Zeynep Nisa KUL yazıları
ACI ANLATILIR; FAKAT MUTLULUK YAŞANIR
Zeynep Nisa KUL 3 Eylül, 2008 - 07:00Sanat Baskıdan doğar
Andre Gide
Acı Anlatılır; Fakat Mutluluk Yaşanır!
Dram ( acı ), insanoğlunun ürettiği bütün türlerin anasıdır. Dram-çatışma (iyilikle kötülüğün) olmayınca hiçbir şey olmaz.
Dram-çatışma olmayınca hikâye vücuda gelmez.
Dram-çatışma olmayınca roman vücuda gelmez.
Dram-çatışma olmayınca masal vücuda gelmez.
Dram-çatışma olmayınca şiir vücuda gelmez.
Dram-çatışma olmayınca sinema vücuda gelmez.
Dram bitince hikâye, roman, masal, şiir, sinema da biter. Ayrılık anlatılır fakat vuslat anlatılmaz.
Ölüm anlatılır ama ötesi anlatıl(a)maz. Engeller, çatışmalar, kötülükler anlatılır ama bunların olmama hâli anlatılamaz. Masal, kötülüğün bitmesiyle biter.
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ
Zeynep Nisa KUL 14 Mart, 2008 - 08:25
“Bir varmış bir yokmuş.” diye başlardı çocukluğumuzdaki masallar. Kafdağı’nın ardındaki Anka Kuşunun hikâyesiyle devam ederdi. Sonların hep mutlu olmasını ve masal dünyamıza hüznün uğramamasını isterdik. Bir varmış bir yokmuş, bir Keloğlan varmış, bir de Dev Anası, bir Pamuk Prenses varmış bir de Yedi Cüceler. Ve daha ne kahramanlar vardı minik yüreciğimiz de kurduğumuz masal dünyasının sakinleri yaptığımız…
Yıllar geçti büyüdük. Ne Anka Kuşu kaldı ve ne de Keloğlan ile Dev Anası. Onların sayfaların arasına resmedilmiş birer çizgiden öteye geçmediğini anladık. Anladığımızla yüreciğimizde kurduğumuz masal âleminin sonu da gelmiş oldu. Bu âlemin sakinleri birer birer kaybolup gitti, büyümeye başlayan zihinlerimizde. Çünkü bir varmış bir yokmuşlar sadece çocuklar içinmiş. Onları oyalamak için… Ben öyle sanıyordum(!)
UYANDIRMAYIN! UYUYAN GÜZELİ...
Zeynep Nisa KUL 4 Ocak, 2008 - 08:20
Açın perdeleri
Gözlerimi görmek istiyorum gözlerimi
İçinde saklı ebedi yorgunluğumu
Uykusuz yoğurduğum gecelerimi
Kurbanları görmek istiyorum…
Örtün üstünü afişlerin
Modernleşmek adına yakın göbek bağımızı
Yangından artta kalan küllerimizle
Örtün kirli yüzlerinizi
Mürekkep yerine doldurun kalemlerinize…
AKAM
Zeynep Nisa KUL 27 Aralık, 2007 - 08:20
Heyhat Akam! Heyhat!
Kocamışsın, ellerin nasırlaşmış,
Delikanlı yüzün kırış kırış…
Gözlerin çukurda, aslında bir ayağın çukura batmış,
Hayatının son günleri, son baharı, son yazı, son kışı…
Hazana tutuklu gönlün bir deli rüzgârlı
Esme beee!
Yetmez mi esip geçtiğin dağların ardı?
Ardına gizlediğin gözyaşları,
Bir dağın yamacına bıraktığın umutları,
YAĞMURUN MELODİSİ
Zeynep Nisa KUL 18 Aralık, 2007 - 08:20
Bir bahar akşamı odamın pencere kenarına oturmuş, yağan yağmurun melodisine kaptırmıştım kendimi. Büyük bir titizlikle bulutlardan boşalan damlaların toprağın üzerine serpilişini seyrediyordum ki, bir şey fark ettim o an, şimdiye kadar fark edemediğim şeydi bu, toprağın şefkatini. Üzerine düşen yağmur damlalarını şefkatle kucaklayışını gördüm. Yağmur damlalarını ana yüreği gibi sinesine çekip barındırdığını gördüm.
Geri tepmiyordu kendisine sığınmak isteyen damlaları. Adeta kollarını açmış bulutlardan boşalan damlaları, kucaklamak istercesine gökyüzüne bakıyordu toprak. Bakışlarında şefkat, merhamet gizliydi. Çekiyordu sinesine merhametle, hiç bıkmadan, hiç usanmadan. Yeter! Artık bana sığındığın, diye şikâyet bile etmiyordur eminim. Bir annenin yavrusuna şefkatinden şikâyet etmediği gibi…
DÜNDEN BUGÜNE BAŞÖRTÜSÜ VE MODERNLEŞME
Zeynep Nisa KUL 14 Aralık, 2007 - 11:15
Bir millet düşünün, namusu ve onuru olan göklerde dalgalanan bayrağı olmasın. Böyle bir devletin varlığı söz konusu dahi olmaz/olamaz. Bayraksız millet, milletsiz bayrak olamaz. Bunlar adeta bir bütün halinde kendi varlıklarını tamamlayan unsurlardır. Her milletin kendine özgü sembolleri, kumaşa işlenmiş farklı renk ve desenleriyle göklerde ihtişamla dalgalanan hilâlleri vardır. Hiçbir millet göklerde el ve baş üstünde tuttuğu bayrağını kendi öz elleriyle ayaklar altına almaz/alamaz da. Buna meyledenler olduğu takdirde, onları düşman belleyip kendi milletlerinin sembolü, namusu ve şerefi olan bayraklarını asla çiğnetmezler!
Nasıl ki, bir milletin namusunu ve şerefini, kendi öz kimliklerini belirten bayrağı varsa, İslam dininin/milletinin sembolü, namusu ve şerefi bacılarımızın taktığı (hicab) örtüleridir.
DEDE YADİGÂRI
Zeynep Nisa KUL 11 Aralık, 2007 - 08:15
Köyün çıkışında, topraklı yolun birkaç adım kenarında küçük bir ev…
Dedemden yadigâr, dede yadigârı kocamış, çökmüş, antika bir miras. Kimi tahtalar yerinden soyulmuş, boyası dökülmüş bu ev tıpkı ressamın çizdiği çıplak bir figürü andırıyor.… Kırık kapı ve pencereler kışın soğukluğunu, yazın tozu toprağını hatırlatıyor bize. Baharda dalında sararmış her an kollarını açmış kendisini bekleyen toprakla kucaklaşmak isteyen solgun yaprak misali, benzi solmuş ahşap bir ev. Gerçi ev demeye de bin şahit ister ya. Ama bizim için ne olursa olsun bir yuva, bir miras ve bir de dedemden kalma eski bir dost, eski bir yadigâr…
Yıların verdiği yorgunluk mu,
Şahit olduğu yuvaların sırlarımı,
Yoksa gelip geçenlerin sırtlarını hep ona dayadığından mıdır nedir bilinmez? Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış, kocatmıştı bu dede yadigârı evi.
FABRİKADAN ÇIKMA HAZIR MEZAR
Zeynep Nisa KUL 29 Kasım, 2007 - 08:20
İçinde tarif edemediği ve adını koyamadığı bir sıkıntısı vardı. Kaynağı belli olmayan bu sıkıntı da neyin nesiydi. Bir türlü yatışmak bilmeyen ve adeta zihnini kene gibi kemiren bu sıkıntıyla beraber sessizliği de toplayıp ceplerine bırakarak uzaklaştı balkonun kenarından. Ve damlayan adımlarıyla süzülüverdi balkon kapısından salona.
Salonun orta yerinde duran en sevdiği koltuğuna bıraktı bedenini usulca. Etrafına bakındı, kendisine teselli verecek bir şeyler aradı. Gözüne sehpanın üzerinde duran kül tabağı çarptı. Oyalanmak biraz da düşüncelerini dağıtmak için ellerini uzatıp kül tabağına dokundu, irkildi aniden. Kül tabağı o an kendisine düşünmek dahi istemediği bir hakikat tablosunu sergiliyor gibiydi. Kendisine daracık ve karanlık bir mezar gibi görünen bu kül tabağını tekrar yerine bırakırken deminki sıkıntıları daha bir arttı ve bu defa iki katına çıkmıştı. Ölüm diye geçirdi içinden. Bile bile kendi iradesiyle kendi varlığını yok etme gerçeği. Evet, bunun başka izahı yoktu. Tekrar baktı camdan özenle biçimlendirilmiş ve kenarlarında bir kalemin kalınlığı gibi şekillenmiş kül tabağına, kendi mezarına… “Fabrikadan çıkma hazır mezar” diye fısıldadı sırıtarak. Toprağın değil, küllerin arasına gömülmek… Ne tuhaf şey…
KİBRİT KUTUSU VE TERMOMETRE
Zeynep Nisa KUL 23 Kasım, 2007 - 08:15
Hayatta hiçbir şeyi yoktu…
Kibrit kutusunu andıran ufacık kulübesi Uzun kibrit çöpleriyle tutturulmuş cisirli bir tavan ve yine kibrit çöplerinden kolonlar.
Hayatta hiçbir şeyi yoktu...
Kâğıttan bir masa pencere önünde ve kibrit çöpleriyle ayakta duran birkaç eski sandalye. Daracık odanın hemen köşesinde, kükürtten bir yatağı duruyordu.
Hayatta hiçbir şeyi yoktu...
Bu kibrit kutusu evin dışında. Her iş arayışlarının ardından korkuyla girerdi evine, gözlerinde öfke kıvılcımları ve burnundan ateş püskürttüğü zamanlar... Kapı önünde bırakırdı, öfke kıvılcımlarını ve ateş püskürtmelerini. Alışkanlık haline getirmişti artık, eskimiş, ütüsüz ceketinin cebinde termometre taşımayı. Her ekmek kapısını çalışında, yüzüne kapanan, kimi tahta, kimi demir kapıların ardından boş döndüğünde, evinin birkaç adım gerisinde ölçerdi öfkeyle yoğrulmuş yüksek ateşini, yanından hiç ayırmadığı termometresiyle.




Son yorumlar
3 saat 48 dakika önce
4 saat 46 dakika önce
4 saat 59 dakika önce
5 saat 42 dakika önce
1 gün 1 saat önce
1 gün 12 saat önce
2 gün 8 saat önce
3 gün 12 saat önce
4 gün 1 saat önce
4 gün 8 saat önce
4 gün 10 saat önce
5 gün 3 saat önce
5 gün 4 saat önce
5 gün 4 saat önce
5 gün 11 saat önce