ÖZÜN ÖZÜ // İbn Arabi

bünyamin Ergün Ça, 07/03/2012 - 08:19 tarihinde yazdı

Tekvin Hakkında
Kâmil kişi odur ki: nefeslerine dikkat ederek, âdeta gönül hazinesine bir bekçi ola. Orada durup, yabancı kimseyi içeri koymaya. Gönül hazinesi Hakk'ın kütüphanesidir: Oraya Haktan gayrı fikirlerin girmesine yol vermeye.

-"Allah'a giden yollar yaratılmışların nefes sayısı kadardır."

Hükmü uyarınca: Her nefeste Hakka çıkan bir yol bulunur. Buna göre irfan sahibine gereken, her aldığı nefesi bizzat Hak'tan alıp, yine ona can vermektir. - Bu nefesi, nefis olarak da tefsir etmek caizdir, -buna göre insandan nefes -veya nefis- çıksa aslına döner. Onda renk yoktur. Kulun ameli fikir ne ise nefes -veya nefis- o renge boyanır; o libasla açılır.

Herhalde gönlü, Hakk'ın rızasına uymayan şeylerden temiz tutmak gerekir; kötü hatıradan pâk eylemek icap eder. Zira; kulun kalbi, Hakk'ın hazinesi ve kütüphanesidir. Ve insan onun hazinedarıdır. Haktan gayrı her fikir ve düşünce hırsız ve çetedir. Onlara gönül yolunu kapamak gerekir. Nitekim, Hadis-i Şerifte kalb şöyle anlatılır:

-"Mü'minin kalbi, Allah'ın tecelli yeridir; mü'minin kalbi Allah'ın arşıdır, mü'minin kalbi Allah'ın hazinelerindendir, mü'minin kalbi Allah'ın aynasıdır."

Buna göre; bir kimse Hakkın hazinesini çetelere kaptırır ve hırsızlara çaldırırsa hali müşkül olur. Zira, hain sayılır. Hainleri ise Allah-ü Teâlâ sevmediğini şu Âyet-i Kerime bildirir:

-"Kafi olarak Allah, hainleri sevmez."

Yanınca gönülde, Hakkın ışığı;
Kesilir ondan, hırsızın ayağı.

* * *

Hak yakınlığına ermiş kimselerde zihne gelen hâtıralar, o hali bulmamış olanlarda açıkta cereyan eden söz ve işler gibidir. Hak yakınlığına ermiş kimseler yersiz düşüncelerden de sorumludurlar. Bir Hadis-i Şerifte beyan buyurulduğu gibi en ince konuyu dahi hatıra getiren kimse, aynı incelikle sorguya çekilir ve: İyilik yapan zatların yaptığı bir çok iyi iş, Hak yakınlığına erenlere nazaran bir hata sayılır.

Gerçekte: Allah-ü Tealâ, kulunun gönlüne zatından gayrının girmesine razı olmaz. Zira, orası İlâhî tecellinin yeridir. Bunu izah eden bir Hadis-i Şerif şöyledir:

-"Gönül ilâhî bir kâbedir. Her kim oraya Hak'tan gayrı fikirlere yol verirse, kalbini putla doldurmuş olur."

Her ne kadar düşüncelerin halikı Allah-ü Teâlâ ise de, kul gafleti sebebiyle sorguya maruz kalır.

Bu bahsin tafsili şu Ayet-i Kerime'nin mânasında da saklıdır:

-"O her an bir şan alır."

Bu kaideye göre; Hak daima ve her zaman yeni yeni tecelliler gösterir. Her tecelliden kullar üzerine Hakkın emri nazil olur, kullarına iner. Onların kalbini ziyarete gelir. Hakk'ın emri yani o tecellisi gizli misafirdir. Hak'tan gelir mü'minin kalbine konuk olur. O geldiği anda kulun kalbi Hakla dolu ise, o misafir gönülde Hakla karşılaşır. Kalpte mevcut hakikatle birleşir. Bu bahsi daha açık anlatan bir Hadis-i Şerif beyan edelim.

-"Beni ne yerim ne de semâm aldı. Halbuki, mü'min kalbe sığdım."

Bu kudsi bir Hadistir; mânasını tefsirde, bir âşık şöyle buyurmuştur:

Hakk'a bakan incidir gönül;
İsme, müsemmaya mahzardır gönül.
Bir şahin, bir anka kuşudur gönül;
Zat-ı Hakk'ın varlığıdır gönül.

* * *

O ilâhî emrin kalbdeki ile birleşmesinden kudsi bir güzellik meydana gelir... Miktarsız ve şekilsiz geldiği gibi Zat-ı Hakka gider... Sözlerindeki hikmet yine Hakka döner ve vâsıl olur. (Ondan geldi ve yine ona döner.) Bu geliş-gidiş ruh cihetiyle değil; her şeyden münezzeh bir inişle olur; gidiş dahi aynı şekilde ve münezzeh bir geri dönüşle olur. Bu geliş ve dönüşe ne feleğin aklı erer, ne de meleğin. Ancak, görürlerse her şeyden münezzeh bir nur görürler; ötesini bilmezler.

Hakkın gizli misafiri olan tecelli geldiği anda kul kalbini zikir ve fikirle meşgul eder; Hakkı düşünürse o misafirini ağırlamış olur.

Şayet o tecelli geldikte, Hak fikrini orada bulamaz da, oradaki bir meleğe mülâki olursa, onların içtimaından meleklere has bir sûret hasıl olur. Ruhların geçtiği yoldan geçer, sidreye kadar uçar ve orada karar kılar.

Şayet, o Hak misafir geldiğinde kalpte şeytani şeylerle karşılaşırsa bu sefer ateş buhranına benzeyen bir hal alır. Âdeta siyah kuş şeklinde şeytanların geçtiği yoldan gider. Ve ancak ay altına kadar varır. Onun için oradan öte yol yoktur. Kıyamete kadar orada bekler.

Şayet, o gizli misafir geldiği anda bir güzelliği bulursa, o anda iyi bir şekil alır, suret alır. İyi bir uçuşla uçar ve cennete varır. Girdiği suretin mizacına has nimet bulur ve orada sahibi gelinceye kadar kalır.

Tafsile lüzum olmayan daha birçok şeyler vardır. Nüzul eden her tecelli kalpte ne ile aşılanırsa iyi veya kötü bir şekil alır ve gereken yere gider. Bu sebepten insan, o tecelliyi iyi karşılaması ve iyi uğurlaması için daima iyi düşünceleri beslemesi gerekir.

* * *

İnsan, haddizatında ilâhi bir iş evidir. Hakkın zatı daima tecelli eder ve gerçek emirler kula iner. Onun inişi, şekilsiz ve renksiz olduğu gibi, kendisi de öyledir. Ancak, Hak Tealâ tecelliyi çeşit çeşit, renk renk suretlerde yaratır. Bunları yapmaktan maksut, Hakkın tekvin sıfatı tecellisini beyandır.

Olgun insan herhalde gafil olmamalı. O ilâhî tecelli, kendine nasıl şekilsiz ve tartısız geldi ise, yine geldiği gibi renksiz ve şekilsiz göndermeye gayret etmelidir. Asıl mesele onun hukukuna riayet edip geldiği gibi gönderebilmektir.

İnsanın gerek içinde, gerek dışında olan bütün işler, düşünceler, hareketler, inanışlar, tasavvurlar; hattâ bütün nefeslerin, bir zerresi dahi boşa gitmez. İyi veya kötü olan her hareketin, kendine göre bir kabiliyeti ve istidadı vardır; onlar o hallerine göre türlü şekiller alır; öbür âlemde ise, burada aldıkları suretle meydana çıkarlar. O hareketlerin ve işlerin sahibi onlara verdiği suret gereğince; ya nimet bulur hoşluğa dalar; yahut incinir azap çeker. Burada da saklı olan, orada aşikâr olur.

-"Bir kimse zerre kadar hayır yapsa, onu görecek ve bir kimse; zerre kadar şer yapsa onu görecek..."

Mealine gelen Ayet-i Kerime bunu anlatır.

* * *

Muhiddin-i Arabî Hz. devamla şöyle der:

-"Hak Teâlâ varlığını yarattı. Ama, bunu akıllar idrâk edemedi. Çünkü onlar, maddî şeyleri düşünebilen akıldı. Maddiyata taalluk eden akıl yüce şeylerin anlayışında kusurludur. Bunu anlamak için maddeyi geçip ötelere varan akıl gerektir."

Haddi zatında:

-Hak varlığını yarattı...

Demek; dış bakımdan iyi görünmez. Ama, mâna cihetiyle gerçektir ve her şeyi aciz hâle getiren bir haldir; bize gereken ise budur, yani mânadır.

* * *

Akılların alamadığı önemli bir mesele de şudur: Her kim Hak Teâlâ hakkında bir kelâm etse, ona suret vermiş olur. İbadet dahi etse, o tasavvur ettiği şeye ibadet eder; o da Allah-ü Teâlâ'nın kendisidir, başkası değildir. Hak Teâlâ kulun tasavvuruna, itikadına ve anlayışına göre kalb aynasında yüz göstermiştir. Asıl meseleye geliyoruz. Bu tasavvurda ve düşüncede Hakkı elbetteki o kul yaratmadı; ancak, mutlak Hak Teâlâ kendi varlığını yaratmış oldu. Her şeyin halikı Allah-ü Teâlâ'dır; ondan başka yaratıcı yoktur. O kulun itikadında zuhur eden dahi, Hakkın yarattığı eşya cümlesindendir; ki, onları dahi Hak yaratmıştır.

"Hak kendi varlığını yarattı." cümlesinin derin mânalarından biri de budur.

* * *

Bilinmesi gereken bir husus vardır; anlatalım:

-Halk, caal, icad, sun’ ve tekvin kelimelerinin hepsi bir mânaya delâlet eder. Halk'ın mânası, yaratmak. Caal'in mânası, kılmak. İcad'ın mânası, var etmek. Sun'un mânası kudret eseri göstermek. Tekvin'in mânası, görünmeyen şeyi meydana çıkarmaktır. Az buçuk ayrı mâna taşısalar dahi, hepsi aynı yola çıkar. Hepsinden gaye Hakkın zuhuru ve tecellisidir.

Cümlesine verilecek bir başka mâna ise şudur:

-Hak kendi varlığını yarattı.

-Düşünen kulun zannına ve düşüncesine göre varlığını izhar eder.

Şöyle bir misal var: Bir kimse aynayı karşısına alır, kendini orada var eder, görür ve bilir. İnsanın aynada kendini bakıp görmesinde bir ayrı safa vardır. Bu sebepten Hak Teâlâ bu âlemi ve Adem'i yarattı ve bunları varlığına ayna kıldı. Şu mühimdir ki: Alem aynasında kendi aksini, Âdem aynasında ise, aynını görür ve seyreder. Burada Âdem'den murad insandır.

-O âlemi ve Âdem'i yarattı, varlığına ayna kıldı;

demekten murad ise, şudur; Zatını ayna suretinde izhar etti... Cemâlini o aynada zatına arzetti.
Bu yüzden bakar oldu. Kendi güzelliğini görüp aşka düştü, hayran oldu, niyaza kapıldı. Diğer yüzden maşuk oldu, naz ve işveye girdi. Kendi hüsnünü yine kendine arzetti ve tecelli etti;

Burada bakan, bakılan ve bakmak ve ayna, tek şeydir.

* * *

Bu; İnsan-ı Kâmil, öyle bir saf, temiz ve mutlak aynadır ki, mutlak cemâl olan Hak, zatını kayıtsız orada müşahade eder.

Kâmil insanın aynası Hakkın tecellisine göredir. Diğerlerinde olan tecelli, kulun zannına, kabulüne ve istidadına göredir. Gerçeği söyleyen Haktır, ve doğru yola hidayeti o verir.

* * *

Muhiddin-i Arabî Hz. FÜSUS'un son kısmında, bazı kelâm sarfetmiştir. Anlattığımız mevzu ile ilgisi olduğu için , buraya kısmen alıyoruz. Hazret ez cümle şöyle buyurur:

-"Varlığına itikad edilen Allah, kulun zannına göre yapılan İlâhtır. Bu bir sıfattır ki: kulun kendiliğinden yaptığı bir ilâh olup övgülerini de, ona göre yapar ve Hakkı kendi dar çerçevesine sokmuş olur. Bu sebepten kendi itikadına uymayan kimsenin itikadını kötüler. Sebep; Hakkın arzusuna değil; kendi zannına uymayışıdır. Eğer insafı olsaydı böyle yapmazdı... O kul, böyle yapmakla kendine özel bir mabud yapmış olur ve kendine uymayan herkesi kötüler; çünkü cahildir. Şayet Bağdadlı Cüneyd'in -Allah ona rahmet eylesin- dediği:

-Suyun rengi kabının rengidir.

Cümlesindeki manâyı anlamış olsaydı hiç kimse ile çekişme yolunu tutmazdı. Her itikad sahibinin, itikadını teslim eden bir arif olurdu. Hak Teâlâ'nın her surette tecellisini görür ve bilirdi.

O kendine özel bir mâbud tasavvur eden kişi, sadece bir zan sahibidir; ne âlimdir, ne arif... Bu sebepten Allah-ü Teâlâ:

-Ben kulumun zannına göreyim.

Buyurdu. Bunun mânası şudur:

-Kulum, beni ne şekilde düşünürse ona göre öyle var olurum.

Bu, ister itlak, isterse takyid olsun.

Hakkında çeşitli itikad beslenen ilâh muayyen, mahdut ve sayılıdır. Kulun kalbine sığan ilâh da odur. Yani Hakkın bir tecelli yüzüdür; başka ilâh değildir. Ama, mûtlak olan ilâh, celâl sahibidir ve ondan başkası bulunmaz, hiçbir yere de sığmaz, hattâ gönüle bile sığmaz. Nasıl sığsın ki, cümle eşyanın aynıdır. Zatından gayrisi yoktur, hattâ gönülün dahi aynıdır. Hattâ:

-Kendi varlığına sığar veya sığmaz.

Demek de caiz olmaz. İşi buna göre düşün ve anla.

Yukarıda anlattıklarımızın, kolay anlaşılması için, bir misal getirmek isteriz. Bir sevgilinin güzelliğine bakılsa ve onun etrafına yüz bin ayna konsa o sevgili kaç yüz bin görünür? Ama aslında bir tanedir. Öyle iken, aynaların kabiliyetine ve istidadına göre kiminde parlak, kiminde kederli görülür. Kiminde doğru, kiminde eğri büğrü olur. Bu hale göre bir kimse sevgilisinin bir aynada yüzünü görüp, öte kalanları inkâr etse arif olmamış olur. Arif olan, cümlesini ikrar eder. Hangi aynada görürse tasdik eder; belki aynasız olarak dahi görür.

Nice yüz bin göze görünen bir suretmiş âşikâr
Kendi hüsnüne, yine kendisi talepkâr...

Bu misalde, fazla açıklamak icap etmez. İrfan sahibi ne kadar düşünürse ve zevk alırsa o kadar misal bulur.

Bir misal daha beyan edelim. Bir kimse güneşin ziyasını görmeden, hayli zaman karanlık bir yerde, kalsa, günün birinde o yerin etrafı renkli ve çeşitli camlarla açılsa, sabah güneşi doğdukta, o camların her birine ayrı ışık vurur. Bu ışığın dokunduğu her cama göre içeriye bir renk düşer. O zat ise, güneşin rengi yeşildir, kırmızıdır diye türlü iddialara düşer. Hayal ve tasavvura kapılır. Ama, irfan sahibi işin hakikatini bilir ve ona göre ayarlanır. O bilir ki, suyun rengi kabının rengidir. Ve bilir ki, eşyanın cümlesine ışık tutan Hakkın nurudur.

-"Yerin ve semâların nuru Allah'tır."

Âyet-i Kerimesi bu durumu pek güzel anlatır. İrfan sahibine göre iki cihanın aynasından görünen tek yüzdür.

Hal böyle iken, her arif bir kemâle ermiştir. Bir kısmı şöyle der:

-"Sonunda, Allah'ın zatını (C.C) görmediğim hiçbir şey yok."

Bir kısmı da şöyle der:

-"Allah'ın zatım (C.C.) içinde görmediğim hiçbir şey yok."

Bir kısmı da:

-"Her şeyden evvel onu görürüm."

Der. Bir kısmı da:

-"Ancak, Allah."

Der. Bir kısım arifler ise:

-"Allah'ı ancak; Allah görür."

Der bu görüş meselesinde bir şekil hâsıl olur. İrfan sahibi bu beş hali bulup, varlığında topladıktan sonra beş şekil daha hâsıl olur; onun tafsili burada uygun değildir; keşfi dahi haramdır. Arzu eden kimse kâmil insanın eteğine yapışıp ondan talep etsin; zira:

-"Tatmayan bilmez."

Kaidesi esastır; yazı ile olmaz; vesselam.

Yardımcı Hak'tır...

Allah-ü Teâla'nın yardımı ile tamam oldu.

ÖZÜN ÖZÜ
Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. Ali)
Türkçesi; İsmail Hakkı Bursevî
Kırkambar Kitaplığı
1. Basım, Sf. 86-96
Özgün Adı
Risale’i Lübbü’l-Lübb