Sultan Vahidettin vatan haini miydi?
Dün akşam NTV'de günün getirdikleri diye bir programa denk geldim. Konuklar Kâzım Karabekir'in kızı, Hakkı Devrim ve Maltepe Üniversitesi hocalarından Orhan Çekiç idi. Başını yakalayamadığım programın öyle bir noktasına yetiştim ki keşke yetişmez olsaydım. Orhan Çekiç isimli beyefendi (!) son Osmanlı padişahı Vahidettinle ilgili olarak konuşuyordu.
Vahidettin vatan hainidir diyor. Öyle ki, yurtdışında, İngiltere de özellikle tez konusu bile yapılmıştır bu mesele diyor. İnsan oralara gidince başını kaldıramıyor bu utançtan diye devam ediyor sözlerine!
Şaştım kaldım. . Bu nasıl bir öfke? Bu nasıl bir ideolojidir ki, yalnızca Cumhiriyet sonrasını varsayarak koca bir medeniyeti heba etmeye cüret edebiliyor.
Vahidettin değil miydi etrafındakilerin Atatürkü'n Anadoluya gönderilmesini engellemeye çalışmalarına rağmen Atatürk'e her türlü teçhizatı temin ederek Anadoluya gönderen? Hatta öyle ki şahsi atlarını bile satmak kaydıyla kırk bin altını da Mustafa Kemal'e veren padişahın ta kendisi değil miydi?
Sanıyorum ecdadına nefret duyan ve hain diyen tek toplum biziz!
Oysa Vahidettin ülkeden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Hatta kundaktaki çocuklar da dahil olmak üzere uzak yakın bütün akrabalarıyla bu sürgüne maruz kalmışlardır. Peki onları yurt dışına Türk vasıtaları mı götürmüştür. Elbette hayır. Ne vasıta bulunmuşsa onla çıkmışlardır.
Üstelik yurt dışında ise sefalet dolu günler yaşamışlardır. Öyle ki Sultan'ın elinde kala kala yalnızca Osmanlı padişahlarının ve hanedan azalarının takmalarına mahsus olan bir nişan kalmıştı. Güneş şeklinde olan bu nişan üzerinde bulunan küçük küçük altın ve platinden oluşan plakaları sökerek kuyumcuda bozdurup zor günler de bunlara başvurmak zorunda kalmış bir padişah.
Her sistem kendini meşru saymak için bir öncekini kötü göstermek zorunda olabilir. Fakat bu kadar başımızı yere eğdirdiğini söyleyecek kadar acımasız olmak hakkımız değil!
Yanlışlıklar yapılmış olabilir. Ama kendimize dışardakilerin gözüyle bakacak olursak köksüz bir medeniyetin inşaası için uğraşmış oluruz ki bi da beyhude bir çabadan öte gitmez.
Hem hiç duydunuz mu siz,
Bulgar kralı Ferdinan, Yunanistan kralı Birinci Konstantin de kaçtı, Büyük asker diye tanıtılan Napoleon Bonapart da sıkıştığı Fransa'dan canını kurtarmak için Amerika'ya kaçmaya karar verince Bellorofon kalyonuna sığındı diyen?
Üstelik Napoleon İngiltere'ye sığınırken yüklettiği sandıklarda hazineden çaldığı dört buçuk milyon altın yok muydu? Dolayısıyla bütün sülalesi ömür boyu sefa sürmüş ve öyle ölmemişler mi?
Oysa sultan Vahidettin ülkeden ayrıldıktan sonra hazine dairesinde yapılan tespitlerde herşeyin yerli yerinde olduğu bir iğnenin dahi alınmadığı görülmüştür...
Artık kendimizden utanmayı bırakalım, doğrusuyla yanlışıyla geçmişimizi sahiplenelim. Ben böyle ideolojik konuşmalar yapan sözüm ona "okumuş"ları görünce tahammülde zorlanıyorum.
Gözümüzü açalım arkadaşlar, bizi bize yabancılaştıranların asıl amaçlarını iyi okuyalım.
Saygılar.
Detaylı bilgi edinmek isteyenler ismi geçen eserlere bakabilirler: Osmanoğullarının Dramı, Kadir Mısırlıoğlu, Sebil yayınları ve Seadet-i Ebediye, Hüseyin Hilmi Işık,





Pek sinirlenmişsiniz. Haklısınız; ama kendinize etmeyin. Zira cerahatle uğraşan kişinin midesinin sağlam olması gerekir.
"Yanlışlıklar yapılmış olabilir." diyorsunuz. Kendinizi kandırmayın ve karşıya puan kaptırmayın. O dönemdeki her şey dosdoğruydu. Şöyle düşününüz, azgın dalgaların ortasında kalan yaralı, su almış, yan yatmış bir gemi... Batacak gibi görünüyor; ama kaptan bunu umursamıyor. Dalgalar gemiye vurdukça kaptan da sallanıyor. Şimdi siz bu haldeyken "Kaptan sallandı" derseniz komik olur değil mi? Öyle...
"Orhan Çekiç"in vatan hainliği ile ilgili sözlerini söylerken izledim. Kendinden epeyce geçmiş. Bu gibi tedaviye muhtaç zatların bir yere kapatılması gerek; ama Türkiye işte... Kapatılacak yerde çıkarıyoruz. Trajediyi izlemiyor, yaşıyoruz.
Şimdi bahsedilen dönemi bildiklerimiz ışığında gözlerimizin önüne getirelim. Vahidettin, Türkiye, İngiltere, Mustafa Kemal...
Şimdi tüm bu görüntüleri silip gözümüzün önüne karanlığın içerisinde havada duran bir portakal getirelim. Oldukça canlı, turuncu, harika bir portakal. Teknik olarak bu portakalın yalnızca bir yüzünü görebilirsiniz değil mi? Tam bu esnada zamanı durduralım ve portakalın arkasını oyalım; ama bu çalışmayı mükemmel bir hassasiyetle yapalım. Öyle ki izleyen kişi hâlâ portakalın gördüğü yüzünün tazeliğiyle ağzının suyunu akıtırken, arka tarafına da kurtlar, böcekler ve pislikleri koyalım.
Zaman tekrar akmaya başladığında portakalı izleyen kişiye soralım "Bu portakalı yemek ister misin?" diye. Verilecek cevap kuşkusuz ki "Evet" olacaktır. Zira portakalın arka kısmını görememektedir. Aklında oluşturduğu tasavvur o portakalın kirli olma ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.
Portakalın ne halde olduğunu bilen yalnızca biziz. Trajik değil mi?
Mesele aşağı yukarı bu. Portakalın ne durumda olduğunu bilenler var, bir de bilmeyenler. Vahidettin'in bakışıyla İngilizlerin bakışı arasında fark olmasını bu şekilde açıklayabiliriz. Bunca lafın ardından Orhan Çekiç'in bakışını açıklamaya gerek var mı? VAR.
O beğenmediğin Vahidettin yerinde sen olsaydın sülaleni galiba Seyşel adalarının sahibi olarak falan görürdük, monşer bey...