NYMPHOMANIAC

bünyamin Ergün Ça, 19/03/2014 - 16:33 tarihinde yazdı

Yaşlı ya da Hatip olarak da ünlenen Romalı Seneca (M.Ö. 54-39) on kitaptan oluşan Controversiae (Hayali Yasal Davalar) isimli eserinde şöyle bir olaydan bahseder:

Philippos, Olynthosluları savaş tutsağı olarak sattığında, Ephesos doğumlu Atinalı ressam (pictor atheniensis) Parrhasios, bunlardan birini, bir yaşlı adamı satın alıp Atinalıların Athena Tapınağı için kendisine ısmarladığı çarmıha gerilmiş Prometheus resmini modele bakarak (ad exemplar) yapabilmek için adamcağıza işkence yaptırır.

-Parum, inquit, tristis est (Yüzünde yeterince acı yok), der Parrhasios, yaşlı adamı işinin ortasına modellik yapması için getirdiklerinde.

Ressam, bir köle çağırarak adamın daha çok acı çekmesi için biraz daha işkence yapılmasını ister.

Yaşlı adama işkence yapmaya başlarlar.

Herkes ona acımaktadır.

-Emi (Onu satın aldım), diye karşılık verir ressam.

-Clamabat (adamcağız haykırmaktadır). Onu ellerinden çivilerler.

Ressamın çevresindekiler yeniden bağrışır.

-Servus, inquit, est meus, quem ego beli jure possideo (Bana ait o, savaşın bana verdiği hakkı kullanarak satın aldım onu).

Parrhasios bir yandan tozlarını, renklerini ve tutturucu maddelerini hazırlarken, cellat da ateşlerini, kamçılarını, çarmıhlarını hazırlar.

-Alliga (Sıkıca bağla onu), diye ekler ressam. Tristem volo facere (Yüzüne acı dolu bir anlatım vermek istiyorum).

Olynthoslu ihtiyar canhıraş bir çığlık atar. Bu çığlığı duyanlar Parrhasios’a, resimden mi, yoksa işkence yapmaktan mı zevk aldığını sorar. Onlara karşılık vermez. Cellada bağırmaya başlar:

-Etiamnunc torque, etiamnunc! Bene habet; sic tene; hic vultus esse debuit lacerati, hic morientis! (İşkence etmeyi sürdür, daha çok! Çok iyi; öyle tut onu; işte Prometheus’un çektiği acı yüzünden yürek parçalayan yüzü, ölmekte olan Prometheus’un yüzü!)

Yaşlı adam kendinden geçmek üzeredir. Ağlar.

Parrhasios ona şöyle bağırır:

-Nondrum dignum irato Jove gemuisti (İnlemelerin henüz Jüpiter’in sillesini yemiş bir insanın inlemeleri değil).

Yaşlı adam ölüme yaklaşmaya başlar. Çok zayıf bir sesle Atinalı ressama şöyle der:

-Parrhasi, morior (Parrhasios, ölüyorum).

-Sic tene (Öyle kal).

* * *

Hatip Seneca'nın aktardığı bu diyalog bize, sanatçının gerçeği nasıl anladığını tüm çıplaklığıyla anlatır ve görüldüğü gibi gerçekliği yorumlarken ahlâklı olması beklenmez, beklenmemelidir de. Zira sanatçı ancak ilhâmı ölçüsünde yaşayan ve sanatını canı pahasına icra etme kaygısında olan kişidir. Bu uğurda hayatla arasındaki tüm köprüleri yakabilir ve hilkat garibesine dönen kalbinden geçenleri aklı yettiğince icra etmeye gayret eder. Gayreti ve yorgunluğu ölçüsünde sanat basamaklarını çıkar ve çıkabildiği ölçüde de hakikate vakıf olur. Bu ölçüde de yanar ve etrafını ya da etrafındakileri de yandıkça/yanabildikçe aydınlatır.

Bu portre her ne kadar oldukça gaddar görünse de, sanat özünde bunu gerektirir. Sanat, abartmaktır çünkü. Gerçeği olabildiğince abartıp, hakikate bambaşka bir gözle bakmak... İşte sanatçıların kimileri tarafından fazlasıyla sevilmesi ya da sevilmemesinin nedeni budur. Başkalarının bu basit tercihi, sanatçı için zorunluluktur. Zira bir sanatçı eserlerinin takdir edilmesini düşünmeden hareket eder; ancak eserlerine bakanlar öyle mi? Eseri göklere çıkaran da, yerin dibine sokan da ötekilerdir. Sanatçı içinse bu yalnızca bir keşiftir. Kâşif, keşfinin sarhoşluğuna bürünmeden yepyeni ufuklara yelken açar; fakat ardından gelenler kâşifin işaret ettiğini değil, keşif üzerine konuşmaktan kendilerini alamaz.

* * *

2011 Cannes Film Festivalinde Hitler'i anladığını söyleyen ve ardından Persona non grata (İstenmeyen adam) ilan edilen Lars von Trier'in bir üçleme misali çektiği (2010) AntiChrist ve (2011) Melancholia ardından çektiği (2013) Nymphomaniac (Nymphomaniac ve Nymphomaniac) şu sıralar şiddetli eleştirilere maruz kalıyor. Pornografik bulunan filmin izleyicilerinin ahlâkının bozulacağı endişesiyle ülkemizde de -trajikomik bir şekilde- festival kapsamı hariç olmak üzere yasaklandı. Kanunlarımız bu yasağa müsaade ettiği için konuşabilecek pek fazla bir şey yok; ancak yasak tanımını iyiden iyiye düşünmeden de durmak olmaz.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre birini öldürmek suçtur; ancak yasak değildir. Şayet böyle bir suçu işlerseniz cezası Kanunda yazılıdır. Zira her vatandaşın başına bir polis konulamayacağı için bu tip bir yasak doğası gereği mümkün değildir. İnsanı öldürmenin yasak olduğu bir ülkede bir filmi izlemek nasıl yasak olabilir? Demokratik olan bir ülkede Kanunların bu şekilde baskı kuramaz, kurmamalıdır da. Yasak yerine yaş sınırlaması getirilmesi icap ederdi; ancak yapılmadı, yapılamadı ve öyle görülüyor ki yapılamayacak da. Bunun nedeni pornografik unsurlar taşıdığı düşünülen filmin ahlâkımızı, hatta daha tepeden bakacak olursak dinimizi elimizden alacağı düşüncesi... Mümkün mü?

Ahlâk insan olmanın esas unsurudur. Ahlâka ermeyen insan da kaybolmaya mahkûmdur. Peki sürekli eğip büktüğümüz, çekip sündürdüğümüz ahlâk ne anlama gelir?

Kibarlıkla sıkça karıştırılan ahlâk, sanılanın aksine zamanla ya da öğrenmeyle artmaz, azalır. İnsanın doğuşunda hat safhadadır ve büyüyüp geliştikçe geleneksel kılıflarla erozyona uğrar, çevresel faktörlerle törpülenir, maddi varlıkla parçalanır. Kopan parçaların yerini neyin dolduracağı yalnızca bir tercihtir. Anlamını yitirmiş kimi ritüeller ya da ahlâktan sayılan kimi gelenekselleşmiş ahlâksızlıklar kolayca yama olarak kullanılabilir.

Ahlâkı bozduğuna inanılan cinsel bilgi nereden gelir? Öncelikle çevremizden, yani birlikte yaşadığımız toplumdan. Cinselliğimiz öncelikle toplumun örf ve adetleri doğrultusunda belirlenir ve tabi olunan din ile şekillenir; fakat en kusursuz insanda bile hastalık oluşabilir. İşte Lars von Trier'in filminde de böyle bir konu işlenmiş. Ortada hasta bir insanın yaşadıkları mevcut. Sağlıklı insanın korkusuysa, o hastalıklı insana başını çeviren izleyicinin de onun gibi olması... Bu durum kulağa hiç de doğru gelmiyor, öyle değil mi?

* * *

Sanat, doğru, iyi, güzel olmasına rağmen ahlâksız olabilir. Zira sanatta kural yoktur. Kural, bilimin; metotsa, felsefenin alanına girer. Kimi durumlarda bilim, sanat ve felsefenin birbirinin içine geçmesi kabul edilebilmesine rağmen manidar bir sonuca ulaşmak kolay olmadığı gibi pek de mümkün değildir. Misal, İtalyan matematikçi Fibonacci'nin tavşanların üremesi esasına ait bir problemin çözümü ile ortaya çıkan sayı dizisinin tabiatta neredeyse her yerde görülen bir spiral olması (Altın Oran) ve bu spiralin Nymphomaniac'ta da defaatle vurgulanması filmin kıymetinin artmasını sağlamaz; ancak düşünce yollarını çeşitlendirdiği için takdir kazanabilir. Aynı şekilde bir sinema filminde çıplaklık ve hatta cinsel ilişkilerin mevcut olması filmin pornografi olarak adlandırılmasını gerektirmez. Zira pornografi, sınırları tamamıyla belirli bir daire içerisindedir. İzleyenlerin doruktaki amacı haz duymaktır. Filmi çekenlerin amacı da izleyenlerin elde edeceği hazzı olabildiğince yüksek tutarak bunu ticari bir menfaate çevirmektir. Filmde oynayanlar da aynı şekilde, hazzı dorukta sergilemeye çalışarak kazanacakları ün, şöhret ve parayı da düşünür ve sektörü bir basamak olarak kullanmaya gayret eder.

İlkeli düşünüldüğünde görülecektir ki bir sanat filminde sergilenen çıplaklık ve cinsel ilişkiyse hiçbir zaman haz amacı gütmez. Aksine acıyı gösterir ve hatta paylaşır. İşte Nymphomaniac'ta da sergilenen şey de cinsellik değil acıdır. Aklı olan her insanın da yalnızca filmin ismine (Türkçesi "nemfomanyak"tır ve bu psikolojik bir hastalıktır.) bakarak bile bunun cinsellik içeren bir film değil, hastalık ve acı içeren bir film olduğunu akletmesi icap eder. Ayrıca şunu da düşünmelidir ki, şayet bu filmde pornografi mevcutsa, o vakit bu hastalıkları iyileştirmeye gayret eden doktorlar da bu pornografinin parçası durumundadır...

Filmi, aklını değil, gönlünü kullanarak izlemeye çalışanların hüsranının buradan kaynaklandığını sanıyorum. Zira din, teşhir edilen cinselliği tasvip etmez. Koyduğu kurallar içerisinde doyasıya yaşanmasını arzular. Peki, dinin hasta olanları ne yapması icap eder? Sağlığı bütün cemaatini düşünerek korkması ve hastalığa sırtını dönmesini mi yoksa çözümlemesini mi? Çözümlemesini elbette ve ardından da çözmesini; ama her halükarda çözümlemesini ve bu da düşünerek olabilir. Hastalık, hiçbir din tarafından terk edilip gidilecek bir durum değildir. Aksine hastaya kapısını ilk açan dindir.

* * *

Cinsellik ve Korku üzerine kafa yoracağımız günleri öteleyip gözümüzü daha yukarılara dikelim. Trier, kiminin ayaklar altına aldığı kiminin de başının üzerinde taşıdığı filminde ne anlatmaya çalışmış olmalı? İşte düşünmemiz gereken soru bu. Bu soruya düzgün bir cevap bulamasak bile, soruyu düşündüğümüz sürece fikir ve sanat patikasında yürüdüğümüzü görebiliriz.

Trier, inancını filmleri vasıtasıyla söyleyen değil, kusan birisidir. Kadın ve Erkek değil Kadınlık ve Erkeklik imajları sorunludur. Bununla da kalmaz ve bulmak istememesine rağmen Tanrı'yı nasıl da hevesle(!) aradığını filmlerinde gösterir. Akıllıdır da; fakat her suçlunun eninde sonunda suç mahalline döneceğinin bilinmesi gibi klişelerden de kurtulamaz. Kurtulamaz, çünkü ne olursa olsun insana inanmaktadır. Yürümekte olduğu yolun sonu nereye varırsa varsın, "insan" adına daha fazla ilerleyebilmek için gayret etmektedir; ancak etrafındaki vasat safradan kurtulmak kolay değildir. İşte bu nedenle klişelerinde bile agresiftir; ama yine de ilhâmının yok olmaması adına anlaşılmamak için çırpınır. Joe'nun ölmek üzere olan babasının sözleri buna iyi bir örnektir:

Çok fazla ölüm gördüm.
Sonra bir de Epikür'ün ölümden korkmamakla ilgili sözü var.
"Yaşadığımız sürece ölüm yoktur. Ölüm geldiğinde ise biz yok oluruz."
Ne olacağını biliyorum. Ayrıca doktorların önerdiği ilaçları da biliyorum.
O yüzden hayır. Hiç... Hiç korkmuyorum.

Bu sözlere rağmen gece gördüğü rüyanın ardından Joe'nin babasını ölüm korkusu sarar ve öyle korkar ki, altına yapar. Hangi fikir doruklarında gezilirse gezilsin "ölüm"ün akılla kavranamayacağını işte bu kadar basit bir şekilde görürüz.

Görüldüğü gibi Lars'ın anlaşılamaması pek de gizemli değil; ancak gelenekselleşmiş alışkanlıklarla donanmış vasat izleyiciye bir şey sunmadığı da ortada. Her ne kadar bu gruptaki izleyicinin bir kısmı Trier'in anlattığı hikayeleri birebir yaşıyor olsa da yaşananı gizlemek, gizlenmese bile teşhirine müsaade etmemek çekici gelebilir.

Filmin birinci bölümünün "Cantus Firmus" isimli son bölümüyse "korkutucu" bir gerçekle yüzyüze bırakır. Cantus Firmus, iki ezgiden oluşur ve alt ezgi üst ezgiye tamamen bağımlıdır, hatta dans'ın müziğe (ya da ritme), suyun kaba ihtiyaç duyması gibi değiştirilemez bir mütemmim cüzüdür. Trier bu bölümde izleyicisine düzensiz, karmaşık ve rastgele olarak görülen davranışların ve tercihlerin ardındaki düzeni gösterir. Bu uyum, varoluşumuzla ilgilidir ve birbiriyle hiçbir ilintisi olmadığını düşündüğümüz davranışlarımızın ve tercihlerimizin altında olan bütünlüğü işaret eder. Uyumdaki birliği fark edemediğimizde de alt bilincimizde olan biteni nasıl da anlayamadığımızı yüzümüze tokat gibi vurur.

İşte tüm bunlarla birlikte de insanın, dairesini tamamlayamadan ölemeyeceğini gösterir. Evet, daire yuvarlak olmayabilir; ama her halükârda tamamlanır. Önemli olan dairenin ne zaman ya da ne şekilde tamamlandığı değil, daireyi oluşturan çizgidir ve bu çizgiyi çizen de insanın kendinden başkası değildir. Şaşakalan izleyicinin hal-i pürmelaliyle yüzleştiğini fark etmemesi pek de mümkün değildir.

Hasılı kelâm, şaşakalmış izleyicinin bile "Sic tene" (Öyle kal) demesinin ne kendine ne de muhatabına bir yararı yoktur. Daire yuvarlak olmasa dahi tamamlanacak ve insan kendisiyle eninde sonunda yüzleşecektir...

* * *

Lars von Trier, AntiChrist'le aptala ve abdala seslenmiş, son derece etkili bir şekilde de dengeyi korumayı başarmıştı. AntiChrist üzerine neredeyse herkes bir şeyler söyleyebilecek cüreti kendinde bulurken Melancholia'da diller lâl oldu. Zira Trier bu filmde aptalı bir kenara bırakıp abdalı muhatap aldı. Nymphomaniac'ta da dairenin merkezine -doyasıya dövebilmek için olsa gerek- aptalı aldığını düşünüyorum. Peki abdal Nymphomaniac'tan kendi hissesine ne çıkaracak? Bu soruya cevabı abdal verebilir; ancak gecenin yarısında sarp kayalara tek başına tırmanan abdalı kim duyar? İşte bunu bilemiyorum.

* * *

Ülkemizde pek de tanınmayan Arjantinli yönetmen Gaspar Noé filmografisi Lars von Trier filmografisiyle kimi noktalarda benzeşiyor. İnsanın ne kadar rezil olabileceğini muştalı yumruklarla vurarak anlatmaya çalışan bu yönetmen de aynı Trier gibi tevazulu izleyicilerce keşfedilmeyi bekliyor. Kitleler Noé ile (2002) Irréversible sayesinde tanışmış olsa da özellikle (2002) Enter the Void da yine Trier gibi insanın dairesini tamamlamayı başarmış; ancak Trier'den bir adım öteye giderek dairelerin ne denli iç içe geçebildiğini Trier'den çok daha ağır karelerle ifade etmiş. "Cinsellik, Para ve Güç" mottosunu izleyenin yüzüne sıklıkla vuran Noé, "Cinsellik"i herkesin ve her halde yaşayabileceğini, "Para"nın insanları ikiye ayırdığını ve parası olanların, parası olmayanların hayaliyle yaşadığını, "Güç"ünse yalnızca nüfuz dairesi içinde kıymeti olabileceğini göstermiş. "Nymphomaniac"la paralel olarak izlenebilecek ve birlikte yorumlanabilecek "Enter the Void"in insanın arşa değen başını nasıl da yerin dibine sokacağına şaşkınlıkla şahit olacaksınız.