FABRİKADAN ÇIKMA HAZIR MEZAR

Kategoriler:

İçinde tarif edemediği ve adını koyamadığı bir sıkıntısı vardı. Kaynağı belli olmayan bu sıkıntı da neyin nesiydi. Bir türlü yatışmak bilmeyen ve adeta zihnini kene gibi kemiren bu sıkıntıyla beraber sessizliği de toplayıp ceplerine bırakarak uzaklaştı balkonun kenarından. Ve damlayan adımlarıyla süzülüverdi balkon kapısından salona.

Salonun orta yerinde duran en sevdiği koltuğuna bıraktı bedenini usulca. Etrafına bakındı, kendisine teselli verecek bir şeyler aradı. Gözüne sehpanın üzerinde duran kül tabağı çarptı. Oyalanmak biraz da düşüncelerini dağıtmak için ellerini uzatıp kül tabağına dokundu, irkildi aniden. Kül tabağı o an kendisine düşünmek dahi istemediği bir hakikat tablosunu sergiliyor gibiydi. Kendisine daracık ve karanlık bir mezar gibi görünen bu kül tabağını tekrar yerine bırakırken deminki sıkıntıları daha bir arttı ve bu defa iki katına çıkmıştı. Ölüm diye geçirdi içinden. Bile bile kendi iradesiyle kendi varlığını yok etme gerçeği. Evet, bunun başka izahı yoktu. Tekrar baktı camdan özenle biçimlendirilmiş ve kenarlarında bir kalemin kalınlığı gibi şekillenmiş kül tabağına, kendi mezarına… “Fabrikadan çıkma hazır mezar” diye fısıldadı sırıtarak. Toprağın değil, küllerin arasına gömülmek… Ne tuhaf şey…

Yeniden baktı sehpanın üzerinde duran adını mezar koyduğu bu küçük çukura. Kenarlarında kalem inceliğindeki bu şekillere dikkatle seyretti. Bu şekillerin yerini dolduran kalem değil, kalemi elden bıraktırıp iradeye hükmeden başka bir illetin şekliydi. Arasındaki farkı düşündü. Kalem insanın asil düşüncelerine hükmedip varlığını ispata çalışırken, bu illet insanın iradesine hükmedip varlığını duman duman yokluğa kaydırmıyor muydu? Yokluğu düşünürken ürperen insan, şimdi bu iradesizliği karşılığında sürünerek yokluğa yürüyordu. Ölümü düşünürken ürperen, zihnini dahi yerinden söküp çıkartmak isteyen ve bu düşüncelerden hemen sıyrılan insan, yine kendi ellerinin arasında yudum yudum ölümü içine çekmiyor muydu? Peki, bunu yaparken duyulan haz, teselli verdiği kanaati… Bütün bunları kendisi de biliyordu ve kendisi de yapıyordu. Bütün bunlar gülünç geldi ona. Her insanda, kendisini dahi güldüren, komik bulduğu alışkanlıklar vardı. Bu alışkanlıklar zamanla giderilebilir, ama o alışkanlığın bir bağlantıya dönüşmesi… İşte bu insan için kaçınılması gereken en tehlikeli durumlardan biriydi.

Çocukluk yıllarını gezintiye çıktı, bu düşünceler zihninde depreşirken. Çocuk sayılacak yaşta tanışmıştı bu illetle. O zamanlar babasının gümüşten bir tabakası vardı. Babasının her gün özenle kalem gibi kusursuz sardığı bu illeti daha çocuk yaşlarda tanımıştı. Dikkatle seyrederdi babasını, parmaklarının arasında nasıl şekil verdiğini. Bunu bir oyun gibi düşünüp kendiside aynı oyundan oynamak isterdi minik parmaklarıyla. Arada bir babasından gizli gümüş tabakasını alır parmaklarının arasına yerleştirdiği ince kâğıt parçasının arasına ıslak kahverenginde olan adını bilmediği şeyi yerleştirir ve babası gibi yapmaya çalışırdı. Başarısız olduğu zamanlar öfkelenir ve bu oyunu babasının kendisinden daha iyi bildiği için babasını kıskanırdı. Bir gün babası kendisini bu halde yakalamış ve fena halde hırpalamıştı. Hiç unutmuyordu; babası onu karşısına almış öfkeyle titreyen parmaklarının arasına tutuşturduğu bu illeti hem yudumluyor ve hem de kendisine tehditkâr sözler savuruyordu. “ şayet görürsem bu zıkkımı içtiğini, vallahi kemiklerini kırarım. Seni kurda kuşa yem ederim. Anlıyor musun ?” Dikkatle ve ürpererek dinlerdi babasını, kocaman açtığı gözleriyle. Kulaklarıyla değil hep gözleriyle dinlerdi bu tehditkâr sözleri. Babasının dudaklarının arasından çıkan sözleri değil, içine çektiği dumanı üflemesi, daha çok ilgisini çekerdi. Dumanı dinlerdi babası konuşurken gözleriyle.

Bir gün arkadaşları kendisine babalarının dumanından kendilerinin de içtikleri söyledi. Şaşırıp kalmıştı. Arkadaşları kendisinin de babasının dumanını gizlice alıp kendilerine getirmesini ısrarla istemişlerdi. Babası şayet böyle bir şey yaparsa kendisinin kemiklerini kıracağını söylediyse de bir türlü arkadaşlarını ikna edememişti. Hem arkadaşlarının anlatmalarına bakılırsa güzel bir şey olmalıydı bu. Kendisi de merak etmiyor değildi, içine çekilen dumanın nasıl bir tadı olduğunu. Sonra o dumanın dudaklarının arasından nasıl uçup gittiğini hep merak ederdi. Çünkü babasını gözleriyle dinlerdi kendisine nasihat verirken. Ve hep merak ederdi babasının dudaklarının arasından sözden çok dumanın nasıl çıktığını… Bütün cesaretini toplayarak bunu yapacağına dair arkadaşlarına söz verdi. Ertesi gün mutlaka babasının gümüş tabakasını gizlice alıp içinden birkaç tane özenle sarılmış bu oyun çubuklarından getirecekti.

Ertesi gün babası dışarıya birkaç dakikalığına çıktığında hemen salona koşmuş ve gümüş tabakanın içinden birkaç oyun çubuğu alıp koynuna saklamış ve hızla çıkmıştı evden. Arkasına bile bakmadan doğruca arkadaşlarıyla sıkça buluştuğu, evlerine uzak harabeliğe gitti. Arkadaşları onu görünce hemen başına üşüştüler, hepsinin yüzünde gülücükler birazdan oynayacakları oyun çubuklarından alacakları zevk vardı. Koynundan çıkardığı oyun çubuklarını aralarında onlardan yaşça büyük olan arkadaşına uzattı. Arkadaşı hemen kapıverdi elindekilerini. Pantolonunun cebinden çıkardığı çakmakla bir tanesini yakmıştı. Hepsi de heyecanla oyun sıralarını kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Arkadaşları sırasıyla çektiler bu dumanı içlerine ve hepsini de bir öksürük tuttu. Diğer arkadaşlarla birlikte bunu çok komik ve eğlenceli buldukları için gülüşüyorlardı. Sıra ona geldiğinde parmaklarının arasına aldığı ucunda ateş olan ve duman tüten bu çubuk, korkutmuştu onu ilkin. Neyle karşılaşacağını bilmediği için tedirgindi. Arkadaşları. hep bir ağızdan “iç iç iç” diye haykırıyor ve dumanın çok zevkli bir oyun olduğunu söylüyorlardı. Daha fazla dayanamayıp ağzına götürdü ve diğer arkadaşları gibi onu da kuru bir öksürük tuttu. İçlerinden ağabey dedikleri çocuk onu daha fazla cesaretlendirmek için dumanı içine çekmesi gerektiğini söyledi. O zaman tadı daha bir başka olurmuş. Hemen o da dumanı içine çekmişti. Derken bir baş dönmesi ve dengesiz hareketlerle sendeleyip durdu. Başı o kadar çok dönüyordu ki hemen kendisini oracıkta yere attı. Bir müddet öylece kalmıştı. Gözleri sanki kararıyor gibi oluyordu. Etrafında yalnızca arkadaşlarının gülme sesleri duyuluyordu. Bir müddet sonra kendisini toparladı ve ona baygınlık veren bu dumanı tekrar içine çekmeye karar verdi. Çünkü bu sersemlik hoşuna gitmişti. Hem arkadaşı ilkin böyle olur, birkaç defa daha içine çekersen alışacağını söylemişti.

Artık aldığı her yudumda başının dönmesine ve gözlerinin kararmasına aldırmıyor habire içine çekiyordu. O akşam eve döndüğünde başında müthiş bir ağrı vardı. Yemek yemeden odasına çekildi ve o gün yaşadıklarını, duman çekme oyununu düşünüyordu. Çok hoşuna gitmişti bu oyun ve oradan ayrılamadan arkadaşlarla her gün burada toplanıp bu oyunu tekrarlamayı kararlaştırmışlardı. Her gün babasının özenle kendisi için sardığı bu oyun çubuklarından gizlice alıyor ve arkadaşlarıyla o harabede kimsecikler görmeden yudum yudum içlerine çekiyorlardı.

Bir gün babası ansızın çekip gitmişti. O zaman ölümün ne olduğunu biliyor fakat kavrayamıyordu. Komşularının annesiyle konuştuklarını duymuştu. “Ah! Dumandan, dumandan. O kadar söyledik, kendine acımıyorsan bari bu yavrucaklara acı diye”

Eski hatıraları gözünde canlandıkça içini bir hüzün kapladı. Hüznün karıştığı bir sis bulutu adeta tüm odayı kaplamış ve kendisinin üzerinde ağır bir sis bırakmıştı. Her efkârlandığında yaptığı gibi, cebinden paketini çıkarıp bir tane cigara yaktı ve efkâr dumanıyla karışık bir duman daha içine çekti. Arkasına yaslandı. Sehpanın üzerinde duran, deminden beri kendisine küçük bir mezarı anımsatan kül tabağını dizlerinin üzerine koydu. Elindeki cigarasını etrafı özenle şeklenmiş kalem kalınlığındaki kenarcığa yerleştirdi ve bu sis bulutunun dumanıyla karışık bu dumandan oldukça zevk alıyordu…

Bir çok açıdan beğendim,

Bir çok açıdan beğendim, güzel bir yazı olmuş, tebrikler...
Bir tek noktaya değinmek isterim, kimi zaman, yorgunluğun etkisiyle, yazılarıma vurucu ya da bağlayıcı final cümleleri getiremem.Yazı, sanki biraz havada kalmış gibi olur, ya da tamamlanmamış, devamı gelecekmiş gibi...
Bu yazınızda da bunu hissettim.
Bu güzel yazı için teşekkürler...

Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."

Oldukça derin psikolojik

Oldukça derin psikolojik tahlillerin bulunduğu güzel bir hikaye...Sigara içenlere dikkatle okumalarını tavsiye ederim...Hikaye "olanı" anlatır. Bu hikaye de böyle. Alınması gereken çok güzel mesajlar var. Yüreğine sağlık...

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.

Bu yazıyı bir nasihat

Bu yazıyı bir nasihat gözü ile baksam hiç okumazdım!
Ama hikaye yi severim.Gerçekten güzel olurlar.Teşekkür ederim.
Yeni tasvirler,farklı yaklaşımlar...

Kül tablası sözlüğüme bir yenisi daha katıldı.
"Tefekkür keyfiyeti tercih edenlerin tercihidir"

Teşekkürler arkadaşlar...

Yaptığınız olumlu yorumlar için hepinize ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum...Acizane kalemimizden ne dökülüyorsa satırlara biz o yöne doğru rotamızı çeviriyoruz.

Saygılarımla...