BABAM VE OĞLUM

Kategoriler:

Çocukların eğlence dünyası pek keyiflidir. Çünkü bir çocuk için neredeyse her şey oyun konusu olabilir. Hele de bir kaç çocuk bir araya geldi mi? Kimsenin keyfine diyecek kalmaz. Çocukların oyununu izleyen büyükler bile bu manzaraya gülümsemeden duramaz. Çocukların dünyası, büyüklerin özeneceği kadar mutlulukla dolar ve her çocuk büyüklerin dünyasından bihaber, büyüklerin kaybettiği özgürlüğü onlara nispet edercesine kullanır. Büyüklere düşen, onların gülümsemelerinden kalan artıklarla eğlenmekten öte değildir.

“Kulaktan kulağa” oyunu çocukların (daha doğrusu çocukluğumun) vazgeçilmez bir oyunuydu. Üç beş arkadaş ip gibi yan yana dizilir, sıranın en başındaki arkadaş yanındakinin kulağına diğerlerinin duyamayacağı sessizlikte bir şeyler fısıldar ve kulaktan kulağa geçerken yanlış anlaşılan kelimeler çocuk için öyle komikliklere bürünürdü ki, sıranın en sonundakinin söyledikleri oyun oynayan her çocuğu kahkahalara boğardı. Yıllar sonra, yani büyüyünce, büyüklerin de böyle bir oyun oynadıklarını öğrendim. Bu oyunun adı “Fısıltı Gazetesi”ydi; fakat ne hikmetse bu oyun kimseyi güldürmüyordu. Hatta bırakın güldürmeyi “Fısıltı Gazetesi” toplumsal sorunlara dahi yol açabiliyordu. “Fısıltı Gazetesi”nin yarattığı bu sorunları gördükten sonra ben de bu oyunu oynamayı bıraktım, bir iki gün evveline kadar.

Son günlerde “Fısıltı Gazetesi”ne ne zaman baksam sürekli olarak “Babam ve Oğlum”dan bahsediyor. “Babam ve Oğlum” bir sinema. Türk sineması. Bu sinema öyle güzel, öyle güzelmiş ki, izleyen herkes histeri nöbetlerine girmişçesine ağlıyormuş. Hatta sinemadan çıktıktan sonra bile hüngür hüngür ağlayanlar varmış. İnanmamak gerek. Çünkü, başkalarınkini bilmem; ama bizim “Fısıltı Gazetesi”nin şimdiye kadar iyi ve doğru bir meseleyi konu edinmediğini bilirim. Bu yüzden bu sinema da bir şekilde çürümekte ve parçalanmakta olan toplumumuza daha da derin neşterler vurarak bizi bizden ayırmaya çalışıyor olmalıydı. Kendine güveni kalmayan fertlerden oluşmuş bir toplumun “Fısıltı Gazetesi”nden başka bir şey çıkmasının imkanı var mı?

Sinema filminin yönetmeni Çağan Irmak, “Babam ve Oğlum”un sınırlı sayıda seyirciye ulaşacağını hesaplamış. Zira sinema filminin bütçesi az olduğu için öyle aman aman efektler, animasyonlar yokmuş. Yani Çağan Irmak her geçen gün vizyona giren filmlerdeki efekt ve animasyonlarla boy ölçüşemeyecek kadar fakir bir film çekmiş. Tabi reklam da yapamamış. Yalnızca bir kaç kopya yapmış ve belli başlı sinema salonlarına filmi dağıtmış; fakat nasıl olduysa olmuş film “Fısıltı Gazetesi” ile gelmiş geçmiş en çok izlenen Türk filmleri arasına girmiş. İnanılmaz. Çağan Irmak dahi bu kadar büyük bir başarıyı beklemiyormuş. Peki neymiş filmi bu kadar izlettiren? Bunu filmin yönetmeni dahi bilmiyor...

“Babam ve Oğlum”u etrafımdaki tüm arkadaşlarıma sordum. Hepsi filmi izlemiş. “Kesinlikle git, hatta ailenle git, götürebildiğin herkesi götür” diyorlar; “ama yanına mendil almayı unutma, çünkü kesinlikle ağlayacaksın”...

Toplumsal histerinin böylesi. Pavlov’un köpeği muamelesi görüyorum; ama yine de bir şey dememekte fayda var. Hele bir izleyelim. Nihayet karar verdim. Popüler; ama yine de filmi izlemeye gideceğim. Gerçekten bu filmde ne olduğunu merak ediyorum. Eşimi, annemi ve babamı koluma taktım, doğru sinema salonuna.

Yıllar sonra “Fısıltı Gazetesi”ne tekrar uyduğum için kendime kızıyorum; ama ne kadar zarar verici olabilir ki? Alışılmış kurguların ötesine geçemeyecek bir film olmasına kesin gözle bakıyorum. Bu film bana ne anlatabilir? Bu film de gündeme gelen içi boş meseleler gibi bir müddet sonra sönüp gidecektir, burası muhakkak. Eh, dolayısıyla bu da diğerleri gibi toplumsal bir histeri nöbetinden başka bir şey olamaz.

Aklımda bu yargılarla sinema salonundaki yerimi aldım ve filmi izlemeye başladım. Henüz 3. Dakika. Aklımı tamamıyla filme vermiş durumdayım. Çarpıcı görüntüler. Şu anda istesem bile başka bir şey düşünemem. Film, kendini izletiyor. Film devam ederken aklıma kameranın ardındaki Çağan Irmak geldi. Farklı bir bakış açısıyla o da benim oturduğum yerden filmi izliyor. Oyuncuların daha etkili rol yapabilmesi için uğraşıyor ve anlatmak istediğini gösterebilmek için sahneleri sürekli tekrar ediyor olmalı. Çağan Irmak nihayetinde bir yönetmen ve mesele ekmek parası meselesi. Bu film izlenmeli, kendini finanse etmeli, hatta kâr bırakmalı ki yeni filmler çekilebilsin. O zaman klişe bir kaç drama metodu ile filmi çeşnilendirmek mümkün. Çağan Irmak da filmi çeşnilendirmiş. Keşke böyle bir kaygısı olmasaydı; ama ardında milyon dolarlık yapımcılar olmayınca bir yönetmenin aklına bu gibi meselelerin takılması normal. Düşünsenize bir, filmin reklamı dahi yok.

Filmi izlemeye devam ediyorum. Filmin oyuncu kadrosu epeyce geniş ve bir çoğu işinin ehli. Bir ara gözümden bir damla yaş süzülüyor. Anlamadım! Neden ağladığımı anlamadım; ama ağladım işte. Toparlanmak gerek. Bu yalnızca toplumsal bir histeri nöbeti... 15 dakika ara. Anneme ve babama bakıyorum, gözler iyice şişmiş. Filmi çok beğenmişler. Eşime bakıyorum. O da buğulu gözlerle bana bakıyor. Hepimiz koltuğumuza çivilenmiş gibi ikinci yarıyı dışarıya çıkmadan bekliyoruz.

Şu aralar neden 5 dakika yapılmaz ki?

Film başlar başlamaz balyoz gibi içimize vuruyor. Nasıl olduğunu anlamadan ağlamaya başlıyoruz. Bütün salon ağlıyor. Henüz ağladığımızı anlamadan gülmeye başlıyoruz; hem de keyifli keyifli, birbirimizin dizine vura vura, nasıl güldüğümüzü birbirimize göstere göstere, kahkahalarla... Duruyoruz ve tekrar ağlıyoruz. Hiç birimiz hiçbir şey anlamıyor; ama ağlıyoruz. Bu bir nöbet değil. Histeriyse hiç değil. Sanki duygularımız bizden ötede, filmin içinde yaşıyor.

Filmin sonlarına doğru salondaki herkes ağlıyor. Ben dayanamıyorum ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum. Film bitiyor; ama ben ağlamaya devam ediyorum. Salondan çıkıyoruz, bir müddet yürüyoruz, dolmuşa biniyoruz, eşimle sarmaş dolaş ağlaşıyoruz.

Anlamıyorum...

Kendimize biraz gelir gibi olunca eşimle filmin analizini yapıyoruz. “Babam ve Oğlum” teknik açıdan kötü bir film. Kurgu berbat olmasa da, kötü ve kısır. Filmin müziklerinin öyle aman aman etkileyiciliği yok. Filmde silik karakter çok fazla. Hatta çok kötü oyuncular bile var. İyi de film ancak ortalama bir filmken bize ne oldu da bu kadar etkilendik?

Uzun uzun düşünüyoruz ve analizimizi tersten ve sil baştan yapmaya karar verip öncelikle filmde olanları değil, olmayanları ayrıştırmaya çalışıyoruz. Bu filmde (siyasi bir dönemde çekilmiş olmasına rağmen) siyaset yok. Çıplak kadın yok. Küfür yok. Uyuşturucu yok. Zenginliği özendirici meseleler yok. Aşağılananlar yok. Azınlık meseleleri yok. Yok oğlu, yok... Peki ne var? Bilmiyoruz. Filmin bir iki cümle ile birbirimize anlatabiliyoruz. Üç cümlede bütün film bitiyor. İyi de... Bu filmde ne vardı da bu kadar ağladık? Anlamıyoruz...

Filmi bir kenara bırakıp, filmin bize hissettirdiklerinden bahsetmeye karar veriyoruz. Ben gözlerimi yere indirip konuşmaya başlıyorum. “Şu dünyada gördüğümüz her şey bir gün yok olacak. Şu gördüğümüz bütün kanlı canlı insanlar bir gün ölecek. Bütün bu insanların birer mezarı olacak. Şu gördüğümüz her insanı gömen başka canlı insanlar olacak ve bir gün onlar da ölecek. Sonra onları da başka kanlı canlılar gömecek...” Ağlamaya başlıyorum.

Aklıma filmden bir cümle geliyor “Ben bu ülke için uğraştım; ama bu ülke benim farkıma bile varmadı”. düşünüyorum. Düşünmeye devam ediyorum. Tekrar eşime sarılıyorum. Ağlaşıyoruz... “Babam ve Oğlum” bizi, kaybettiğimiz değerlerle karşılaştırıyor. Şu hayatı neden yaşamak isteyeceğimizi öğretiyor. Şu hayatta kimin için kaldığımızı, kiminle, nasıl ve hatta nerede yaşamamız gerektiğini, yönetmen Çağan Irmak da dahil, hiç birimizin düşünemeyeceği kadar büyük bir basitlikte anlatıyor. Bize biz olmayı düşüncelerimizle, kimliğimizle, bildiklerimizle değil, insanlığımızla anlatıyor. “Babam ve Oğlum” duvara karşı değil, kanlı canlı insana karşı oynuyor.

Ödül alır mı bilmiyorum, ama görüyorum ki, halkın ödülünü layığıyla alıyor. Bir daha böyle bir film çekilir mi bilmiyorum; ama, her ne kadar bir sinemadan çok iyi anlamasam da, şunu söylemeliyim, bu kadar güzel bir filmi ailemle birlikte izlediğim için fevkalâde memnunum.

Samimiyetle

Ağlamak

Ağlamak, sanırım acının ve sevincin en yoğun olduğu zamanlarda insanın gözlerinden akan su damlalarının mecazi tabiri olarak adlandırılabilir. Fakat, insan acıya katlanabilme katsayısını azaltırsa ki bu sadece çok acı çekmekle olacak birşeydir, matematiksel olarak olaylar onu o kadar üzebilir. Aslında acının değeri hep aynıdır, fakat sizin çarpanınız ona katlanma gücünüzü arttırır bir bakıma.

Ve eğer siz, "Babam ve Oğlum" filminde ağlayamanlardansanız, gerçekten de açı çeken birisiniz ve acınacak durumdasınız. Ve işte yaşam insanlara böyle anları yaşatıyor, kimimiz "kader", kimimiz "olacağı varmış" diyoruz ama hepimiz sadece olayların dışından bakıp, "evet" diyerek geçip gidiyoruz. Gidemeyenler hep, "ezik", "duygusal" olarak hayattan dışlanmaya devam ediyorlar.

Ağlayamadığım her Üzüntü ve Sevinç'e özür dilemek beni, özür dileyen, basit ve sıradan bir yapacaksa, ben öyle olmak istiyorum. Üzüldüğünde ve sevindiğinde ağlayan, basit ve sıradan... Artık eski acılarıma daha fazla üzülmek istemiyorum...

Gözyaşlarının anlattıkları...

Gözyaşı kalp aynamızın dışbükey biçimde kendi içine yansıması belki de... Öyle ki her gözyaşında sonsuza uzanan bir aynalar tüneli...

Hz. Hüseyin'in destansı ve bir o kadar da trajik şehadeti Kerbela acısı olarak kuşaktan kuşağa gözyaşı olup bugüne kadar ve yarınlara yansıtıyor kalplerimizi. Babam ve Oğlumla Kerbala arasındaki ilgisiz gibi görünen simgesel aynilik insanın anlam çığlığının gözyaşlarıyla ifade edilebildiği duygusal çizgide buluşuyor. İnsanın idealleri ve ürettikleri uğruna bu biyolojik bir parçamız olan babalar oğullar ve zihni parçamız olan bizi kullara kulluktan azade kılan düşünce ve eylemlerimiz uğruna fedakarlık yapabilmesi hem en zayıf insani nokta hem de en önemli kemal mertebesi durumunda...

Kainatın tek efendisi olan Rabbimizin Selamı ile...

Vahyin ve Aklın rehberliğinde...