SHAKESPEARE ve KÜLTÜR BİRİKİMİ / Rönesans İngiltere'sinde Toplumsal Enerjinin Dolaşımı // Stephen Greenblatt

bünyamin Ergün Cts, 04/08/2012 - 10:16 tarihinde yazdı

Shakespeare ve Eksorsistler (Şeytan Kovucular)
1585 baharı ile 1586 yazı arasında, Cizvit William Weston'ın, diğer adıyla Edmunds Baba'nın yönetimindeki bir grup İngiliz Katolik rahip, çoğunlukla kiliseye girmeyi reddeden bir beyefendi olan Denham, Buckinghamshire'dan Sir George Peckham'ın evinde bir dizi görülmeye değer şeytan kovma ayinleri düzenlediler. Bu rahipler yasal haklarından yoksun bırakıldılar -1585'teki bir yasa ile bir Cizvitin veya din eğitimi eren bir rahibin İngiltere'deki varlığı bile devlete ihanet anlamına geliyordu- ve onları koruyanlar, ölümle cezalandırabilecek bir suçla yargılanıyordu. Yine de bu ayinler, gizli oldukları halde, büyük kalabalıkları, neredeyse yüzlerce insanı cezbetmişti ve yüzlercesi daha bundan haberdar olmalıydı. 1603'te, bu işin içinde olanların yakalanıp cezalandırılmasından çok sonra, o zaman vaizlikten Londra piskoposluğuna geçen Samuel Harnsnett, şeytanların etkisi altındaki dört kişi ile bir rahipten alınmış yeminli ifadelere dayanarak, bu olayların ayrıntılı bir anlatımını yazdı. Onsekizinci yüzyıldan beri Shakespeare'in Kral Lear'ı yazdığı sıralarda Harnsnett'in kitabı olan A Declaration of Egregious Popish Impostures'u [Çirkin Katolik Hilelerin Açıklaması] okumakta olduğu biliniyordu.

Bu iki metin arasındaki ilişki, toplumsal enerjinin kurumsal müzakere ve değiş tokuşun sıradışı bir berraklık ile kesinlikle gözümüze çarpmasını sağlar. Kral Lear ile A Declaration of Egregious popish Impostures arasındaki bağ asırlardır biliniyordu, ama bu bilgi neredeyse tamamen durgun, kaynak çalışmalarının geleneksel dindarlıkları içinde kilitli kalmıştır.

Bize anlatıldığına göre Shakespeare, Harsnett'ten, tımarhane dilencisi Zavallı Tom olarak kılık değiştiren Edgar'ın kendisine hükmettiklerini öne sürdüğü çirkin şeytanların isimlerini ödünç almıştır. Oyun yazarı, Harsnett'ten delilik dilinden bazı sözcükler, cehenneme ilişkin pek çok nitelik ve bir miktar renkli sıfat da almıştır. Bunlar ve diğer olası ödünç almalar özenle belirlenmiş, ama bunların önemine ilişkin soru yakın zamana kadar yanıtlanmamakla kalmamış, aynı zamanda hiç sorulmamıştır da. Uzun süre boyunca yazınsal kaynaklar için geçerli olan model (aslında eski tarihselcilik ile yeni eleştiri arasında bölüştürülen model), böyle bir sorunun önünü kesmiştir. Yalnız bir deha tarafından üretilmiş olan bağımsız, kendine yeten ve çıkarcı olmayan bir sanat çalışması Kral Lear'ın kaynaklarında sadece rastlantısal bir ilişki vardır: sanatçının şekillendirmiş olduğu "ham malzeme"yi bir an için görmemizi sağlarlar. Bu "malzeme"nin ciddiye alındığı kadar, bu çalışmanın "tarihsel geçmişi"nin -tarihi; dekoratif bir düzenleme ya da kullanışlı, iyi aydınlatılmış bir güvercin yuvasına indirgeyen bir deyim- bir parçasıdır. Ancak bu modelin temelinde farklılaşmalar bir kez parçalanmaya başlarsa, kaynak çalışması kendi karakterini değiştirmeye zorlanır: tarih, sarsılmaz bir karşı şov veya sarsılmaz bir geçmiş olarak, edebi metinlerle karşılaştırılamaz ve bu metinlerin koruyucu yalıtımı onların başka metinlerle karşılıklı ilişkisi ve dolayısıyla sınırlarının geçirgenliği fikrine yol açar. "Kedimle oynarken", diye yazar Montaigne, "benim onun için bir eğlence olmadığımı kim bilebilir, onun benim için olduğu gibi?" Shakespeare Harsnett'ten ödünç alırken; Harsnett'in Shakespeare'in geri aldığı şeyi zaten Shakespeare'in tiyatrosundan, derin anlamda, ödünç almamış olduğunu kim bilebilir? Bu ödünç almalarla kimin çıkarlarına hizmet edilir? Ve bu değişim sayesinde üretilen daha geniş kültürel bir metin var mıdır?

Bu tarz sorular, en azından benim için, kökten kararsızlığın, 'zirve'sine ['O altituda!'] varmaz. Bunlar daha çok, hem Kral Lear'ın hem de Harsnett'in Declaration'ının içinde gömülü olduğu kurumsal stratejilerin keşfine doğru yol gösterir. Ben, bu stratejilerin onaltıncı yüzyıl sonralı ile onyedinci yüzyıl başları İngiltere'sinde, toplumun önemli değerlerini yeniden tanımlamak için yapılan güçlü ve sürekli çekişmenin parçası olduklarını öneriyorum. Böyle bir yeniden-tanımlama; yönetici seçkin sınıfın kendi dünyalarını kurmakta kullandıkları ve halkın büyük bölümüne zorla kabul ettirmeye çalıştıkları kavramsal kategorileri yeniden gözden geçirilerek, yürürlükte olan yargı ve hareket standartlarının başka türlü şekillendirilmesini gerektiriyordu. Ölüm saçan bir iç savaşla sonuçlanan bu çekişmenin özünde, kutsal olanın tanımı -hem laik, hem de dini kurumları doğrudan içine alan bir tanım- vardı, çünkü devletin meşruluğu açıkça bir kutsallık ölçümü üzerinde hak iddiasına dayanıyordu. Kutsal olan nedir? Bunun sınırlarını kim belirler ve güvenceye alır? Halk kutsal otorite üzerine meşru ve gayri meşru hak iddialarını nasıl ayırt edebilir? Erken dönem modern İngiltere'sinde, asıl otorite dağılımı için ayrışan seçkin kişiler arasındaki rekabet karakteristik olarak sadece meclis içinde gruplaşmalarda değil, dinsel doktrin ve uygulama üzerine tatdsız çekişmelerde de ifade ediliyordu.

Harsnett'in Declaration'ı böyle bir çekişmede bir silahtı; rekabetçi karizmanın ceplerini boşaltarak, birbiriyle yarışan dinsel otoriteleri bertaraf etmek için, devlet tarafından resmen tanınmış ve desteklenmiş İngiltere Kilisesi'nin girişimiydi. Karizma (Edward Shils'in deyimiyle "dehşet uyandıran merkezcilik"), meşruluğun, otoritenin ve kutsallığın en yüce, yaşamsal kaynaklarıyla doğrudan ilişki kurmak için "sıradışı" olanın topraklarına, sıradan olanı sızdırma duygusudur. Eksorsizm asırlar boyunca bu karizmanın Latin Hıristiyanlığındaki en üstün görünümlerinden biriydi: "Şeytan tarafından hükmedilen iyileştirilmesinde", diye yazar Peter Brown, "azizlerin 'praesentia'sının [varlıklarının] güvenilir bir kesinlikle kaydedilmiş olduğuna inanılmış ve güçleri, 'potentia'ları [gizli güçleri], tam anlamıyla ve güven tazeleyecek şekilde gösterilmiştir." Güven tazeleyicilik, yani, sadece (hatta öncelikle) şeytanların etkisi altında olanlar için değil; aynı zamanda bu ayine tanık olan ve doğrusu, gözyaşları ve duaları şükürleriyle buna katılan insanlar topluluğu için de geçerlidir. Çünkü, sanatını çoğunlukla ülkenin karanlık köşelerinde, uzak kırlardaki köylerde ve ıssık kulübelerde icra eden sihirbazdan farklı bir şekilde; karizmatik iyileştirici bir seyirci kitlesine bağımlıydı: Ortaçağın ve erken rönesansın büyük şeytan kovma ayinleri şehirlerin merkezlerinde, izleyicilerle dolup taşan kiliselerde yapılmıştır.

Dominikan tarikatından olan eksorsist [şeytan kovucu] Sebastian Michaelis onyedinci yüzyıl başlarında Aix-en Provence'de yürütmüş olduğu bir dizi ayin hakkında şöyle yazar: "Büyük topluluklar her gün oraya üşüşüyordu"; ve izleyicilerin tanık oldukları şeyden çok etkilendiklerini öne sürer. Bu yüzden, örneğin genç rahibe Louise'in bedeninden, şeytan Verrine'nin "büyük ve korkunç çığlıklarla", kiliseye karşı çıkanların ve günahkârların "sonsuza dek, sonsuza dek, sonsuza dek, sonsuza dek, sonsuza dek" Tanrının görünüşünden yoksun bırakılacaklarını haykırmıştır. İzleyiciler bu kelimelerden "aniden öyle korktular" ki "işledikleri suçları hatırlamaya başladıklarında, gözyaşları sel gibi boşaldı."

Ciltlerce anlatımın bildirdiği gibi, o zaman, şeytan kovma ayinleri gerçek inancın gücüne doğru ilerleyen kanıt belgeleriydi. Ama onaltıncı yüzyıl sonlarına doğru ilerleyen kanıt belgeleriydi. Ama onaltıncı yüzyıl sonlarına doğru Protestan İngiltere'de eksorsistlerin ne 'varlığı' [praesentia] ne de 'yetkesi [potetia] dinsel otoriteler için güven tazeliyordu; ve Anglikan kilisesi kentsel kitleleri, iyi örnek olma değeri kabul edilmeyen bir manzaraya mazur bırakmayı hiç arzulamıyordu. Şeytanın kendisinden zorla alınmış etkileyici kanıt belgeleri -Bakire'nin övgüsü, Komünyon (ekmek ve şarap ayini) önündeki dehşet, papanın otoritesinin onaylanmas- şimdi hem hileli hem de haince görünüyordu; ve tehlike, Katolik bir iyileştiriciden değil, inatla uyum sağlamayan bir Protestandan geldiği zaman büyüktü. Bu ikinci; bakire'nin gücü için ayinler düzenlememiş olmasına rağmen -Protestan bir şeytan çıkarma ayininde birisi Mary'nin adını çağrıştırmaya çalıştığı zaman, onun gözetimindeki eksorsist kendisini sert bir şekilde azarlamıştır, "çünkü Cennet altında, kurtuluşa meydan okumamıza yardımcı olabilecek bir başka isim yoktur; 'İsa'nın adı dışında" -orucun ve duanın gücünü artıracak bu gücün devlet himayesinde ve kiliseye ait bir hiyerarşiye bağımlı olmadığını açığa kavuşturmuştur. Bu otoriteler katedralleri böyle bir fesatlığa karşı kolaylıkla kapatabilirdi, ama şehirden uzakta gizlenmiş özel evlerdeki nispeten küçük topluluklar bile bir tehdit unsuru olmaya başlamışlardı.

Declaration'da Harsnett özellikle cizvitler tarafından uygulanan eksorsizme saldırır, ama daha önce aynı hamleleri Püriten bir eksorsiste yöneltmişti. Ve bunu, tahmin edebileceğimiz gibi, Anglikan kilisesinin uygulaması üzerine bir vurgunculuk iddiası için değil, eksorsizmin kendisini bir sahtekârlık olarak göstermek için yapar. Devletçe tanınan, dinsel ve laik otorite adına, Harsnett şeytan kovma ayinlerinde salıverilen karizmanın büyük, püsküren sıcak su kaynaklarını kalıcı olarak kapatmayı diler. Tinsel 'potentia' bundan böyle; mutlak karizmatik otoritenin tek meşru sahibi olan kralın, yani İngiltere'deki kilisenin Yüce Başkanı'nın, en üst noktasında oturduğu Anglikan hiyerarşisinin tamamına, daha fazla ılımlılık ve egemenlikle dağıtılacaktır.

Harsnett'in eksorsizme karşı sıraladığı kanıtların bizi yanıltabilecek akılcı bir yapısı vardır, çünkü bizi olaylara rağmen, akılcı inanç oluşturmak için yapılan ilk Aydınlanma girişimiyle uğraşmıyoruz. Harsnett, Edmunds Baba'nın kendileri için şeytan kovma duaları ettiğini öne sürdüğü kişiler arasında şeytanın etkisi altında birinin varılğını reddeder; ama onu eksorsistlerin kendileri içinde bulur: "Ve o şeytan, o delici, haberci ve bu tarifsiz ihanetlerin inandırıcısı; Cizvit Weston'dan (diğer adıyla Edmunds'dan), asıl entrikacıdan ve...birçok yönleriyle o on iki şeytansı komedyenin tek kutsal Keklik'inden başka kimdi: çünkü kendilerinden başka ne bir şeytan, ne afacan bir afacan çocuk, ne de Elf vardı" (154-55). Dolayısıyla, Harsnett'in yazdığına göre, "Edmunds ile şeytan arasındaki konuşma" gerçekte "şeytan Edmunds ve Edmunds şeytanı" arasındaki bir konuşmaydı, "çünkü o her iki bölümü de kendisi oynamıştır" (86).

Bu strateji -günahın sözde düşmanlarının üzerine günahın yeniden yazılışı- erken modern dönemdeki dinsel otoritenin karakteristik işlemlerinden biridir ve laik benzerleri, ünlü devrimcilerin karşıt-devrimciler olarak denenmek üzere gösterime çıkarıldığı zamanki daha yakın tarihlerde ortaya çıkar. Model alınabilecek rönesans örneği, tarihçi Carlo Ginzburg tarafından zekice incelenen 'benandanti' olayıdır. 'Benandanti', düşmanları olan cadılara karşı rezene saplarıyla çatışmak üzere her mevsim saldırıya geçtiklerine inanan kuzey İtalya halk mezhebinin üyeleriydi. 'Benandanti' galip gelirse, onların zaferi köylülerin iyi mahsul alacakları güvencesini verirlerdi; kaybederlerse, cadılar haylazlık yapmakta serbest olacaklardı. Engizisyon bu uygulamayla ilk defa onaltıncı yüzyıl sonlarında ilgilendi; bir dizi uzunca soruşturmalar yürüttükten sonra, engizisyon bu mezhebin şeytanın etkisi altında olduğuna karar verdi ve bunu izleyen zorgularda, cadılarla savaşan "benandanti"yi, kendilerinin cadılar olduklarına, biraz başarıyla, ikna etmeye çalıştı.

Harsnett eksorsistleri şeytan olduklarına inandırmayı ümit etmez; onların hilekârlığını göstermek ister ve onları cezalandırması için devlete güvenir. Ama şeytansı olanı tamamen bırakmak istemez ve bu da onun çalışmasında Edmunds Baba ya da papaya her değinişinde, yarı suçlama yarı metafor olarak etrafta dolaşır. İblis'in işlevi, onyedinci yüzyıl başlarının papaz heyeti tarafından reddedilmek açısından onun için çok önemliydi. A Declaration of Egreguous Popish Impostures'da batıl inanca yapılan saldırıları destekleyen aynı devlet kilisesi, öncekinden daha az çabayla da olsa, cadıların vahşi kovuşturmasında işbirliği yapmaya devam etmiştir. Bu kovuşturmalar, özel olarak, laik hukuksal devlet aygıtı tarafından ele alınmıştı - büyücülük, şiddetle saldırı veya cinayet gibi ağır ceza gerektiren bir suçtu ve bu yüzden otoritenin bürokratik egemenliğiyle rekabet etmek yerine onu pekiştirmiştir. Şeytansı olanın, insanın dünyası içine püskürmesi tamamen yadsınmamıştır, ama bu sorun uygun laik kanallar aracılığıyla işlenecektir. Büyücülük olaylarında şeytan, insan aracısının asılması gibi basit bir yolla yenilmiştir, cin çarpması durumlarında olduğu gibi görülmeye değer tinsel bir karşı-güç tarafından yüksek sesle konuşarak bulunduğu yeri terk etmeye zorlanmaz.

O halde cadılık, cin çarpmasından farkıl bir şeydi ve Harsnett'in kendisi büyücülük suçlamaları hakkında şüpheci olduğu halde, onun temel amacı şeytan çıkarma uygulamasında bir hile ve oyun bağı oratya koymaktı. Bunu yaparak bu uygulamayı toplumun merkez alanından kovmayı, onu saygınlığından yoksun bırakmayı ve açıkça görünen yararlığlığına olan güveni sarsmayı ümit eder. Peter Brown'ın göstermiş olduğu gibi, eski zamanlarda eksorsizm Roma hukuk sistemine dayanıyordu: eksorsist, işkence altındaki şeytanın gerçeği itiraf etmeye zorlandığı resmi bir 'quaestio' [soruşturma] yürütürdü. Şimdi, bin yıldan fazla süren bir dönemin ardından, bu güç bir kez daha sadece devlet içinde yetkilendirilir.

Güçlü üstlerince desteklenen Harsnett'in çabaları, şeytan çıkarma uygulamasını ciddi ölçüde sınırlandırmıştır. 1604'ün yeni Kilise Kanunları'ndan 72. Kanun'a göre bundan böyle, piskoposun özel izni olmaksızın, hiçbir papaz "cin çarpmasından veya takıntılı düşünceden kaynaklanan, hileli herhangi bir şey üzerine, oruç ve dua aracılığıyla şeytanı veya şeytanları dışarı atmaya kalkışmayacaktı, ancak bunu yaparsa sahtekârlık ve dolandırıcılıkla suçlanacak ve papazlıktan azledilerek cezalandırılacaktı." Özel izin, varsa bile, nadiren bağışlanırdı, bu yüzden aslında eksorsizm resmi olarak durdurulmuştu. Ama bu; gücünün kendisinden çekilip alınmasından çok, eksorsizmi merkezden kenarlara sürmeyi kolaylaştırdı. Eksorsizm, otoritenin hem yeniden bütünlenmesi hem de açıkça gösterilmesi süreci olmuştu; etnoğraf Shirokogorov'un Siberya şamanlarında gözlemiş olduğu gibi, eksorsistler zararlı ruhları "alt edebilir" ve "psişik dengeyi" bireylerde olduğu kadar topluluklara da geri verebilirlerdi. İngiliz piskoposların bildirileri, Peter Brown'ın sözleriyle, "belirsiz durumların elle tutulmaz duygusal donuk renkliliğini ve inatçı kişilerin kararsız dürtülerini" simgeleyen içsel şeytaları ülkeden hemen uzaklaştıramamıştır. Şeytanın hükmettiği kişi; erken dönem çağdaş İngiltere'sinin otoriter, ataerkil, fakirleşmiş ve vebanın hüküm sürdüğü dünyası içinde kolayca biriken şiddetli öfke, kaygı ve cinsel çatışmayı ifade eder. Anglikanlar; yeni ve başarılı bir sağaltımı sonuca vardırmaksızın, namuzsuz ve uygunsuz bir terapiyi parçalamaya yeltendiler. Eksorsizmin yokluğunda Harsnett çıldırmış birine sadece I. James dönemi tıbbının uzun ince kamışını önerebilirdi; Buckinghamshire doktoru Richard Naiper'in yakın zamanda yorumlanmış günlüğü hiçbir şekilde tanıtıcı değilse bile, dönemin doktorları kayda değer sayıda çıldırı vakasını tedavi etmeye çabalamışlardır.

Ama Harsnett'e göre aslında böyle bir sorun yoktur, çünkü çıldırı vakalarının büyük çoğunluğu, kendilerini tedavi etmek üzere tasarlanmış olan ayinin hilekârca veya kurnazca ortaya çıkarıldığını öne sürer. İlacı çıkarıp atarsanız, hastalığı da atmış olursunuz. O; bir zamanlar çıldırı ile eksorsizmin sahici olduğunu çünkü İsa'nın kendisinin bir kirli ruhlar alayını, çıldırmış bir adamdan çıkararak, Gadarene domuzunun içine sürmüş (Mark 5:1-19) olduğunu kabul etmeye zorlanır; ancak mucize devri kapanmıştır ve şeytanların bedene sahip çıkması artık mümkün değildir. Dışarıdaki ruh "yanılsamanın ruhudur" (Disvovery, s. A2). Eksorsistlerin bazen, şeytanın dışarı atılmasının bir mucize değil bir -"mirandum non miraculum"- olduğunu ve sürdüklerini Harsnett onaylar; ancak "her iki terim de bir tek harika veya mucize kökünden çıkar, tuhaflıkla yapılmış bir şeyin, gözcülerin akıllarında doğanın ve mantığın ulaşamayacağı şekilde yarattığı bir anlam" (Discovery, s. A4 [r-v]).

Öyleyse eksorsizmin önemi, ayinin herhangi bir içsel niteliğinde veya çıldırı belirtileri karakterinde değil; izleyicilerin akıllarında bırakılan izlenimde yatar. Harsnett'i büyük ölçüde etkileyen dikkate değer bir kitap olan The Discovery of Witchcraft'ta [Büyücülüğün Keşfi, 1584] Reginald Scot bu izlenimi şekillendirmek için kullanılan bazı araçları ayrıntılarıyla belirtir: Popüler batıl inançların, kurnazca işlenmesi; keder, korku ve saflığın sömürülmesi; sahne için geliştirilmiş yanılsama oyunlarının ustalıkla kavranması; bastırmaya çalıştıkça artan endişenin istemsiz biçimde dışavurumu; görünüm ile yorumun harmanlanması. Püriten eksorsistler kendilerini dramatik dua nöbetlerinin içine atarlar; Katolik eksorsistler kutsal su, yanan kükürt ve kutsal anıları gerektiği gibi yerleştirirler. Onlar; olağanüstü bükülmelere kıvranan, iğneler kusan, garip bir dayanıklılık sergileyen, ağzı köpüren, esrarengiz seslerle haykıran zavallıların bu kötü durumu içinde tamamen bir yanılsamadır; oradaki yatağın üzerinde, koltukta, kürsüde gerçek olan hiçbir şey yoktur. Tek ciddi edim izleyicilerin akıllarındaki sızıntıdır.

Dolayısıyla eksorsistlerin kendi elbecerilerini sadece "biraraya gelmiş büyük bir topluluk" olduğu zaman uygulamaya özen gösterdiklerini ve ayinin daha sonra bu topluluğa resmi bir prolog iile birlikte açıkça sunulduğunu belirtir Harsnett: "Konuklar geldiğinde, 'Eksorsistler' onlara, 'ellerinde nasıl bir Tanrı işi olduğunu' ve uzun bir görüşmeden sonra, 'Şeytanın kişilere nasıl bela getirdiğini' ve 'ne garip bir şeyler göreceklerini" anlatırlar: bahsedilen kişiler, idam edilecek bir Ayı gibi, öne çıkarılırlar ve, ya bir sandalyeye bağlanmış ya da sıkıca tutulmuş bir şekilde, nöbet geçirmeye başlarlar ve sanki eğitilmişler gibi kaba oyunlarını noktası noktasına aynen oynarlar." (Discovery, s. 62)

Kendiliğinden olmuş gibi görünen şey aslında seyircinin beklentilerinin şekillenmesinden, gösterimi yapanların provasına kadar dikkatle yazılmıştır. Harsnett, hiçbir dolandırıcılıktan şüphelenmeyenler için, yaratılan etkinin olağanüstü güçlü olduğunu kabul eder: "Onlar böylece olağanüstü bir şaşkınlığa uğratılır" (Discovery, s. 70). Yüksek bir dikkat ve kolaylıkla etki altında kalma konumuna merak ile çıkarılan gözlemcilerin, çıldırmış olanın en küçük hareketlerindeki anlamı görmesi ve bu anlamı kendi yaşamlarına uygulamaları sağlanır. Ama bütün bu hareket süreci, mahkemelerde göz önüne serilerek cezalandırılması gereken tehlikeli bir sahtekârlıktır.

Bu görevleri yerine getirmek için İngiliz Kilisesinin, casusluk öykülerinin diliyle, çıldırı ve eksorsizm davranışları gösteren katılımcılardan birini "tersyüz etmeye" ihtiyacı vardı. 1590'ların ortalarında otoriteler John Darrel adında karizmatik bir Püriten liderinin faaliyetlerinin farkındaydı. Oruç ve dua aracılığıyla Thomas Dorling adında birinin popüler ismiyle Burtonlı Oğlan'ın şeytan kovmasına yardım etmiş ve daha sonra Lancashire'da Yedi olarak bilinen bir toplu çıldırı olayında başarısını sürdürmüştür. Bu başarıyla derhal harekete geçen 1598 otoriteleri şöyle birini aradıklarını keşfettiler: William Sommers, yirmi bir yaşında, harika bir tinsel çatışmalar serisinde Darrel tarafından şeytanları kovulmakta olan hercai bir müzisyenin Nottingham'daki çırağı. Büyük baskı altında Sommers sahtekârlığını itiraf etti ve Darrel'in gizli yöntemlerini açıkladı-ya da açıkladığını öne sürdü: "Nitekim ben sözü edilen bu beden haraketlerinin her birini kullandım," diye itiraf etti Sommers, çıldırı belirtilerini Nottingham'daki ilk sergileyişini hatırlayarak;

'Yanında duranlara Bay Darrel şöyle diyecektir: Görmüyor musunuz nasıl böyle yaptığını? Bunlar filan filan günahların bu kasabada hüküm sürdüğünü belirtir. Bay Darrel'ı duymuş olanlardan orada bulunanlar, ben ellerimi silerken ve yatağımın üzerinde bir aşağı bir yukarı yuvarlanıyorken hemen kendine gelerek diyecek ki: oh, bu günah için böyle yapıyor ve şu günah için şöyle yapıyor; böylece, nöbetlerim sırasında hiçbir şey yapamadığım, ne o gece ne de sonraki gün, ne başımı, ne de bedenimin herhangi bir yerini kımıldatamadığım kabul edildi: neşeli veya üzgün bakmam, oturmam veya uzanmam, konuşmam veya sessiz olmam, gözlerimi açmam ya da kapatmam; ama bazıları yine de bundan çıkarımlar yapacaktı: Nottingham'da bu tarz günahları bildirmek üzere Şeytan tarafından yapıldıkları ve kendi kafalarında kurdukları şekilde'. (Discovery, s. 117)

Darrel, Sommers'ın davranışlarına bir yorum getirmeyi reddetti, ama gösterimin doğasını güçlendirdi:

Bu akşam o, birçok günahı işaretler ve beden hareketleriyle, çok canlı bir şekilde betimleyerek ve gölgeleyerek bizim için canlandırdı: şöyle ki; kavga etme, çekişme, dövüşme, küfretme, caddelerde soygun yapma, çantaları kapıp çalma, hırsızlık, fahişelik, erkeklerde ve kadınlarda kibir, ikiyüzlülük, emir alırken tembellik, sarhoşluk, oburluk, kendisine ait oyuncaklarla dansetme, Viyol'ün diğer enstürmanlarla incitilmesi. Bunların türlü çeşidinin sonunda, bazı zamanlarda eğlenmek için ellerini uyluklarında çırparak fazlasıyla gülüyordu: bu keyfi gölgelemek için, hem kendisinin hem de günahkârların günahlarını anlamaları için gizlice onları gözler. Ve öldürmek ve çalmak gibi bazılarının sonucunda onları Darağacı'na nasıl getirdiğini bunun bir işaretini yaparak, gösterirdi! (Discovery, s. 118-19)

Harsnett'e göre, bu gösteriyi izleyen Pazar günü Darrel'in meslektaşlarından biri kürüden bu "dilsiz gösteri"nin "güvenilir bir okuması"nı getirdi ve bu okumayı sonra popüler bir halk şarkısı izledi: Kısaca eksorsist'in etkisini hemen oradaki gözlemci halkasının ötesine, hem seçkin sınıfa hem de kitlelere doğru genişletmek için bir kampanya. Harsnett, bunun karşılığında, bu etkiyi yıkmak üzere kitlesen bir karşıkampanyaya katılır. Darrel'i izlemek ve hapse atmak yeterli değildi, çünkü zulüm onun popüler cazibesini kolaylıkla artırabilirdi ve o uygun bir şekilde ortadan kalksa bile, diğerleri tarafından izlenecekti. Bu eksorsiste gücünün olduğu yerde saldırmalıydı: gözlemcilerin veya olası gözlemcilerin akıllarında.

Onaltıncı yüzyıl sonları ile onyedinci yüzyıl başlarındaki şeytan çıkarma ayinlerinin anlatımları, şeytansı çıldırının belirtilerinin görünümünün, onlara şahit olanlar üzerinde çok derinden rahatsız edici bir etkisi olduğunu açığa vurur. Bu görünüm açıkça, fiziksel veya psişik acınınkinden fazlasıydı; bununla beraber, bu dönemin erkekleri ve kadınları sefalet görüntüsüne alışmış hatta buna karşı katılaşmış olacaktı. Halka açık sakatlamalar ve infazlardan tamamen ayrı bir yerde, ergenliğinde hâlâ hayatta olan bir Elizabeth dönemi yaşayanının zaten insan bezginliğinin bir aficionado'su (İt. Bağımlılık,tutku) olmuş olması gerekirdi.

Şeytan tarafından ele geçirilme ise bundan fazlasıydı: o tamamen garipti -diğer dünyanın sapkın tinsel varlıklarının korku dolu bir ziyareti- ve aynı zamanda esrarengiz bir şekilde içtendi; çünkü eğer şeytanlar acaip isimli yabancı işkencecilerdiyse, kurbanlar da bu yaşantılara tanıdık bir çevrede katlanan komşulardı. Dolayısıyla bu acılara tanık olanlardan alınan kanıt belgesi evcimen olanla acayip olanı birleştirir: Suffolk'da görünen kötü ruh; "yaklaşık bir ayak yüksekliğinde yoğun, karanlık bir cisim" haline gelir, "tıpkı bir kelle şekeri için tepedeki beyazlık gibi"; genç Mary Glover'ın sesi bir tanığa "vahşi bir 'Fişek'in tıslaması!, bir başkasına "gıdaklayan bir 'tavuk'", bir üçüncüye "yemeğini dökmeye çalışan ir 'Kedi'nin iğrenç gürültüsü" gibi gelmiştir; William Sommers'in "bağırsakları bir dokumacı mekiği gibi bir yukaır bir aşağı fırlıyordu." Sommers'in çığlıkları anlatılamayacak kadar garipti -bir cerrahın anlatımına göre o, "üç ayrı sesle öyle korkunç bir şekilde ve öyle kuvvetli haykırıyordu ki, sanki hiçbir insanı yaratığa benzemiyorlardı"- ama tanıklardan her biri bu olağanüstü olayları tanıdık olanın çevresi içine hemen yerleştirmiş görünür. William Aldred adında bir vaiz, yaklaşık yüz elli kişilik bir kalabalığın içinde durarak Sommers'ın nöbetlerini izlemiştir. Fark ettiği şey, Darrel'ın dua ederek vaaz verdiğiydi; "o zaman odarda toplananlar, şimdiye kadar devam etmiş olan sessizliğini bozarak, sıkıntılı kişiyi rahatlatmak için, sanki Tanrı'ya seslenen bir tek sesleri varmış gibi, bir anda onlara haykırdı: ve bir çeyrek saat veya civarı içinde dualarını duyduğu için Tanrı'yı memnun etti." Nottingham fırıncısı Robert Pie'ın karısı olan Joe Pie da bu nöbetleri görmüştür; şunu fark etmiştir ki Sommers aniden "bir yığının üzerine kapaklandı, sanki bedeni büyük kahverengi bir somun gibi uzanmıştı". Kasap Richard Mes, Sommers' ın "saplandığı anda" aniden "bir domuz gibi" keskin bir çığlık attığını belirtmişti.

Şeytansı olanın ehlileştirilmesi (What Do People Do All Day?'in [İnsanlar Bütün Gün Ne Yapıyorlar?] gülün bir Elizabeth dönemi versiyonu) sadece, tanıkların çoğu için, doğaüstü ziyaretin şaşkınlığını artırmaya yarar. Harsnet'in görevi bu şaşkınlık deneyimini yıkmaktadır; alay ve eğlencenin keskin, parlak ışığını eksorsist'in gizemleri üzerine yansıtmaya ve böylece onalrı haksız oyunlar olarak göstermeye çalışır. Şeytansı etki altında olanın en korkutucu belirtileri arasında koşan bir yumru -bir kedi yavrusuna, bir fareye, yarım penny'lik beyaz bir somuna, bir kaz yumurtasına, bir Fransız cevizine ve bir fındığa benzediği çeşitli şekillerde tanımlanmıştır- vardı ve o kendinden geçmiş yatarken yatak örtüsünün altında bedeninin üzerinden diğer yana hareket ederken görülebilirdi. Yanında duranların birisi ve açıkça diğerlerinden daha az korku içinde olanı, hiç düşünmeden bu yumrunun üzerine atılmış ve Sommers'in elini çıkmıştı. Günah çıkarırken Sommers, el ve ayak parmaklarını örtünün altında oynatmaktan daha karmaşık olmayan yöntemlerle etkisinikazanmış olduğunu itiraf etmiştir. Bu sefil çarenin bu kadar çok telaşa neden olması olanaksız gibi görünür, ama Harsnett tarafından sözleri tekrarlanan şüpheci bir tanık bunu evde denemiştir: "O çocuğun yaptığı şeyin çok uygun olduğu meydana çıktı, çünkü yatakta yanımda olan karım, 'Sommers'in ruhunun beni izlediğini düşünerek bir anda çok korktu" (Discovery, s. 240)

Işığa tutulduğunda, şeytanın madeni parası, etkileyici bir taklitti ve sadece kadınlara çocukları korkutmaya uygundu. Yine de Harsnett Sommers'in sahtekârkıl itirafını, basitçe yayınlatmaktan memnun kalmaz, belki bunun sebebi, kısmen, bu itirafın zorla yapıldığına inanmak için yeterli sebep olmasıydı, çünkü Sommers'in sadece bir oyuncu olduğu kanıtlanmış olsa bile, şeytansı etki altındaki diğerleri şeytanlar tarafından hükmedildiklerine içtenlikle inanıyorlardı. Dahası, bu kargaşanın bambaşka bir retorik şiddeti ve kuramsal önlem harmanı ile birlikte yürütülmesi gerekiyordu. Darrel kendi savunmasında şöyle yazmıştır: "Eğer ne delilik ne de büyücülük ise (çok uzun süredir genel olarak ve duraksamasız öne sürülmüş olanın aksine), neden şeytanların var olduğunu düşünelim? Şeytanlar yoksa, Tanrı da yoktur."

Anglikan kilisesinde kimse, şeytanın varlığını yadsımaya, Tanrı'nın varlığını yadsımak için olduğundan daha hazırlıklı değildi. Öyleyse, içinde adının bu kadar önemle ifade edildiği dolandırıcılık oyunlarında, Harsnett şeytani olanı, kendilerinin Tanrının aracıları olduğunu öne süren figürlerin içinde bulmaya hazırdır:

İkiyüzlüler, hilekârlar; Tanrı'yla, onun oğluyla, melekleriyle, azizleriyle oyun oynayanlar: yeni şeytanların mucitleri, ruhların sahte işkencecileri, dipsiz çukurun anahtarının gaspçıları, kamçılayanlar, kırbaçlayanlar, iblislere tapanlar, Pandor'lar, Ganimedean'lar, şehvet artıranlar, bakirelerin kızgınlığını bozanlar, evleri kirletenler; kaba, erkekliğe sığmaz, doğaya aykırı muhteremler, sözde şeytanlara kendi ayinlerini sunanlar, kutsal emanetleri bozanlar, onları tanımsız, tiksindirici, korkunç biçimsizliklere atfedenler: Kilise'lerin bütün ayinlerini, süslemelerini ve törenlerini pis alçaklıklar için kötü amaçlı kullananlar: Tanrı'ya dua ibadet ve saygıyı bütünüyle kirletenler: türbeleri bozanlar, Tanrının, kutsal Üçlü'nün ve bakire 'Meryem'in, sahte bir şeytan kılığındaki saygısız kâfirleri: kulları baştan çıkaranlar, entrikacılar, suikastçılar, kutsanmış Kral'larına kanlı kanlı ve iğrenç ihanetler düzenleyenler: bunların hepsini yan yana koysak tam bir cehennem manzarası çıkar. (Declaration, s. 160-61).

Kısaca, onlar Cizvitlerdi, ama Darrel bir Protestan'dı ve tüm kayıtlara göre sade ve dürüst bir yaşamı vardı. Eğer o insan şekline girmiş şeytan olarak betinmelenemiyordu ise, bu şeytan nerede bulunacaktı? Harsnett'in arkadaşları olan John Deacon ve John Walker tarafından önerilen bir yanıt, İblis'in şeytansı delilik 'yanılsaması" üretilebiliyor olmasıydı. "Şeytan, (Tanrı'nın sevgili kulları arasında görülebilecek en büyük fitneyi ve bütün hilebazlıklara en az kendisi kadar doğal eğilim besleyen birilerini bulup çıkarmaya hazır) bir yolunu bulup hilebazlığa doğal eğilimi olan bu insanları avucunda oynatıp, onları tüm amelleri ve işleriyle ele geçirerek kendini inanılır kılmak için her fırsatı değerlendirir."

Bu tartışmadaki son sorun şudur ki, otoritelerin elde etmek için çok uğraştıkları dolandırıcılık itirafının gücünü ve açıklığını küçümser. Bu itirafın, düzmece (şeytansı aracılıkla ilgisi yanlış sav) ile gerçeklik arasında sabit, durağan bir zıtlık oluşturması niyetlenmişti: yanılsama ticareti mekanizmasının gözleri açık, büyüsü çözülmüş bir şekilde ele geçirilmesi. Şimdi yin ede şeytanın, şeytansı etki altındakinin gösteriminin ardında dolaşmakta olduğu keşfedilir. Ve eğer karanlığın Prensi gerçekten varsa, öne sürülen dolandırıcılık kanıtının eksorsistin canını sıkmasına gerek yoktur. Çünkü birisine hükmederken Şeytan kendisini insan aracılığı örtüsünün altında gizlemeye çalışmış olabilirdi. Darrel'ın iddiasına göre, "iblis, kendi kurnazlığıyla, çeşitli zamanlarda, el şakaları ile ufak tefek şeyler yapmıştır, ama izleyenleri kandırmak ve onları kontrol altında tutmak için daha büyük şeyler yapmamıştır: böylece onları, kendisinin sahte olduğunu düşünmeye sevketmiştir." (Discovery, s. 231)

Eğer İblis taklitçiliğin taklidini yapabilirse, kesin bir itiraf olamaz ve gelecekte, ifşa etme edimi gitgide azalacak ve sonuçta belirsizlik doğacaktır. "Senin 'William Sommers' olduğunu nasıl bileceğim?" diye sormuştu Darrel, oğlan dolandırıcılık yaptığını itiraf ettikten sonra. Önce Sommers'in bedenine hükmedilmişti; şimdi eksorsistin dediğine göre, onun "ruhuna da hükmediliyor" (Discovery, s. 186). Harsnett'in algılayışına göre şeytan kovma uygulamasının merkezindeki bu "dolambaçlı delilik", kesin bir hukuki yalanlamayı önler. Harsnett'in ihtiyaç duyduğu şey belli olaylarda daha çok kanıt değil -bu tarz tanıtlar her zaman, şeytansı şüpheyle aynı strateji yardımıyla yıkılabilir-, dolandırıcılığı 'her zaman ve her yerde' açığa vurmak için bir karşı-stratejidir: Şeytanın etkisinde olanın her hareketinde, şeytan kovanın her söz ve davranışında, şeytan-kovmanın gizemini yok etmek için, Harsnett'in sadece bu ayinin neden bu kadar boş olduğunu değil; aynı zamanda neden bu kadar etkili olduğunu, gözlemcilerin neden iyi ve kötü arasındaki son yüzleşmeye tanık olduklarına inanmaya sevkedilebildiklerini, birkaç sefil yer değişikliğinin neden korku ve merak uyandırabildiğini göstermesi gerekmektedir. Sadece şeytan-kovmanın ardındaki belirli kurumsal dürtüleri -Katolik kilisesinin haince tasarımlarını veya kendi tarzları içinde Protestan azizlerinin arabozucu haylazlığını- değil; şeytan kovmanın kendi içindeki olağanüstü gücün, uygulayıcılarının özgün ve aykırı ideolojik tasarımlarını aşıtğı görülen bir gücün, kaynağını da tanımlamalıdır. Aynı anda hem metafor hem de çözümleyici bir araç olan, gözlemcilerin bir vakit Tanrı'yı gördükleri yerde dolandırıcıyı görmelerini sağlayan, açıklayıcı bir modele gereksinim duyar. Harsnett bu açıklayıcı modeli tiyatroda bulur.

Harsnett, şeytan kovma ayinlerinin sahne oyunları, çoğu zaman da traji-komedyalar olduklarını; ve kendi teatral sahteliğini kurnazca gizleyerek, böylece izleyicileri bir oyun yaşantısını düzenleyen mantıklı büyü bozumundan yokun bıraktıklarını öne sürer. Bir tiyatroda izleyici onun gerçekliği yanlış-aktarmasının geçici, kasıtlı ve eğlenceli olduğunu bilir; şeytan-kovan bu yanlış-aktarmayı kalıcı ve görünmez yapmaya çalışır. Harsnett izleyicilerin etraflarındaki tiyatroyu görmelerini; gelişigüzel gibi görünen şeyin önceden hazırlanmış, istemsiz gibi görünenin dikkatle işlenmiş, tahmin edilemezmiş gibi görünenin tasarlanmış olduğunu görmelerini sağlamaya kararlıdır.

Tüm katılımcılar kendilerinin, bir sahne oyununun içinde olduklarını fark etmeyebilirler. A Declaration of Egregious Popish Impostures'daki anlatım şeytan-kovanları, Edmunds Baba ile işbirlikçilerini, çıkarcı profesyoneller olarak, şeytansı etki altındakileri de (çoğunlukla genç ve narin hizmetçiler ve kaypak, perişan-kılıklı genç beyefendiler) şeytansı sahne işine kurnazca sürülmüş olanlar aslında kendi kontrollerini başlangıçta rol olduklarını fark etmeden öğrenirler.

Rahipler başarılı şeytan kovma ayinleri hakkında dikkat çekici bir şekilde konuşarak ve şeytanın eline geçmiş insanların gösterdikleri belirtileri sayıp dökerek başlıyorlardı. Sonra da doğaçlama yapmalarına uygun durumları kolluyorlardı; "bir iki gece tarlalarda yatmış ve melankolik bir kişi olarak, gece çakan şimşekler ve gökgürültüsünden korkmuş bir uşak ve işte, adamın hükmedildiğne dair açık bir işaret"; ahlaksız, genç bir bey halk arasındaki adıyla "Ana" denilen, "Hysterica passio"dan payını düşeni almıştır" ve bu da hükmedilmenin bir belirtisidir. İltihaplı bir ayak parmağı, yan tarafta bir acı, bir kedinin aniden sıçramasından duyulan korku, mutfakta bir düşüş; seilen bir çocuğun ölümünü izleyen şiddetli depresyon - bütün bunlar rahipler için, şeytansı olanın çirkin varlığını biraz daha ileri götürerek meydana çıkarmaları için fırsatlardı. Bunun üzerine genç "bilginler", Harsnett'in çarpık terimiyle toy oyuncular, "yüzünü ekşiterek, miyavlayarak, şakalar yaparak, çılgınca bağırarak, kahkahalarla gülerek, saygı göstererek ve göstermeyerek Rahiplerin kaprislerine boyun eğmeye ve rahiplerin onlara yaptırmak istediği gibi, fırsatlara uygun şekilde (zamanlar, mekânlar ve gelenlerin farklılıklarına göre) şeytanları her şeyiyle oynamaya kendilerini hazırlarlar".

Gösterimin ardındaki tasarlayıcı rahip-oyun yazarını fark etmek korkutucu doğaüstü olayları insanca bir stratejiye dönüştürmektedir. O zaman bu belirli strateji tarafından ve her şeyin üzerinde bir strateji olduğu gerçeğinin akıllıca kılık değiştirmesi taarfından hizmet edilen özel maddi ve sembolik çıkarlar da fark edilebilir.

İngiliz kilisesi ile devlet otoritelerinin, şeytan-kovmanın teatralliğinin ortaya çıkarılmasında kullandıkları en görünür araç, kralın emriyle yapılan gösterimdi: bu belirtileri canının istediği gibi taklit etme yeteneğinin, bu çıldırının bir sahtekârlık olduğunu keisn bir şekilde kanıtlayacağını öne sürülüyordu. Dolayısıyla gösterim denemesinin sık sık, sözde doğaüstü ziayretlerin soruşturulmasında uygulandığını görüyoruz. 1590'larda, örneğin, Ann Kerke bir çocuğa ölmesi için büyü yapmak ve çocuğun ablasını şeytansı etki altındaki bir kişininkine yakından benzeyen bir hastalığa düşürmekle suçlandı: "ağzı bir para kesesi gibi bir yana kaymış, dişleri gıcırdıyor, ağzı köpürüyor ve gözleri bir noktaya takılıp kalıyordu." Yargıç, Lord Anderson, ablaya "nasıl işkence gördüğünü göstermesini" buyurdu: "bunu gösteremediğini, ama nöbetin kendisine geldiğini söyledi". Yanıt, suçlamanın geçerliliğinin güçlü bir onayı olarak kabul edildi ve Anne Kerke asıldı.

Benzer, ama daha kurnazca, bir gösterim denemesi kullanımı 1620'lerin başlarında meydana gelir. Bilsonlı Oğlan olarak bilinen Thomas Perry, Yuhanna incilinin açılış dizesini duyar duymaz nöbet geçirmeye başlıyor, Kutsal Kitapların diğer dizeleri aynı etkiyi göstermiyordu. Üç Katolik rahip ona hükmeden kötü ruhu kovmak üzere çağrıldı. Oğlanın -büyük bir kalabalık tarafından izlenmekte olan- nöbeti sırasında rahiplerden biri şeytana "önündeki sayfa aracılığıyla Roma Katolik Kilisesi dışında birinin ölümünü nasıl kullanacağını göstermesini" emretti. "Önce isteksizdi, sonra boyun eğdi. O sayfayı sallıyor, çekiştiriyor, sürüklüyor ve ısırıyordu; bu gösteri pek çok insanın ağlayıp yakarmasına neden oldu." Benzer, ama çok daha şiddetli bir gösteri Luther, Calvin ve Fox isimlerine karşılık olarak canlandırılmıştır. O zaman, tahmin edilebileceği gibi, rahip şeytana "ölümcül bir günah yüzünden ölen iyi bir Katolik üzerinde nasıl bir güce sahip olduğunu göstermesini" emretti; "kollarını aşağı saldı; titredi, başını öne düşürdü ve başka hiçbir şey yapmadı." Katolikler zafer kazanmışçasına bu olayın anlatımını bastılar, A Faitful Relation [Güvenilir Bir İlişki].

Böyle bir propagandadan rahatsız olduğu anlaşılan İngiliz memurları, Perry'yi Coventry ve Lichfield piskoposunun nezaretine gönderdiler. Oğlanın gerçekten hükmedilmiş olduğunu veya "şeytanın rolünü üstlenen alçak bir sefil" olduğunu sınamak için Piskopos, belirtileri başlatan dizeleri yüksek sesle okudu; oğlanın nöbeti başladı. Oğlan kendine geldiğinde, piskopos ona aynı dizeleri Yunanca okuyacağını söyledi; bir kez daha oğlanın nöbeti başladı. Ama aslında Piskopos doğru dizeleri okumamıştı ve oğlan hileyle harekete geçirilmişti. Şeytan "neredeyse 6000 yıllık bir geçmişe dayanan, çok eski zamanların bilginiydi", bu nedenle Yunanca biliyor olması gerekiyordu. Bu çıldırının bir sahtekârlık olduğu kanıtlandı ve söylediğine göre oğlan, artık okula gitmek zorunda kalmayacağına söz veren yaşlı bir adamdan talimat aldığını itiraf etti.

Protestanlar şimdi bu olayın (Bilsonlı Oğlan'ı) kendilerine özgü anlatımın; veya, Sözde Şeytan Kovma Ayinlerinde Belli Katolik Rahiplerin Son Dönemde Adı Çıkmış Sahtekârlıkların Gerçek Keşfi'ni ürettiler. "Bu ve benzeri oyunların büyük bayat taklitler için, çoğu zaman ıslıklanarak sahneden kovulmuş olmalarına rağmen", yazarın belirttiğine göre, Katolikler kendi çeşitlemelerini basma cesaretini göstermiş oldukları için, bu kaydın ıslah edilmesi gerekir. Katolik anlatımın bir okuyucusu "onun bir Komedya görmüş olduğunu ve bu komedya içinde kendilerini gösteren Oyuncuların sırayla; 'Kötü ruhların etkisinde' ve 'Şeytan' tarafından hükmedilen bir kişiye sahtekârlığın becerilerini ve oyunlarını öğreten kurnat bir 'yaşlı adam'; bir diğerinin, Pratik'te Efendisinin Teori'de olduğundan çok daha hünerli olan uysal, hilekâr ve usta bir genç 'Oğlan'; onun ardında, yanlarında getirdikleri biricik hayali 'Şeytanlar'ını ayinlerle çağıran, baştan çıkarma Oyuncuları olan üç Katolik 'Rahip'; ve son olarak, bu Rahipler tarafından -kendi ayyaşlıklarından- çok daha az baştan çıkarılan bir saf insanlar 'Koro'su olduğunu anlamalıdır.

Gösterim inancı öldürür; veya daha çok teatralliği kabul etmek doğaüstü olanın inanılırlığını öldürür. Dolayısıyla William Somers olayında otoriteler sadece şeytansı etki altında olanın dolandırıcılık itirafını almamış, aynı zamanda onun, taklit ettiği spazmları Nottingham'ın belediye reisi ile üç meclis üyesinin önünde göstermesinde ısrar etmiştir. Eğer bu belirtileri oynayabilirse, bu çıldırı kesinlikle yalanlanacaktı. Darrel karşı koyar: "eğer onları yazılı ifadelerde olduğu şekilde oynayabilirse, o ya hâlâ hükmedilmektedir, ya da bir insandan fazlasıdır: çünkü hiçbir insan gücü böyle bir şey yapmaz."

Ama resmi görevliler, izleyicilerin kendilerine kazandırdığı korku ve şaşkınlıktan sıyrılmış olarak, asıl gösterimlerin kendilerinin özellikle etkileyici olduklarını inkâr ediyorlardı. Harsnett'in söylemiş olduğuna göre, Sommers'in hükmedilişi, her beden hareketinin önemi ile ilgisini açıklayarak seyircinin tepkisini güçlendirerek kontrol etmek üzere daha önce tasarlanmış bir açımlamaya, yorumlayıcı bir desteğe bağlı olan bir "dilsiz gösteri" idi. Şimdi bu devlet bu açımlamanın kontrolünü gerçekten kavrayacak ve böylece seyircilerin algılarını değiştirecekti. Sommers'in izleyicisi artık kötü ruhların etkisinde bir kişi değil; kötü ruhların etkisinde bir kişiyi canlandıran birisini göreceklerdi. Şeytansı çıldırı tiyatroya dönüşecekti.

Belediye görevlilerinin, Sommers'in çıldırısının teatral bir sahtekârlık olduğuna ikna olduktan sonra, bir tekrar gösterimini izlemek üzere kilise örgütünden bir komisyon toplandı. Ancak garip bir dönüş ile Sommers, komisyon üyelerini ürkütmeden önce, itirafını beklenmedik bir şekilde geri çekti; ve bu kararını, gösterim için belirlenen zamandan önce görülmeye değer nöbetler geçirmeye başlayarak bildirdi. Komisyon üyeleri, bu spazmları üzerinde düşünülmüş veya kendisinin farkında olan bir sergileme olarak görmeye hazır olmadıkları için, bunların açıkça doğaüstü bir kaynağı olduğunu açıkladılar. Ama iki haftadan az bir süre içinde, belediye başkanı ile iki meclis üyesinin önünde, sefil Sommers, yenilenmiş devlet baskısı altında, dolandırıcılık itirafını yeniden doğruladı ve birkaç gün sonra, nöbetlerini bu kez geçici mahkeme yargıcının önünde taklit ederek, iddiasını bir kez daha "kanıtladı". Bir sonraki aşama bir mahkemeden, Sommers'in kasıtlı olarak taklit edilen nöbetlerinin, dolandırıcılık itirafını yapmazken geçirdikleriyle özdeş olduklarını belirlemesini istemek olabilirdi. Ancak otoriteler, Darrel'in kendisinin istediği bu aşamayı çok riskli buldu; ve bunun yerine, Sommers'i gösterime çağırmadan, önce şeytan kovucunun sahtekârlık suçlamaları üzerine mahkûm edilmesini sağladılar ve daha sonra halkı kötü ruhlarca hükmedilmenin ve şeytan kovma ayinlerinin, tiyatronun kanununa aykırı biçimleri olduğuna ikna etmek amacıyla ulusal bir kampanya başlattılar.

Sommers'in gerçeklik ve yanılsama kutupları arasındaki salınımı, Harsnett'e göre şeytan kovma ayinlerinin teatralliği içinde gizli olan çıldırtıcı ikiliğin bir simgesidir: onun kendini gözlemcilere hile ile kabul ettirme gücü ve yarı-korkutucu, kyarı-komik boşluğu. Elbette şeytan-kovanlar tiyatroyu kötü ruhlarla doldurarak tepki verebilirlerdi: Darrel gibi Püritenler uzun süre oyunevinin şeytanın tapınağı olduğunu öne sürerken; İngiltere'de gizlice çalışan Cizvit şeytan-kovanlar şeytanın gizemli oyunlar içindeki teatral betimlemelerinin gerçekliğin basit takitleri değil, derin bir benzerlik bağı üzerine kurulu canlı imgeler olduğunu belirtmiştir. 1580(lerde Sara Williams'a hükmeden bir kötü ruh adını söylemeyi reddederken, Katoliklerin "Mucizeler Kitabı'na göre, şeytan-kovan "bir parça kâğıt üzerine bir oyundaki bir yardımcının resminin çizilmesini ve bunun kutsanmış kükürtle yakılmasını -ki bundan dolayı şeytan acıklı bir şekilde sonuca bağlar: "Sara'nın şeytanları, sahnelere sık sık uğramaya alışmış, eski kötülükten-usanmış kovulmuş odunla dövülmüş kötü ruhlardır... onlar bir kötülüğün ve bir hançerin 'Düşüncesi'nden öyle korkarlar ki, kâğıttan yapılmış bir kötülüğün yüzüne bakmaya asla cesaret edemezler". Harsnett'e göre tiyatroyu kötü ruhlarla doldurma girişimi sadece şeytansı etki altındakinin teatralliğini gösterir; bu teatralliği bir kez onaylarsak, gösterimin gerçek tarzını doğru ir biçimde algılayabiliriz: tragedya değil; fars.

Declaration'ın ısrarla üzerine dikkat çektiği şeytan kovma ayinlerinin teatralliği, Hasntett'in yeniden düzenleme hevesini veya onun eziyet anlayışını paylaşmayan modern etrograflar tarafından tekrar tekrar belirtilmiştir. Gondorlu Etyopyalılar arasındaki çıldırı üzerine aydınlatıcı bir çalışmada Michel Leiris iyileştiricinin, birisini kavramış olan zâr'a veya ruha, nasıl davranacağını dikkatle gösteir: trans halinin duruma uygun haykırış tipleri, beklenen şiddetli bükülmelre, Harsnett'in ifade edeceği gibi, "edepli davranış." İyileşirme aslında belirtilerin gösterimine başlayıştır; bu belirtiler daha sonra tam olarak iyileştirilir çünkü iyileştirme sürecinin basmakalıplığına boyun eğerler. Leiris'in yazdığına göre, hiçbir "gerçek" -yani içtenlikle beklenen- çıldırı vakasının olmadığı sonucuna varılmamalıdır, çünkü hastaların çoğu (temelde genç kadınlar ve köleler) gerçekten hasta görünürler ama aynı zamanda hiçbir olay, yapay olandan ayrı tutulmaz. Eşzamanlı ve istemli gerçek çıldırı ile, bir gösteri çıkarmak veya maddi ya da ahlaksal kazanç elde etmek üzere taklit edilen gerçek olmayan çıldırı arasında o kadar çok ustaca gölgeleme vardır ki keskin birsınır çizmek imkânsızdır. Gondor'a çıldırı, tiyatrodur, ama kendini teatral doğasını itiraf edemeyen bir tiyatrodur; [théatre vécu] ve sadece ruhu ele geçirilmiş oyuncu tarafından değil izleyici tarafından da oynanır. Bir hükmedilişe tanık olanlar, her an kendileri hükmedilebilirler ve o 'zâr' tarafından dokunulmamış olsalar bile, pasif izleyicilerden çok katılımcıdırlar. Çünkü teatral gösterim onlardan, geçirgen olmayan bir zârla korunmaz; hükmedilme sıradışıdır ama marjinal değildir, yüceltilmiş ama ayrı olmayan bir konumdur. Leiris, hükmedilmede ortak yaşamın kendisinin tiyatro biçimini aldığını yazar.

Etnoğrafi büyüleyerek cezbeden bu nitelikler kesinlikle, güç durumdaki rahibi bezdirir: Leiris'in adı konmasa da bir tür güvenlik duygusuyla -hiçbir okuyucusunun "zarlar"ın varlığına gerçekten inanmayacağı- "gerçek" hükmedilme hakkında yazarken, Harsnett böyle bir güvence vermeden ve gerçekliğin alternatif görüşleri tarafından kültürel olarak tehdit edilirken; hükmedilmenin, tanımı gereği gerçek-dışı olduğunu kanıtlamaya çabalar. İlki olup bitenlerde toplumsal süreç içinde bütünlenmiş karmaşık bir ayin görürken; ikincisi "aptal insanları korkutmak için 'cehennemsel' bir komedya" görür. İlki ortak yaşamın teatral ifadesini görürken, ikincisi belirli ve kötü niyetli kurumsal çıkarların teatral yüceltilmesini görür. Ve Leiris'in odak noktasını hükmedilmenin kendi teatralliğini itiraf etmeyen bir tiyatro olduğu düşüncesi oluştururken, Harsnett'in ilgilendiği şey böyle bir itirafı kesin olarak güçlendirmektir: A Declaration of Egregious Popish Impostures'un son yüz on iki sayfası: "Cizvit Weston ve taraftarlarının, kötü alışkanlıklarından kurtardığı, şeytanın egemenliği altındaymış gibi davranna birkaç sanığın Sorgu ve İtirafları: Kilise örgütüne ait nedenlerle Majesteleri'nin Komisyon Üyeleri önünde yemin ettirilerek getirildikleri şekilde kelimesi kelimesine kaydedilmişlerdir" belgesinin yeniden basımın ayrılmıştır. Bu nüshalar, Harsnett'e göre, dinsel şeytan kovma ayininin bir "kutsal mucizeler oyunu", bir "harika tören", bir "Şeytan Tiyatrosu" olduğunu kanıtlar.

Harsnett'e göre teatrallik itirafı, şeytan kovma eylemini yıkar. Tiyatro, popüler ruhun tarafsız ifadesi değil; yalanlığın, bayağılığın ve retorik hilelerin silinmez işaretidir. Ve bu uğursuz nitelikler, teatralliğin gizlenmesiyle şeytansı kılınır ve Leiris'e bu şekilde ulaşır. İzleyiciler, adi olsa da güçlü bir traji-komedyaya tepki verdiklerini bilmezler; keder ve mutlulukları, "acıma ve merhamet" değil; arabozucu Püritenlere veya fevkalade tehlikeli olan katolik kilisesine karşı olarak verilirler. Harsnett için teatral yollarla baştan çıkarma sadece bir Cizvit stratejisi değil; kilisenin kendi özüdür: katolik bir "Batıl inanç taklidi"dir.

Harsnett'in yanıtı Katolik kilisesini tiyatronun içine sürmektir, tıpkı Reform döneminin katolik papaz giysilerinin -ortaçağa ait dokuma sanatçılarının övünç kaynağı olan cübbeler ve alb'ler (Alb: Aşai Rabbani ayini sırasında papazın ve bazı takdis edilmiş kıralların giydiği cübbe), amice'ler (Amice: Papazların boyun ve omuzlarına [eskiden başlarına] taktıkları kare şeklinde beyaz keten bez.) piskoposların akıları- oyunculara satılması gibi. Tarihsel bir ounda bir İngiliz piskoposunu canlandıran bir aktör büyük olasılıkla betimlemekte olduğu karakterin gerçek cüppelerini giymişir. Kilise örgütüne ait tek bir pelerinin vestiyerden gardroba göç etmesi, benim konum olan daha karmaşık ve kolay ele-geçmez kurumsal değişmelerin smgesi olarak görünebilir: bir erkekler ve kadınlar kalabalığının önünde gösterilmesi tasarlanan kutsal bir işaretin içi boşaltılır, devredilebilir hale getirilir, bir kurumdan diğerine pazarlanır. Bu tarz değişimler nadiren bu kadar somut olurlar; genellikle defterlere kaydedilmezler, nakit ödemeyle pek sık damgalanmazlar. Her şeye rağmen bunlar sürekli olan şeylerdir, çünkü farklılaşmış ifade sistemleri, değişik kültürel söylemler, kurumsal görüşme ve değişme yoluyla biçimlenirler.

Bu giysi parçası kiliseden tiyatroya geçirildiğinde ne olur? Tanrıya adanmış bir nesne yeniden sınıflandırılır, bir para değeri verilir, kutsal bir düzenden bayağı bir düzene aktarılır, sahne için uygun olduğu varsayılır. Tiyatro kumpanyası bu nesne için natüralist bir etki yaratma amacı için olmasa da para ödemek istemektedir, çünkü onun hâlâ, ne kadar zayıflamış olsa da, sembolik bir değeri vardır. Elizabeth döneminin çıplak sahneleri üzerinde kostümler özellikle önemliydiler -topluluklar iyi bir kostüme iyi bir oyundan daha çok para verme eğilimindeydi- ve bu önem karşılık olarak kültürün; bir statü ve basamak işareti olarak giysilerle fetişist takıntısını yansıtıyordu. Ve eğer tiyatro için kiliseye ait giysilerin elde edilmesi sembolik güce belirgin bir yaklaşma anlamı taşıyorduysa, kilise o gücü neden bırakmış olabilirdi? Çünkü Anglikan tartışmacılar için, tıpkı Batı'daki ahlakçıların uzun süren bir geleneği olduğu gibi, tiyatro, popüler inancın çıkarı için vicdansız düzenbazlığı; düşünmeden kabullenmeyi yaratmak için dekor ile sahne donatımının alaycı kullanımını; derinden içe dönük olması gerekenin yüzeysel ve önemsizleştirilmiş sahnelenmesini; görünümün mantık karşısındaki ucuz zaferini; sadece çok canlı ama içi boş törenler bırakarak, ilahi varlığın dinsel gizemden arındırılmasını; inancın kötü inanca dönüştürülmesini ifade eder. Dolayısıyla Katolik giysilerinin oyunculara satılması gibi sembolik saldırganlık biçimidir: Katolikliğin, Harsnett'in deyimiyle "Papa'nın tiyatrosu" olduğunun çok canlı, çarpık bir hatırlatıcısıdır.

Bu ayırım ve saldırganlık harmanı, şeytanın hükmedişi ile şeytan kovma ayinlerinin kutsal betimlemeden bayağı olana aktarılmasında da benzer şekilde işler. A Declaration of Egregious Popish Impostures'da şeytan kovmayı sadece 'teatral olanla' değil (Harsnett için güçlükle var olan bir kategori), gerçek tiyatro ile de bir tutmaya dikkat eder; söz konusu olan metaforik bir kavramdan çok işleyen bir kurumdur. Çünkü eğer Harsnett şeytan kovmayı tiyatronun içine sürebilirse -içinde ayinler düzenlenen gösterişli evlerin oyunevleri olduklarını, kutsal cüppelerin onun deyimiyle "berbat kutsal bir gardrop" olduğunu, ürkütücü kıvranmaların benzeşimler olduklarını, esrarengiz ortaçağ dramından "kovulmuş, odunla dövülmüş" Kötülükler olduklarını ve şeytan kovanların "kasaba kasaba kıyı boyunca dolaşan serseri oyuncular" olduklarını gösterebilirse- bu törenin ve simgelediği her şeyin, onun ilgili olduğu oranda, içi boşaltılacaktır. Ve bu boşaltımla birlikte Harsnett şeytan kovma ayinlerini merkezden kenarlara -Londra olayında kelimenin tam anlamıyla giderek daha çok zorlaşan koşullardaki kentsel düzenlemenin zaten açık oyunevlerini sürmüş olduğu kenarlara- sürmüş olacaktır.

Sembolik olarak saldırılan bu kirlilik, hastalık ve ahlaksız eğlence bölgesinde Harsnett şeytan kovma uygulamasını yerleştirmeye çalışır. Bir vakit kentin tam merkezinde kutsal bir şerefle meydana gelmiş olan, şimdi bu kültürün diğer kaba görünümleri ve yanılsamalarıyla birlikte sahnelenecekti; daha doğrusu tiyatronun zevksizliği, marjinalliği ve boşluğu anlayışı- Harsnett'in sadece şeytan kovma çözümlemesinin değil, aynı zamanda tüm Katolik kilisesi çözümlemesinin de altında yatar. Şeytansı hükmedilme böyle bir çözülme için; sadece dramatik gücü nedeniyle değil, tiyatronun kendisinin doğası gereği hükmedilişle bağlantılı olması nedeniyle özellikle çekici bir temel taşıdır. Harsnett, Yunan dramının içinden çıktığı Dionysos kültünün bir delirtme kültü olduğuna inanmak zorunda değildi; kendi zamanının sıradan ve tanıdık tiyatrosu bile oyuncunun bir başkasının sesine, hareketlerine ve yüzüne açık dönüşümüne dayanıyordu.

SHAKESPEARE ve KÜLTÜR BİRİKİMİ
Rönesans İngiltere'sinde Toplumsal Enerjinin Dolaşımı

Stephen Greenblatt
Çeviren; Nilgün Pelit
Dost Kitabevi
1. Baskı, Mart 2001, Sf. 109-129
Özgün Adı
Shakespearen Negotiations
The Circulation of Social Energy in Renaissance England

+++ William Shakespeare Bibliyografyası