MUSA VE YAHUDİLİK // Hayrullah Örs

bünyamin Ergün Ça, 25/04/2012 - 08:37 tarihinde yazdı

Vaat Edilmiş Ülke İçin Savaşlar ve Yerleşme


Ve Nuh oğlu Şeşu, hikmet nuru ile dolu idi;
çünkü Musa ellerini onun üzerine koşmuştu;
ve İsrail oğulları onu dinliyorlardı ve
Rabbin Musa'ya emretmiş olduğu gibi yapıyorlardı.
(Tevrat)

İsrail oğullarının Vaat Edilmiş Ülke'yi ele geçirmek için savaşa hazırlandığı sıralarda, Priamos'un haşmetli şehri Troya'nın da artık sonu gelmişti. Çok geçmeden, İlkçağın ünlü destanına, İlyada'ya konu olan savaş başlayacaktı. Yıl M.Ö. 1200 y ada buna pek yakındı. Tam bu yıllarda Boğazköy arşivi artık susmaktadır. Hitit İmparatorluğu da tam bu sırada dağılmış olacaktır. Son imparator Tuthalya önemsiz bir kişidir. Ondan sonra Hitit İmparatorluğu'nun yerinde sayısız beylikler belirmiştir.

Hitit İmparatorluğu artık yoktur, ama Mısır'da bundan yararlanacak güç kalmamıştır. Hayalci Akenaton'un saltanat devresinden sonra Mısır günden güne daha da zayıflamıştır. Ürdün bölgesi üzerindeki egemenliği gevşemiştir. Kenan'ın da bu durumu bundan daha iyi değildir: boyuna sürüp giden isyanlar, hükümetçiklerin ve özgür şehirlerin birbirleriyle boyuna savaşmaları, Mısır işgal kuvvetlerinin yağmacılıkları, burasını harap etmiştir.

Hiksosların Mısır'dan kovuluşlarından beri Filistin Mısır'ın bir ili olarak kalmıştı. Hiksoslar zamanında burad abir çeşit feodalite kurulmuştu. Bencil ve zorba soyluların yönetimi halkı yarı köleler haline getirmişti. Mısırlılar da bu sistemi sürdürdüler, yerli hükümdarı istedikleri gib idavranmakta serbest bıraktılar; yeter ki kendilerine vergilerini vaktinde ve tam olarak versinler! Onların ordu beslemesine bile izin veriyorlardı. Bu küçük devletlerde savaş arabaları soylulara mahsustu, halktan olanlar yaya savaşırlardı. Şehirler arasındaki kanlı savaşlara Mısırlılar aldırış bile etmezlerdi. Vergi toplama işini, garnizonlardan yeteri kadar güç alan vergi memurları kolaylıkla sağlamaktaydı. Mısır'ın buradaki yönetim merkezleri Gazze ile Yafa (Yoppe) idi. Memleketin yolları, haraca bağlanmış olan devletçiklerin angarya ile çalıştıkları halk tarafından yapılmıştı ve bakımını da gene onlar sağlamaktaydı. Mısır hesabına işletilen, Nasıra'nın güneyindeki verimli topraklarla, Lübnan sedir ağacı ormanlarının işletilmesi de gene böyle, angarya yoluyla olmaktaydı. Ama Mısırlı haraççılar her türlü yolsuzluğa eğilimliydiler. Askerlerin ihtiyaçları için harcanacak paraları ceplerine indirmekten çekinmezlerdi. Giritliler, Araplar ve Nubyelilerden derlenmiş olan bu kiralık askerler de geçimlerini, korumasız şehirleri yağma etmekle sağlarlardı.

Bu bozuk yönetim altında memleket tükenmekteydi; nüfusu da gittikçe azalıyordu. Kazılarda bulunan bu döneme ait mezarlar daha eskilerin zenginliklerine karşı,pek yoksulcadır. Şehir suları dayanıksız ve zayıftır. Yalnız deniz kıyısı şehirleri, Lübnan dağlarının ardında kaldıkları için bu iç savaşlardan etkilenmiyor ve zenginliklerini sürdürüyordu.

İsrail oğullarının Vaat Edilmiş Ülke'ye yerleşmesine yardım eden bir olay da M.Ö. 13. yüzyılın sonunda, yeni bir göç dalgasının, Ege denizi kıyılarından harekete geçerek, denizden ve karadan Küçük Asya'yı istila edişidir. Bunlara "Deniz Halkları" genel adı verilmektedir. Bunlar Hint-Avrupa kavimlerindendi. Bu istila Mısır'la Kenan'a yönelmişti, onun için İsrail'in henüz bundan korkusu yoktu, çünkü daha Şeria'nın doğu tarafında bulunuyorlardı. Ama, iç savaşlarda zayıf düşmüş olan Kenanîler bu saldırganlara karşı koymak zorundaydılar. İşte İsrail oğullarının Yeşu'nun komutasında harekete geçtikleri sırada durum Kenan hükümetleri ve şehirleri için böyle bir felaketli, ama İsrail için çok uygundu.

Yeşu, Efraim kabilesindendi, adı "Yahve kurtarıcı" anlamına gelir. Tevrat'a göre tâ Mısır'dan çıkıştan beri hep Musa'nın yanında bulunmuş, her işte onun yardımcısı, âdeta sağ kolu olmuştur. Şimdi İsrail'in başkomutanıdır. Elbette Yave artık ona talimat vermektedir.

Tevrat'ın Yeşu Kitabı baştan başa savaş, katliam, işkence hikâyeleriyle doludur. Bunlar, İsrail oğulları tarihini tamamiyle içine almak iddiasında olmayan kitabımız için fazla ayrıntılardır. Ama iki olayı, dikkati çektikleri için,kaydediyoruz:

Tevrat'a göre İsrail oğulları, Şeria ırmağını geçerken ırmak çekilmiş ve hepsi ıslanmadan batı tarafına geçmişlerdir. (1906 yılında da bir heyelan Şeria'nın yolunu tıkamış ve Eriha yakınlarında ırmağın yatağı kurumuştu, bu mucizenin aslı da bu olacaktır.) Karşı tarafta Yahve, Yeşu'ya: "Sen taştan bıçaklar yapıp İsrail oğullarını yeniden sünnet et," der. Tevrat'a göre bunun nedeni, bütün İsrail oğullarının çölde doğmuş olmaları ve bu yüzden sünnetsiz kalışlarıdır. Ama gerçekte bunun nedeni, İsrail oğullarının dinsel birliğinin aslında Şeria'nın doğu tarafında meydana gelmiş olmasıdır. Kitabımızın başında da söylediğimiz gibi, İsrail oğullarının tümüyle Mısır'dan çıkanlardan ibaret olması efsaneden başka bir şey değildir. İsrail oğulları Şeria'nın doğusunda, daha sonra batısında da, aynı dili konuşan kabilelerin birleşmesi ve daha önce tek bir kabilenin, heykeli yapılmayan tanrısı Yahve'yi kendilerinin tanrıları olarak da kabul etmeleriyle meydana gelmiştir. Yahve'nin ümmeti olmanın ilk şartı da sünnetli olmaktı. Herhalde Yeşu'nun bu sünnet hikâyesi bunu değiştirmiş bir şeklidir.

İkinci hikâye, edebiyata da geçmiş olan, Eriha duvarlarının yıkılışı olayıdır. Bundan önce de söz etmiştik: Tevrat'a göre Yeşu, orduyu, Eriha şehrinin surları etrafında yedi gün dolaştırır. Ahit Sandığının önünde de yedi kâhin gitmekte ve Yubel borularını (ileride göreceğimiz Yubel yılında çalınan borular) çalmaktadırlar. Yedinci gün duvarlar kendiliğinden yıkılır ve İsrail oğulları, Yahve'nin onlara verdiği şehirdeki "erkek ve kadın, genç ve ihtiyar herkesi, bütün öküz, koyun ve eşekleri, şehirde olanların hepsini" kılıçtan geçirirler. İlkçağ için pek olağan, ama bir Kutsal Kitapta hiç de hoş olmayan bu hikâyenin de bir gerçek çekirdeği olduğunu anlatmıştık: Kazılarla, aşağı yukarı M.Ö. 1200 yılında bir deprem sularında yıkılmış ve şehrin yanmış olduğu meydana çıkmıştır. Demek, İsrail oğulları Eriha'yı almak ve halkını kılıçtan geçirmek için, oralarda sık sık görülen bir depremden yararlanmışlardı.

İsrail oğullarının bu saldırılarının hangi yılda olduğu kesin olarak bilinmemektedir, biz de ortalama 1200 demekle yetindik. Ama Mısır dilindeki yazıtlarda tek bir defa İsrail adı geçmektedir, ki bu da Firavun Merenptah'ın 5. yılında dikilen bir zafer anıtındadır. Bu da M.Ö. 1230 yılı demektir. Şu halde İsrail oğullarının o sıralarda bu bölgenin egemenliğini ellerinde bulundurdukları anlamına gelmez, bu çok daha sonra olabilmişti. Yeşu'nun direnç göreceği yerlerden kaçındığı ve ancak kolayca ele geçirebileceklerine saldırdığı tahmin edilebilir. Zaten bu göçebelerin gücü, müstahkem şehirleri zaptetmeye yetmezdi. Geçtikleri yerleri yakıyor, yıkıyor, yağma ediyorlardı. Ancak Şeria'nın iki yakasında, tepeler arasındaki az korunmuş şehirleri zaptedebiliyorlardı; verimli vadiler Kenanîlerin elindeydi. Birçok kuşak boyunca da öyle kaldı. İsrail yayaları savaş arabalarına karşı bir şey yapamazdı. Ama işin en dikkate değer tarafı, bu göçebelerin, ellerinde toprak geçirince hemen yerleşmeleri ve çiftçi olmalarıdır. Yoksa, bu topraklara göçebelerin saldırışları her zaman olagelmişti. Ama bunlar akın sonunda çekilip giderlerdi. İsrail oğulları öyle yapmadı; herhalde çiftçi halktan bir kısmı da onların tanrısını benimsedi ve göçebeler bunlarla kaynaştı. Çadırlarını bıraktılar ve eğer zaptettikleri şehirlerdeki evlere yerleşemedilerse, kendilerine kulübeler yaptılar. Bu ilkel evlerin kalıntıları kazılarla meydana çıkarılmıştır, bunların bir kül tabakası üzerine kurulmuş olması, yerleşmelerinden önce İsrail oğullarının buraları ne hale koyduklarını anlatmaktadır. İsrail oğullarının tamir ettikleri şehir suları da pek beceriksizce, pek zayıf yapılmıştır. Bu bir yandan onların beceriksizliklerinden, bir yandan da böyle ağır işlere pek gelemediklerindendi. Bu karakteri İsrail oğulları daima muhafaza etmişlerdir: Emir kulu olmayı sevmezlerdi. İleride de bunu göreceğiz.

Tevrat'a göre Yeşu, İsrail oğullarını Vaat Edilmiş Ülke'ye kavuşturup toprak dağıtımını yaptığı sırada artık yaşlanmıştır 110 yaşına varmıştır. Bir gün İsrail kabilelerinin hepsini Şekem'de toplar, onların başlarını, hâkimlerini ve reislerini yanına çağırır ve onlara Yahve'nin buyruklarını bildirir. Bu uzun söylevin şu parçası dikkate değer: "Ve şimdi Rabden korkun ve kemâlde ve hâkikatte ona kulluk edin; ve Irmağın öte tarafında ve Mısır'da atalarımızın kulluk ettiği tanrıları atın; ve Rabbe kulluk edin. Ve eğer Rabbe kulluk etmek gözünüzde kötü ise, atalarınızın kulluk ettikleri Irmak ötesindeki tanrılara mı, yahut memleketlerinizde oturduğunuz Amorîlerin tanrılarına mı, kime kulluk edeceğinizi bugün seçin; fakat ben ve evim halkı biz Rabbe kulluk edeceğiz. " (Yeşu: 24, 14-15.) Buradaki Irmak, Şeria ırmağıdır. Yeşu'nun bu sözleri, karşısındakilerin, Şeria'nın öte yakasından savaşla geçip buralara gelmiş bir halka değil, o tarafın yerli halkından olan bir kitleye hitap ettiğini açıkça göstermektedir. Aralarında Mısır da söz konusu edilmekteyse de bu önceden de söylemiş olduğumuz gibi, sadece bir kabilenin, Yusuf Evi'nin Mısır'dan geldiğini, diğerlerinin başka başka soylardan geldiğini anlatır.

Yeşu bunları söyledikten sonra, İsrail oğullarına yemin ettirir, bu yemini bir taşa kazdırarak anıt olarak diker. Bundan az sonra ölür. Onu Gaaş dağının kuzeyinde, kendi payına düşen toprakta gömerler. İsrail oğullarının, tâ Mısır'dan buraya kadar getirdikleri, Yusuf'un kemiklerini de (mumyası olmalı) Yakup'un vaktiyle satın almış olduğu bir tarla içindeki mağaraya gömdüklerini de okuyoruz. Bunun gerçek olması imkânsızdır, Musa'yı nereye gömdüklerini bile unutanlar, bir mumyayı uzun yıllar birlikte taşırlar mıydı acaba?

Hâkimler
Göçebelikten çıkmış, daha doğrusu bir kısmı yarı göçebe olarak yaşayan İsrail oğulları henüz bir devlet kurmuş değillerdir. Bu sırada onları birleştiren tek bağ Yahve kültürüdür. Bu görülmez tanrının boş tahtı olan Sekine Tabutu (ya da Ahit Sandığı) artık gezginlikten kurtulmuş, o da şehre yerleşmiştir. Ahit Sandığı önce Şekem, sonra Beyt-El, nihayet Gilgal'e konmuştu. Bu şehirlerin her üçü de eski Kenanîlerin kutsal şehirleriydi, toprak dağıtımında da Yusuf Evi'nin hissesine düşmüştü. Bu kabile Efraim, Manasse ve Bünyamin kabileleriyle ilgili idi. Yahve kutsal yerini etrafında artık bir amphiktyonia'nın meydana geldiği anlaşılmaktadır. Bundan önceki, çoğu efsanelerden ibaret olan iddiaları bir tarafa bırakırsak, asıl İsrail oğullarının artık burada ve bu devrede ulus haline geldiklerini kabul edebiliriz. Böyle altılı ya da on ikili amphiktyonia'ların nasıl ve neden meydana geldiği, kitabımızın başında açıklanmıştı. Kutsal bir yere bağlı kabileler, sayılarına göre, ayda ya da iki ayda bir, kutsal yerin hizmetini ve korunmasını üzerlerine alırlardı. Şeria'nın doğusunda,sonradan Ammon, Moab ve Edom krallıkları haline gelen Aramî toplulukları da gene böyle bir amphiktyonia ile başlamışlardı. Belki, Yusuf Evi ile birlikte göçen Aramî göçebeler Şekem'deki Ahit Sandığı etrafında altılı bir kutsal birlik kurmuş olacaklardır. Bu birliğin üyeleri de Yusuf, Manasse, Euraim ve Bünyamin ile diğer iki Aramî kabilesi olabilir. Kenanîlerin sert yönetiminden ve zulümünden kaçan Aramîlerin buraya göçleri sürdü. Kalabalıklaşınca, birlik altılıdan on ikiye çıktı. Bu sırada Kenanî kültürünün etkisinde kalmamaları da imkânsızdı. Çobanlıktan çıkan Aramîler, kendilerininkine çok yakın olan Kenan dilini ve adha üstüno lan Kenan kültürünü aldılar. Hatta yerli Kenanîlerin büyük bir kısmının da, Tevrat'ın iddia ettiği gibi, tümüyle imha edilmemiş ve onların da bu kutsal birliğe girmiş olmaları çok muhtemeldir. İsrail oğullarının Yakup'un on iki oğlundan türemesi hikâyesi de işte bu on ikili kutsal birliğin kurulmasından sonra, kabileler arasında daha sıkı bir bağ kurmak isteyen kâhinler tarafından çıkarılmış, güzel bir efsaneye bağlıdır.

Bu sırada İsrail siyasî bir bütün meydana getirmiyordu. Her kabile kendi başına buyruktu, kendi reisinden başkasına boyun eğmek zorunda değildi. Bir kabile hücuma uğrarsa ötekiler savaşa katılmayabilirlerdi. Hatta kendi aralarında kanlı savaşlar bile olurdu: Mesela bir Levilinin odalığının ırzına geçilmesi olayı sonunda bütün İsrail oğulları Bünyamin kabilesine karşı harekete geçmiş ve onların bütün şehirlerini yakmış, hemen hemen bütün Bünyaminlileri kılıçtan geçirmişlerdi. Sağ kalan ancak bir avuç erkek olmuştu. İsrail'in bir Evi'nin, yani kutsal birlikten bir üyenin eksik kalmaması için bulunan çare de pek hoş değildir. Bunu Tevrat'tan okuyalım: "İsrailliler Bünyamin soyuna kız vermemek için yemin etmişlerdir. Fakat İsrail'in bir kabilesinin eksilmesine üzülürler ve derler ki: İsrail sıptlarından biri koparıldı. Onlara, geri kalanlara karı bulmak için ne yapalım? Çünkü onlara karı olarak kızlarımızdan vermemeye Rabbin hakkı için and ettik." Buna bir çare bulurlar: O gün Mitspa'ya Bünyamin'e karşı ittifak yeminine gelmemiş olan, Yabeş-Gilead ahalisini, kadın ve çocuklar dahil, kılıçtan geçirmeyi, yalnız evlenmemiş kızlardan dört yüzünü alıkoyarak bunları Bünyaminlerin sonuncularına vermeyi kararlaştırırlar. Dediklerini de yaparlar; sonra Bünyamin souyndan kalanları çağırır ve -gene İsraillilerden olan- bu zavallı kızları onlara verirler, ama bunlar yetmez. "Ve kavim Bünyamin'den ötürü acıklandı (...) Ve cemaatin ihtiyarları dediler: Kalanlara karı bulmak için ne yapalım? Çünkü Bünyamin'den bütünkadınlar helak edildiler. Ve dediler: (...) biz onlara kızlarımızdan karı veremeyiz; çünkü İsrail oğulları Bünyamin'e karış veren lanetli olsun, diye ant etmişlerdi (...) Şilo'da yıldan yıla Rabbin bayramı vardır. Ve Bünyamin oğullarına emredip dediler: Gidin ve bağlarda pusuya yatın ve bakın, Şilo kızları raksetmeye çıkarsa, kendiniz için, her biriniz kendisine karı olarak Şilo kızlarından tutun ve Bünyamin diyarına gidin." (Hâkimler: 21, (1-21.) Bünyamin oğulları bunu yapar ve yeniden üremek üzere yerlerine giderler. Gene böyle bir savaş da Efraimlilerle Gileadlılar arasında geçer, bunda da Gileadlılar yakaladıkları adamlardan şibbolet (başak) kelimesini söylemesini isterler. Efraimliler Ş harfini söyleyemedikleri için sibbolet deyince, Gileadlılar onları boğazlar (Hâkimler: 12:6). Kutsal Kitapta böyle olayların hikâyelerinin sonunda sık sık: "O günlerde İsrail'de kral yoktu; herkes gözünde doğru olanı yapardı," sözü geçmektedir.

İşte bu anarşi ve oluş devresinde İsrail'in önderleri olan altı büyük, altı da küçük hâkimin (İbranîce şofet) adlarını Hâkimler Kitabında buluyoruz. Büyük hâkimler: Oteniel, Ehud, Barak (nebîye Debora ile birlikte) Gideon (oğlu Abimelek'le birlikte), Yeftah ve Şimşon (Samson); küçük hâkimler de: Samgar, Tola, Yair, İbzan, Elon ve Abdon'dur.

İsrail'in tehlikeye düştüğü sıralarda bunların adlarını Tanrı vermekte, yani kâhinler Tanrı adına bu tayini yapmaktaydılar. Hangi kabilenin savaşı idare edeceğini de gene onlar, Tanrı adına, belirlerdi. Bu devrede İsrail yavaş yavaş teokrasi rejimine girmişti. Kutsal birliğin kalbi, doğal olarak merkezî tapınak diyebileceğimiz, Ahit Sandığının bulunduğu şehirdi. Ahit Sandığına bağlı törenleri ve ödevleri yerine getiren din adamları, kâhinler, ağızdan ağıza, gelenekleri sürdürüyorlar ve birliği meydana getiren klanlar ve kabilelerin ayrı ayrı anılarından, ortak bir efsane –tarih yaratıyorlardı. Soylu ailelerden olan bu din adamlarının görevleri babadan oğula kalmaktaydı; amphiktyonie'nin yönetimi de onların elindeydi. Tanrı Yahve ile yapılmış olan antlaşmanın tamamiyle yerine getirilmesini kontrol etmek bunların ödeviydi. Buna çok önem verilirdi, çünkü bildiğimiz gibi bu antlaşma aynı zamanda ahlakî ve sosyal bir kanun, bir ulusun hayat düzeni idi. Yahve bunu onlardan istemekteydi, onlar da bunu resmî olarak taahhüt etmişlerdi. Tanrısal kanunun (şeriatın) tefsircileri ve uygulayıcıları bu kutsal merkezin kâhinleriydi, kabilelerin ve kişilerin sorularına karşı fetvalar veren, kanuna aykırı davrananları yargılayanlar da onlardı. Bu kâhinler heyetinin başkanı İsrail'in baş yargıcıydı. Böylece, manevî egemenlikten yavaş yavaş dünyevî egemenlik, teokrasi doğdu. Sözde, İsrail'in Yahve'den gayri hükümdarı yoktu. Onun adına ve onun emriyle babadan oğula geçen kâhinlik makamlarını işgal eden bu adamlar egemenliği ellerinde tutuyorlardı. Karmakarışık bir göçebe kalabalığı, sadece din yoluyla bir ulus haline geldiği için, Kutsal Birlik de salt dinî -ama çok gevşek- bir devletti. Kenanîler arasında varlığını korumak, topraklarını genişletmek, tehlikeli komşularıyla savaşmak, on iki kabilenin kendi işleriydi. Henüz tam devlet haline gelmek yolunda olan bu teokraside ortak bir dış politika ve ortak bir ordu da yoktu. Eğer iki üç kabile, büyük bir teşebbüs için birleşir ve savaş güçlerini biraraya getirirlerse bu, onların bilecekleri şeydi, amphiktyonia'nın bununla bir ilgisi yoktu.

Bu kadar gevşek, dışarıya karşı toplu hiçbir gücü olmayan bir birliğin kurulması ve yaşaması, ancak İsrail oğullarının Şeria vadisini zapta kalkışmamaları, Kenanî şehir devletlerinin çok sık bulunduğu ovalara saldırmaktan kaçınmaları ve insan oturmayan ya da pek az iskân edilmiş olan dağlık yerlerde yerleşmekle yetinmeleri sayesinde mümkün olmuştu. Çok müstahkem Kenan şehirleri ve o zamanın tankları demek olan savaş arabaları, yeni çifti olan bu göçebelerin göze alamayacakları kadar tehlikeliydi. Hâkimler Kitabında hep Moablılar, Ammonlular ve Suriye çölünden gelen Aramî kabileleriyle savaş hikâyeleri vardır. Bu kitapta şu sözü de okuyoruz: "Ve Rab Yahuda ile Beraberdi; ve dağlık ahalisini kovdu; derede oturanları kovmadı, çünkü demir cenk arabaları vardı." (Hâkimler: 1, 19.)

Her ne kadar koyu ahlakçı Yahve kulları ile, Kenanîler arasında birçok bakımdan büyük ayrılıklar varsa da bunların gene birbirleriyle çok alış verişleri olmuş, aralarında iyi komşuluk ilişkileri kurulmuştu. Ara sıra Kenanîlere uyan zayıf ruhlu İsrail oğulları çıksa da bunu içlerinde hallediyorlardı. Hiç kavga çıkmıyor değildi, ama bunlar kötü sonuçlar doğuracak kadar büyük olaylara yol açmıyordu. Zaten çiftçi olan İsrail oğulları tüccar ve zanaatçı olan Kenanîlere muhtaçtılar. Bu sebeple İsrail için tek bir komuta altında toplanmış bir ordunun gereği yoktu. Dinsel kâhinler devletini, askerî bir güç haline gelmek ve gerçek, organize bir devlet olmak için zorlayacak ortak bir tehlik ehenüz belirmemişti.

Ama bu durum böyle sürüp gidemezdi. Yukarıda da değindiğimiz gibi, kanlı iç savaşlar İsrail'i bir birlik olma yolundan alıkoymaktaydı. Böyle zayıflayan bir toplumun da tışdan gelecek tehlikelere karşı koyması çok zordu. Kenanîlerin, Galile dağlarında oturan İsrail kabilelerini hükümleri altına aldıklarını ve onların yarı-köle gibi kullanmaya başladıklarını da Tevrat'tan anlıyoruz. Özellikle Tekvin: 49, 14-15'te Yakup'un ağzından söyletilen şu sözler dikkate değer:

İssakar, koyun ağılları arasında yatan, kuvvetli eşektir;
Ve iyi olan bir dinlenme yeri,
Ve hoşa giden bir memleket gördü;
Ve yük taşımak için omzunu eğdi,
Ve iş altında bir hizmetçi oldu.

Yakup'un sözde, oğullarına söylediği uzun bir şiiri olan bu bölümün Vaat Edilmiş Ülke'ye yerleşildikten sonra ve millî duygular uyandırmak için yazılmış olduğu açıkça görülmektedir. Kenanîlere uşak olmaktan utanmayan İssakar kabilesiyle de acı acı alay edilmektedir burada. Şiirin Bünyamin savaşından sonra düzenlendiği şu satırlardan anlaşılmaktadır.

Bünyamin yırtıcı bir kurttur;
Sabahleyin avı yutar,
Ve akşamleyin ganimeti paylaşır

Kenanîlere karşı ilk isyan Galile'de patlak verdi. Nebîye D ebora, büyük bir ozan olduğunu anladığımız bu kadın, isyanda önayak oldu. İssakar kabilesinden Abinoam oğlu Barak bu hareketin başına geçti. Debora, Barak'la birlikte savaşa katılmakta ısrar etti ve: "Mutlaka seninle gideceğim; ancak gideceğim yolda şeref senin olmayacaktır; çünkü Rab, Sisera'yı (Kenan krallarından) bir kadının eline verecektir." Burada da, o sıralarda Yahve'den başka bir hükümdar düşüncesine kâhinlerin ve nebîlerin ne kadar düşman oldukları görülmektedir. Komutanlar ancak onun aletidir ve kendi başlarına bir şeyler yapamazlar, bunun aksi, Yahve'ye şirk (eş) koşmaktır.

Barak ovaya iner, ilk defa Kenanîlerle büyük bir savaşa girer ve gene ilk defa, savaş arabalarına karşı başarılı bir savaş yaparak galip gelir. Artık İsrail, gücünü ispat etmiştir.y kral Sisera kaçarken bir kadının çadırına sığınır, kadın ona süt ikram eder. sonra, Sisera uyuyunca bir çadır kazığını karnına saplayarak onu öldürür. Debora'nın bu zaferi anlatan ilahisi İbran"i edebiyatının en güzel parçalarından biridir:

Uyan ey Debora, uyan;
Kalk, ey Barak ve ey Abinoam oğlu, esirlerini götür

sözleriyle başlayan bu ilahinin bu olay için söylendiğine ve Debora'nın ağzından çıkmış olduğuna şüphe yoktur.

Midyanîler Göçü
M.Ö. 12. yüzyıl ayrı ayrı yerlerden gelen kavimler göçü devresi olmuştur. Bunu tesadüfle bağlayamayız. Mutlaka Avrupa ve Asya'yı saran uzun bir kuraklık afeti, özellikle, hayvanlarına yem bulamayan göçebe halkların kuraklıktan daha az zarar gören yerlere saldırmalarına sebep olmuştu. Kuraklık, böyle zamanlar için ihtiyat zahireleri bulunmayan ve binlerce baş hayvana su tedariki en önemli problemleri olan göçebeler için en büyük afettir. Bu kuraklığın yaygın olduğunun kanıtı, Suriye ve Filistin'e Arabistan steplerinden Midyanîler saldırırken, öte yandan Balkanlar üzerinde İllyrler göçü denen büyük göçün olmasıdır; bu ikincisini daha aşağıda ele alacağız.

Artık, hemen hemen ulus haline gelmiş olan İsrail oğullarının karşısına çıkan bu yeni tehlike doğudan gelmiştir: "Ve İsrail oğulları Rabbin gözünde kötü olanı yaptılar; ve Rab onları yedi yıl Midyan'ın eline verdi. Ve İsrail'e karşı Midyan kuvvetlendi; ve Midyan'ın yüzünden İsrail oğulları dağlardaki gizlenecek yerleri ve mağaraları ile hisarları yaptılar. Ve vaki oldu ki, İsrail oğulları ekin ektikçe Midyanîler ve Amelekîler ve Doğu oğulları çıkarlardı; ve onlara karşı çıkarlardı; ve onlara karşı konarlardı, ve Gazze'ye varıncaya kadar yerin mahsulünü bozarlardı, ve koyun olsun, sığır olsun, eşek olsun, İsrail'de geçinecek bir şey bırakmazlardı. Çünkü onlar hayvanları ve çadırlarıyla çıkarlardı; çoklukta çekirge gibi gelirlerdi; kendilerinin ve develerinin sayısı yoktu; ve diyarı bozmak için oraya gelirlerdi. Ve Midyan yüzünden İsrail çok alçaldı." (Hâkimler: 6, 1-6.)

Bu Midyanlılar ve Amelekliler, Doğu oğulları eski Araplardı. Buraya saldırışları da İsrail'e kötülük olsun diye değil, aç kaldıkları içindi. Burada dikkati çekecek iki nokta vardır: Birinci İsrail oğullarının hayli uzun zaman - belki dağlara sığınanlar müstesna – bu göçebelerin egemenliği altına girmiş olması, ikincisi de ilk defa deve ile karşılaşmalarıdır. O zamana kadar İsrail olsun, Mısırlılar olsun, Kenan halkı olsun, deve görmüş değillerdi. Ne gariptir ki, birçok faydalı şeyler gibi deve de önce savaş işinde kullanılmıştır. Bu hayvanın evcil cinsi tunç çağında bilinmemekteydi. Hatta Arabistan'ın sınırdaşı olan ülkelerin bundan haberi bile yoktu. Tevrat'ta eşek ve sığırdan başka evcil hayvanın adına, önceleri, hiç rastlanmaz.

Gerçi Musa Şeriatı denen İsrail yasasında deve etinin haram olduğu yazılı ise de, hem bunun, hem de daha önce Rebeka'nın devesinden söz eden bölümün sonradan Tevrat'a katıldığı besbellidir. Bu dev gibi hayvan, hele biçiminin acayipliğiyle İsrail oğulları üzerinde öylesine korku uyandırmıştı ki, etinin haram sayılmasına bile bu korku sebep olmuştu herhalde. Devenin nerede ve ne zaman evcilleştirildiğini bilmiyoruz. Mezopotamya'da ancak M.Ö. 11. yüzyılda, çivi yazılı belgelerde devenin adı geçmeye başlamakta ve ondan sonra da Mezopotamya kabartma ve heykellerinde bu hayvan görülmektedir. İsrail'in ilk deveyi görüşü de herhalde bu sıralardadır.

"Ve vaki oldu ki, Midyan yüzünden İsrail oğulları Rabbe feryat edince Rab İsrail'e bir peygamber gönderdi." (Hâkimler: 6. 7.) Bu Peygamber Gideon'dur. Tanrı'nın meleği (artık Yahve insana gözükmemekte, sözlerini bir meleğin aracılığıyla iletmektedir) ona ödevini bildirir. Gideon'un babasının Ba'al'e tapmakta olduğunu da okuyoruz: "Ve vaki oldu ki, o gece Rab ona dedi: Babanın boğasını, yedi yaşında olan ikinci boğayı al, ve babanın Ba'al mezbahını (kurban kesme yeri) yık ve yanındaki Aşera'yı (dikili taş veya ağaç direk) kes." (Hâkimler: 6, 25.)

Gideon'un yanına Abiezer, Manasse, Aşer, Zebulun ve Neftali kabilelerinin savaşçıları toplanır. Görülüyor ki böyle bir ölüm dirim savaşında bile bütün İsrail oğulları biraraya gelmemektedirler. Gideon üç yüz kişilik bir fedai kuvvetiyle bir gece baskın yapar. Bu fedailerin seçilişleri de gariptir: Tanrı ona, adamlarına su içirmesini söyler. Suyun başına yatıp "köpek gibi" diliyle yalayanları, diz çöküp ellerini ağızlarına götürerek su içenlerden ayırttırır. İşte fedailer bu sonunculardır. Bu seçme yönteminin nedenini anlamak imkânsızdır. Ama herhalde seçim iyi sonuç vermiş olacak ki bu üç yüz kişi, meşalelerini tesitler içinde saklayarak gece baskını yaparlar ve Midyanîlerin ordugâhına varınca testileri kırar ve boru çalarak hücum ederler, Midyanîleri bozguna uğratırlar. Bunun develeri ürkütmek için düşünülmüş olduğu tahmin edilebilir. Midyanîlerin iki beyi de bu savaşta öldürülür. Bu büyük başarıdan sonra İsrail oğulları, Gideon'a: "Sen ve oğlun ve oğlunun oğlu, üzerimize kral olun, çünkü bizi Midyanîlerden kurtardın," derler. Ama Gideon: "Ben üzerinize kral olmam, oğlum da üzerinize kral olmayacaktır, hükümdarınız Rab olacaktır." karşılığını verir. (Hâkimler: 8, 22-23.) Fakat hizmetine karşılık, herkesten İsmailîlerden, yani Araplardan aldığı altın halkaları ister, onlardan bir "efod" yani "put" yapar ve bunu kendi şehri olan Ofra'ya koyar. Ama bu büyük bir günahtır ve Yahve kültü dışında bir yol tutmaktır: "Ve bütün İsrail orada onun ardınca zina ettiler; ve Gideon'a ve evi halkına bir tuzak oldu." (Hâkimler: 8, 27.)

Gideon'un Midyanîleri yenmesinden sonra İsrail rahata kavuşur ve "kırk yıl" rahat yaşar. Ama onun ölümünden sonra Eski Ahit'e göre: "Dönüp Ba'al'e tâbi olarak" yeniden dinden çıkarlar ve Yahve'yi gene unuturlar. Bunun, her durumda suçun kendilerinde olduğunu, yoksa Yahve'nin kendilerini düşmanlarına karşı küçük düşürmeyeceğini akıllarına sokmak için söylendiği bellidir.

Filistîlerle Savaş
Aynı kuraklığın sonuçlarından biri olarak İsrail oğullarının karşısına daha zorlu bir düşman çıkmıştır: Filistîler. Bunlar, İllyrler göçünün buralara kadar erişen bir kolu idi.

İsrail oğullarının hayatında en büyük rolü oynayan ve İbranicede adı Erez Yistail, yani "İsrail Ülkesi" olan Kenan'a Filistin adının verilmesine sebep olan Filistîlerin kimler olduğu yakın zamana kadar bilinmemekteydi. Bilginlerin uzun araştırmaları ve yeni kazılar bu muammayı artık çözmüştür. Seramik parçaları, tapınaklarda bulunan yazıtlar, yangın izleri, tıpkı bir mozaik gibi birbirine eklenerek, Filistîlerin ilk olarak, Filistin'in güneyinde nasıl ortaya çıktıklarını, tıpkı bir dram kadar acıklı ve heyecanlı bir şekilde ortaya koymuştur.

12. yüzyılda, Anadolu'nun batısında, varlarını yokların, yiyeceklerini, öküzlerin çektiği kağnılara yüklemiş, o zamana kadar bilinmeyen bir kavmin ortalığa dehşet saçtığını görüyoruz. Kağnıların yanında kadınlar ve çocuklar yürümekte, önden de yuvarlak kalkanlar ve tunç kılıçlarla silahlanmış savaşçı erkekler gitmektedir. Bunların gelişi, tâ uzaktan, havaya kalkan bir toz bulutuyla belli olmaktadır: Çünkü çok kalabalıktırlar. Kimse bilmez nereden geldiklerini. Bu insan sürüsü önce Marmara kıyısında görülmüştür; sonra güneye yönelir, hep deniz kıyısından giderler. Ege'nin ve Akdeniz'in suları üzerinde de, pruvaları yüksek, içleri savaşçılarla dolu gemiler, karadakilerle aynı yöne gitmektedir.

Bu korkunç sürünün geçtiği yerler yanmış, yıkılmış, yağma edilmiş ve ıssız kalmıştır. Anadolu'nun bu taraflarındaki şehirleri ve köyleri harap ederler. İçerlere de giderek Hattuşaş'ı, Hititlerin şimdi Boğazköy'de kalıntılarını gördüğümüz ünlü müstahkem başşehrini mahvederler, çukurova'nın dillere destan olmuş haralarını yağmalarlar ve Tarsus'un gümüş madenlerinin hazinelerini soyarlar. Bu barbarlar, demir çıkarılan -o vakitlerin en değerli madeni- merkezlerde, ancak Hititlerin bildikleri sırları öğrenirler. Onların hücumları karşısında, M.Ö. 2. bin yılın üç dünya devletlerinden biri olan Hitit İmparatorluğu yıkılır. Barbarların filoları Kıbrıs'a varıp bu adayı zaptettiği sırada, ordu karadan ilerlemesine devam eder, Kuzey Suriye'ye erişir, Fırat üzerindeki Karkamış'a varır, Âsi ırmağı vadisini karadan ve denizden kıskaç içine alır. Fenikelilerin zengin şehirleri teslim olmuştur; Ugarit, arkasından Sidon (Sayda), Byblos ve Tyros (Sur), sonradan Filistin adını alacak olan verimli kıyı ovalarının şehirleri birbiri ardı sıra yakılmıştır. Her ne kadar Eski Ahit'te bunları anlatan hiçbir yer yoksa da, İsrail oğullarının bu felaketi kayıtsızlık, hatta biraz sevinçle seyretmiş olduklarını tahmin edebiliriz: Çünkü onlar dağlarında bu hücumların dışında kalıyorlardı, yakılan şehirler de düşman oldukları Kenanîlerindi.

Bu insan çığı, karadan ve denizden ilerleyerek Nil'e, Mısır'a yaklaşıyordu.

Mısır'da, Thebes'in batısında, Medinet Habu'da III. Ramses'in yaptırmış olduğu Amon tapınağında duvarlara, bu Firavun'un bütün savaşları kazılmıştır. Şu satırları orada okuyoruz:

"Haşmetli III. Ramses'in saltanatının sekizinci yılında hiçbir memleket onlara karşı duramadı. Hitit İmparatorluğu, Kode (Kilikya ve Kuzey Suriye'nin kıyı bölgeleri) Karakamış (...) ve Kıbrıs tek bir vuruşta yıkıldılar (...) Oraların halkını, sanki hiçbir zaman oralarda insan oturmamış gibi yok ettiler. Mısır'a doğru yürümeye başladılar (...) Dünyanın ucuna kadar memleketlere efendi oldular. Yürekleri güvenle dolu idi: Tasarladıklarımız gerçekleşecek diyorlardı." III. Ramses genel seferberlik ilan eder ve karşı koymaya hazırlanır: "Sınırımı hazırladım (...) Onlara karşı prensleri, garnizon komutanlarını ve savaşçıları silahlandırdım. Nehrin ağzını, savaş gemileri, kadırgalar ve kıyı gemileriyle bir kale gibi korudum... Her birinin önü ve arkası silahlı yiğit adamlarla dolu idi. Ordular Mısır'ın en yiğit adamlarından meydana gelme idi. Onlar da tepelerinde kükreyen aslanlar gibiydiler. Savaş arabası kıtaları hep uzmanlardandı (...) Atlar, yabancı memleketleri ayaklarının altında ezmeye hazır, yerleri eşiyorlardı (...)

Ramses III işte böyle muazzam bir ordu ile, Deniz Halklarına karşı büyük kara savaşına girişti. Mısır yazıtları doğrudan doğruya savaş üzerine hiçbir şey söylemez, sadece her zaman olduğu gibi, Firavun'un zaferinin lirik bir övgüsüyle yetinir. Ama, görkemli bir alçak kabartma korkunç savaşı göstermektedir. Mısır savaş arabası grupları düşman ordusuna dalmıştır. Barbarlar büyük bir kargaşalık içindedirler. Kadınlar, çocuklar, devrilmiş Filistî savaş arabalarıyla karmakarışık bir haldedir. Atların ve öküzlerin ayakları altında ölüler yığılıdır. Savaşın artık kazanılmış olduğu anlaşılmaktadır: Mısır askerleri düşman arabalarını yağma etmektedirler.

Saldırganların kara ordularını yok etmekle III. Ramses o gün, dünya tarihinin akışını değiştirmişti. Bundan sonra, en süratli savaş arabalarını toplayarak kıyıya saldırıya geçti; çünkü "Onlar nehirden içeri gemileriyle girmişlerdi." Aynı tapınaktaki ikinci bir kabartma da deniz savaşını gösterir. Bunda da düşman gemilerinin nasıl batırıldığı, içindekilerin ok yağmuruna tutulduğu, kurtulup kıyıya çıkabilenlerin nasıl öldürüldüğü görülmektedir. Bu iki savaşla III. Ramses ülkesini bu büyük tehliketen kurtarmış oldu. Kabartmalarda, düşmanların kesilmiş ellerinin nasıl dağlar gibi yığıldığını görüyoruz. Ama yazıtlarda kadınların ve çocukların başlarına gelenlerden hiç söz edilmez. Gene kabartmalarda, tarihin ilk esir kampını da görmekteyiz. Mısır subayları kâtiplere esirlerin ifadelerini yazdırmaktadır. Yalnız. O sırada, ilerki dönemlerde olduğu gibi esirlerin elbiseleri üzerine esir olduklarını gösteren işaret yazılacak yerde, bunu kızgın demirle vüctlarına damgalamak yolunu tutarlardı.

Eski Ahit'in Filistîleri hakkında bize ilk tarihi belgeyi bu soruşturmaları anlatan hiyeroglifler vermektedir. Bunlara göre "Deniz Adamları" -Mısırlılar bu saldırganları böyle adlandırır- arasında, bir kabilenin adı özel bir önem taşır: "Pelest" ya da "Prst" (hiyerogliflerde sesli harf yoktur), ki bu da Eski Ahit'in Filistîsinden başka bir şey değildir.

III. Ramses'in Filistîleri yenişi M.Ö. 1188 yılında olmuştu. Bundan on üç yıl sonra onların gene de, Kenan ilinin güneyinde, Yahuda dağları ile deniz arasındaki verimli topraklarda yerleşmiş olduklarını görüyoruz. Bu adamlar, Medinet Habu'daki resimlerine göre çok uzun boylu, iriyarıydılar; Mısırlılar bir baş boyu geçiyorlardı. İsrail oğullarının, gene Mısır resimlerine göre boylarının kısa olduğu düşünülürse, örneğin Davut'un öldürdüğü Golyat hakkında Eski Ahit'in anlattıklarının aslını anlayabiliriz. Bu korkunç savaşçılar onlara dev gibi görünmüştü herhalde. Kutsal Kitap Filistîlerin ellerindeki şehirlerin adlarını verir. Bunlar: Askalon, Aşdod, Ekron, Gad ve Gazze'dir. Gene Kutsal Kitap Filistîlerle birlikte gelen başka bir deniz halkından da söz eder: "Rab Yahve şöyle diyor: İşte, ben Filistîlere karşı elimi uzatacağım ve Keretileri (Giritlileri) kesipatacağım ve deniz kıyısında onların arkatalanlarını yok edeceğim." (Hezekiel: 25, 16.)

Bu deniz halklarının Hint-Avrupa grubundan diller konuştukları anlaşılmaktadır. Aslında Girit ve Miken uygarlıklarını yok edenler de gene bu göçle gelenlerdi.

Filistîlerin devlet, daha doğrusu devletler kurarak bu yeni yurtlarına yerleşmeleriyle bu küçük alanda üç rakip grup meydana gelmiş oluyordu: Yahve'nin kutsal tahtı (Ahit Sandığı) etrafında toplanmış, vahiyle Tanrı'dan emir alan peygamberlerin ve keramet sahibi komutanların yönettiği özgür çiftçi ve çoban İsrail oğulları; şehir devletler meydana getiren, Ba'al ve Astarte kültüne bağlı tüccar, köle kullanan zengin, kıyı şehirlerindeki denizci Kenanîler (Fenikeliler) ve aslında Samîlerin bir tanrısı olan Dagon'a tapan Filistîler. Mısır'da, büyük bir hükümdar olan III. Ramses'in ölümünden sonra her ne kadar adları gene Ramses olan iki firavun daha gelmişse de bunların adlarından başka büyük tarafları olmadığı anlaşılmaktadır. III. Ramses'ten sonra Mısır'da sanat çökmüş, Filistin ve Nubye elden çıkmıştır. Hitit İmparatorluğu da çökmüş, yerini küçük beyliklere bırakmış olduğu için artık, bu üç kuvvetin korkacağı devlet kalmamıştır. Kendi aralarında kozlarını paylaşmaları gerekir. İsrail'in en korkunç düşmanı, çetin savaşçılar olan Filistîlerdi. Üstelik, önceden anlatmış olduğumuz, Bünyamin kabilesi olayının da gösterdiği gibi, İsrail henüz birliğini kurabilmiş değildi.

Filistîler, yıktıkları uygarlıklardan yararlanmışlardı. Örneğin, köylerinde bulunan topraktan yapılmış kapkacak, Miken seramiğinin hemen hemen eşidir. Bunlarda da tıpkı Miken'de olduğu gibi, süzgeçli bira testileri vardır. Bundan daha önemlisi de Kenan ilinde demiri ilk olarak kullananların onlar oluşudur. Yukarda da gördüğümüz gibi, bu barbarlar demir elde etmeyi Hititlerden öğrenmişlerdi. Mezarlarında demirden silahlar, avadanlıklar ve süsler bulunmaktadır. M.Ö. 1200'den önce demir çıkarmak Hititlerin tekelinde gibiydi. Bu kez Filistî hükümdarları bunu sır olarak sakladılar ve bununla zengin oldular. İsrail oğulları yerleşmelerinin ilk devrelerinde, bu değerli madenden yapılma şeyleri satın alamayacak kadar yoksuldular. Demirden tarım araçları, ev yapmak için çivi ve demir silahlardan yoksun oluş onlar için büyük bir eksiklikti. Filistîler dağlık araziye kadar sınırlarını genişletince, bu yeni silaha kavuşmasınlar diye, İsrail oğullarına demircilik yasak bile etmişlerdi: "Ve bütün İsrail diyarında demirci bulunmuyordu; çünkü Filistîler: İbranîler kılıç yahut mızrak yapmasınlar demişlerdi; ve bütün İsrail oğulları, herkes çapasını ve saban demirini ve baltasını ve kazmasını bilemek için ve saban demirleri için ve çapalar için ve baltalar için ve üvendireleri bilemek için eğeleri vardı. Ve böylece vaki oldu ki cenk gününde Saul'le Yonatan'ın yanında olan bütün kavmin elinde kılıç ve mızrak bulunmayıp ancak Saul ile oğlu Yonatan'da bulunuyordu. (I. Samuel: 13, 19-22.)

İşte bu kadar yoksul ve silahsız olan İsrail oğulları, o zamana göre, en iyi silahlara sahip, bin savaşta pişmiş Filistî askerleriyle, yiğit, ama tecrübesiz olan komutanların idaresinde savaşacaklardı.

Bu hâkimlerden, yani keramet sahibi önderlerden kuvveti saçına bağlı olan Samson'u (Şimşon) anlatacak değiliz. Filmlere bile geçen Samson ve Dalila masalını bilmeyen yoktur. Başka bir hâkim olan Yefta'nın kızını kurban edişini de kurban bölümünde anlatmıştık. Ama, İsrail'in teokrasiden artık normal krallık sistemine geçişinde istemeye istemeye rolü olan peygamber Samuel'le ilk hükümdar Saul'ü önemli bulduğumuz için kitabımıza alacağız.

Teokrasiden Krallığa
Eski Ahit'in I. Samuel bölümünün başlangıcı, İsrail teokrasisinin ne durumda olduğunu, kâhin çocuklarının meydana getirdikleri bir çeşit soylu sınıfın iç yüzünü anlatmak bakımından dikkate değer.

Nebî Samuel'in doğumu, böyle hîkayelerde daima görüldüğü gibi mucizeli olmuştu: Dağlık bir yerde yaşayan Elkana adında bir adamın iki karısı vardır; birinin adı Hanna, ötekinin Peninna'dır. Bu adam Hanna'yı daha çok sevmekte, fakat yalnız Peninna'dan çocuğu olmaktadır. Elkana kurban kestiği zaman Hanna'ya iki pay vermektedir.

Buna kim olsa kızardı elbet; Peninna da öfkesini Hanna ile kısır diye alay ederek alır. Hanna'yı teselli etmek isteyen kocasının sözleri de onun acısını unutturamaz; günün birinde kurban kesmek için Şilo'ya gelirler. Hanna gider ve tapınağın kapısında dua eder. Kâhin onun sarhoş olduğunu sanır ve azarlar. Ama kadın derdini anlatınca ona acır ve dua eder. Sonra Hanna gebe kalır ve bir oğul doğurur, adını Samuel koyar, Samuel: "Tanrı işitti" anlamına gelmektedir. Hanna oğlunu tapınağa adamıştır, sütten kesince götürüp kâhine teslim eder. Samuel büyüyünce tapınak hizmetçilerinden olur. Kâhinin iki oğlu vardır: "Ve Eli'nin (kâhinin adı) oğulları alçak adamlardı, Rabbi tanımıyorlardı. Ve kâhinlerin kavimle olan âdeti şu idi: Bir kimse kurban arzettiği zaman, et haşlanırken, kâhinin hizmetçisi elinde üç dişli bir çatalla gelirdi; ve leğene, yahut lengere, yahut kazana, yahut tencereye daldırırdı; çatalın çıkardığı her şeyi kâhin alırdı. Oraya gelen bütün İsraîlilere Şilo'da böyle yaparlardı. İç yağını yakmazdan önce de kâhinin hizmetçisi gelirdi, ve kurban takdim eden adama derdi: Kâhine kızartmalık et ver; çünkü senden haşlanmış et değil ancak çiğ alacaktır. Ve eğer adam ona: Önce mutlaka iç yağını yakacaklar, o zaman kendin için canının istediği kadar al, derse, o zaman ona derdi: Hayır, şimdi bana vereceksin; ve eğer vermezsen zorla alırım. Ve Rabbin önünde gençlerin suçu gayet büyüktü; çünkü bu adamlar Rabbin takdimesini hor görüyorlardı." (I. Samuel: 2, 12-17.) (Burada, hizmetçinin kâhinin oğullarından biri olduğunu da açıklayalım, çünkü zaten başkası tapınakta hizmet edemezdi, demek iş buraya kadar varmış, Yahve'den korku kalmamıştı.)

Kâhin, Eli oğullarının yaptığı şeylerin hepsini, bu arada, Cemaat Çadırına gelen kadınlarla da zina ettiklerini duyar, onları azarlar, ama yola getiremez. Sonunda Yahve'nin sabrı taşar, Eli'ye "bir Tanrı adamı" yollar ve onun evini lanetlediğini, soyundan kimsenin ihtiyar oluncaya kadar yaşayamayacağını, iki oğlunun da aynı günde öleceğini bildirir. "Ben de yüreğimde ve canımda olana göre yapacağım ve onun için sağlam ve yapacağım (...) Senin evinden artakalan her adam gelecek ve bir parça gümüşle bir somun ekmek için ona eğilecek ve: Rica ederim bir lokma ekmek yiyeyim, diye beni bir kâhinlik hizmetine tayin et, diyeceklerdir," (I. Samuel: 2, 35.) der.

Bu, o zamana kadar din ve dünya işlerine hâkim olan soyluların artık mevkilerini kaybettiklerini anlatmaktadır. Tanrı, soylulardan olmayan Samuel'e bir gece, o Ahit Sandığının yanında yatarken konuşur ve Eli'ye yolladığı haberi ona da bildirir, bundan sonra da Samuel artık peygamber olarak, Tanrı'dan aldığı vahiyleri İsrail'e iletir. O sırada Filistîlerle savaş halindedir. Eben-ezer'de olan bir çarpışmada bozulmuşlar ve dört bin adam kaybetmişlerdir. Tanrı'dan yardım görmek için onun sandığını Şilo'dan alıp orduya getirirler, ama sandığın yanında Eli'nin, Tanrı'nın hiç sevmediği o iki oğlu vardır. Eski Ahit'e göre, Filistîler sandığın gelişinden çok korktukları halde, bu iki oğlanın yüzünden Yahve İsrail'e yardım etmez, onlar da bozguna uğrarlar, üstelik Tanrı'nın sandığı Filistîlerin eline geçer. Eli bu haberi alınca arka üstü düşer, boynu kırılarak ölür. İki oğlu da savaşta ölmüşlerdir. Filistîler sandığı tanrıları Dagon'un yanına koşarlar, ama Dagon yüzüstü düşer, başı ve elleri kopar. Dagon'un tapınağına girenlerin hepsi de ölür. Bunun Yahve'nin şanına leke sürmemek için uydurulduğu açıktır. İşin doğrusu, İsrail'in yenildiği ve zamanlar âdet olduğu gibi, galiplerin yendiklerinin tanrısını da esir olarak memleketlerine götürdükleridir. Bundan sonra Filistîlerin ülkesinde ur ya da yumurcak salgını çıkar. Filistîler korkularından Ahit Sandığını iki inek koşulu birarabaya yüklerler, sungu olarak da, Filistî hükümdarlarının sayısı olan beş tane altın ur, beş tane de altın fare yaparak bunları da sandığın yanına koyarlar. Arabanın inekleri sandığı doğurca İsrail oğullarına getirir. Burada merakı çekecek bir nokta vardır: Ur salgını, herhalde hıyarcıklı veba olmalıdır. Bu hastalığın farelerden geçtiğinin o zaman bilindiğini ya da sezildiğini anlatmıyor mu bu?

Ahit Sandığının yirmi yıl Filistîlerin elinde kaldığını ve bu sırada "İsrail Evi'nin Rabbe hasret çektiğini" Eski Ahit yazar. Sabuel'in bu ıstırap yıllarında onlara verdiği öğüt, "Eğer siz bütün yüreğinizle Yahve'ye dönerseniz, yabancı tanrıları ve Astarte'yi aranızdan atarsanız ve ancak ona kulluk ederseniz Yahve de sizi kurtaracaktır," olur. Bu yabancı tanrılara tapılmasından şikâyete hemen hemen bütün Eski Ahit'te rastlıyoruz. Anlaşılan Ba'al ve Astarte törenleri, İsrail oğullarını göze görünmez bir tanrının boş tahtına kurban sunmaktan ve aile arasında Şabbat'ı kutlamaktan daha çok çekmekteydi. Beri yandan, İsrail oğulları gibi özgürlüğüne düşkün bir halka, boyunduruk altına girmek çok ağır geliyordu. Filistîler de sürekli hücum etmekte –Eski Ahit'in çarpıtmalarını bir tarafa bırakırsak- onları her seferinde yenmekte idi. Artık teokrasinin günleri sayılıydı. İşin içinden böyle çıkılamayacağı belil olmuştu; tek bir ordunun kurulması ve bunun başına da gerçekten savaşçı birinin tam yetkiyle, yani kral olarak geçmesi gerekiyordu. Bunu anlayan İsrail ileri gelenleri Samuel'e: "İşte, sen yaşlandın ve oğulların senin yolunda yürümüyorlar (bunların da rüşvet aldıklarını okuyoruz), şimdi, bütün milletler gibi bize hükmetmesi için başımıza bir kral koy," (I. Samuel: 8, 4-5.) derler. Samuel, Tanrı'ya danışır. Yahve kıskanmıştır: "Sana dedikleri her şeyde kavmin sözünü dinle, çünkü reddettikleri sen değilsin, ancak, üzerlerine krallık etmeyeyim diye beni reddettiler (...) Şimdi onların sözünü dinle; ancak onlara açıkça şehadet edeceksin, ve onlar üzerine krallık edecek olan kralın hükmü ne olacağını onlara bildireceksin," der. Samuel de İsrail ihtiyarlarına şu dikkate değer sözleri söyler:

"Üzerinize krallık edecek olan kralın hükmü şu olacak: Oğullarınızı alıp cenk arabaları üzerine ve atları arasına koyacak; ve arabaları önünden koşacaklar; ve onları kendisine binbaşılar ve ellibaşılar kılacak; ve bazılarını toprağı sürmek için, bu ekini biçmek için, ve cenk aletleriyle arabalarının aletlerini yapmak için koyacak. Ve ıtırcı ve aşçı ve ekmekçi olarak kızlarınızı alacak ve tarlalarınızın, bağlarınızın ve zeytinliklerinizin en iyisin alıp kullarına verecek. Ekininizin ve bağlarınızın öşürünü alıp hadımlarına ve kullarına verecek. Kullarınızla cariyelerinizi ve en seçme gençlerinizi ve eşeklerinizi alıp onların işine koşacak. Sürülerinizin ondalığını alacak ve siz onun kulları olacaksınız. Ve kendiniz için seçmiş olacağınız kralınızın yüzünden o gün feryat edeceksiniz ve Rab o gün size cevap vermeyecek." (I. Samuel: 8, 7-18.)

Bu sözler güzeldir, ama, Samuel'in gene de bir kral seçtiğini okuyunca, akla şu soru gelmektedir: Ancak, mutlak hükümdarların sefahatini ve halkın onlar yüzünden çektiği ıstırapları yakından görmüş biri mi, bunları kitaba kattı? Ne de olsa, hiç değilse iki bin beş yüz yıl önce yazılmış olduğu muhakkak olan bu satırlar bütün tazeliğini muhafaza etmektedir.

İsrail oğullarının kral istemeleri sadece tehlike karşısında kendilerini korumak gibi bir düşünceden doğmuş olamaz. Eski Ahit'in Hâkimler bölümünde adı geçen ve geçmeyen kahramanlar, dini topluluğun başındaki kâhinlerin ya da Eski Ahit'in iddia ettiği gibi, doğrudan doğruya Tanrı'nın İsrail'in darlık günlerinde ortaya çıkarıverdiği insanlar değildi. Bunlar herhalde ileri gelen aşiret başkanları ya da kabile reisleri arasından yetişmiş ve kişisel meziyetleriyle halkın ümitlerini üzerine toplanmış insanlardı. Kutsal Kitabın saydığı hâkimlerin çoğu, sadece kabileler arasındaki anlaşmazlıklarda bir çeşit polis görevi görmüşlerdi. Dış dünyalarla olan savaşlarla ilgileri yok gibiydi. Yukarıda da söylediğimiz gibi bu, saldırıya uğrayan ya da toprağını genişletmek isteyen kabilelerin kendi bilecekleri işti. Bu durumun İsrail oğullarına ne kadar pahalıya mal olacağını anlayanlar kâhinler değil, onların dışındaki savaşçılar sınıfı olmuştu. Samuel'in sözlerini bu açıdan gözden geçirirsek, bunların söz olarak değerleri azalmasa bile, alt tarafta gizli olan acılığı, kıskançlığı sezeriz. Tahtından indirileceğinden gocunan Yahve değil, olsa olsa bedavadan geçinen, tembel, aç gözlü ve rüşvetçi kâhinler sınıfıydı. Yukarıda söylediğimiz savaşçılar sınıfının arasından, peygamberlerin haberciliğiyle ortaya çıkan keramet sahibi komutanlar da vardı, örneğin Yeftah, Şimşon gibi, ama, kalem kâhinlerin elinde olduğu için Eski Ahit'te ötekilerin adı hiç geçmemektedir.

Her ne kadar iki yüz yıldan beri süren dinsel birlik ve kâhinler yönetimi İsrail oğullarının ruhlarına işlemişse de, öte yandan birbirini kovalayan savaşlar da savaşçı sınıfının hem itibarını, hem de gücünü artırmıştı. Zaten bu dinî birlik de parçalanmıştı. Ahit Sandığı Filistîlerin eline geçmiş -onun geri verildiği belki bir masaldır- Şilo şehri harap edilmişti. Hâkimle onun kâhinler kurulunun elinde artık hiçbir kudret kalmamıştı. İsrail başsızdı. Anlaşılan, İsrail'in tarihî varlığının ortadan kalkmasını istemiyorsa, bu duruma son vermesi gerektiğini düşünen Samuel, Filistîlerin egemenliği altına girmemiş olan kabilelerin bütün savaşçı soylularını biraraya topladı. Toplantı yeri Bünyamin kabilesinin toprakları içindeki, eski bir Kenanî kutsal yeri olan Gilgal'di; Ahit Sandığı da bir zamanlar burada durmuştu. Burada, herhalde Filistî casuslarından gizli olarak, yeni anayasa birlikte karar altına alındı. İsrail, gelecekte artık kâhinlerin yönettiği bir amphiktyonia değil, kabilelerin tek bir kralın emri altında birleştikleri bir devlet olacaktı. Yahve'ye bütün dini bağlılıklar korunmakla birlikte, teokrasi artık bırakılmıştı. Gilgal olayının dışında, bu kararın neden alındığı hakkında başka hiçbir bilgimiz yoktur.

İsrail'in devlet haline gelişi herhalde kavgasız olup bitmişti. Çünkü bu, şerefli mevkiini çoktan kaybetmiş olan kâhinlere karşı savaşçı soyluların tümünün bir zaferi idi. Ama krallığın hangi kabileye düştüğü konusunda işin pek böyle olmadığı anlaşılıyor. Kutsal birliğin sürdüğü 200 yıl boyunca Yusuf Evi, güneydeki Yahuda Evi'nin bütün kıskançlıklarına rağmen, önderliğini ve Ahit Sandığının kendi topraklarında bulunmasını sağlamıştı. Şimdi, yeni anayasa ile krallık gene Yusuf Evi'ne mi düşecekti? Gilgal, Bünyamin kabilesinin toprakları üzerindeydi. Bizzat Samuel de Bünyaminli, şu halde Yusuf Evi'ndendi. Dinî birlikten krallığa geçişte gene Bünyaminli Saul adında bir savaşçının ilk rolü oynamış olması da, seçilecek kralın hangi gruptan olacağı üzerindeki şüpheleri artırmaktaydı. Bu duruma göre, İsrail'in başına Yusuf Evi'nden birinin geçmesi hemen hemen kaçınılmazdı. Bunun Yahuda Evi için bir kırgınlık ve kin sebebi olması doğaldır. Sonraki gelişmeler de bu rekabetin Gilgal'de ortaya çıkmış olduğunu açıkça gösterir. Böyle olmasa İsrail kralları tarihini asla açıklayamayız.

Yeni devletin kurucularına, büyük Gilgal günü, artık devlet haline gelen Tanrı'nın ulusu İsrail'i yok olmaktan kurtardıkları yolunda, parlak ümitler verilmişti. Bizzat kral, Ammonîler galibi Saul de, Filistîlere karşı bir ayaklanma ile bütün Ürdün vadisini İsrail'in ele geçirebilecek kadar gücü olduğuna inanmaktaydı. Genç krallıkta, büyük Filistî devleti arasında başlayan bu savaşta yan yana iki kişi görmekteyiz. Saul ve Davut. Kral, eskiden beri önder olan Yusuf Evi'nin temsilcisiydi, silahtarı, buna göre de hemen ondan sonra gelen Davut ise Yahuda Evi'ni temsil ediyordu. Herhalde Gildal'de Yahuda ve Yusuf Evleri arasında varılan uzlaşma, Yahuda Evi'nin soyluları arasından ileri gelen birinin Yusuf Evi'nden kralın yanında ve söz sahibi olarak bulunması yolundaydı. Davut'un daha çocuk denecek yaştayken Filistîli Golyat'ı sapan taşıyla öldürmesi, Saul'ün akıl hastası olduğu ve ancak Davut'un çenk çalmasıyla sükûnet bulduğu hikâyelerinin altında bu, sonradan çok ağır sonuçlar doğuracak anlaşma gizlidir. Davut'un krala her bakımdan üstün olması ve halkın da bunu anlaması ve açıkça meydana vurmasıyla aradaki geçimsizlik daha da güçlendi. Davut bir entrikacı değildi. Saul'ün oğlu Yonatan'la da dosttu. Saul'e karşı hiçbir düşmanlığı yoktu. Fakat Yusuf Evi'nin savaşçı soyluları arasında, güneydeki rakiplerinin isyan çıkaracakları ve kral sülalesini değiştirecekleri şüphesi uyanmış olacaktır. Yahve'nin iradesini değiştirdiğini ilan edecek bir peygamber de kolayca bulunabilirdi. Saul'e karşı bir harekete girişmekten çekinen Davut önce, Yahudaların yurdunun yol vermez dağlarına çekildi. Zamanının henüz gelmediğini, beklemesi gerektiğini seziyordu; bir zaman için İsrail'in siyasî hayatından uzaklaştı. Fakat akıllıca bir umursamazlıkla, yaklaşmakta olduğunu gördüğü işlere hazırlandı. Yahuda Evi, en üstün insanların arkasındaydı, ama bunun için Filistîlerle savaş halinde olan devleti parçalamak istemiyorlarıd. Herhalde Davut da kendisinin olaylar dışında bırakılmasını kabilesindekilerden istemiş olacaktır. Yahuda kabilesinin bunun aksine bir davranışı hem İsrail'in geleceğini, hem de Davut'un emellerini yok edecekti. Böylelikle Saul soyu, bu bozuşma yüzünden zayıf düşmedi.

Saul atak ve yiğitti, hiç şüphesiz askerî yetkileri vardı. Ama bir kral değildi. İki yüz yıllık kâhinler teokrasisini onların dışında bir krallık düşüncesiyle uzlaştırmak ve onlara bunu benimsetmek gibi zor bir işe yeterli insan değildi. Sert emirleriyle sürekli gönül kırıyor, diş gıcırdatıp sırasını bekleyen kâhin soylular muhalefetine kendisini kınamak fırsatlarını veriyordu. Eğer üstün Filistî kuvvetlerine karşı girişilen ölüm-kalım savaşı halkın bütün iç işlerini geri plana atmış olmasaydı kâhinler, mutlaka Saul ve soyunu Yahve'nin bir vahyi ile devirmek, böylelikle de krallığı yıkmak ve kâhinler devletini yeniden kurmak amacıyla ortaya çıkacaklardı. Ama bu yeni devlet şekli, geniş halk kitlesinin dinî geleneğiyle ve en içten duygularıyla ne kadar çelişirse çelişsin, bütün ulusun bir asker kralın emri altında ve disiplinli bir bütün halinde kalmasından vazgeçilemezdi. Eskiye dönüş mutlaka başarısızlıkla sonuçlanacaktı.

Filistîlerle savaş başlangıçta başarılı oldu. Ama düşmanın zayıf garnizonlarını ani baskınlarla püskürtmek ve dağlardan aşağı kovmak büyük bir iş sayılmazdı. Fakat o kadar korkulan d üşmana karşı elde edilen bu oldukça ucuz başarılar İsrailîlerin kendilerine güvenlerini gene de çok artırdı. Saul, yağmur mevziminden sonra, yani ertesi yılın ilkbaharında Filist'ilerin kendisine teklif ettikleri savaşı ümitsizce bir kararlılıkla kabul etti. Filistî kuvvetleri Yizrael ovasında, bir yandan Filistin'in kuzey kısmında yerleşmiş olan Deniz Halklarıyla birleşebilecek, öte yandan da Ürdün Ülkesi ve Ürdün Çukuru'nun kuzeyinde oturan İssakalar, Zebulun ve en çok da Aşer kabilelerinin Saul'ün ordusu ile birleşmelerini önleyebilecek şekilde mevzi almıştı. Buna göre birleşik Filistî ve Deniz Halkları kuvvetlerine karşı yalnız Yusuf Evi ve Yahuda Evi bulunmaktaydı. Yeni devletin ilk savaş yeri, Yizrael ve Beyt-Şan şehirleri arasındaki Gilboa tepeleriydi. Kabilelerin eski ağır hareketli ordusunun, savaşa alışkın ve çevik Filistinî birliklerine karşı, evvelce Eben-Ezer'de olduğu gibi, başarısızlığa mahkûm olduğu hemen anlaşıldı. Bu çarpışma İsrael kuvvetlerinin tamamiyle çözülmesi felaketiyle sonuçlandı ve iş bu kadarla da kalmadı: Savaş meydanında genç, daha iki yaşındaki krallık da, Saul ve biri hariç bütün oğulları da öldü. Zalim düşmanları bunların ölülerini kazığa vurdu. Saul'ün oğullarından tek sağ kalan zayıf ruhlu İŞ-boşet'le birlikte, Yusuf Evi'nin savaşçı soylularının önderleri ve Saul'ün komutanı Abner, Doğu Ürdün'e kaçabildile0r. Orada İŞ-boşet, Abner tarafından tümüyle keyfî bir şekilde ve kendisinin kuklası olarak İsrail kralı ilan edildi. İş-boşet -eğer bu karışık devrede bir yönetim söz konusu olabilirse- bir iki yıl Yusuf Evi'nin kabilelerini Yizrael ovasının yukarısında, yani Galile'deki kuzey kabilelerini ve Doğu Ürdün bölgesini yönetti. Ama Abner'in kuvvetli kişiliği artık onun arkasında olmayınca çok geçmeden özel bir erkek evlat kalmıştı. Yonatan'ın kötürüm, buna göre de tahta layık olmayan oğlu Mefi-boşet (veya Meribaal). Saul'ün krallığı son bulmuştu. Yusuf Evi'nin, İsrail üzerinde krallık sağlamak girişimi de boşa çıkmıştı.

MUSA VE YAHUDİLİK
Hayrullah Örs
Remzi Kitabevi
2. Basım, 1999, Sf. 153-178

kategori: