodisi ise, edebiyatta metinlararası doğurganlık sorunsalının paradigmatik anlatısı sayıldı. Bu yorum zenginliği Ortega y Gasset’den Jorge Louis Borges’e kadar hiçbir yazarın gözünden kaçmamıştır.

Geç bir yaşta, ve artık neredeyse şah şöhretten umudunu kestiği bir noktada Don Quijote’yi okur dünyasına sunan Cervantes’in, kuşkusuz buluşmaya çalıştığı bir “ideal” okuru vardı:

Sen onun [Don Quijote] ne akrabasısın, ne arkadaşı, ruhun kendi bedeninde; gayet yetenekli, hür bir iraden var; evindesin ve kralın vergilerinin efendisi olduğu kadar, sen de evinin efendisisin; bilirsin, herkes kendi evinde kraldır. Bütün bunlar, seni her türlü saygı ve mecburiyetten azade kılıyor; kısacası, hikâye hakkında, kötü söylersen karalanmaktan, iyi söylersen, ödüllendirilmekten korkmadan, istediğini söyleyebilirsin.

Her ne kadar Cervantes önsözünde böyle dese de daha kitabın başında onun okurunun yakasını kolay bırakmaya niyeti olmayan bir yazar olduğunu anlarız. Çünkü Cervantes, Shakespeare’le birlikte belki de ilk kez, “modern” okuru düşlemiştir. Ve düşlediği bu okur, neredeyse düşlediği “yaratıcı” şövalye Don Quijote kadar, romanının içindedir. Baş oyuncu Don Quijote, kendi yarattığı oyunlar girdabında kayboladursun, Cervantes de okuruyla oynadığı oyunlarla bu girdabı tepeden gözler. Okur, Don Quijote’de edilgen bir dinleyici değil, etkin bir yorumcu olarak düşlenmiştir. Bu okur, kendi yargılarına özgürce varan, otoriteden kurtulmuş okurdur. Bu okurla kurmak istediği çok özel bağ gereği, Cervantes kitabına klasik metinlerden alıntılarla başlamak yerine onu “kupkuru” sunmayı yeğler. Çünkü bir şekilde sezmiş olmalıdır ki, bu kupkuru dediği dal üzerinde edebiyatın en özgür türü, yani roman yeşerecektir.

Cervantes’in Önsöz’deki “sözde” kaygılarının tam üzerine gelen “arkadaş” aslında kitapta okurun oynadığı ilk etkin rolü gerçekleştirir. Arkadaş bu kitabı okuyup ne anlaması gerekiyorsa onu anlayacak “akıllı” ya da “ideal” okurdur. Cervantes’in “saman gibi kupkuru, yenilikten yoksun, üslubu güdük, kavram yoksulu bir hikâye” dediği La Manchalı Don Quijote’nin öyküsüyle “halk denilen eski kanun koyucu’nun karşısına çıkmaktan duyduğu kaygıyı bu arkadaş/okur şöyle giderir:

Önemli olan tek şey yazılanlarda taklitten yararlanmaktır; taklit ne kadar mükemmel olursa, yazılan da o kadar iyi olacaktır. Sizin bu kitabınızın amacı, şövalyelik kitaplarının dünyadaki ve halk üzerindeki otoritesini, etkisini kırmak olduğuna göre, filozoflardan cümleler, Kutsal Kitaptan Nasihatler, şairlerden efsaneler, retorikçilerden söylevler, azizlerden mucizeler dilenmenize gerek yok; aksine, cümlelerinizin, paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle, fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın; kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca, hikâyenizle hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini arttırmaya çalışın; saf kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğine hayran bırakın, ciddi kimseler küçümsenmesin, ihtiyatlı kimseler de övmeyi ihmal etmesin.

Bu tavsiyede arkadaş/okur’un gösterdiği yol, taklit, yani Aristoteles kuramının mimesis kavramıdır. Aslında okurunu, sanat yoluyla gerçekliğin temsili diye açıklayabileceğiniz bu kavramın çok ötesine geçmiş bir uygulamayla karşı karşıya bıraktığını biliyordu Cervantes. “Şövalyelik kitaplarının dünyadaki ve halk üzerindeki otoritesini etkisini kırmak” bir yana, Don Quijote Rönesans’ta kullanılan bütün türlerin otoritesini yıktı. Eğer kitapta parodisi yapılan türlerin bir listesini yaparsak, bu listenin, Cervantes’in çağındaki tüm edebiyat türlerini kapsadığını görürüz. Don Quijote’de Orlando Furioso’nun (I,26), Marcela ve Grisótomo’nun öyküsünde pastoral romansın (I, 26), Ginés de Pasamonte’nin bitmemiş kitabında pikareksin (I, 22), Münasebetsiz Meraklının Hikâyesi’nde Rönesans ibret öykülerinin (I, 33-34), Dorotea’nın serüveninde Bizans romanının (I, 30), Esirin Hikâyesi’nde Doğu öykülerinin (I, 39-41), Sancho’nun ruhlardan korkarak geçirdiği gecede halk mizahının (I, 20), Sancho’nun yöneticiliğe soyunduğu serüvende adil yönetim risalelerinin (II, 42-43), yönetimi sırasında Sancho’ya oynanan oyunlarda karnaval mizahının (II, 51-53), Montesinos mağarasına inişte epik yer altı yolculuğunun (II, 22), Dulcinea del Tobosso övgülerinde ruhani aşkın, Katedral Üyesi’yle sohbette çağın edebiyat anlayışının (I, 48) düz ya da alaylı parodileri yapılır.

La Mancha’lı “yaratıcı” şövalye Don Quijote yalnızcı Montiel ovalarında değil, çağının düşgücünün ifade bulduğu tüm yaratıcı ve düşünsel söylemlerde de dolaşır. Bu tür ve söylemlerin sınırlarını sürekli genişletir, içeriklerini bulandırır, kurallarını bozar, ya da girdiği derin tartışmalarda (askerlik mi sanat mı daha yararlıdır bir toplum için, gibi) birbirleriyle yarıştırır. Sonunda hiçbirini benimsemez; ölüm döşeğinde yatarken başucunda ağlayan Sancho Panza’nın çobanıl ütopya’ya kaçma yakarışlarına bile kulaklarını tıkar ve İyi İnsan Alonso Quijano olarak ölür: La Mancha’lı Şövalye Don Quijote’nin öyküsü de böylece onun ölümüyle biter. Ama arkasında bitmemiş birçok öykü bırakarak. Bunlardan birisi kitaptan hem serüvenci, hem yazar, hem sanatçı, hem de desdichado (bahtsız) olarak bir parça da Cervantes’i çağrıştıran Ginés de Pasamonte’nin öyküsüdür. Ginés hapisteyken hayatının hikâyesini yazmıştır ama sıkışınca iki yüz riyal karşılığında kitabı rehin bırakmıştır.

Ama durumu düzelir düzelmez, ne bahasına olursa olsun, kitabını kurtarmaya kararlıdır. Ve Ginés bu kitabın henüz bitmediğini söyler meraklı dinleyicisi (ve potansiyel okuru) Don Quijote’ye. Çünkü henüz yaşamı bitmemiştir. “Bu kitap gerçektir,” der Ginés, “hiçbir uydurma öykü de onunla boy ölçüşemez.” Ginés’in sürmekte olan yaşamına bağlı bu gerçeklik, romanın peşine düşeceği gerçekliktir.

Bireyler, toplumsal sınıf temsilcileri (dük, düşes, Ricote, Yeşil Şovalye, Asker, Yahudi, vb), söylemler ve edebiyat türleri arasında sürekli sorgulayan, irdeleyen, kâh olumlayan, kâh olumsuzlayan bir diyalog Don Quijote’nin ana eksenidir. Daha Önsöz’le birlikte okur da bu dilayoğa çekilir. Önsöz’ün “ben”iyle -ki bu “ben”in Cervantes olduğunu varsayabiliriz- arkadaş/okur arasındaki bu diyaloğun açısı anlatı boyunca sürekli genişleyecektir, öyle ki 360 derecelik bir tam açıyla tekrar okur/yazar örzeşliğinde tanımlanıncaya kadar. Don Quijote’nin hermönetik dairesi de bence budur. Nitekim Borges de böyle düşünmüş olmalı ki “Don Quijote’nin yazarı Piérre Menard” öyküsünde Don Quijote gibi bir metin yazma saplantısındaki kahramanına bu daireyi tamamlatır. Öykünün sonunda Piérre Menard’ın yazdığı metni okuduğumuzda, bu metnin Cervantes’in metniyle noktası ve virgülüne dek aynı olduğunu görürüz. Bunun anlamı şudur: Her yazar bir parodist, her yazın metni bir parodidir; ama en büyük parodist okurdur çünkü hem okuma, okunan metnin yeniden yorumlanması, dolayısıyla yeniden yaratılmasıdır.

Jale Parla

La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade
DON QUIJOTE

Miguel de Cervantes Saavedra
Çeviren Roza Hakmen
Şiirleri Çeviren Ahmet Güntan
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık
4. Basım Mart 2001