Mükrime Dilekçi yazıları

BİR TEBEŞİRİN ÖZGEÇMİŞİ

Kategoriler:

Neden sınıflar yetersizdi? Sormadım. Kış mevsimi gelip okul için kömür alındığında duvardaki panoları çıkarıp hocama “Bunları nereye taşıyayım?” dediğimde “Bir bakkal yeri kiraladık” derken bakışlarını kaçırdığını ve alfabeye başka bir değişle hayata başladığımızı çok kuvvetli hatırlıyorum. Bakkalın tavanı çok yüksek olduğu için nasıl üşüdüğümüzü belleğime her ifade edişimde yeniden nasıl ürperdiğimi hissetsem de meşakkate gebe kalan zamanlarımın babamın tayini ile geçmişte kalmasını istemezdim. Hocamın ve tüm arkadaşlarımın isimlerini geçmişe bırakmadan yanıma aldım. Eğitime talip olmayı değil eğitime talebe olmayı öğrendiğim hocam Sururi Karameşe ve ...

Gidiyordum... Yolun azıksız olmayacağını belki o gün öğrendim. Bir teneffüs saatinde yavaşça yazı tahtasının önünde durup kara tahtaya beyaz bir söz verdim. İlk ve son hırsızlığımdı. Hicaba yaklaşmayan bir hırsızlık! Beyaz tebeşiri kara tahtanın bağrından alıp bu tebeşiri ilk öğretmen olduğum vakit için saklayacağıma dair gizli bir ahit verdim. Her şey harfsizdi. Öğrenmenin a, b, c ile başlamadığını anlamıştım.

YÜREĞİMDE SOLUKLANDIM

Kategoriler:

Yazmak, hürriyetimi mi çalıyordu? Yoksa konuşmanın farklı bir yöntemi ile çığlıklarımı fazla mı bâriz kılmıştım? Yazmak, kendimi yarmak mıydı? Çarmıhta mı kalmalıydım? Sussam serinlemeyecektim ki! Kalemi kırıp sessizliğime hükmetsem yolları yırtan adımlarıma bir teselli bırakan olur muydu? İtiraf etmek gerekirse dert, ne derman buldu ne de aşikâr oldu. Bir yanardağın yüreğindeki son dakika ve havai fişek gösterisi gibi göğün alnına dizdiğim sözcükler... Kalbin dilindeki düğümler çözülmemişken hangi sır ilân edilmiş olabilir?

Betonlar ile maddeyi sırtına geçirmiş hamal şehirler... Evler birbirine yaklaştıkça birbirinden uzaklaşan insanlar... Ben neredeyim? Sen neredesin? Ayrı betonlarda aynı şarkının dizinde mi ağlıyoruz? Belki de sen haklısın. Yazmamalıyım? Konuşmaya yüzümüz olmayan onca şey birikmişken yazacak şeyler neden çoğaldı? Şehir, sadece benim bir temsilimden ibaret... Hamallık yapan benim!

AĞLAYAN ÇINAR

Kategoriler:

735 doğumlu olmasına rağmen ancak bugün tanışma imkânı bulduğum ihtiyar... Tatlı rüzgârların başını okşamasından olsa gerek ki güneşe serdiği ruhu hâlâ gençliğin sahifelerinden bahsediyor. Gözyaşının altında kahkaha atan hiç kimsenin bu ihtiyarın derdini sormaması tuhaf! Evet, yaprakları salkım salkım toprağa uzanan ve gözleri dolu dolu bakan bir ağaçtan bahsediyorum. Öz bir suyun gövdesinden akması sebebiyle “Ağlayan Çınar” adıyla şöhretini alkışlayan dalları, geçmişin uzantısını da kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bağrına sıkıştırılmış acıları köklerinde mahfuz tutulan bir mahremiyete kavuşurken geçmişi unutturmamaya yemin edercesine kollarını iki yana doğru açmış ve kendisini geleceğe şahit bırakmıştı. Dörtyüz metrelik gölgesi ile yedi asra gölge düşürmemeye kararlı olan vakarlı duruşunu görmemezlikten gelmek mümkün değil... Gövdesindeki ihtişam tarihe olan bir ihtiramdı.

İnsan eliyle bozgununa uğrayan Bursa’nın Gölyazı köyü, kirlenmiş gölünün kıyısında tarihi ağırlamaya çalışıyor. Leyleklerin beklentileri kirli sulardan tuttuğu balıklar ile bulanmıyor ise de ağacın hüzünlü olduğunu söyleyebilirim. Acının öldüremediğini zaman büyütüyor koynunda... Belki de ağlayan bir çınarın da aynı duruma denk düşen bir talihi vardı.

EY ŞEHİR!

Kategoriler:

Her bir yıldızı sırtına yük diye indirene gecenin ağır kalması tuhaf değil... Belki de bendim geceye külfet olan! Ve yavaş yavaş başını kaldırır güneşin ilk çığlığında uyanan şehir... Sessizlik yırtılırken zamanın canı acımıyordu. Şehir ise gürültüye alışan kulaklarıyla beraber gülümsemişti. Ben de tebessüm ettim.

Ey şehir! Bil ki sen yalın bir addan ibaret değilsin. Sevdiklerimin adını sana verdim. Bu yüzdendir sana her sabah farklı bakışım... Ve bir gün ayaklarımın ucundan kayıp gidersen hiçbir ismi sana bağışlamam. Biliyorum ki bir vakit ben de sana kendi adımı verip gideceğim. Sen adımı hatırında tutmaya çalışıp vefâkar olmaya da çalışma! Yokluk... Yokluğa yakışmayan adımı avuçlarında ne kadar tutabilirsin? Parmakların gevşeyecek ve ardından beni gelen ilk rüzgâra hiç tereddüt etmeden teslim etmeyecek misin? Ölümümden bahsettiğimi zannedip yorma beni! Ölememekten ve dolayısıyla biraz da yaşamaktan söz ediyorum. Ölüm... İki tahta arasında beyaz bir kelime değildi. İki dar sokak arasında kara bir peçeydi belki? Ölüme yakışır mıyım? Yaşamaya sevdalı olduk da âşık mı olduk?

EY SEVGİLİM!

Kategoriler:

Kapı çalıyor... Soğuktan dönmüş nefesim, büyüleyici bir ses ile baharın tadını alıyor damağında. Gelen sevgilimden başkası değildi. O ince belli narin sevgilim, derdimin yüzünü yıkayamazdı. Ama derdi anlatırken beni öylesine sımsıkı tutardı ki derdim, uzun süre sesini çıkarmazdı.

Sevgilimin sesi... İki telin birbirine dokunmasından apayrı bir şey; belki de nefesin ruha dokunması, gözyaşının kalbe inmesi… Neyzen neye eğilir, ney neyzene eğilir. Ve neyzen, acz-i itirafına neyi şâhit bırakırken ney, hüsn-i dert ile kendinden geçerdi. Neyzen, o seste kaybolurdu. Onun yokluğuyla var olan bir cevherdi ney...

Neyzen, nefesiyle neye can bağışlarken kalbinde nice gözyaşı sema için ayağa kalkmakta ve tefekkür, bir boyuttan başka boyuta geçmekteydi. Her nefes bir ney, her ney kendinden arınabilmenin özgeçmişiydi aslında. Ney, insanın ne olduğunun cevabını etkin bir üslupla anlatabilmenin ince kıvrımlarıydı.

KIRK BUKET DİKEN

Kategoriler:

Ateşi iterek konuşan suları ve sulara adını yazan kıvılcımları bilir misin? Ben ateş ve suyun üzerinde durmaya çalışan cümleler yazdım. Ama artık hiçbir harf kalmadı. Onlar kahramandı ama ben yenildim. Şimdi betonlaşmayı unutmuş bir yolda yalın ayak yürüyorum. Bazen çakıl taşları ayaklarımı kevgire çeviriyorsa da ayaklarımın kanlarda kalmasını önemsemiyorum. Ve istemesem de yer ile gök arasında kalmış bir arafım.

Belki de göğün diliyle konuşma vakti gelmişti. Yağmur, ne söyleyeceğini hesaplamadan göğün dilinden kaymıştı âdeta. Onu gök mü azarlamıştı yoksa toprak mı kızdırmıştı bilmiyorum. Ama dolu düşmüştü işte. Kartopu gibi yumaklanmış yağmur, yüzümü çiziyordu. Kanlarla yüzümde oluşan çizgileri de hiç umursamıyorum. Ama bu defa suçsuzluğumu iddia ederek bir adım öne çıkmayacağım. Artık yeryüzünün hiçbir kuralını tanımıyorum. Göğün dilinden anlamayan hiç kimse de benimle konuşmasın! Acaba yeryüzü bana sert muamelede mi bulundu? Hayır, belki de ben yeryüzünde yaşamayı öğrenemedim. Ağlarsam sakinleşir miyim? Gözyaşlarımı hak etmiyorum. Ağlamamaya yemin ettim. Neden mi?

SALTANAT

Kategoriler:

Hayatın bir özeti yok... Hayata şerhler düşüyorum. Tırnak ve parantez arasına sıkıştırdığım cümlelerim uzuyor. Yeni bir gün başlıyor. Ve geçmişin biriktirdiklerini avuçlarımda tutmaya çalışırken uçurumlardan yuvarlanmış kum yığınlarını seyrediyorum. Bir bakıyorum kum, başkalarının rolünü yüklenmiş bir aktörden başkası değil. Yağmur suları, camın buğusuna bırakılmış bir notu yokluğa yazarken günün sadrına elini basarak kayda geçirilen bir not ellerimin terleri arasında çoktan buruşturulmuştu. Ve mürekkebin kokusu kalsa da yazıların ne söylediği harflerin içinde sır olmuştu.

Ruhumda sahifelere yazılan yeni cümlelerin hangisine itimat etmeyeyim? Hiçbir kelimesi Cebrail tarafından indirilmemiş olsa da Cebrail’in yazdırdıklarıyla çelişmemeleri o kelimeleri selamlamayı mübah kılmıyor mu? Vasıtasız konuşuyorum harflerle... Doğruya eğilmenin bir kitabı yazılmıştı da kıyâm nerede secde nerede? Biz her şaha kalmış olanı asil sandık. Asillik, yüce olana boyun eğenin teslimiyetiydi. Düşünmek ve imânı beyin kıvrımlarında yeniden doğurmak farz iken hayal kurmanın sadece caiz olduğunu unutup hayallerin yalın hallerine tövbelerimizi mi ekledik?

GECENİN KARA GÖZLERİNDE GÜNEŞE MEKTUP

Kategoriler:

Dağların uçları kızılı yakalamış, gök ise gecenin üzerindeki son kırıntıları üzerinden atmak üzere ve şehrin nöbetçileri sokak lambalarından ibaret... Keşke güneş, hep bir sır gibi dağların ensesinde kalsaydı. Biliyorum, güneşin doğması bana külfetse orada kalması da âlem için âfetti.

Ey sarışın ve alımlı güzel! Beni cezp edemiyor olman ve yıldızlara kollarımı açıp sana karşı düğümlerde kalmam seni incitmesin. Ok gibi semânın alnına fırlayacaksın da ne olacak? Kim bilecek kadrini? Doğum sancılarında yanında olmayanın menfaat için yanına yanaşması seni darıltmıyor da benim dürüst sözlerime mi gönül koyuyorsun? Gör halimi! Belki de arafta olmayı sevmediğim için kendime revâ görmediğimi sana da revâ görmüyorum. Bu yüzden doğuşunu da batışını da seviyorum. Ama göğün ortasına yayılarak kibirlenmenin izâhı nedir?

RUHUN SEMÂSI

Kategoriler:

İnandığımız takdirde güçlü olacağımızı vurgulayan bir dinimiz olduğu halde neden güçlü olmadığımızı düşünüyorum. Biz inandık. Ama neye inandığımızı bilmeden ve inanç boyutunu kalp mekânında konuşturmadan inandık. Dinimizin güzelliklerine ulaşmadan kendimizi dinimizden firaka sürükledik. Bazen ayrılık, şehitlik makamına yükseltir. Ya bu firâk, neyin vuslatıdır?

Hümanizm, insana soylu olmayı kazandıracak bir eylemi va’d ediyor. İnsanı balçıktan inşa edip sonra o balçığa bir anlam veren Allah iken Hümanizm mi insana yüceliği takdim edecektir? İnsan, hangi felsefî görüşün etkisine girerse girsin ve ne kadar inkâr ederse etsin insanı yaratan da insana inanmama muhayyerliği bahşeden de Yüce olandan başkası değildir. Hiçbir sistem yaratılmış olanı Yüce olanın önüne geçiremez. Ya biz? Ellerimize güneşin verileceğine inanmadık. Ancak yüce olana hürmeti olmayanın insana hürmeti olmayacağını biliyorduk da İslâm dinine inananlar olarak Allah’ın yüceliğini ruhumuza kaç defa anlatmıştık?

BİR HAYALİN SÜKÛTU

Kategoriler:

Bazı hayallerimiz maddi bazıları ise manevî boyuta sahiptir. Maddî hayallerimize dokunabilmek için alın terimizi emeğimize karıştırmalı ve sonra ellerimizi uzatmalıyız. Manevî hayallerimizi gerçekleştirmek için ise kalbimize sarılmayı bilmeliyiz. Ve yaşam, bazen tüm koşullarıyla beraber bazı hayallerimizin de sadece hayal dünyasına ait olması gerektiğini söyleyecektir.

“Mutlu olduğum iş” anlayışından yabancılaşarak “bulduğum iş” anlayışına icbar edildiğimiz bir yaşama ne kadar dostça davranabiliriz? diye de düşünebilirsiniz. Ama planlarımızı hayatla istişâre ederek kurgulamadığımızı da dikkate alırsak hayata “nankör” etiketini hiç de kolay yapıştıramayacağımıza ikna oluruz.

Bence hayatın uzun olduğunu ve ölümün ise ne zaman geleceğinin belli olmadığını ilan eden kelimeler bize yalan söylemişti. Ölüm, ensemizde iken hayatın bitmeyeceğine nasıl inanabildik? Hayatın ellerimizin arasından kaymak üzere olduğunu varsayarak hayatımızı organize etmeliyiz. Çünkü hayat, ellerimizden boşalıp yere düştükten sonra ruh, bedenle olan son veda konuşmasını tamamlayacaktır. Ve yaşam, bize sadece bir defa ikram edilmiş olmasının orijinalliğinde kaybolacak... Yeni bir yaşama davet edilmeyeceğiz. Yeni bir yaşamın içinde hesabımıza göre yaşamlara bırakılacağız.

İçeriği paylaş