Martı Jonathan Livingston // Richard Bach

bünyamin Ergün Sa, 07/08/2012 - 09:05 tarihinde yazdı

Martı Jonathan Livingston, diğer martılar gibi rutin hayatını süren; hayatını salt yemek arayışı içinde geçirmek istemeyen, yapabileceklerinin sınırını arayan sürüdekilerden farklı, sıra dışı bir martıdır. Bir gün tek başına uçarken "uçmak"ın ne olduğunu düşünmeye başladı ve hiçbir martının denemediği şekilde uçmanın gizlerini öğrenmeye koyuldu. Daha önce bu tür bir tecrübeyi hiçbir martı yaşamadığı için hareketlerinde acemice davranıyordu ve vücuduna zarar veriyordu; ancak Jonathan, buna hiç aldırmıyordu. Tek amacı öğrenmek ve özgürlüğünün tek hükümdarı olabilmekti.

Öncelikle "yavaş uçuş"u denemişti; fakat bu, düşündüğünden daha zordu. Kanatlarını zorluyor, rüzgara karşı gelmeye çalışıyordu; ancak bir türlü başarılı olamıyordu. Her denemesinden sonra sulara düşüyordu.

Tecrübesizliği ve daha önce hiçbir martının bu tür denemelere girişmemiş olmasının aklına getirdiği soru işaretleriyle baş etmeye çalışırken, ne utanıyor ne de gocunuyordu. Zira sürüsündeki diğer martılar kendisini görse muhakkak ki onunla dalga geçeceklerini ve hatta ona kahkahalarla güleceklerini biliyordu. Bu durum onu yıldırmaya yeterli olamazdı. Bir kere aklına bir soru gelmişti ve bunun cevabını bulana kadar çabalamaya devam edecek kadar akıllıydı.

Yavaş uçuş denemelerinin bir nebze de olsa sonuca ulaşması, ailesinin gözünden kaçmamıştı. Ailesi onun da diğer martılar gibi neden sadece yemek aramak için uçmadığını, akrobatik hareketler yapmayı diğer kuşlara bırakması gerektiğini ve bu şekilde giderse sadece kendisine zarar vereceğini söylemeye başlamıştı. Jonathan bunların hiçbirisine kulak asmıyordu. Vücudu her geçen gün zayıf düşüyordu; ancak bunu hiç önemsemiyordu. Balıkçıların yakaladıkları balıkların artıklarıyla yaşamak istemiyordu. O, yapabileceklerini öğrenmek istiyordu. Ailesini kırmamak için onları dinliyor gibi davranıyordu; fakat en küçük fırsatta uçuş eğitimlerine geri dönüyordu. Yüzlerce metre yükseklikten denize pike çekmek ya da bu hızla dönmeye çalışmak, onun için yemek aramaktan daha önemliydi.

Bir gün yine bu uçuş eğitimleri sırasında üçyüz metreden dalışa geçti. Hızı saatte yetmiş mile çıkmıştı. Martılar arasında hiç görülmemiş bir uçuş hızıydı bu. Her ne kadar zayıf bünyesi bu uçuş hızını kaldırmasa da ve kanatları, oluşan sirkülasyonu kaldıramayacak kadar acı çekse de hızlı, daha hızlı uçmaya çalışıyordu.

Çalışmaları her seferinde öncekinden daha iyi sonuçlar veriyordu. Hızlandıkça düşünüyor, düşündükçe daha doğru olanı yapıyordu. Saatte elli mil yaparken kanat çırpmaması gerektiğini öğrendikten sonra da harika bir hıza, saatte doksan mile, ulaşmıştı. Fakat bu kadar büyük bir hızda hiçbir şekilde dönüş yapamadığı için karşısına çıkan en küçük bir engeli dahi geçemiyor ve denize çivi gibi çakılıyordu. En son düşüşü çok etkili olmuştu. Kendisini yenilmiş hissediyordu. Her şey sona ermişti. Özgürlükçü düşüncelerinin aksine, eninde sonunda bir martı olduğunu ve yapabileceklerinin çok sınırlı olduğu fikrini kabul etti. Babasının dediği gibi evine, yuvasına dönmeli ve sürüsüne katılmalıydı. İçinden gelen bu seslere hayır diyemeyecek kadar vicdan azabı çekiyordu.

"Bir martının yeri sahil olmalıydı, böylece herkes sevinmiş olacaktı" (Sf. 18)

Öğrenmiş olduğu alçaktan uçuş kuralını bulması bile ona yeterli hazzı vermişti. Ancak bunu düşünmeye başlayınca bir anda içinde bir rahatsızlık duymaya başlamıştı. Zira bunu düşünürken alçaktan uçuyordu ve daha biraz önce tüm öğrendiklerini unutmak için ant içmişti. Hemen yükseldi ve diğer martılar gibi kanat çırpa çırpa sahile yöneldi. Artık içinde ne öğrenme arzusu olacak ne de başarısızlıkla sonuçlanan denemeleri yaşayacaktı.

"Güzel bir şeydi bu düşünceyi bırakmak ve karanlıkta kıyıdaki ışıklara doğru uçmak" (Sf. 19)

Bir anda içinden gelen bir çığlıkla irkiliverdi. "Martılar karanlıkta asla uçamazlar!!! " Ancak Jonathan bu sese kulak vermeden uçuşuna devam etti. İçindeki haykırmaya devam ediyordu: "Karanlıkta uçman gerekseydi baykuşun gözü gibi bir çift gözün, beyninde uçuş haritaların, şahinlere özgü kısa kanatların olurdu"

İşte cevabı bulmuştu... Kısa kanatlar. Bir şahininki gibi kısa kanatlar. Uçarken kanatlarını bükmeli ve sadece kanat uçlarıyla uçmalıydı ki böylelikle hızlı uçuşta daha rahat hareket edebilecekti. Hemen yükseldi ve geçmişteki kalan başarısızlıklarını, yapacağı bir hata sonucu ölüme gideceğini, az önce aldığı kararları aklına dahi getirmeden kanatlarını vücuduna yapıştırıp sadece dar ve sivri uçlarını rüzgarın etkisine bırakarak dimdik bir pikeye geçti. Kanat uçlarını hafifçe döndürüp bir kavis çizerek pike yaptığı zaman ay ışığında gümüş bir gülle gibi yol alıp göğe yükselebiliyordu. Büyük bir sevinç duygusu oluşmuştu içinde. Saatte yüzkırk mile çıkmıştı ve kendisini kontrol edebiliyordu.

Yüzkırk milin haklı gururunu düşünmeden daha yükseğe, binaltıyüz metre yüksege çıksaydı alacağı hızı düşünmeye başlamıştı. Tüm sözlerini unutmuş, ne ailesini ne de sürüsünü düşünüyordu. İçinde kavrulan tek şey soruları bulmak ve cevapları öğrenmekti.

"Şafak vaktinin ilk ışıklarıyla uçuş denemelerine yeniden başlamıştı, Jonathan. Binbeşyüz metreye tırmandığında balıkçı tekneleri sessiz mavi denizin üzerinde minik bir leke gibi görünüyor, kahvaltı için çırpınıp duran martı sürüsü bir toz bulutunu anımsatıyordu. " (Sf. 21)

O yükseklikten kanatlarını vücuduna doğru çekerek denize doğru dikey olarak pikeye geçti. Sürekli hızı artıyordu. Bu hızda rüzgar sertleşiyor ve daha hızlı gitmesini engelliyordu... Bu kadar yüksek hızda kanatlarını açarsa gövdesi paramparça olurdu.

"Mutluydu... Onun için hız güçtü... Hız yaşamdı... Hız sevinçti..." (Sf. 23)

Yolunun üzerindeki balıkçı teknesi ve martı sürüsüne bir meteor hızıyla yaklaşırken o, pikeden çıkmaya gayret ediyordu. Duramıyordu ve daha da kötüsü bu hızdayken nasıl dönüş yapacağını henüz öğrenmemişti.

"Çarpışmak ölüm demekti." (Sf. 23)

Gözlerini sımsıkı kapattı ve...

Martı Jonathan kapalı gözle saatte iki yüz on mil hızla kahvaltı yapan sürüye çarpmıştı; ancak martıların şans meleği ona gülümsemiş ve kimseye bir zarar gelmemişti. Jonathan gagasını yukarıya kaldırdığında hızı saatte altmış mili buluyordu. Hızını iyice azalttığı zaman kanatlarını açtı. Bir martının ulaşabileceği en büyük hıza, saatte iki yüz on dört mil hıza ulaşmıştı. Bu bir mucizeydi.

Tecrübesini düşündükçe hatalarını ve yapması gerekenleri daha rahat görmeye başlamıştı. O hızdayken tek bir tüyü bir santim kıpırdatmak bile yüksek hızda bir kavis çizmek için yeterliydi, fazlasını oynatırsa fırıldak gibi dönmesi kaçınılmazdı. Jonathan dünyadaki ilk ve tek akrobatı olmuştu. Sürüsüne doğru dönerken yolda takla atmayı, yavaş dönüşü, ters bükülüşü ve fırıldak gibi dönüşü öğrendi. Sürüsüne katıldığı zamansa gece yarısını çoktan geçmişti.

Sürüsündeki diğer martılar öğrendiklerini duyunca çılgına döneceklerdi. Yaşamanın anlamını yavaş yavaş anlıyordu. Balıkçı tekneleri arasında bir ileri bir geri gitmeden, daha anlamlı bir şeydi bu.

"Yaşamın, sevincin, mutluluğun, bilgisizlikten kurtulmanın anlamıydı bu. Kendimizi bilgisizlikten kurtarıp akıllı, bilgili yaratık olarak yetiştirebiliriz. Özgür olabiliriz. Uçmayı öğrenebiliriz." (Sf. 25)

Sahile indiğinde Martı Kurultayı'nın toplanmış olduğun gördü. Yaşlı kurultay başkanı tören sesiyle ortalığı çınlattı. "Martı Jonathan LİVİNGSTON! Ortaya çık!" Böylesi bir çağrı, ya büyük bir onurlandırma ya da onursuzlandırma için yapılan çağrı anlamına gelirdi. Ancak büyük kurultay, bu zamana kadar sürüden hep birilerini onurlandırmak için toplanmıştı. Jonathan, birilerinin kendisini uçuş denemeleri sırasında izlediğini ve bunu diğer sürüye anlattıktan sonra kendisini onurlandırmaya karar verdiklerini düşünmeye başlamıştı ki kurultay başkanı "Martı Jonathan, arkadaşlarının bakışları altında utan, küçül ve ortaya çık" (Sf. 25) dedi.

Jonathan beyninden vurulmuştu. Anlaşılamadığını, hakkının yendiğini düşünüyordu. Ancak kurultay başkanı kendisini aşağılamaya devam ediyordu. Kurultayın önüne utanç adına ortaya çıkmak, toplumdan dışlanması, tek başına uzak, sarp kayalara sürgün edilmesi anlamına geliyordu. Daha da kötüsü bu sırada hiçbir martının söz hakkı yoktu. Ancak Jonathan bu kuralı bozdu:

"Sorumsuzluk mu! Yaşamın amacını anlamını bilip onun için çaba sarf edenden daha sorumlu biri var mı? Binlerce yıl balık kafaları peşinde koşmaktan bıktık. Şimdi yaşamak için bir nedenimiz var. Öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak. Bana bir şans tanıyın, öğrendiklerimi beraber paylaşalım." (Sf. 26)

Ancak sürü taş kesilmişti. Hep beraber "Kardeşlik öldü" dedikten sonra beraberce arkalarını dönüp, kulaklarını tıkadılar. Jonathan'ın Kurultay başkanının dediğini yapmaktan başka hiçbir çaresi kalmamıştı.

Martı Jonathan sonraki günlerini uzaklarda geçirmeye başladı. Üzülmesine üzülüyordu. Üzüntüsü yalnızlıktan değil, diğer martılara yaptıklarının değerini anlatamamış olmaktandı. Ancak artık hergün yeni şeyler öğreniyordu. Yüksek hızla dalış yaparak suyun üç metre derinliğinde bulunan az bulunur lezzetli balıkları avlayabiliyordu. Yaşamını sürdürmek için balıkçı teknesine ve ekmek kırıntılarına ihtiyacı yoktu. Artık vücudunu rüzgar yönünde bırakarak havada uyumayı dahi öğrenmişti. Bu öğrendikleri sayesinde diğer martılar gibi kötü havalarda pineklemek zorunda kalmıyordu. Sürekli gökyüzünde uçuyor ve dilediği havada, dilediği zaman, dilediğince yiyecek bulabiliyordu.

"Uçmayı öğrenmişti bunun karşılığında yalnız kalmaktan hiç pişmanlık duymuyordu." (Sf. 27)

Sonra bir anda onlar geldi. Hava kararmaya başlamıştı. Jonathan sevdiği semalarda süzülüyordu. Yanına yaklaşan martıların vücutlarından yansıyan ışıkla yıldızları anımsatan bu iki martı Jonathan'ın kanatlarının yanında dostluk ve sevgi saçıyorlardı.

Jonathan hiçbir şey söylemeden uçuş taktiklerini sergilemeye başladı. Önce kanatlarını gererek saatte bir millik hızla yavaş uçuş... Ancak o iki kuş da Jonathan gibi uçmuşlardı. Şaşırmıştı... Bu sefer kanatlarını katlayıp saatte yüz doksan mille takla atıp pikeye geçti. Diğer martılar da bu uçuşu kusursuz bir şekilde tamamlamışlardı. Pikeden çıktı ve yükselişe geçti. Martılar bu uçuşları son derece kolay bir şekilde başarıyor ve aynı zamanda da Jonathan'a gülümsüyorlardı. Jonathan düz uçuşa döndüğünde "Pekala!.. Siz kimsiniz"...

Biz senin kardeşleriniz Jonathan, seni evine götürmeye geldik... Jonathan'ın evi yoktu. O sürüsünden dışlanmıştı. Ancak martılar bunu söylerken yukarıya bakıyordu. Yorgundu. Bu yorgunlukla bir kere dahi kanat çırpacak durumda değildi.

"Hayır Jonathan, yapabilirsin. Sen daha önce hırsınla nice deneyler yaptın, şimdi de yeni bir deneyin tam sırasıdır" (Sf. 32)

Jonathan, yapabileceğini biliyordu. "Hazırım!" dedi ve iki martıyla birlikte uzaklaşarak gözden kayboldu.

* * *

Jonathan için için gülümseyerek geldiği yerin cennet olduğunu düşünüyordu. Işık saçan martılarla beraber yeryüzünden gelirken kendi vücudunun parıltısını hissetti.

"Parıldayan gözlerin arkasında tüm zaman yaşamış olan Martı Jonathan vardı artık, değişmiş olan yalnızca dış görüntüsüydü" (Sf. 39)

Bedeni hala bir martı bedeniydi ancak burada eskisinden daha rahat uçabiliyordu. Dünyadaki çabasının yarısını sarf ederek hızını iki katına çıkartabiliyordu. Ancak şimdiki bedeninin dahi aşamayacağı sınırlar vardı ve bunu yaşayınca belirsiz bir düş kırıklığına uğradı.

Etrafında az sayıda martı vardı ancak hepsi uçuş çalışmaları yapıyordu. Dünyadaki yaşantısı hafızasından yavaş yavaş siliniyordu. Bir düzine martı sahilde onu karşılamaya geldi. Yuvasına, yeni yuvasın gelmişti. Yeni arkadaşlarıyla birlikte sahile doğru indi. Diğer martılar Jonathan'dan daha güzel bir iniş yapmıştı. Ancak Jonathan bunu yorgunluğuna verdi. Zaten nerdeyse ayakları yere değer değmez uyuya kalmıştı.

Sonradan uçuş hakkında öğrendiklerini hatırladı. Burada öncekilerden çok daha üstün bilgilere ulaşabilirdi. Zira en başta buradaki martılarda aynı düşünceyi taşıyordu.

"Her biri için yaşamda geçerli olan tek şey kendini yenilemek, bilgiye ulaşmak ve uçmak... Uçmaktı! " (Sf. 41)

Bir sabah uzun uçuş çalışmalarından yorulmuş, bitap düşmüş bir şekilde sahilde dinlenirken arkadaşı Sullivana, "Neden burada bu kadar azız... Oysa benim geldiğim yerlerde..."... Sullivan, Jonathan'ın eşine milyonda bir rastlanan bir martı olduğunu ve bu yüzden de burada çok az martı bulunduğunu ona anlattı. Buraya bir çokları binbir zorlukla ulaşıyordu. Sullivan bile buraya kaç yaşam geçirdikten sonra geldiğini bilmiyordu. Tek cevabı "Binlerce Jon, binlerce!.." olmuştu. Şimdiyse öğrendikleriyle yeni dünyayı kurmaya çalışıyorlardı.

"Bu dünyada bir şeyler öğrenmezsek gelecekteki dünya diğerlerinin aynısı olur. Hep aynı yaşam biçiminde tek düze kurşun ağırlığı kadar anlamsız o sorumluluk hep aynı." (Sf. 45)

Sullivan bunları dedikten sonra kanatlarını açtı ve rüzgar tarafına döndü. Jon'a arkası dönükken "Ama sen Jon, bunları binlerce yaşamdan geçtikten sonra değil, hepsini bir zamanda öğrendin" dedi.

Jonathan sürekli olarak arkadaşı Sullivan ile uçuyordu. Öğrendiklerini onunla paylaşıyor, çalışmalarını birlikte yapıyordu. Bir akşam uçuşa çıkmayan martıların aralarında konuştuklarını duydu. Yaşlı bir martı yakında bu dünyadan ayrılacaktı...

Jonathan bunu duyunca tüm cesaretini toplayıp yaşlı martı Chiang'a yaklaştı. Yaşlı martı ona sevgi dolu gözlerle bakmıştı. Jonathan yaşlı martının yanına iyice sokulduktan sonra "Chian! Burası cennet değil değil mi?" diye sordu. Yaşlı martının yüzüne ay ışığı gibi bir gülümseme yayıldı. "Öğreniyorsun. Yine öğreniyorsun Martı Jonathan" dedi.

Jonathan: "İyi ama bundan sonra ne olacak. Nereye gidiyorsunuz? Cennet diye bir yer yok mu?"

Hayır Jonathan, cennet diye bir yer yok. Cennet ne bir mekandır ne bir zaman. Cennet yetkinliğin ta kendisidir.", "Yetkin hıza ulaştığında cennete ulaşılır. ...yetkinlik sınır tanımaz." dedi (Sf. 46)

Bunu der demez Chiang bir anda gözden kayboldu ve ilerideki kıyıda belirdi ve sonra tekrar kayboldu, Jonathan'ın omuz başında belirdi. Jonathan şaşırmıştı. Cennet hakkındaki sorularını unutup Chiang'a bunu nasıl yaptığını, ne kadar uzağa gidebileceğini sordu. Yaşlı martı alçak gönüllü bir tavırla düşünebildiği her yere ve zamana gidebileceğini ve gittiğini söyledi.

Jonathan öğrenme hevesiyle yaşlı martıya bunu öğrenmek istediğini söyledi. Chiang Jonathan'ın bu isteğini kabul etti ve ona bunu nasıl yaptığını öğretmeye başladı.

"Herhangi bir düşünce kadar hızlı uçabilmek için oraya şimdiden vardığına inandırmalısın kendini. Chiang'a göre bu işin ilkesi Jonathan'ın bir kanat açıklığı kadar olan rotasını sınırlandırılmış bir martı olarak görmemesiydi." (Sf. 48)

Bu işin ilkesi ve gerçek özü her yerde evrenin ve zamanın ötesinde yaşadığının bilincine varmaktı. Jonathan bunu öğrenebilmek için güneşin doğuşundan batışına kadar çalışmaya başlamıştı. Ancak tüm bu çalışmasına rağmen bir arpa boyu yol ilerleyemiyordu. Yaşlı öğretmeni ona ısrarla doğal inançları unutmasını söylüyordu.

Bir gün Jonathan gözleri kapalı derin düşüncelere daldığında aniden Chiang'ın ne demek istediğini anladı. Onun dedikleri tabiki de doğruydu... Ağzından "Sınırlandırılmamış bir martıyım ben." cümleleri çıktığında gözleri ışıldıyordu.

Gözlerini açtığında bir anda bambaşka bir deniz kıyısında buldu kendisini. Burada ağaçlar su kıyısına kadar uzanmış, tepelerinde sarı güneşler dönüyordu. Başka bir evrendi burası.

Chiang "Öğrendin" dedi, Jonathan'a. Muhakkak ki kendisini kontrol altına alabilmesi için çok çalışması gerekliydi. Ancak sonuçta Jonathan öğrenmişti. Şu anda nerde olduklarını dahi bilemiyordu. Bir çift güneşi bulunan gökyüzüne bakıp "BAŞARDIM" dedi.

Döndüklerinde hava kararmıştı. Diğer martılar Jonathan'ın başardığını anlamışları ve ona hayranlık dolu gözlerle bakıyorlardı. Çünkü Jonathan'ın olduğu yerden bir anda kaybolduğunu görmüşlerdi.

Yaşlı martı Chiang, Jonathan'a geçmişe geleceğe uçmanın esaslarını da öğretmeye kararlıydı. Ancak bunlar henüz başlangıçtı. Jonathan, bunların hepsini başardıktan sonra sevginin ve iyiliğin anlamına ermek için hazır olacaktı.

Bir gün Chiang ortadan kayboldu. Tüylerinin ışıltısı giderek artıyordu ve hala öğrencilerine öğrendiklerini unutmamalarını, ilerletmelerini söylüyordu. Parlaklığı göz kamaştıran bir şekle büründüğü zaman ortadan kayboldu.

"Son sözü 'Jonathan, sevgi üzerine çalışmayı sürdür' olmuştu". (Sf. 51)

Günler ilerledikçe Jonathan geride bıraktığı dünyayı düşünmeye başlamıştı. Dünyada şimdiki bilgisinin yüzde onu olsaydı, yaşamı ne kadar yüceleceğini düşünüyordu. Ancak asıl önemlisi "Varlıklarını sınırlandıran çemberi kırmaya çalışan, ekmek kırıkları için değil, uçmanın gerçek anlamını anlamak için uçan bir martı var mı?" sorusunun cevabını arıyordu.

Ancak Sullivan, Jonathan'ı bu fikrinden caydırmaya çalışıyordu. Bir kere onun sürüden dışlandığını ve ne söylerse söylesin onların arasına geri dönemeyeceğini söylüyordu.

Ancak Jonathan kararlıydı "Geri dönmeliyim Suliy, dedi. Sonunda öğrencilerim iyi yetişti, yeni öğrencilerin eğitimi için sana yardım ederler." (Sf. 53)

Sullivan tartışmadan içini çekti ve onu özleyeceğini söyledi.

"Utan Suliy diye seslendi Jonathan 'Aptalca davranma, eğer dostluğumuz zamana ve mekana bağlıysa, zamanı ve mekanı yendiğimizde dostluğumuzu yıkmış oluruz.' Sınırsız zamanı ve uzaklığı yaşıyoruz biz. Uzaklığı yenince aynı yerdeyiz, zamanı yenince hep aynı zaman, aynı anın içindeyiz. Böylece her an birlikte olacağımızı düşünmedin mi?" (Sf. 56)

Sullivan gülümsedi ve "Elveda dostum benim" dedi. Sullivan' bunları söylerken Jonathan, uzaklaşmaya başlamıştı bile.

* * *

Jonathan'ın sürüsünden Martı Fletcher Lynd, genç olmasına rağmen Jonathan'a ne kadar hiçbir sürü tarafından bu kadar büyük adaletsizlik yapılmadığını biliyordu. Sarp kayalara doğru uçarken, kim ne derse desin uçmanın bir yerden bir yere ulaşmak için kanat çırpmaktan daha anlamlı bir şey olduğunu düşünüyordu. Öyle değil miydi? Sinekler bile kanat çırparlardı.

Bunları düşünürken bir anda kafasının içinde bir ses duydu. "Onlara karşı sert davranma. Seni sürmekle, onlar kendilerine zarar verdiler zamanlar onlarda görecek senin gördüklerini. Onları affet ve gerçeği anlamalarına yardım et" (Sf. 57)

Martı Fletcher Lynd bir anda yanı başında dünyanın en parlak martısının kanatlarında tek bir tüyünü oynatmadan uçtuğunu gördü. Bu, Martı Jonathan Livingston'du.

Jonathan ona "Söyle bakalım, uçmak istiyor musun?" diye sordu.

Martı Fletcher Lynd'in cevabı açık ve netti...

"EVET UÇMAK İSTİYORUM

Martı Fletcher Lynd, bir gün yuvana dönüp geride kalanlara öğrendiklerini aktarmak için uçmak istiyor musun?

'Evet' diye yanıt verdi Martı Fletcher Lynd." (Sf. 58)

Jonathan, bildiklerini Martı Fletcher Lynd'e öğretmeye başlamıştı. Günler, geceler boyunca çalışıyorlardı. Fletcher, başarısızlıklarına kâh üzülüyor, kâh seviniyordu. İçindeki öğrenme azmi gün geçtikçe büyüyordu. Üç ay içinde Jonathan'ın altı yeni öğrencisi daha oldu. Hepsi de öğrenme tutkuları yüzünden sürülerinden kovulmuştu.

"Jonathan geceleri öğrencilerini sahilde toplayarak uçuş felsefesini öğretiyor, onlara aslında kendilerinin yüce martı düşüncesinin bir parçası olduklarını, uçabilme becerilerininse özlerinin dile getirilmesinin bir ifadesi olduğunu söylüyordu. Yüksek hız denemelerinin, yavaş uçuşlarının ve havada akrobatik uçuşlarının tümünün anlamı bu sınırları yıkmaktır diyordu." (Sf. 65)

Ancak Jonathan hala onları kendilerin sınırlandırılmış martılar olarak gördüklerini biliyordu. Israrla bunu onlara anlatmaya çalışsa da anlattıkları genç martılara masalmış gibi geliyordu.

Bir ay sonra Jonathan "Sürüye katılmanın zamanı geldi" dedi.

Bunu duyan yedi öğrenciden Henry Calvin geriye dönmenin anlamsız olduğunu, kendilerinin kovulmuş kuşlar olduğunu, dönmek için onları zorlayamayacaklarını Jonathan'a anlattı. Ancak Jonathan, özgürlüğün ne demek olduğunu biliyordu. Nereye gidebileceğini ve neyi başarabileceğini öğreneli çok olmuştu.

Jonathan'ın kararlılığını gören öğrenci martılar şayet bir savaş yapılması gerekiyorsa onun yanında olmak istediklerini anlayıp sürüye doğru kanatlarını rüzgarla doldurdular. Saatte yüzotuzbeş mil hızla sürünün içine girdikten sonra ters dönerek keskin birer takla attıktan sonra tek bir kuş gibi yere indiler. Jonathan sanki günlük bir çalışmanın içindeymiş gibi "Havada birleşmede biraz geciktiniz" demişti.

Sürüde olağan bir şimşek çakmıştı. Fletcher kavga hazırlığı içindeydi. Ancak sürünü şaşkınlığını gördükten sonra bir kavganın çıkmayacağını anlamıştı.

"Bazı genç martılar 'onlar kovulmuş olabilir, ama...' diye düşündükten sonra, 'söyler misiniz, böyle uçmayı nerden öğrendiniz?" diye sordular." (Sf. 68)

Başkanın emri tüm sürüye ancak yarım saat sonra yayıldı. Kimse bu sürgün edilmiş martılarla konuşmayacaktı. Sürgünlere bakanlar bile yasaları çiğnemiş sayılırdı. O andan itibaren tüm sürü onlara sırtını döndü. Fakat Jonathan bunları görmezlikten geliyordu. Martı Martin'e "Alçak hız uçuşunu biliyorum derdin. Bize göstermedikçe bunu biliyor sayılmazsın. Haydi göster bakalım. UÇ!.. " diye bağırdı.

Martı Martin alçaktan uçuşu hiçbir zaman iyi yapamamıştı; ancak Jonathan'ın gürleyen sesinden aldığı ilhamla mükemmel bir şekilde alçaktan uçtu. Ardından Martı Charles Roland büyük dağ rüzgarlarından faydalanarak yedibinbeşyüz metre yukarıya uçtu. Döndüğünde sıcaktan morarmış haldeydi ancak yarın daha yukarıya çıkmaya da kararlıydı. Hava akrobasisini seven Fletcher'se olaltı sayışlı dik uçuşunu başarıyla tamamladı. İzleyenler bu gösterilerden büyük zevk almışlardı.

Sürüden sesler yükselmeye başlamıştı. Jonathan ve öğrencilerinin ayrıcalıklı kuşlar olduğunu, özgürlüklerini sınırlayan sürünün kendi yasası ise onu da kaldırıp atmanın gerekip gerekmediğini fısıldaşıyorlardı.

"Sürüden bir ses daha yükseldi 'Senin gibi uçmayı nasıl beklersin bizden. Sen ayrıcalıklı bir kuşsun. Öteki kuşlardan farklısın'.

Fletcher'e bakın! Lowell! Charles Roland! Judy Lee! Onlar da mı ayrıcalıklı kuşlar, diye yanıtladı Jonathan. Ne ben sizlerden farklıyım ne de onlar bizlerden. Aramızdaki tek fark onlar ne olduklarının bilincine vardılar ve bunu yaşamaya başladılar.

Fletcher'in dışındaki bütün öğrenciler nasıl bu farkı şimdiye kadar anlamadık diye düşünüp tedirgin oldular." (Sf. 72)

Jonathan'ın öğrenci kitlesi her geçen gün biraz daha kalabalıklaşıyordu. Kimisi öğrenmek için, kimisiyse küçümsemek için katılıyordu onlara.

Fletcher'in korkularıysa gün geçtikçe büyüyordu. Sürünün içindeki fısıldaşmalar kulağına gelmişti. Sürü, Jonathan'ın "O, yüce martının oğlu değilse, onbin yıl ilerisini yaşamış bir martıdır" dediklerini duymuştu.

Bunu duyunca Jonathan'ın içi burkulmuştu... Fletcher'e bakıp "İşte yanlış anlamanın sonucu. Ya tanrı derler ya da şeytan" dedi.

Bir hafta sonra Fletcher hızlı uçuş denemeleri yaparken bir martı karşısına çıktı ve Fletcher o martıya çarpmamak için müthiş hızlı bir dönüş yapmak zorunda kaldı. Bu dönüş sonucu granit kayalara saatte ikiyüz mil hızla çarpmıştı.

Ancak Fletcher'in çarptığı kaya sanki başka dünyalara açılan sert ve iri bir kapıydı. Çartığı anda kayalara şok, korku, unutmak, anımsamak, üzüntü ve pişman, çok pişman, olmak gibi duyguları bir anda ve çok yoğun olarak yaşamıştı.

Martı Fletcher Lynd ölmemişti. Gözünü açtığında Jonathan'ın yanında buldu. Ölmediğine, hala yaşıyor olduğuna inanamıyordu. Öğreniyordu...

Fletcher, gözlerini tekrar açtığında sürünün ortasında buldu kendisini. Fletcher'in bir anda sürünün ortasında bittiğini görenler haykırarak kaçışmaya başladılar.

"Yaşıyor...Ölmüş olan yaşıyor" (Sf. 75)

Sürü Jonathan'ın şeytanlığından emindi artık. "ŞEYTAN! ŞEYTAN!" diye bağırarak Jonathan'ın üzerine doğru yürümeye başladılar. Jonathan Fletcher'e, "Ne dersin Fletcher, uzaklaşalım mı buradan" dedi. Fletcher "İşte buna hayır diyemiyorum" dedikten sonra bir anda boşlukta uçuyor olduklarını gördüler.

Fletcher yine şaşırmıştı. "Biz buraya nasıl geldik?"...

Jonathan'ın bilgece cevabından sonra Fletcher şaşkınlığının etkisinden çıkarak "Ne dersin Jon, hala onlara bir şeyler öğretecek kadar onları seviyor olabilir miyim?" diye sordu.

Jonathan kesin bir şekilde "Hayır" dedi.

"Hayır, kötülüğü, kindarlığı sevemezsin, senin sevdiğin her martının içinde var olan gerçek martı ve onun iyi yanıdır.

Senin yapacağın şeyde, bu iyi yanları görmelerine yardımcı olmaktır ve öylesine zevkli bir şeydir ki bu, asla vazgeçemezsin. Zaten gerçek sevgi de budur." (Sf. 77)

Jonathan bunları söyledikten sonra Fletcher'e ayrılma vaktinin geldiğini söyledi. Bunu hiçbir zaman aklına getirmeyen Fletcher, Jonathan'ın gidemeyeceğini, kendisinin öğretmen olduğunu söyledi. Ancak Jonathan haklıydı. Bir yerlerde başka eğitmenlere ihtiyaç duyuluyor olabilirdi.

Jonathan'ın bedeni havalandı. "Hakkımdaki saçma söylentilere ve beni tartışmalarına izin verme Fletcher. Ben bir martıyım ve uçmayı seviyorum... Hepsi bu..." (Sf. 78)

Jonathan gözden kayboldu. Fletcher Jonathan'ın kaybolan siluetine bakarken öğrenmek için can atan bir martı sürüsüyle karşılaştı.

"Her şeyden önce şunu unutmayın dedi ve hüzünlü bir sesle devam etti. 'Bir martı, sınırsız bir özgürlüğün kavramıdır, yüce martının bir imgesidir. Bedeniniz ise bir kanat ucundan diğer ucuna kadar düşüncenizin kendisinden başka bir şey değildir" (Sf. 79)

Pekala... Düz uçuş eğitimiyle başlayalım...

"İşte sevgi buydu ve yüreği coşkuyla dolmuştu. 'Hiçbir sınır yok değil mi Jonathan?' diyerek gülümsedi. Öğrenme yarışı başlamıştı."

~ SON ~