MODERNİTENİN ŞAMANLARI YA DA ANTİKİTENİN RUHU

Kategoriler:

İnsan, Âdem’den bize kadar, özü itibariyle hiç değişmemiştir. Bunu söylemekle bütün insanların aynı tabiata sahip olduklarını kastediyor değiliz. Her insan, fizyolojik ve sosyo-psikolojik olarak orijinal bir tabiata/öze sahip olduğundan bu, mümkün de değildir. Böyle olmakla birlikte insanların, genel geçer fizyolojik ve sosyo-psikolojik özelliklere sahip oldukları da bilinen bir husustur.

İnsanoğlunun, tarih boyunca ardına düştüğü evrensel değişmez değerleri bulunmaktadır. Bu hükmü, çok basit bir şekilde düşünerek bulmak da mümkündür. İlk insan; ekmek yerdi, su içerdi, uyurdu, dinlenirdi, severdi, korkardı, ağlardı, gülerdi… Şimdi dünyada yaşayan altı buçuk milyar insan da aynı şeyi yapmaktadır. Bu ihtiyaçlar değişmeyen fiziksel ihtiyaçlarımızdır. İnsanın suflî tarafının değişmez durumları olur da ulvî tarafının olmaz mı? Tevhid, adalet, özgürlük, sevgi, aşk, umut, vefa, sadakat, dostluk vb. değerler de insanoğlunun insan tarafının değişmez değerleridir.

NİHAVENT KIYILAR

Kategoriler:

Aşık, bir damla suya baktı, onun yüreğine daldı.Aşk, bir damla suda baldı. Baldırandı. O bir damla su harlandı. Harelendi. Dile geldi. Tel tel döküldü. Şerbetlendi.

Su damlası varlık aleminde gözünü açınca, ilkin bir yudum muhabbet aradı ve dört bucağa bakındı . Yanıbaşında dev bir keder evinin kucağında karılı buldu muhabbeti.O keder evi, dev bir hanın önünde bir halayık gölgesi kadardı .

Lâmekan bir konakta korkuluklarla rakseden yaşlı bir adam gördü, oturduğu kuru, dilsiz minderinden dünyaya hükmeden. Bir nazarıyla önündeki bir tas soğuk suda dünyayı çalkayan. Damlacık, halayığın gölgesini bir çilekeş izlekte sürgidince yaban bir diyara taşıdı onu bu yaşlı hamal.

Öncesinde tuhaf bir hasbihal.Sözsüz ve sessiz. Nişansız ve imgesiz. Yalın, arı ve ötekisi olmayan bir öteden ve perdesiz. Sonrasında safkan atlar koştu gölgesinden halayığın... Kızgın terler döküldü upuzun yelelerden...

BÜROKRASİ-BÜROKRATLAR VE BÜRO-KIRTASİYE

Kategoriler:

Bürokrasi, Türkiye’nin gelişiminin önündeki engel olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu etki öylesine büyüktür ki Türkiye’deki yönetimi sosyolojik olarak Bürokratik Oligarşi olarak niteleyenlerde bulunmaktadır. Bürokrasi dediğimizde kamusal hayatta yer alan ve belli görevlere atanmış olan; müsteşarlar, kurum başkanları, başkan yardımcıları, müdürler, müdür yardımcıları, şube başkanları, şube müdürü gibi birçok sıfatla tanımlanabilecek kişilerden oluşur. Türkiye’de kurumlarda aktif bir bürokratik işlerlik ön plandadır. Bürokratın aidiyet olarak benimsediği ideolojik algı, bireysel ilişki ve beklentiler ve oluşturulan sistem içi yapılanmalar hareket alanını belirlemektedir.

Devletin atama yaparak bu konumlara getirdiği bürokratlardan beklediği bazı şeyler vardır. Bunların başında öncelikle devletin devamlılığını sağlayacak ve buna yönelebilecek her türlü çalışmayı engelleyecek bir görev şuuru beklemektedir. Türkiye gibi 100 yıldır korkuların kıskacında yaşayan bir ülke için tehdit bulmak zor olmadı. Bürokratlar her dönem ilan edilen düşmanlara karşı teyakkuzda olunması istendi. Devlet ideolojisinin yaşatılması için çaba gösterildi. Dünya- toplum ve insan değişimindeki gerçeklikler ve öğeler görmezden gelindi.

KÜSTÜ GÖZLERİM GÜNEŞE...

Kategoriler:

Ve küstü gözlerim güneşe.. Bense daha 14'yaşında bir çocuktum Anne. Biliyormusun; senin ardından kendimi sana yazmak,bölünüp hasrete seni anlatmak ne kadarda zormuş meğer...Avuç avuç ellerimde keder koklayıp seni özlemek..Veda bile etmeden,doymadan sevgine, ayrılığı yüklenip, yokluğunu yazmak ne kadar da zormuş Anne...
Annem..!

Yazacağım Anne...Adımı tarihe yazdırmak için yaşayıp yazacağım seni...Kan düşmemiş bir kağıt üstüne körpe yüreğimle sana olan hasretimi yazacağım kahpe kurşuna inat..!
Yazacağım Anne...!
Muhammed,Sümeyye,Ammar,Hamza ve ülkemin bütün öksüz çocukları adına...
Miraç-ta kokusunu yurduma bırakıp, güneşi getirecek olan en son sevgili adına yazacağım...!
Kanımdan güller büyüteceğim sonra...
Cennete dönecek bir gün yurdum...!

Ben Kudüs çocuğu Nusret İmanım!

EY GAZZE! BENİ AFFET!

Kategoriler:

Hiçbir ülke tarafından bağımsız oldukları onaylanmamış Gazze... ABD gözüyle ise İsrail’in avuçlarına verilmiş bir Gazze... Şimdi Gazze, yüreğini dağlayan öyküsünü dinliyor. Bombaların parçaladığı bedenler arasından geçerken Gazze’nin yüreğini dinleyebilmek kabiliyetimiz midir? Hiçbir ülke, Gazze’nin bağımsızlığını kabul etmedi. Ama belli ki işgalci olan kısır siyasi düşünce, kendisini tatmin etmek için kursağını kanla doldurduğu Gazze ile bahtiyarlık arayışında... Ve mutlu da olacak... Tarih, utanmayı bilmiyor ise hayâdan soyundurdukları edepsizlikten ötürü hangi askerin yüzü kızarır?

İmam Şafi’nin doğduğu şehir, şimdi ilimden değil candan yana beklentiler içerisinde ağlıyor. Ve şehir, kendisine uygulanan ekonomik ve sosyal baskının yanı sıra toprak tecavüzü karşısında şehitlerini, toprağında kundaklıyor. Şehitliğe gülümseyen bir dudaktan sâdır olan şehâdet kelimesi ise şakağımıza doğrultulan bir uyarı misali... Ama uyarıya kulak vermek için işitme duyusunu kaybetmemiş bir kalbin direnişini görmek lazım. Oysa İsrail, kalbini de beynini de felç bırakan hayvanî bir iştah ile Gazze sofrasında...

FELLUCE'YE NE OLDU!

Kategoriler:

Önce bir çocuk düşüverdi gözlerimin önünden kara toprağa, yüreğine basanlara inat merhamet yüklü toprak ana sarmaladı minik yavruyu sıkıca... O bir şehitti artık hem de Felluce de bir şehit!....

Bugün daha bir mahzun Felluce... Adın yazıldı dua listeme...

Biliyorum yüreğin sızlıyor şimdi, gözlerinde yaş bile kalmadı ki akıtasın, yaşa inat mıdır bu akan kanlar söylesene, yağmurun bile nasibini almış senin, baksana ortalık kan gölüne dönmüş.

Sence hayat nedir Felluce? Soluğun kesik kesik geliyor yoksa oruca mı niyet ettin? Susma orucu.. Susma nolur!

Daha düne kadar çocuk sesleri vardı sokaklarında, top oynayan çocuklar vardı, gelinlik kızlar vardı, hayalleri vardı sandıklara gizlenmiş ve gelecek günler vardı onlar için de...

ADIM SÜMEYYE...

Kategoriler:

Peşinen söylemeliyim “barış” yoktu kalem tuttuğum zaman ve “evde yok” dediler bizdekinin ufağından takke takmış adamlar...

Gitmiş ve bir daha gelmemiş, kendisinden haber alınamamış bunca zamandır. Şurada, işte şurada ellerinde taş tutan çocukların yanında görmüşler en son, elini çocukların başında gezdirmiş, kulaklarına bilinmez şeyler fısıldamış, gitmiş ve bir daha gelmemiş...

Söylenene göre 4 vakit önce yitmiş buralardan; 4 ay mı desem, 4 yıl mı yoksa 40 yıl mı...

Bir şeyler, bir şeyler...

Ben bilmem zaten, bize bir şey anlatmadılar. Zaten cahildik anlatsalar da anlamazdık. İnsan mıydık sorsalar onu bile hatırlamazdık.

Babam... Ah babam! Ufaktım öldüğünde, ağız alışkanlığı bendeki, doğrusu “öldürüldüğünde”... On yaşımda vardım yoktum, aklımda; heybetiyle, beni sıkı sıkı kucaklamasıyla, “güzel kızım” deyişiyle durur hâlâ...

SELAM OLSUN

Kategoriler:

Zaman, günün raylarından sessizce geçiyorken her şeyi biraz daha eskitmiş olduğu zannı ile parmaklarını sonraki durağa doğru uzatıyor. Aslında gözyaşı ile toprağını her geçen gün ile kâvi kılmış goncalar, her sabahın güneşine tekrar tekrar ısmarladıkları taleplerini de sırtına alarak büyümeye devam ediyor.

Toplumumuzda vâki olmuş sorunlar, birilerinin yüreklerine pençelerini uzatmış iken birileri de bu pençelerin pedikür ve manikür işlemini zevk-i selîm içerisinde ikmal etmeye çalışıyor. Sahneye çıkan görüntü trajedi mi yoksa komedi mi henüz bilmiyoruz. Çünkü can yanarken bazıları ateş sönmesin diye ateşi bilevlemekte... Ortada iki boyutlu bir fotoğraf... Evet, Türkiye, kucağında çok komik fotoğraflar taşıyor ama her fotoğraf nice yüreklerin kıyısında sessizliğe icbar edilen hüzünlere flaşlar patlatıyor. Öyle kalabalık bir albüm var ki sözün bile anlamdan umudu yok!

FAZLA SÖZE NE HACET...

Kategoriler:

Kelimeler doğru kullanıldığı takdirde kendimizi ifade edebilmenin en güzel yoludur. Fakat ben, kelimelerin de bir kaderi olduğunu düşünmüşümdür hep...

Mesela her kelimeye nasip olmaz düzgün ve faydalı bir cümleye konuk olmak. Ya utanç dolu bir cümleye özne olursa ya da talihsizce kurulmuş hayırsız bir işe nesnelik yaparsa… Ağzımızdan çıkacak her kelimenin mesuliyeti olduğuna inandığımız hassas bir dinin mensuplarıyız, o yüzden gereksiz yere israf, kelimeye yapılan en büyük zulüm sayılmıştır bizde...

Söz sözden açılmışken Hz. Peygamber(s.a.v)’in miracı geldi aklıma. Küçükken okumuştum ve çok etkilenmiştim, hikâye edildiğine göre Peygamber Efendimiz miraçta iken bir kuyuya rastlar ve dikkatini çeker çünkü onu diğer kuyulardan farklı kılan bir özellik var. İçinde ki su dışarı çıkar çıkmaz tekrar içeri girmeye çalışır ama başarılı olamaz, bu hadise birkaç kez tekrarlanır. Bunun üzerine Nur Nebi(s.a.v), Hz. Cebrail’den hikmeti sorar: “kuyu dünyada ki insanların ağzıdır, içinden çıkan su, onların sarf ettikleri sözlerdir, nasıl ki bu su geri dönmek istese de dönemiyor.

ANLADIM Kİ...

Kategoriler:

Üveysi bir aşktan arta kalanları yaşamaktan başka bir şey değildir gayrı yaptığım. Cevri çekilmeyen aşkın kopyasının peşinden darül bekayı aramaya çalışmaktan başka bir şey değil. Artık en ağır dozda alınan antidepresanlarda kesmez oldu. Ne şaraba ne kadına ne ölüme ne geceye nede korkuya dair cümleler keser oldu. Ruhumuzun arka bahçelerinde insanlardan uzak karanlıklar anaforunda büyütüp beslediğimiz esrarda kesmez oldu. Ağır nikotin komalarına alışmıştı bir kere bünyemiz.

Parmaklarından tiksinen ben, parmaklarından günah damlayan, seccade kirlenmesin diye secdeden mahrum kalan ben. Artık yaşam denen mefhumun son noktasında, mutlak değer dizgisinin her hangi bir aralığında vuslatın olmayacağını bile bile eksi sonsudan artı sonsuza kadar uzanan bu çizgiye teğet olan paraboller çizerek varken yok olduğunu farz eden ben.

Karanlık odalarda aynalar karşısına geçip birbirine vurulan iki metal paradan çıkan ince tınının aynadaki aksini görmeye çalışırken. Hayalimde kırgın cümlelerle nakşedilen resmin orta yerinden akan nehirden su içmeye inen ceylanın, söğüdün, ucu bucağı görülmeyen bir ufuğun yalnız bekçiliğini yapan ben...

İçeriği paylaş