HADDİNİ BİL!..

Kategoriler:

Her gün bir başka anısı bir başka başarısı belleğimden aklıma sızıyor. Geçen hafta, İzmir’de yaşayan bir arkadaşıma gitmek için, Akçay’dan hareket ettim. Dört saatlik yolculukta neler düşünmedim ki. Hatta bazen kendime de, “Aşırı tepki mi veriyorum?” gibilerinden sorular sorup, çuvaldızı batırdığım da oldu…

Daha sonra, “Ben susayım, o sussun, biz susalım, peki unutalım mı yaşananları?” Vefasız mı olalım? Nankörlerden mi olalım? Çocuğumuza sahip çıkıyoruz, köpeğimize bir kelam edene, “Hadi bu köpeğin hatırı yoksa sahibinin de mi hatırı yok?” diye kuyruğumuzu dik tutan lafları cımbızla çekip, çıkartıp, yüzlere, “Şakk!” diye vurmasını da çok iyi biliyoruz…

Ee, hadi o ismi eksik olsun adını anımsamak dahi istemediğim yazarın ortaya çıkarttığı aslı astarı olmayan sözlere ne demeli? O sözler bize Cumhuriyeti kazandıran, Türklüğümüzle gurur duymamızı sağlayan ruhu şad olsun, Mustafa Kemal Atatürk’e söylenmiş...

Yok efendim annesini sevmezmiş de, yok ölümünde yanında bulunmamış da, fasa fiso, paso nişangahı karşısına almadan atıp duruyor sayın profesörümüz. Acaba Atatürk sağ olsaydı o ilim ve irfan sahibi zatı muhterem beyefendiye haddini bildirmez miydi?

İzmir yolculuğum boyunca hep bu düşünceler geldi geçti. Hatta hiç bağlantısı olmayacak belki ama, o profesörü İtalyan diktası başı olan Mussolini’ye bile benzetir oldum. Sonra da güldüm kendime…

Neden mi? Okuduğum o hikaye geldi. Düşündürücü bir anı hem de... Şevket Süreyya Aydemir’in usta kaleminden sizlere aktaracağım:

“Mussolini’nin azgınlık zamanlarıydı. Roma’daki faşist mitinglerinde havaya kalkan elini azametli bir tehditle, doğuya doğru uzatıp:

- “Mare nostrom!” (-bizim deniz-) diye haykırdığı günlerdi.

Hedefi neresiydi pek belli değildi ama, ikide bir Roma’nın eski topraklarından bahsederdi.

O günlerde Atatürk sinirliydi:

- “Ben harpten korkarım. Çünkü harbi bilirim. Ama Mussolini korkmaz, çünkü harbi bilmez.” derdi.

Mussolini’den kuşkudaydı.

- “Bu adam bana bir gün çizmelerimi giydirmezse?” diye de yakınırdı.

İşte günlerden birinde, bir gece gene Çankaya köşkündeydiler. Kara kış günlerinden biriydi. Buram buram kar yağıyordu. Ama köşkün salonu rahattı. Sıcaktı. Bahis alevlendi ve birden karar verdi, ayaklandı…

- “Haydi çocuklar kalkın, Antalya’ya gidiyoruz. Bu adama oradan cevap vereceğim!”

Kimse durduramadı. Otomobillere emir verildi. Arabalar hazırlandı. Hatta üstü başı pek sağlam olmayanlara da, kalın bir şeyler uyduruldu ve yola çıkıldı. Dikmene çıkan Kızıl Yokuş’ta kafile bir birlerini kaybetmeye başladılar. Bala yolunda kafile daha da dağıldı. Kar yolları kapamıştı. Üstelik lapa lapa da kar yağıyordu…

Arkadaki arabada bulunanların ağızları bıçak açmıyordu. Donacaklardı. Yol iz kalmamıştı. Onun arabası ise çoktan kaybolmuştu. Hükümet işi duyunca telaşlandı. Atatürk ortada yoktu!

Üstelik telgraf hatları da, kardan, tipiden kopmuştu. Kırşehir’e önce onun arabası vardı. Oraya kadar gecenin karanlığında yalnız bir hayalet görmüşlerdi. O da onun, karda bata çıka ilerleyen arabasının önüne çıkmış, onun arabasına yapışmış, soruyordu;

- “Eşşeğimi yitirdim ağalar, gördünüz mü oka ki?”

Kırşehir’e vardığında hem bitkin hem de kızgındı.”

Yukarıda sayın Şevket Süreyya Aydemirin kaleme aldığı “Tek Adam” adlı kitabının 3. Cildinde, bu hikayenin devamı var elbet…

Mussolini’ye yanıt Antalya’da belki hava şartları yüzünden verilemedi ama başka zaman başka yerde şu şekilde verildiğini öğrenince gözlerim dolu dolu oldu. Gurur duydum o büyük insanla. Yürek kabarır ya hani. İşte öyle kabardı vallahi de billahi de!

Bu yaşanan olayı ulu önder Atatürk’ün şoförü aktarıyor bize:

“Seyfettin bey İtalyan sefiri ile Atatürk arasında İtalyanca tercümanlık da yapmış. Konuşmaların bir kısmını mükemmel bir İtalyanca ile anlattı. "Mussoloni bütün dünyaya meydan okuyordu. Rodos adasına 40 bin asker yığmış. İzmir'i istiyor bizden. İtalyan sefiri Povli Atatürk'ün yanına geldi. Atatürk gece adamıydı. Bana 'Sor bakalım niye geldi?' dedi. O da 'Eğer 4 ay içinde İzmir'i bize vermezsen, zorla alacağız' diye cevap verdi. Atatürk, 'Ben yarın cevap vereceğim' dedi. Ben İtalyan sefirine, 'Yarın sabah 9'da gel. Atatürk cevabını o zaman verecek' dedim. İtalyan sefiri ertesi gün sabah 9'u çeyrek geçe geldi. Atatürk işaret parmağını kaldırarak İtalyan sefirine;

- “Söyle o koca herife, o 40 bin askerle İzmir'i alamaz ama ben 4 bin Mehmetcikle Roma'ya girerim.” dedi..

Günlerden bir gün İtalyan büyükelçisi Ata ile görüşmek ister ve huzura davet edilir. O günün muhtelif ekonomik-siyasi konuları hakkında konuşulduktan sonra büyükelçi:

- “Ekselans dün Roma ile yaptığım bir görüşmede hükümetimizin Hatay'ı almak istediği kararını size iletmem söylendi.” der.

Odada bir an sessizlik olur. Ata büyükelçiye bir şeyler daha ikram eder ve iki dakika odadakiler ile baş başa bırakır. Döndüğünde ayağında çizmeleri, üzerinde mareşal üniforması ve belinde tabancası vardır. Doğru masasına gider, manyetolu telefondan Mareşal Fevzi Çakmak'ın bağlanmasını ister ve Çakmak'a:

- “Paşa İtalyan dostlarımız Hatay'a gelmek istiyorlar hazır mıyız?” der.

Fevzi Çakmak durumu anlar ve,

- “Biz hazırız Paşam.” diye yanıtlar.

Ata büyükelçiye döner ve:

- “Biz hazırmışız, hükümetinize söyleyin isterlerse Hatay'ı gelip alabilirler.”
Akçay’dan İzmir’e yol alan otobüste bunları düşündüm durdum. Yol boyu dikkatimi çeken kırmızı ay yıldızlı bayraklarımı açık mavi göklere uzanan direklerde dalgalanırken görmek, beni nasıl duygulandırdı bir bilseniz. Güzel İzmir’e ayak bastığımda, onun şu sözleri kulaklarımda çınladı:

- “Geldikleri gibi giderler!”

Atatürk sağ olsaydı, annesi hakkında ve kendisi hakkında abuk sabuk kelam edip kitap yazan, Prof. Yalçın Küçük’e parmağını azametle kaldırıp gözünün içine sokar gibi, şöyle derdi:

- “Haddini bil, Yalçın Küçük Efendi!”

Edremit/ Akçay/2008

Hala mı???

Hala mı???

Mutmain Muhalif...

Efendim parmak kaldırmak

Efendim parmak kaldırmak günümüzde şiddet sayılıyor malumunuz
ve de zaten herkes satır satır kendi haddini bilmek zorunda değilmi.

Siyasetin ama ondan ziyade

ister siyasi ister ünlü

ister siyasi ister ünlü olsun kimse kimseyi sevmek zorunda değil.bu demek oluyor ki sevilmek gibi sevilmemek hakkıda var doğal bir şey bu..derin ve gizli güçler.. onların olmadığı bir zaman gördükmüki biz tıpkı komedi filmi gibi.. peki bizde demokrasi ve özgürlük varmıymış.o zamandan bu zamana çok garip.

şunuda yazmadan geçemiycem yazılarınızda bir kaç yerde rastladığım kelimeler gerçekten canımı çok sıktı bunu yazmak zorundayım lütfen sözcükleri biraz daha dikkatli seçelim.çünkü ANLAMAK KOM EDEP İLE SÜSLENMİŞ ÇOK SAYGIN BİR SİTE O YÜZDEN TERCİH EDİYORUZ AYRICADA REKLAMLAR KALDIRILDIĞI İÇİN DE GECİKMİŞ BİR TEŞEKKÜR BORCUMUZUDA ÖDEMİŞ OLALIM.
SİZİ VE SİTEYE YAZAN KALEMLERİ VEDE ONLARIN YÜREKLERİNİ MEVLAYA EMANET ETTİK ANLAMAK.ANLAŞILMAK DİLEĞİMLE.

Yorum

Yazınızda atatürk diyorsunuz alınmayın ama o dönemde bu isim yoktu.Ayrıca ırkla gurur duyulmaz,adalet dağıtmış ecdadla gurur duyulur diye düşünüyorum.
Kurtuluş mücadelesinde biz orda değildik.Hal böyle olunca okuduklarımızla o dönemi değerlendiriyoruz.Ve kimin bu mücadelede ne kadar özveride bulunduğunu bilenler iyi bilir.Her bölgenin saygın hak dostlarının bu işe el atmaları tüm inananları birleştirmiş ve bu İMANLA bu ülke kurtarılmıştır.Ve karşılığınıda Alllahtan beklemişler kendilerini reklam etmemişlerdir.İşte eğer onları yad etmezsek kendim için söyleyeyim nankörlük olur.Allah geçmişlerimize rahmet etsin.

AMİN!..

Yorumunuza teşekkür ediyorum. Değerlerimizi yitirdiğimiz bu dönemde yazılarımızda geçmiş dönemleri anarken bazı sözcük hatalarımız oluyor.Sürçü lisan eylemişsem affola efendim. Tüm ölmüşlerimize Yüce Rabbimden rahmet dilerken ulu önderimizin ,şehitlerimizin ruhları şad olsun!

Bence de, haddini bilmeli.

Sayın Emine Pişiren'e yazısından dolayı teşekkür ediyorum. Konuyla ilgili birinci el kaynak hükmünde olduğundan bir belge de ben sunayım.

Rusya Devlet Sosyal-Siyasi Tarih Arşivi, Font 558, Liste 11, Dosya 388, Varak 9-12.

29 Ekim 1936 yılında Türkiye "Cumhuriyet Bayramı"nı kutluyor. Kutlama dolayısıyla Atatürk kendisine eşlik eden resmilerle birlikte Sovyet Büyükelçiliğinde gerçekleşecek görüşmeye geç katılmak zorunda kalmıştır. Daha sonra elçiliğe gelen Atatürk burada Karahan'la (Karahan bir zamanlar Rusya Dışişler Komiseri görevinde bulnmuş, Stalin'i temsilen Ankara'da bulunuyordu) bir görüşmede bulundu. Daha sonra beraber kantine geçtiler. Burada ikili arasında şu konuşma cereyan etmiştir.

Atatürk: Neden, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun yıldönümü dolayısıyla bana kutlama mesajı göndermediniz?
Karahan: Efendim, bu doğru değil! Böyle bir mesajı bizzat Yoldaş Kalinin çekmiştir.
Atatürk: Bundan haberim var, ama ben arabulucular aracılığıyla iş görmeği sevmem. Ben sadece Türkiye Cumhuriyetinin cumhurbaşkanı değilim, aynı zamanda Türk halkının da lideriyim. Peki, sizin lideriniz kimdir?
Karahan: Bizim liderimiz Yoldaş Stalin'dir.
Atatürk: Peki, neden bana kutlama mesajı göndermemiş. Onun dışında her kez beni kutlamıştır. Bununla o, beni tanımak istemediğini mi ima ediyor?
Karahan: sayın cumhurbaşkanı, bizde prosetürde, bu türden kutlamaları bizzat Yoldaş Stalin'in adından yapılacağı hakkında bir uygulama yoktur. Ayrıca, 28 Ekim günü görüşmemizde ben Yoldaş Stalin'in özel selamını size iletmiştim.
Atatürk: Bakın sayın Karahan, bizim ülkelerimiz dostur, ama bir dostluğa ancak eşitseniz ona bağlı kalınabilir.
Karahan: Ben şuna inanıyorum, sayın Atatürk bizzat Stalin'le bir araya gelme olanağını değerlendirirse, o zaman tüm sorunlar aşılabilir.
Atatürk: Ben de şundan eminim; Sizin çok güçlü ve silah bakımından donanımlı bir ordunuz var. Ancak ben bundan korkmuyorum. Ve, dünyada kimseden korkmuyorum, özellikle de sizden. Benim arkamda 18 milyonluk bir halk durmaktadır. Ben bu halkı nereye götürsem oraya da gidecektir. Onlar benim peşimden gelecektir. Ben istersem, ilişkilerimizi şuracıkta bitirebilirim. Ama yapmam. Neden yapmam biliyor musunuz? Çünkü benim sözüm de dostluğum gibi kutsal ve sarsılmazdır.

Bırakın cumhuriyet tarihini, son üç yüz yılda benzeri bir cesareti her hangi bir dış devlete karşı gösteren Türk tarihinde ikinci bir isim bilyormusunuz? Bir tarihçi olarak ben bilmiyorum!

Söz, fikir, düşünce, kimlik hürriyeti adına herkezin içindeki kinini kustuğu an gelmiştir. Üç beş satırlık yorumla, bir yazarın yazdıklarını rahatlıkla çizip atmak hakkınız vardır; ama bir devlet kurmuş, onu ayakta tutmasını ve dünyaya kabul ettirmesini bilmiş bir ismi mesnetsiz yorumların bir yerine kaydederek sözde eleştirmek hürriyet değil.

Sayın yazarın sözünü ettiği Yalçın Küçük'ün söz konusu konuya ilişkin yazısını veya kitabı hakkında bilgim olmadığı için bir şey demem dorğu olmayacaktır. Ama aynı yazarın diğer çalışmaların hakkında yeterli kadar bilgi sahibi olduğumu iddia edebilirim. Her şeyden önce tutarsız bir yazardır. Bir çalışmasında var saydığı iddia ile diğer çalışmasında öne sürdüğü iddia ile geçersiz kılmaktadır. Zaten, adamın nazarında "mason" olmayan yok gibi. Maalesef ülkemizde son zamanlar şöyle bir mantık gelişti: benim dediğimi söyleyen, kimliğine, konumuna, bilgisine bakılmaksızın haklı addedilmekte; aksini söyleye de dışlanmaktadır. Bir ülkenin varlığı üzerine şaka yapılmaz. Bir ülkenin varlığı, tarihi irdelenebilir, eleştirilebilir ve tüm yönleriyle ortaya konulabilir ancak. Bunu yapmak için ülkemizde bir çok olanaklar mevcuttur. Sağlıklı düşünen ve doğruyu aktaran birinin Kabesi doğru bilgiye ulaşmaktır. Karalama kampanyası içinde eriyip gitmek her kezin kişiliğini lekeleyecektir. Ve bundan herkez nasibini alacaktır.

Bu arada ikinci yorumumda

Bu arada ikinci yorumumda yazı içerisine ekleyerek verdiğim linki düz olarak ekleme ihtiyacı hissetim. İlgilenenler ve sayın Nadir Marmara, "küçük" te olsa buradan bilgilenebilirsiniz.

http://www.netpano.com/newsdetail.asp?NewsID=328

Mutmain Muhalif...

İddia ve İrade

Sayın Müzevi, gerek açıklamanız, gerekse de konuya vakıf olma adına verdiğiniz link için teşekkür ediyorum. Ama söz konusu yazarın kitabını alıp satır satır okumadan üzerine bir şey yazmamın doğru olmadığına inanıyorum. Ama verdiğiniz linke kitabın satır başlıkları şöyle veya böyle - ki genelde reklam içerikli - belirtilmiştir.

Açıkçası ne Atatürk'ün, ne İnönü'nün, ne R. Tayyip Erdoğanın, ne de bir başka birinin özel yaşamı benim umrumda olmadığı gibi, toplum için de bir anlam ifade etmez. "Özel hayat" üzerinden şahsiyetin tarihsel konumunu belirleme de yeni bir yöntem olsa gerek. Öte yandan söz konusu linkte yer alan şeyler zaten bilinen şeylerdir. Evet, bunlar resmi tarihe girmemiştir ve zaten giremez de. Misal üçün Çin devriminin lideri Mao "bakire kadınlarla birlikte olarak, böylece yaşamını uzattığına ve ölümsüz olduğuna inanıyordu". Bunu Çin'in resmi tarihinde bulabilir miyiz? Bırakalım Çin'i, eskiden günümüze kendi tarihimize ve her konuda modern olduğuna inandığımız Çağdaş Batının tarihine bakalım. Bakalım ne kadar önemli şeylerin Çağdaş Batı ülkelerinin resmi tarihinde yer aldığına. Lafın gelişi İngiltere başta olmakla Avropa'daki kral sarayında dönen dolap ne kadar resmi tarihe konu olmuş. Bırakın resmi tarihi hiç magazin dergilerinde bile ortaya çıkmasına olanak yok.

Atatürk'ü öldürmek konusu ve bu önerinin İnönü tarafınan durdurulmasına gelince olayın ucu farklı kapıya çıkmaktadır ve sanırım söz konusu eserin yazarı işin aslını bilmiyor. Perdenin öte tarafında Bayar ve Menderesin ünlü bacanakları ile R. Saraçoğlu da durmaktadır. Zaten, Türkiye'de "yahudi/mason" olayının koptuğu çizginin son noktalarından biridir, bu olay.

Tarihçilik açısından burada gözden kaçan ikinci bir mesele daha var: Türkiye'nin ikinci dünya savaşında yer alıp almayacağı. İçerdeki bazı komplolar bu mekanizmanın bir parçası olarak dönmekte ve söz konusu yazarın belge hükmünde öne sürdüğü iddialar da bu kapsamda sağda solda dile getirilmektedir. II. Dünya Savaşında Türkiye isimsiz aktörlerden biridir. Buna rağmen Türkiye'nin savaşta yer almaması İsmet İnönü'nün diplomatik başarısıdır.

Kendi bildiklerim sırasına göre devam edersek eğer, Talat Paşa evet "mason"dur. Ama Osmanlı Masonluğu ile Avropadaki (Fransız, İtalyan, İngiliz, Alman, Avusturya) masonlukları (maşrık-ı azam) birbirlerine karıştırılmamlı. Karıştıran yazara şunu da sormak gerek madem öyle neden Osmanlı Maşrık-ı Azamı 1950 yılında diğer masonlarca kabul ediliyor ve burada o dönemde iktidara gelen Bayar-Medresin rolü ne?

Atatürk'ün annesinin başka biriyle evlenmesi olayınu sağır sultan biliyor da, maşallah bunlar yeni keşfetmişlerdir. Ayrıca bu öyle inginç bir olay da değildir.

Kürt meselesinin (bu kapsamda Şeyh Sait isyanı da dahil) arkasında İran meselesi vardır. Sayın yazar bu olayın aslına varmak istiyorsa o zaman 1925 yılında Kaçar şahı Ahmet'le Atatürk'ün özel danışmanının Paris'teki gizli görüşmelerine bakmalıdır.

Yahudilikle Masonluk tıpatıp aynı şey olarak algılama cehaletine artık son verilmelidir. Çok daha önemlisi Masonluk ve Yahudilik düşmanlığının arkasında daha ciddi bir güç olan "Pangermanizme" (Lürherizme) de artık lütfedip baksınlar, bi zahmet.

Kısacası, sırf işimize geldiği için tarihte olguları ve iddiları bir yere toplayıp uygun bir lisanla peynir-ekmek gibi satmak tuzağına düşmeyelim. Tarih istenilen iddianın kanıtlanmasına olanak tanıyacak bilgileri zaten sunmaktadır. Ama, bunları dar bir alanın kapsamı içinde fil yapmak sadece gündemin bir dönemine hitap etmektedir. Yarın için yok olup gidecektir.

Öyle bir ortamda bulunuyoruz ki, bilgi adına her şeyin olanaklı olduğu dönemde zır cehallet gömleğine sarılıp, Amerika'nın keşfini bugün keşfetmiş gibi heyecanlanmaktayız.

Mesele şu, bu kitabın ne kadar basacağı, ne kadar satacağı, ne kadar kazandıracağı, ne kadar konuşulacağı. Ama kimse ne kadar kirleteceğini hesaba katmıyor. Zaten kimin umrunda.

Sevgili Münzevi, şuracıkta yazan ve yorumlayan 3-5 kişiyiz zaten. Yorumlarınızdaki bakış açınız dolayısıyla fırtına sonrası duruma bakacak zekayı gösterdiğinize hiç şüphem yok. Dolasyısıyla bizim, bir kaşık suda koparılan fırtınının ötesini aramamız için elbirliği yapmamız gerekmektedir.

Hiç kuşkusuz, Mustafa Kemal Paşa vefat etmiştir. İyi ve kötü anlamda "sağ olsayı da" muhabbetleri slogandan öte bir şeye çare de değildir. Ama biz yaşıyoruz ve bizimle birlikte bir ülke, bir toplum, bir kimlik yaşıyor. Ölenle ölünmediğini bildiğimiz gibi, bir ülkeni, kimliği ve toplumu öldüremeyeceğimizin de bilinmesi adına doğrunu cımbızla aramalı ve ne pahasına olur olsun yaşatmalıyız. Ben bu sitede mürekkep tüketen insanların bu ahlaka sahip olduklarından hiç bir kuşku duymuyorum. Toplumların kaderi şahısların kaderlerinden daha çabuk alevlenmeğe eğilimli olduğunu da unutmayalım.

Akıl veriyormuş gibi böyle bir yorum girdiğim için de özür diliyorum. Ama olayın çok kolay yönü var. Madem konuyu gündemimize aldık, o zaman söz konucu iddiada bulaunan yazarın eseri dahi, tartışılan dönem üzerine burada tartışanlar arasında bir etüt çalışması da yapıp kendi doğrumuzu ortaya koymaktan neden geri çekilelim? İrade bu değil mi zaten!

Saygılarımla...

İddia etmiyor, düşünüyorum...

Sayın Nadir Marmara,
Yorumunuzda belirttiğiniz husuların neredeyse tamamında ortak bir noktada buluşabiliriz diyebilirim. Farklı düşündüğümüz noktaların nedeni, sizin akademik eğiliminiz ve buna bağlı olarak resmi tarihe bağlı kalışınız diye düşünüyorum. Kuşkusuz resmi tarihte belittiğiniz hususlara yer verilemez, verilirse bu resmi tarih olmaz. En iyi tabirle magazin tarihi üzerine bir tez ya da ciddi bir araştırma olabilir. Ama ben, resmi tarih diye bilgimze ve beynimize sunulan sürecin doğruları yazmadığını düşünüyorum. Yani Necip Fazıl Kısakürek'in deyişiyle "İnanmıyorum bana öğretilen tarihe" İnandığım tarihi olaylar ise başka bir yerde mevcut. Doğruluğu ve hayata katacağı çözümler iman derecesiyle sabit. Sorulursa bilahere söyleriz.

Ama benim burada dikkat çekmek istediğim husus başkaydı. Yıl 2008 ve dünya 1940'lardaki gibi dönmüyor. Her şeyin fazlası gayedeki hikmeti yok eder. Bu insan da olsa başka bir şey de olsa böyledir. Haddinden fazla ilgi ve kutsamakla kalmayıp arkasına saklanarak kendi çıkar ve kazanımları için icraat yapmanın ne olduğun dair çirkeflik derecesinde bir tabir bulamıyorum. Sorun şu. İnsanımızın yaşamsal değer ve hassasiyetlerini sorun haline getirenler çıkarları uğruna herhangi bir liderin ve/veya teokratik kimi zaman faşist ideolojisinin arkasına gizlenerek işlerini yüzdürmeleri, bu yaptıklarını millet ve devlet için yapıyormuşçasına utanmaksızın haktan-hukuktan bahsetmeleri ve yaptıklarının makul ve haklı gibi göstermelerine HALA halkın rağbet edişidir! Nihayetinde bir insan ve doğrusu olduğu gibi yanlışı da vardır...

Ve size basit bir soru. Basit olduğuna bakmayın samimiyetle cevap verilebilirse neden bu durumda olduğumuzun cevaplarının büyük bir kısmı bulunabilir.

Sizce üç kıtaya kök salmış koca bir imparatorluğu yıkıp, parçalamayı planlayanlar, yerine neyin çıkacağını ve neler olacağını (planlayamazlar mı değil) planlamazlar mı?

Mutmain Muhalif...

Çok Öz ve Çok Kısa

Sorunuza en kısa biçimiyle yanıt vereyim.

Planlamışlar zaten. Daha da ötesi, planladıkları ortamda yaşıyoruz zaten. Biz her haliyle bu planının ürünüyüz. Ülke olarak, düşünce olarak, söylem ve inanç olarak. Evet, bazılarımız yırtmağa çalışıyor, ama çalışıyor sadece. Ben işin orasının gayet iyi farkındayım. Sadece affınıza sığınarak şunu söyledim. Bu ağızı kullanırsak, veya kullanmamız bugün için işimize yaradığından dolayı peşine takılırsak, yarın aynı keser dönüp farklı biçimde yine bizi kesecektir. Üç kıtanın imparatorluğu yine üç kıtanın imparatorudur. O güç geçmişimide kalmadı geleceğimizde de duruyor. Onu hiç gelmeyecek bir konuma iten biz olduğumz için bir türlü gelmemektedir. Bunun için bir geçmişi daha katletmek gerekmez.

Estağfirullah sevgili Nadir

Estağfirullah sevgili Nadir Marmara, af makamı bizim değil. Biz de affedilme derdindeyiz. Sadece "anlayışla" iletişim kurma çabası içerisindeyiz.

Buraya kadar düşündüklerimizin büyük kısmında hemfikiriz diye düşünüyorum. Önce bir hakikati ortaya koyalım. Bu millet, bu coğrafya samimi ve inançlı bir mücadele ortaya koymuştur. Sadece "İstaklal Harbi"yle sınırlı olmayan bir mücadele bu ve kimsenin zerre şüphesi olamaz. Bu hakikati dillendirditen sonra diğer bir hakikate geçelim diyorum ve az sonra yazacaklarımla bu kısmı ayrı değerlendirmenizi rica ediyorum.

Kısacası şöyle diyoruz değil mi? Türkiye Cumhuriyeti kurulurken vakalar planlanmış bir süreç içerisinde olmuştur. En azından kontrollü bir periyoddur bu. Planlarda izin çıkmasaydı kurulamayabilirdi. O vakit şimdi gökten indiremediklerimizi, arzda koyacağımız bir yerimiz olamayacaktı. Planlayanlar akıllı insanlar. İzin vermeyip, işgal edip, Allah'ın her günü ayaklanma mı bastırsalardı. Duygusal, galeyena, dolduruşa çok çabuk gelen bir milleti zapt altında tutmaktansa; oyalanabilecekleri, oynayabilecekleri, bağımsızlık destanlarıyla çoşup ama her açıdan bağımlı yaşayan bir ülkecik kurulmasına izin vermek çok daha mantıklı. Bunun içinse ortaya öyle bir maval okunmalıydı ki... Demek istediğim anladığınızı düşünüyorum. Bu kadar abartıya gerek olmadığı çok aşikar değil mi?

Ve maval her iki tarafın iştirakiyle bulunur... Muassır medeniyetleşme, batılılaşma, modernleşme falan filan. Ve bunların adına, uygunluğuna bakılmadan yapılan batı medeniyetinin iğneden ipliğe transferleri. Tam anlamıyla sosyolojik bir travamayı geçin dejenerasyon ve deformasyon.

Anlatılanlar hoş şeyler ama kendi değelerinizle yapabilirseniz, anlatılmaktan çıkarıp kendi değerlerinizle barışık ve uygun halde yapabilir, yaşayabilirseniz güzel şeyler! olur.

Toplumun değer yargıları ve inanç hassasiyetlerini gözardı ederek yapacağınız icraatın bir süre sonra aynı toplum tarafından engelleneceğini bilmelisiniz. Bu mantıkla kuracağınız sistemi korumadan ayakta tutamazsınız. Koruma işlevini de yükleyeceğiniz yegane unsurlar günümüz Türkiye'sinde görülmektedir. Hukuksuzluğun hukuku ile karar veren merciler, bürokratik oligarşiler ve cunta zihniyeti. Yasayla koruma ve sevdirme komedileri...

Kısacası tarihi katletmek yerine, oturup tarihimizle yüzleşmeyi öneriyorum. Başarısız bi proje varsa -ki var olduğunu görüyoruz- eksilerini ve artılarını ortaya koymalıyız.

Buyrun ilk eksi benden: Gereğinden fazla ilgi/anlam yüklenmiş ve tam anlamıyla kutsanmış bir Mustafa Kemal ve "Kemalist İdeoloji"... (eleştirim Mustafa Kemal'in şahsına değil, eğer fikirler onunsa fikrinedir)

Mutmain Muhalif...

Sevgili Nadir Marmara, Uzun

Sevgili Nadir Marmara,

Uzun zamandır siteye gelmemiştim.Nedeni ise buz gibi bir siteydi ve bir kaç yazımı yayına verip kaybolmuştum.Renk ve hareket yoktu. Google arama motorunda adımı görünce tıkladım. Tesadüfen baktığımda "değişiklik" yapılmıştı.

Bu siteye kişilik rengini vermişti. Can suyu olan "yorumlar" bölümünü turlarken "haddini bil!" adlı yazıma yorumlar yapılmış olduğunu gördüm. Hoşuma gitti. Okuyuyucu ve yazar kalitesini görmek beni daha da mutlu etmişti.

Ve sizin yorumunuz dikkatimi çekti. Hem değerlendirmiş hem bilgilendirmiş hem de katılım sağlamışsınız. Size sonsuz teşekkürlerimi sunarken saygılarımı yorumunuzda iletmek istedim.

Açıkçası adı geçen

Açıkçası adı geçen zevatın (yalçın küçük) yediği herzenin önemsiz olması bir yana, ortaya koyduğu diğer çalışmaları gibi, tam anlamıyla adice! Fikre fikirle müdahele ve mücadele edilmesinden yanayım. Bunun dışında kişilerin özel hayatlarına ve şahsiyetlerine saldırılmasına karşıyım. Ki burada eleştiri ve/veya tarihi bir tespit değil düpedüz saldırı var.

Ama...

Evet, ama artık tabuların, mitlerin, insanüstü bir çabayla olağanüstüleştirmelerin hiç bir değeri, anlamı ve çözüm noktasında işlerliği olmadığını görmeyi engelleyen fikri buhranlardan çıkmalıyız. Yaşasaydı... ihtimallerinden, böylesi içi boş terennümlerden, germekten başka hiç bir işe yaramayan, aksine hassasiyetleri olan insanları daha da uzaklaştıran kibirli ve ukela yaklaşımlardan kur-tu-lun-ma-lı-dır!

Mutmain Muhalif...

tşk

Merhaba,

Yazımı okumuş ve yorum yapmışsınız.Katılmıyor olabilirsiniz. Buna saygı duyma zorunluluğum da olamaz. Çünkü "özümüze, değerlerimize, anılarımıza" bir saygısızlık söz konusu.

Değerlerimizi yitirdiğimiz şu güzelim ülkemizde eğer, "bize onurlu bir gelecek sunan o yüce şahsiyete," reklam amaçlı veya rant elde etme düşüncesinde olan birine bizim de "duygusal bir tepki" vermemize saygı duyulması gerekmez mi?
Saygılarımla

KUTLARIM

******************************

Yorum silinmiştir.

Harflerinizin değil, fikirlerinizin büyük olmasını dileriz.

anlamak* [Editör]

******************************

ÇOK GARİP AMA O MİLLET BU

******************************

Yorum silinmiştir.

Harflerinizin değil, fikirlerinizin büyük olmasını dileriz.

anlamak* [Editör]

******************************

Buna alışkınız sayın

Buna alışkınız sayın Aysima. Yani insanlığın acizce ve haddini bilmeden kendince kestiği faturanın ödeyen kısmında hep "biz" varız. Ödeyeceğimiz ise sadece dünyalık. Bu da bizim sevincimiz. O millet batmaya, batırılmaya devam ediyor, kendi çocukları tarafından hem de diyebiliriz. Maksadımızı hala anlamak* noktasında direnenler, hala tabulara selam duranlar, hala elitist hegomonyaya boyun eğenler, hala ram olanlar var. İthamı tasvip etmeyişimiz, kişiliğe saldırı olduğundandır. Yoksa kendi değerlerinden ayrıştırılan, tek tip ve ideolojik bir yapıya dönüştürülmeye çalışılan bir milletin içerisinde kısmen amacına ulaşılmışlarının fikirsel hezeyanı değil...

Mutmain Muhalif...

Yorumlarınız Çok Değerli

"Kör cehalet çirkefleştirir insanları,

Suskunluğum asaletimdendir.

Her lafa verecek bir cevabım var,

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye!"

(Hz.Mevlana

Değerli Yazar Arkadaşlarıma Mevlana'nın bu manalı sözleriyle yanıt vermek istedim. Neden mi?

"Dokuz Kere Yutkunup Bir Kez Konuşmak" daha sağlıklı.

Sonsuz Saygılarımla...

Parmağa Bakmak (ta) Bir Tabu(mu)dur?

Sayın Emine Pişiren, konu ettiğim yer sizin bahsiniz değil. Yazdığınız kişinin ve yazdıklarının hiçbir önemi ve değeri yok bence. Kaale almaya bile lüzum görmüyorum. Sayın Nadir Marmara'nın dediği gibi bizi bile mason ilan edebilecek biri. Yahudiliği, masonluğu, siyonizmi vesaireyi birbirine karıştırp herkesi potansiyel suçlu ilan eden, töhmet altında bırakan biri. Benim üzerinde durduğum konular bunlar değil. Mesela siz, reklam diyorsunuz -reklamın iyisi kötüsü olmaz derler- siz de buraya ekleyerek yardımcı olmuyor musunuz reklama? Diğer yandan belirli bir kesime karşı her fırsatta (güya devlet ve milletin bütünlüğü ve selameti için) Atatürkçülük ve Kemalistlik çığırtkanlığı yapan bir T.C. Üniversitesinin bu adama hocalık yaptırması çok manidar değil mi? Bazıları ikiyüzlülükle rant sağlamak için Mustafa Kemal'i kullanmıyor diyebilir misiniz?

Bunları da geçelim. Okullarda yıllarca bizlere öğretilen şey nedir? Hala ilköğretim çağındaki bir çocuğa kulak verseniz der ki, "Atatürk'ü seviyorum çünkü ülkemizi kurtardı" Bütün o ülke insanın ve şartlarını, değerleinin, inancını, imanını nasıl es geçebiliriz? Sadece ve sadece Müslüman coğrafyasında toplanarak gönderilen onca yardımı nereye koyuyorsunuz? Bir milletin bütün değerlerini, yaşamsal faaliyetlerini birden değiştirmenin toplumsal algısını hiç mi hesap etmiyorsunuz? Gereken hassasiyeti göstermeden yapılan icraatların vicdanlarda açtığı yaraları nasıl kapatabilirsiniz, üstelik aynı fikirler kalpleri kanatmaya devam ederken?

Bu ideoloji bizlere kuru bir tarih bilgisi ve tektipleştirilmiş bir hayat nizamı sunmaktan başka ne veriyor? Yönlendirilmiş beyinler yerine düşünen beyinler olmalıyız.
Sorgulanması gereken imanımızsa dahi sorgulayıp kani olmalıyız. Düşünmeden, fikretmeden sadece yönlendirilerek sonuçlara varmak insanlığıa haksızlıktır.

Diyorsunuz ki "Değerlerimizi yitirdiğimiz şu güzelim ülkemizde eğer, "bize onurlu bir gelecek sunan o yüce şahsiyete,"..." Değerlerimizi ne zaman kaybetmeye başladığımızı şu çok afilli resmi tarihe de bakarak görebiliriz ama asıl mesele bütün bir tarihi tek bir kişiye indirgeyerek hakkaniyete saygısızlık etmiyor musunuz? Bu mudur sizin bahsettiğiniz "değerlerimizle ve anılarımızla saygı duyma" kavramı? Böyle yaparak, bazı kesimleri daha da ötelediğinizin farkında değil misiniz? Gerçeğin bunlardan daha farklı olduğunu düşünün demiyorum ama ihtimalini de gözardı etmeyin lütfen.

Bana saygı duymayın zaten, buna hak ve ihtiyaç yok! İstediğim sadece; düşünceleriniz lehinize olsun ama hükmünüzü "empati yaparak" ve "adil" olarak verin ve lütfen işaret edilen yere bakın, parmağa değil!

Saygıyla,
Sevgi umarak...

Mutmain Muhalif...

YANLIŞ ANLAŞILMA NE KOLAY SANALDA...

Sayın M. Münzevi,

Sanal dünyanın bir "yan etkisi" vardır. Beden dili okunamadığından ve sözcükler "lastik" gibi her yöne çekilebileceğinden sizin de, yazdığım ve yazacağım bundan sonra her sözcüğü ve her cümleyi "anlamak" istediğiniz gibi alacağınıza eminim. Ama yine de siteye ve yazdığım yazımın içeriğine olan saygımdan size yanıt verip beni nasıl yanlış anladığınızı açıklayacağım.

Efendim; "değerlerimizi yitirdiğimiz şu günlerde" diye bir cümle kullanmıştım. Size sorarım "değerlerimiz nedir?"
"Anılarımıza saygı" yazımı da farklı algılamışsınız. Bu belki de benim yazım hatam da olabilir. Buna "Geçmişimize saygı" olarak yazmış olsam daha doğru olacaktı, belki de...
Ama siz bunu da "yanlış algılama veya almak istediğiniz" gibi alacaktınız.
Tek bir kişiye indirgenmemiştir "onurlu yaşamak"...Ama ulu önderimizin "İnklilapları" bize bunu sağlayabilecek nitelikte değil midir? Bizi sınırlarımızı çizerek "biz" bilincini enjekte etmemiş midir?

Sözlerimi o yüce insanın sözleri ve Hz.Mevlana'nın sözleri ile sonlayacağım.

(-Yanlış anlaşıldığımı düşünerek-)

"...Pekâlâ bilirsiniz ki benim bütün hayatımda bu ana kadar güttüğüm gaye, hiçbir vakit kişisel olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye girişmiş isem, daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve menfaatine olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın üstünlüğünü ve sivrilmemi göz önüne almamışımdır...

Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir maksadım yoktur. Bu, bir insan için kâfi bir sevinç ve haz temin eder. Benimle beraber olan arkadaşlarım, bütün vatandaşlarım da aynı maksadı takip etmektedirler. Şahsî ve ailevî huzur ve mutluluğun, milletin huzur ve mutluluğuyla ayakta durduğunu, memleketin güvenlik ve dokunulmazlığıyla mümkün olduğunu gerçek ve ciddî bir surette anlamışlardır. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Milletimizin, Türk milletinin yakın, uzak tarihine lüzumu kadar bilgimiz vardır, Mazinin derslerini, bugünün ve geleceğin hayatı için göz önünde tutmak dikkatinden mahrum değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin, iftihar sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz..."(-M.K.Atatürk-)

(-Yukarıdaki sözler,Sevgili önderimiz hakkında bir fikir veriyor sanırım. Kişiselleştirmeden Türk Milletinin geleceği için kendini feda eden bir insan, yalnız olmadığını zaten açıkça söylemekte.-)

"...Ne kadar bilirsen bil, ne kadar anlatırsan anlat, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır..."(-Hz. Mevlana-)

(-Ve lütfen bırakalım atalarımızın özel yaşamlarını eşelemeyi ve bize emanet ettikleri bu güzelim topraklarımıza "nasıl sahip çıkacağımızı? düşünelim. Parmakları gözümüze sokup birbirimizi incitmemeli ve kırmamalıyız.
Yukarıdaki yazım ise ulu önderimizi ebedi uykusunda huzursuz edenlere karşı göstermiş olduğum bir tepki yazısıydı...-)

Yazımı okuyup yorum yapan değerli yazarlara ve okuyuculara sonsuz teşekkürlerimi iletirken, saygılarımı sunarım.

E.Pişiren

Arapçada üç fiil vardır.

Arapçada üç fiil vardır geçmiş bu gün ve gelecek zaman.ilk başladığımda neyi okuduğumu ve neyi aradığımı hiç anlayamıyordum .şimdi bilmeyenlerde beni anlamayacaktır ama ilk çekimlerde bir erkek yardım eder, bir bayan yardım eder veya erkekler (cemi) toplu yardım eder veya kadınlar yardım eder veya hiç biri yardım etmez ve birde ben ve biz vardır .

Yani hep birileri vardı ama gaib olduğundan kim nerde ne zaman nasıl ne şekil yardım eder o meçhul bir merak olmuştu bende. Hocalarımı sorularla boğuyordum deyimle. Ta ki anlayıncaya kadar ama zamanla öğrendikçe her şey yerli yerine oturdu .

Demekki sabretmek okumaya devam etmek ve sonu beklemek gerekiyormuş.ancak doğruyu öğrenmek noktasında en doğru bilginin dahi ,onlarca hatta daha fazla araştırılıp, istişare edilip, anlamak için tahlil edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Dününü bilmeyenin bu günü felç değil midir? Bazen yazdıklarımız yanlış anlaşılabiliyor. Buda her insanın üslubu farklı ,kalemi beyni farklı düşünür, farklı yazılır ve farklı yansır.şunu yazmak zorunda hissediyorum ki tarih Allahın yasalarını öğretir insana... Ancak Türkiye’de her şey istismar üzerine kurulup..laiklik ise oligarşi bir zihniyetin maşası olmuştur.. Evet mi? Öyle olmadığını kim söyleyebilirki .

Cumhuriyet veya Atatürk meselesi değilki sorun. Bunu neden anlatamıyoruz ki bunu neden anlamıyorlar veya anlamak istemiyorlarki gerçek bu.

Bunu aşmak lazım konu keyfilik olmuş .cumhuriyet hak ve özgürlükler konuşulsa elbetteki bizler daha fanatik bir cumhuriyetciyiz. Bir dokununda görün bakalım . Aklı olan ve düşünen her insan bunu anlar. Zira görmekteyiz dünyanın dört bir yanında işgal altındaki kardeşlerimizin halini böyle bir düşüncenin yani cumhuriyete karşı olmanın, düşüncede dahi olması mümkün mü? Bu nasıl akla alınabilir. Şöyle bir örnek verebiliriz. Elif alfabenin başıdır, eğer takılırsan bir elife elbetteki devamı gelmez ve alfabeyi okuyamaz, çözemez ve de tabiiki anlayamazsın.

Atatürk’ün adını kullanıp da insanların başlarına basa basa yukarı çıkmışlar ve yukarı başımızı kaldırdığımız an her ne varsa indirip yıldırmaya çalışıyorlar.

Biz bu ülkenin çocuklarıyız bu ülkenin toprağına bin can feda ederiz. Nene hatunlar bu topraklardan çıkmıştır..zira her daim eksik bir şeyler var olmuştur ve olacaktır. Şöyle bir tarihe bakınca Osmanlının döneminde tüm dünyaya hükmeden bir devlet görüyoruz. Peki sonra ne oldu.. Osmanlı siyasi gücü verdi ancak dini gücü veremedi ve sonra Osmanlının halı malum.şimdi sormak gerekmez mi insan mı devlet içindir devlet mi insan için .

Rabbimizin ve inancımızın nazarında bir insan bütün devletlerden üstündür buna hayır kim diyebilir.ne kadar çok ezildik bunu yıllardır okursunuz yazarsınız ve hala bir çözüm yok insanların bunu görüpte anlamama sebebi ne olabilir.

Özelimize tecavüz, mahremiyetimize tecavüz, haklarımıza, özgürlüğümüze, hayatımıza her yönden saldırı var. Peki bizleri ayakta tutan bu kadar itip kakmalarına rağmen bu gücü bizlere bahşeden kim .işte bizlerde yıllardır bunu anlatıp feryat ettik zarar veren biz değiliz neden bunu anlamak istemiyorlar. Okuyamazsın sen, yazamazsın sen, zararlısın sen, hep sen, hep sen...

Büyük bir kesim toplumdan dışlanıp kimliksizleştirilip atılmak isteniyor. Bunu yapan Atatürk mü onun olması mümkün mü? Böyle bir şey olabilirmi? Bu gün Atatürk hayatta olmuş olsa onların kimliğini dahi sormaz. Atatürk’ün üzerinden rant sağlamak isteyenler, yıllardır yılmadan usanmadan onu ve kurduğu cumhuriyeti kullanıp durdular; ama ne ülkemizi, ne yönetim şeklimizi ve ne de Cumhuriyetimizi artık kullanamayacaklar. Buna güçleri yetmeyecek. Buna izin vermeyeceğiz. Çünkü toplumda bunu anladı. Biz herkesten daha çok Cumhuriyetçi ve elhamdulillah müslümanız. Biz temeli sevgi olan bir dinin sahipleriyiz..

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
M.K.Atatürk..

Selam ve dua ile..

İnşirah ya rab..!

DOĞRU SÖZE ŞAPKA ÇIKARILIR...

Değerli Aysima,

"Biz" olmayı başaramadık. Eğer bunu başarırsak bizi incitmeyi ve al aşağı etmeyi hiç bir ulus başaramaz. Sizin de bahsettiğiniz gibi "Geçmişimizden ders alıp geleceğe bakmalı ve bugünü doğru-bilinçli yaşamalıyız."

Bir uzak doğu sözü vardır.

"...Eğer bir ülkenin adliye merdivenleri YOSUN tutmuş ise, Hastane merdivenleri AŞINMAMIŞ ise, okul merdivenleri YENİ ise, o ülkede HUZUR vardır..."(-Çin-)

Ülkeme YÜCE RABBİMDEN sağlık, barış ve huzur diliyorum...

Yazımı okuyup yorum yaptığınız için sonsuz teşekkürler.

Saygılarımla

Doğduğundan beri tuza şeker, şekere tuz denilerek büyütülenler

Kıymetli kardeşim Emine Pirişen;
Paylaşımınızın girişinde yazdığınız:
“Her gün bir başka anısı bir başka başarısı belleğimden aklıma sızıyor.” Cümlenizi okuduğumda konunun Mustafa Kemal’le ilgili olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Direk bireysel, aşka dair bir hatırat diye düşünmüştüm. Şimdi yorumlarla beraber Mustafa Kemal’e ve konuya bakışınızı değerlendirdiğimde bir açıdan size hak veriyorum. Şöyle ki ilk öğretimden itibaren belleğimizden hergün sızarak bizi yaratılış gayemize uygun şekilde besleyebilecek örnek şahsiyet kıtlığı yaşatılan bir sistemde yaşıyoruz. Veyahut örnek şahsiyet seçimlerimize tesir edecek şekilde bulandırılıyor zihnimiz. Doğduğundan beri tuza şeker, şekere tuz denile denile büyütülen çocuklar gibi hala tatları ayıt edemiyoruz biz. Sonra biri çıkıp aslında şekerin tuzlu olduğuna dair birşeyler söylediğinde afallıyoruz yada ilk olarak savunma psikolojisine giriyoruz. Oysa tadları ve renkleri birbirinden ayırabilsek herşey yerli yerine oturacak.

Size kardeş tavsiyem hergün belleğinizden aklınıza ve ruhunuza sızan örnek şahsiyetlerinize eskiden beri bilincinizde var olanları kıyaslayabilir nitelikte olanlarından yenilerini eklemenizdir. Örneğin Hazreti Peygamberin İnkılaplarını, Hazreti Ömerin Adalet Anlayışını, Aliya İzzet Begoviç’i, Mustafa İslamoğlu’nun konumuza paralel makalalerini inceleyebilirsiniz.

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Makale_id=987&Kat_id=7
şuan konuyla ilgili ilk bulabildiğim linki istifadenize sunuyorum, tamamen ihtiyacı karşılamasa da faydalanılabilir. Daha farklı kaynaklar da bulabilirsiniz.

Yıllardır benliğinizi beslediğiniz şahsiyetleri -başkaları sevsin yada sevmesin- eğer gerçekten kıymet veriyorsanız sevginizin hakkı olarak, vefası olarak eleştirebilmeli, tekrar gözden geçirebilmelisiniz. Bu hepimiz için geçerli. Mesela bunun için “değerlerimiz”, “inkılaplar” derken neyi kasdettiğimizi tekrar gözden geçirebiliriz. Mustafa Kemal’e mal edilen inkılapların neyi alıp yerine neyi getirdiğini, okullarda ezberletilenlerden biraz sıyrılarak tekrar fikretmeliyiz.

M. Münzevi kardeşimin değinmeye çalıştığı gibi; “değer” kavramında sizinle mutabık olduğumuzu varsayarak ne zamandan ve hangi icreatlardan sonra değerlerimizi kaybetme sürecimizin hızlandığına refleksel tepkilerden uzak bir şekilde göz atabiliriz. Geçmişimize saygı kayıtsız kabullenişle değil hakkıyla tefekkür, kritik ve ondan ibret almakla daha çok örtüşmez mi? Geçmişte yaşanılan herşeye saygı da ayrıca saygının bizzat kendisine saygısızlıktır kanaatimce. Ki bu yaklaşım bazen istenmeden de olsa putlaştırmaya kadar varıyor. Tarihte her kimin eliyle yapılmış olursa olsun hataların eleştirilmesi, yapılanın daha güzelinin nasılı üzerine konuşmak saygısızlık olmasa gerek. Yine kaç yüzyıllık bir geçmişe geçmişimiz demeliyiz? Ne kadarını sahipleniyoruz mesela? Eğer bu zamanı sizin değerlendirmelerinizden çok uzaklara veyahut biraz daha geriye aldığımızda yapılanları yada yaşadıklarımızı eleştirmenin saygısızlık olmadığı daha bariz anlaşılabilir. Bunun üzerine düşünmenizi rica ediyorum.

Sizin de dediğiniz gibi zaten yorumla katkıda bulunan arkadaşlarımız kişilerin özel hayatlarından ziyade icreatları üzerinden konuşmaya çalışmaktalar. Örneğin siz Mustafa Kemal’in kendi cümleleri üzerinden yine kendisini değerlendirmek yerine; somut birkaç icreatının mesela özellikle harf inkılabının ve benzerlerinin bize ne gibi “katkıları” olduğu üzerinde düşünüp, bizimle paylaşırsanız çok daha verimli bir tartışma ve fikir alışverişi olacaktır. Zira iktibas ettiğiniz cümlelerinden çok icreatlarının hayatımıza yansımasını görüyoruz. Bir de bazı yöneticiler hayattayken heykellerini kendileri dikerler, bazıları da sanırım yaptıklarının iyi niyetli olduğuna dair cümeleler sarfetmekteler. Bırakalım bunun hakkını kendileri değil olumlu veya olumsuz icreatlarından etkilenen halk kendisi versin.

Buarada Aysima kardeşimin yorumunun tamamını büyük harflerle yazdığı için okuyamadım. Ama sonuna iktibas ettiği birkaç cümlesine de bir ilavem olacak nacizane;
İnşeallah aradığın ve aradığımız, doğru adresten kavli de olsa talep ettiğin İnşirahı; egemenlik kayıtsız, şartsız milletin değil, Allahın-hükümlerinin- olduğu zaman bulacağız Aysima kardeşim. Bunun için de; Bir ümmetten kopup, ortaya çıkan millet ne zaman ki tekrar ümmet olma bilincine eskisinden daha sağlam sarılacak; inşeallah o zaman İnşirah nasib olacak bizlere.

Selam, Meveddet ve Dua ile...

Tek kişilik gizli empatik kale! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri...
Sesini yükseltme sözünü yükselt...

SELAMALEYKÜM sevgili MERYEM

SELAMALEYKÜM sevgili MERYEM RABİA kardeş.
yorumu okuyamamanız talihsizlik olmuş.
dikkatli okunursa vurgulamak istediğim çok açık ve net yani yorumlarımın arkasındayım düşüncem değişmiş değil.
zaten tarihimiz belgelerle ayakta.
doğrular değişmedi ve değişmeyecektir .son bir şey yazayım egemenlik özgürlüktür ve özgürlükse insanların hakkıdır..
MEVLA kullarını yeryüzüne salıp hiç bir zorlama olmadan özgür bırakmıştır.herkes istediği gibi inanır ve arzu ettiği şekilde yaşar ve arzu ettiği şahısları sever.ve akabinde KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR.

ve HAKİMİYET kayıtsız şartsız ALLAHIN dır..cc.ONDAN GAYRİ HÜKÜM VEREN OLABİLİRMİ.
düşüncem bu.!

EMİNE pişiren ,sevgili MERYEM RABİA ,SAYGIDEĞER M.MÜNZEVİ ve yazan kardeşlerimiz daimi dualarımızdalar.

saygı ,sevgi ve MUHABBETLE..

İlginç, gerçekten

İlginç, gerçekten ilginç!

Mevlana'nın buraya aktardığınız sözüne katılmamak ne mümkün? İmam-ı Şafii'nin bir sözünü de ben hatırlatmak isterim ama kendi düşüncelerim ile konuşmak daha anlamlı. Bu günü ben yaşıyorum, benden sorulacak. O halde başkalarının sözleri ve düşünüceleri daha güzeli ve doğruyu bulmak adına bilgi ve nasihat olur benim için. Süzer ve alacağımı alırım, tamamını değil. O yüzden içimde kalsın İmam-ı Şafii'nin sözü. Ben gereğini yapıp, bu konu için artık susayım sadece. Ama şunu da söyleyeceğim. 06 Haziran 2008 günü Van'da (malum meseleden) cinnet geçiren ve çığlık çığlığa ağlayan bacımı gördüğümde bırakın saygı duymayı, içinde bir kavim adı geçen rezil tarihin kalan kırıntılarını da sildim! Ordaki bir tek gözyaşı damlası dahi daha değerli ve saygı duyulası...

Konulara kişiler üzerinden bakmıyorum, fikirler içerisinde ve konsept olarak irdeliyorum. Tavsiye ederim...

Allah'ın selamı ve inşirahı, O'nu yüce bilip gereğini yapanların üzerine olsun.

Derkenar:
"Yüce" özel ve önemli bir kavramdır.< benim için >

Mutmain Muhalif...

Esaret içimizde..bizi önce

Esaret içimizde..bizi önce yüreğimizde tutsak ettiler.işgal altındaki bir yürekle,

işgal altındaki bir kafayla,hangi toprak parçasını kurtarmaya gideceksiniz..

imanları yüreklere mahkum etmişler..yeryüzünün müstekbirleri bizi önce

yüreklerimizden vurmuşlar.öyle olunca elimiz imanın iktidarından çıkmış,

gözümüz,kulağımız,zihnimiz şuurumuz imanın iktidarından çıkmış..

bu organlarımız imanın egemenliği altındaki hürrüyetlerini kaybetmişler..

imanımızın iktidarını elinden almışlar,hadımlaştırmışlar onu..

imana site olma istidadında yaratılan kalbimiz imana mahbes,

imana makber olmuş.din bir vicdan işidir sıloganıyla yola çıkan iman düşmanları

kültürleriyle,eğitimleriyle,medyalarıyla,şeytanca oyunlarıyla

koca bir devi alaaddinin lambasına geri sokmayı başarabilmişler..

MUSTAFA İSLAMOĞLU

MÜNZEVİ kardeş yorumunuzu okuyunca derin bir acıyla sızladı içim .aynı çığlıkları tam bir hafta haykırarak dört duvar arasında yaşamıştım. hem neden soruyoruzki zaten belli değilmi.

Bu evrende yerin ve göğün yaratıcısından başka bir İLAH ve yüce varlık yoktur.İsa,Musa,Nuh,İbrahim,Davut, Süleyman ve tüm PEYGAMBERLERİN İLAHI ve adı övülmüş olan cihanın
en yüce ve son peygamberi HZ MUHAMMED in sav İLAHI insanları hidayete erdirmek için insanların içinden PEYGAMBERLER çıkarmıştır.ALLAH bütün zalimlerin cehennemde yanacağına söz vermiştir ve cehennem putperestler için korkunç bir yerdir.

Ashabı kehf

Ashabı kehfin baş tacı Maksimilyan ve diğer arkadaşlarının putlara saygı duymayın insanları putlaştırıp kullara tapmayın zira cehennem putperestler için korkunç bir yerdir derken sanki asırlara hitab eder gibi.Dindaşlarımz ashabı kehfe Allahtan selam ve rahmet dileriz.
Efendimizin A.S buyurduğu gibi En büyük cihad zalime hakkı söylemektir.Maksimilyanın dindaşlarıyla beraber altın harflerle yazılacak o iman dolu sözlerini tekrar bize hatırlattığınız için sayın aysimaya burdan teşekkür ederim.

YORUMLARINIZA TEŞEKKÜR EDERİM

Değerli Yazar Dostlarım,

Yorumlarınıza ve yazıma "ek bilgi" sunumu ile katkıda bulunan kişilere sonsuz teşekkürler.

Victor Hugo'nun güzel bir sözünü yazmak geldi içimden. İzninizle bu manalı sözü sizle paylaşmak istiyorum...

"...Birbirini hiç tanımayan insanların tartışmalarında bir güzellik gizlidir. Tartışmaların sonunda sevgi ve dostluk duyguları oluşur..."

Biz Türkler acaba Victor Hugo'nun duygularını "her tartışma" sonrası cebimize koyabiliyor muyuz?

Dikkat ediyorum da, son günlerde ülkemizde benzer tartışmaları her ortamda yapıyor oluşumuz. Bu konuyu alış veriş yaptığımız marketlere de taşıyıp,tartışma platformu oluşuruyoruz. Neticede evimize geldiğimizde cebimizde "incinmişlik-gücenmişlik" duygularını da getiriyoruz. Peki bu neden oluyor?

Çünkü "benlik duygularımız" ile baskın karakter rolünü üstleniyoruz. Akıl verici ve ahkam kesici rolün "baş oyuncusu" olmayı da çok iyi başarıyoruz. Karşımızdaki insanın değer yargılarına ve duygularına saygı göstermeyip incitmeyi tercih ediyoruz. "benim evim, benim arabam, benim çocuğum, vs.vs" ile göğsümüzü şişirip "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!" diyerek asıl sorundan çözüm yerine uzak kalmayı çok güzel başarabiliyoruz...

Ama hiç "bizim ülkemiz, bizim şehrimiz, bizim mahallemiz, bizim insanlarımız, vs. vs.." gibi bir sahiplenmemiz olmadığı gibi başımızı "deve kuşu" misali kuma gömüyoruz başımızı...

Sonuç olarak...

Yazımın asıl içeriğinden oldukça uzaklaşıp "teokrat" düşünceler ve akıl yürütmelere doğru yol aldığımızı gördüğümden, bunun da bir çok insanı bir anafor gibi içine çekeceğini ve "manevi travmalara" neden olabileceğini düşündüğümden, kimseyi üzmemek adına geride durmayı TERCİH EDİYORUM.

Bana akıl yürütüp hatta kitap ve site tavsiye eden şahıslara şimdiden teşekkür ediyor ve kütüphanemde var olan "Elmalı'nın tefsirleri-Sahih-i Buhari-Fakih'in Hadisleri ve Atatürk ile ilgili bir çok kitabın" bana yeterince bilgi verdiğini iletmek isterim...

Sözcükleri bir "cımbız" gibi çekip çıkartarak tetris oynar gibi uzatmaya çalışan şahıslara saygılarımı sunuyorum.

"Eğer Atatürk ve Mehmetciğimiz Yüce RABBİMİZ izin vermeseydi KURTULUŞ savaşında başarılı olamazdı. Minarelerimizde ezanlar okunmaz olurdu. Alınlarımız seccadeye değmezdi bile..."

Gelin ne kadar hamarat olsa da eğer evde pirinç yoksa pilav yapamaz değil mi?

Sözlerimi Eflatun ile sonlamak istiyorum:

EFLATUN'A SORMUSLAR

Eflatun'a iki soru sormuslar.
Birincisi;
"Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranislari nedir?"
Eflatun tek tek siralamis:
- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne varki çocukluklarini özlerler...
- Para kazanmak için sagliklarini yitirirler, sonra sagliklarini geri almak için para öderler...
- Yarindan endise ederken bugünü unuturlar. Dolayisiyla ne bugünü ne de yarini yasarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamis gibi ölürler...
Sira gelmis ikinci soruya;
"Peki sen ne öneriyorsun ?"
Bilge yine siralamis:
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayin! Yapilmasi gereken tek sey, sadece kendinizi "sevilmeye" birakmaktir...
- Önemli olan; hayatta "en çok seye sahip olmak" degil "en az seye ihtiyaç duymaktir".
(-Eflatun-)

Yüzünüzden sağlıklı gülüşler, yüreğinizden sevgi eksik olmasın...

Emine Pişiren/Edremit-Akçay

Not: "...Ya Kalbim Şuracıkta Durursa? adlı bir yazımı yayına verdim. Yazımın sonunda bir soru sordum. Sizlerden ricam o yazıma değerli yorumlarınızı esirgememeniz...Saygılarımla..."

SEVGİLİ EMİNE

SEVGİLİ EMİNE PİŞİREN.Yazmayı hiç düşünmüyordum çünkü gerçekten çok fazla yazıldı ancak bu son yorumumu yazmadan geçemiycem.satırlar şahsınıza veya ölü ,diri hiç kimsenin şahsına değil burda hiç kimsenin de öyle düşündüğünü sanmıyorum yani muhatabımız düşünceler şahıslar değil .bir çok cümle cımbızla alınabilir ancak ben yorumunuzdaki şu cümleyi alıcam....

Gelin ne kadar hamarat olsa da eğer evde pirinç yoksa pilav yapamaz değil mi?

pirinç aynen gül gibi gibi hz PEYGAMBERİN terinden meydana gelmiştir .yani çok kıymetlidir ki hikmeti butün KURAN larda okumalarda hep pilav baştadır. onunla yapılır tüm yemekler.O pirinci yaratana ve aklı verene şükretmek gerekir ki sanırım bu cümle bir atasözü ve mutlaka yaşanmış bir şeyler olmuşturki o günden bu güne o cümle buraya düşmüştür. yani her bu günün bir dünü gibi..

1923 ten sonra yapılan haksızlıklara ve ardından bu güne kadar sürüp gelen yanlış düzene tepkiliyiz yani hiç kimse haddini bilememiş.mesela yazınızla hiç alakası olmayan bir cümleyi yoruma eklemişsiniz yoruma yorum kaçınılmazdır..Ezanlar demişsiniz o ezanlar bir dönem semalardan ebedi kaldırılmak istenmişti veya türkçe olarak ..TANRI uludur TANRI uludur böyle bir şey varmı.bunun sebebi neymiş işte işte haddi bilmek lazım.ve akabinde tekrar ALLAH u tealanın cc büyüklüğü azameti tecelli edip yeniden Ezanlarımız yetim semalarda yankılanmıştı ancak ardından yaşanan utanç verici tarih hala dün gibi ..hatta araştırılırsa sitemizde yazılmıştı istifade edebilirsiniz.Acaba düşüncemiz aynımı bizler kardeşmiyiz kişisel duygulardan sıyrılıp doğruları kabul etme noktasında birleşebiliyormuyuz.

Yazmak çok önemlidir o yüzden cümleleri seçmekde keza aynen ..yazılınca cevap mutlaktır.Yani dediğiniz gibi herkes haddini bilmeli..sonuçmu .?
Umarımki dağ fare doğurmamış olsun..

daimi saygı sevgi ve duamızla..

ebeden daim..

Türkçe Ezan

Açıkcası ben de bu konuda yazmak niyetinde değildim. Ama sayın Aysima'nı yazdığı yorum üzerinde birkaç kelam etmek istedim. Zira kendisinin de belirttiği gibi bende de "satırlar şahsınıza veya ölü, diri hiç kimsenin şahsına değil burda hiç kimsenin de öyle düşündüğünü sanmıyorum yani muhatabımız düşünceler şahıslar değil. bir çok cümle cımbızla alınabilir ancak ben yorumunuzdaki şu cümleyi alıcam...." düşüncesini taşıyarak yorumundan şu cümlelere dikkat çekmek istiyorum:

"1923 ten sonra yapılan haksızlıklara ve ardından bu güne kadar sürüp gelen yanlış düzene tepkiliyiz yani hiç kimse haddini bilememiş.mesela yazınızla hiç alakası olmayan bir cümleyi yoruma eklemişsiniz yoruma yorum kaçınılmazdır..Ezanlar demişsiniz o ezanlar bir dönem semalardan ebedi kaldırılmak istenmişti veya türkçe olarak".

Bir defa "1923'ten sonra yapılan haksızlığa ve ardından bugüne kadar sürüp gelen yanlış düzene tepkiliyiz" derken düzen karşıtı olduğunuzu ortaya koyuyorsunuz sanırım. Peki böyle bir hakkınız yok mu? Tabii ki, vardır. Ama, bu tepki ve hakkınız "gayr-i meşru"dur; umarım bunu da biliyorsunuzdur. Her halde bunu bildiğinizden meşruluk arayışınız için "Türkçe ezan"ı örnek göstermişsinizdir. Ama, bu olay sizin anlattığınız gibi değildir.

Türkçe ezan Aralık 1931 yılında Mustafa Kemal Atatürk başkanlığında 9 hafızın katılımıyla Dolmabahçe'de gerçekleşen bir toplantı sonucunda kabul edilmiştir. Söz konusu oturumun tutanakları satırı satırına mevcuttur ve dileyen araştırıp metinlere ulaşma hakkına sahiptir. Atatürk'ün hafızlara ilk sorusu ezanın Arapça dışında başka bir dilde okunmasının şeri hükmünün ne olduğuyla ilgilidir. Kendisine "olmaz" yanıtını veren olmamıştır. Zira ona, ilk ezanın, 622 yılında okunduğunu, o zamana kadar müslümanları farklı şekilde namaza çağrıldığını ve bu davetler arasında belirgin bir sistem olmadığını söylemişler. Ardından da konuya ilişkin bizzat Peygamberin başkanlığında çok sayıda istişarelerin yapıldığını ama bir sonuca varılmadığını aktarmışlardır. Şu an okunan ezan, sahabelerden Abdullah bin Zeyd'in gördüğü rüyanı peygambere ve diğer akradaşlarına aktarmasından sonra esas alınmış ve yine Peygamberin isteği üzerine ilk kez Bilal Habeşi tarafından okunmuştur.

Ezan'la ilgili Kur'an'da kesin bir hüküm yoktur. Ama namaza çağrılmak üzerine bazı uyarıcı nitelikte Maide suresi 58 ayet ("birbirinizi namaza çağırdığınız zaman onu bir eğlence ve oyun mevzuu edinirler. Bu da onların akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır") ile Cuma suresi 9. ayet (Cuma namazıyla ilgilidir)'leri bulunmaktadır.

Dolmabahçe toplantısında Ezan'ın Türkçe okunabirliği konusunda hafızlar "mümkündür" yanıtını vermişlerdir. Şimdi, bu olayın baskı gücüne karara bağlandığını düşünebilirsiniz. Ama bunu kanıtlayacak ortada bir veri yoktur. Öte yandan Atatürk uygulamalarında çevresi tarafından eleştiri alan biridir. Örneğin, tarım konusunda kendisiyle Celal Bayar tarafından tanıştırılan Adnan Menderes, cumhuriyetin tarım politikalarını eleştirimiş ve önerilerini sıralamıştır. Onun görüşlerini ciddiye alan Atatürk 15 dakika ayrıldığı halde tam 4 saat kendisiyle görüşmüş ve ona milletvekili olmayı ve meclise girerek bu konuda çalışmalar yapmayı önermiştir. Zira, Menderes'in siyasi kariyeri bu tarihten sonra başlamıştır. Yani söylenen şey mantıklıysa Atatürk bunu kabul etmiştir.

Öte yandan, ezanın Türkçe okunmasının gerekçesine gelince bu olayın ucu 1911 yılından sonra Arapların Osmanlı ve Türklere yaptıkları uygulamalara dayanmaktadır. 1917'den sonra Arap basını Türkler için "yecüc-mecüc" görüntüsü çiziyor ve "İslam'ın düşmanı" olmakla itham ediyorlardı. Ama aynı basın İngilizlere karşı nedense pek nazikti. Ezanın Türkçe okunmasına bir diğer gerekçe ise cumhuriyetin hemen sonrasında Batı basınında Türklere karşı başlatılan "aşağılık ırk" propagandasıdır. Üçüncü gerekçe ise "dil politikası"dır. Dördüncü neden ise okuryazar oranın %6'ı geçmeyen ülkeye kendi dinini kendi dilinde anlatmak politikasıdır. Zira, başlatılan bir çok isyanlarda toplumun bu zaafı çok kullanılmıştır. Burada yeri gelmişken, alfabe konusuyla (son dönemlerde bir milletvekilinin de iddia ettiği) gibi, toplumun tamamı bir anda cahil kalmıştır ifadesi de saptrımadır. Zira, o dönemde Türkiye nüfuzunun okur-yazar oranına bakılırsa, 1000 kişiye 6 okur bile düşmüyordu. Ki latinceni öğrenen ilk kesim de bunlar olmuşlardır.

Bazı çevrelerin iddiasına göre, Kur'anın ilk Türkçe tercümesi 22 ocak 1932 yılında İstanbul Yerabatan Camii'nde Hafız Yaşar Okur tarafından okunmuştur. Evet bu doğrudur, ama Kur'an'ın türkçe tercümesi X. Yüzyıldan beri Türkler arasında okunmaktaydı. İlk dönem Osmanlı sultanları okur-yazar olmadıklarından Kur'an'ın Türkçe tercümesini dinliyorlardı. Hatta, X. Yüzyıldan beri Kur'anın elimizde yüzlerce Türkçe tercümesi de bulunmaktadır.

Türkçe ezan ise 30 ocak 1932 yılında okunmuş, 18 temmuza kadar uygulamaya tabi tutulmuştur. 18 temmuzda Diyanet İşlerinin aldığı kararla yurt genelinde ezanın Türkçe okunmasına karar verilmiştir. Bu uygulama 4 şubat 1933 yılında hayata geçirilmiştir. Bu süre zarfında konuya ilişkin bir sürü de değerlendirme yapılmıştır. Ve bunların kopyaları da mevcuttur. Uygulama 18 sene sürmüş, müftülük kayıtlarına göre, daha önce yapılan Arapça Kur'an okumalarına karşılık Türkçe okumalara ilgi artmış ve bazı konularda insanlar Kur'andan duydukları açıklamalara şaşırmışlardır. Hatta bu girişim, Kur'anı okumak adına toplumda okur-yazar olmak duygusunu da uyandırmıştır. Olumsuz yönü olmuşmudur, tabii ki evet. Örneğin, yasaya uymayan bazı imamlar cezalandırılmışlardır. Bunlar da ya memuriyetlikten uzaklaştırmış, ya da uyarı almışlardır. Ama bazı çevreler "Kur'anın Türkçe okunması yasaktır, günahdır" propagandası da yapmışlardır. böyle bir propagandanın ne denli dini olduğunu yorumunu size bırakıyorum ve bundan dolayı cezalandırılanlara verilen cezanı da siz yorumlayınız.

18 yıl aradan sonra Menderes söz konusu kararda bir değişikliğe giderek dileyen camii imamı ezanı yeniden Arapça okuyabilir ibaresini eklemiştir. Yani, Türkçe ezan kararını değiştirmemiş ve bu karar bugün de geçerlidir. Yani, bugün de isteyen imam veya müezzin çıkıp Türkçe ezan okuyabilir. Ama gerek görülmüyor. Öte yandan Menderes bu değişikliği yaptıktan sonra bir çok yerlerde ezanın Türkçe okunmasına da devam edilmiştir.

Yani sizin belirttiğiniz gibi ezanın tümden kaldırılması gibi bir şey söz konusu olmadığı gibi, ezanın Türkçe okunma yasasının hala da yürürlükte olduğu bir gerçektir.

Peki bu kapsamda din politikaya alet edilmiş midir? Tabii ki evet. Ama dinin politikaya alet edilmediği bir dönem İslam tarihinde yoktur.

Öte yandan ezan konusu gerek Araplar, gerek Türkler, gerekse de diğer toplumlar arasında da bazı tartışmalara da neden olmuştur. Örneğin, XVI. Yüzyılda Anadolu'da yazılmış Dede-Korkut hikayelerinde ezan için "Tat eri banladı" deniliyor. Yani, her olumsuzluğun kaynağına cumhuriyet resimini oturtmak için öne sürülen iddialar da doğru seçilmelidir. Soksa haksızlık da bir günahtır.

"1923'ten beri yapılan haksızlıklar ve ardından da bugüne kadar süren yanlış düzenle ilgili" başka sorunuz varsa buyurun.
Saygılarımla...

Yorum

Bağışlayın ama bazı açıklamalar yapmak fikir paylaşımı adına sanırım yerinde olacaktır.
Ezan hususunda konuşulacak yerin bura olmadığını düşünüyorum.
Atatürk hakkında yazı yazmayı şahsım adına uygun görmüyorum.Kanunla koruma altına alınmışsa konuşacak hiç bir şey yoktur.Ve bu anlamda fikir beklemek hiçde hoş olmamaktadır.
Şunu ifade edeyim kul hatasız olmaz.Bir eleştiri oldu diye de nerdeyse sanki hiç hata etmez gibi savunmak öncelikle ona saygısızlıktır.

Osmanlı padişahları hususunda onların cahil olmadığı iyi yetiştirildiği bilinen bir gerçektir.O dönem toplumda kültürlü seviyeli idi.Bugünki sistemin getirdiği ahlaki yozlaşmanın, kadın haklarına ne denli değer verildiği, ne kadar okur yazar olduğumuzu Lütfen iyi araştıralım.

Hayatta en değerli varlığımız sağlığımzdır.O dönemde taburcu edilen bir hastanın altı ay maaşa bağlandığı tarihi bir gerçekken öte yandan kafamızı kumlara sokarak göklere çıkardığımız bu sistemin hastalara olan muamelasını yazmaya bile gerek yoktur.
Araştırmalara göre Türkiyede bin kişiye yedi kitap düşmektedir.En çok okuyan millet ise Almanlardır.Fatihin nasıl yetiştiğini sanırım yazmamıza bile gerek yoktur.Ve bir çok padişahta öyle yetişmiştir.Dünyada itibarımız vardı.

Osmanlı döneminde ki liseler bugünki üniversitelere denkti.Lise bitiren bir öğrenci arapçasını ve hatta kuranı tefsir edecek bir haldeydi.Latin harflerinin gelmesiyle Kuranı mealen okumaya başladık anlaştırmasını esefle karşılıyor tarihimizi ecdadımızı daha iyi tanımaya davet ediyorum.
Ve lütfen haddim olmayarak söylüyorum şu; saygın sitede Atatürk tartışması yapmamaya, hassas yasak olan konular hakkında fikir beklememeye sitenin saygınlığını koruma adına elzem görüyorum...

Yorum(muş)?

Sayın refref75 arkadaşım okuma-yazmayı yeni çözüyor galiba. Ne diyelim, Allah muvaffak etsin. Çünkü benim yazımı okuyup da bu sonuca varan birine ne diyebilirim ki?

Ben ne kimseyi övdüm, ne de sövdüm. Cumhuriyetle ilgili konuşurken, Osmanlı veya diğer bir devletle ilgili de sınırları zorlayan bir ifade kullanmadım. Bilmediğim, okumadığım bir tartışmaya girmem. Madem bilmek istiyorsanız Osmanlı Devletine ismini veren Osman Gazi'nin okuma yazması yoktur ve onun babasının da. Ayrıca onların okuma-yazma bilmemesinden "cahil oldukları" düşüncesini çıkarıyorsanız bu sizin "ilminizin gücüne" bağlıdır. Okur-yazar olmayan cahildir anlamına gelmez. Zira okur-yazar olmadığı halde Peygamberimiz tarihin seyrini değiştirmiştir. Medrese eğitimi Osmanlı'da Orhan Bey ve sonrasında şekillenmeğe başlamaktadır. Ayrıca, Osmanlı'da "şehzade" ve "sancak" sistemleri vardır, ki padişah adayları ile çocuklarının birebir eğitimiyle ilgilidir ve Fatih'ten itibaren geçerlidir. Osmanlı dünya tarihinin şah eseridir, benim için. Siz beni birilerini kotarma adına geçmişine çamur atan soytarı mı addettiniz.

Öte yandan "Osmanlı döneminde ki liseler bugünki üniversitelere denktir" tarzında beyin fırtınası estiren bir cümle sarfetmişsiniz. Bir defa Osmanlı döneminde "lise" yoktu. Medrese vardı, daha sonra da mekteb vardı. Bunlar da sıbyan, idadi, rüştiye ves. biçiminde çeşitleniyordu. Her halde Aristoteles'in adına "lise" dediği okulu Osmanlı dönemine maletmiyorsunuzdur. Öte yandan Osmanlı'nın ilmiye sistemi ve düzeyi, Emevi, Abbasi, Endülüs ve Selçuklu döneminin ilmiye sistemi ve düzeyi yanında çok geridir; adeta suyunun suyudur. Günümüz üniversiteleri ile Osmanlı ve öncesi İslam medrese sistemlerini aklı başında birisi kıyaslamaz. Çünkü bırakın ilmi düzeyi, söylem ve yapı olarak oldukça farklı sistemlerdir. Bir şeyi yüceltim derken yerin dibine geçirmeyelim.

Ve gelelim, önerine. Vallai ister haddin olarak söyle, ister olmayarak. 30 küsür yorumun girildiği bir yazının altına; "arkadaşlar sitenin saygınlığını koruma" adına "Atatürk'ü burada tartışmayın" gibisinden bir laf sarfetmek cesaret ister. Bu cesareti de nedense hep cahiller göstermektedir. Ne demek, bu? Biz göbek dansı mı yapıyoruz? Biz Atatürk'ü konuşarak mı sitenin saygınlığına zarar veriyoruz? Cesaretin ve bilgin varsa buyur seni rahatsız eden konuları çatır çatır ve savaşarak konuş ve savun; yoksa üçüncü sınıf edebiyatların kırıntı-döküntü laflarıyla beni meşgul etme.

Zamahşehri'ni bilirmisin? Nereden bileceksin, evde bişmedi, komşudan gelmedi. Zamahşehri Arapçayı kendi Türk aksanı ile konuşurmuş. Ama bir gün Arapların meclisinde kendisini alay konusu yapmışlar. İnat etmiş, çöllere düşmüş ve safkan Arap kabileler arasında yıllarını sarfetmiş ve Arapça'yı en mükemmel biçimde öğenmiş. Yetmemiş, Arapça'nın dil sistemi ve yapısı üzerine eserler de vermiş. Biz sözü var. Şöyle diyor: ey Araplar, atalarınızın dilini benden öğrenin!

Şimdi atalarının tarihini öğrenmek isteyen bir zahmet rahle-yi tedrisatımıza baş vursun.

Bu arada, benim yorum üslubumu sert bulabilrisiniz. Ama sevgili yorumcumuzun saygısızlığı karşısında benim üslubum ile bir kaç düyünü yola verebilirsiniz.

Bu sitenin, kimin nerede, nasıl ve ne şekilde oturacağına, neyi ne şekilde konuşacağına nezaret eden kayınvalideye ihtiyacı yok, şükrilillah. Üstelik, bu uyarıyı gerektirecek bir durumda yok ortada. Serab görmenin alemi yok.

Cevapsız

Yazdığım yorumun bir kısmı size ait cevap niteliğinde değildi.Genel umumi açıklamalar vardı.Ama onlarıda üzerinize almışsınız.
Hiç bir konuşma görüşme ve fikir alışverişinde hakareti hoş görmedim.Çünkü bize verilen terbiyede hakaret sözcükleri kişinin ağzında kalır ve sahibinindir.
Sanırım bu yeterlidir zira söz hakarete varmışsa ilmi bir cevaba gerek yoktur.

Palalar...

Biz bekler iken bir nice takriz üdebadan,
Gelmiş bize bir darbe-yi ta’riz palalardan

Atatürk’ün sözü:

Atatürk’ün sözü:Dinimizin tavsiye ettiği tesettür (örtünme) hem hayata, hem fazilete uygundur... Tarz-ı telebbüsümüzü (kıyafet şeklimizi) ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus âdeti, kendine göre millî hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2. cilt, sh: 149)
MİLLİ GAZETE

BİR ANI

Mustafa Kemal Atatürk'ün, namaz kılan yüksek rütbeli bir subayı ihbar eden milletvekilinin trenden indirilmesini istediği ortaya çıktı. Atatürk, aynı milletvekilinin tekrar seçilmesini de engellemiş.

Bu olayı aktaran Dumlupınar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün, gammazcı vekil hakkında, "Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor." dediğini söylüyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayınladığı aylık Diyanet dergisinin nisan sayısında 'Atatürk, Din ve Din Adamları' konusu işlendi. Atatürk'ün din konusundaki düşünceleri ve uygulamaları, resmî dairelerde namaz kılanları ve bu kurumlarda mescit bulunduğunu gammazlayanlara en güzel cevabı veriyor.
Dosyayı hazırlayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün din ve lâiklik hakkındaki görüşlerinin 'en az bilinen ve en çok istismar edilen' yönü olduğunu söylüyor.

Yazıda Atatürk'ün din adamlarına ve dinî vecibelerini yerine getirenlere karşı son derece saygılı olduğu yaşanmış bir örnekle anlatılıyor. Prof. Dr. Sarıkoyuncu'nun anlattığına göre olay şöyle gerçekleşiyor:

Atatürk, 1930 yılında Fevzi Çakmak'la birlikte trenle yurt gezisine çıkar. Kompartımanında ülke sorunlarını konuşurlarken bir milletvekili içeri girip, Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyler. Atatürk'ün kaşları çatılır, Fevzi Paşa'ya dönerek, "Paşam, lütfen beni takip ediniz, arkadaşlar bir haber getirdi, inceleyelim." der. Hep birlikte diğer vagona geçtiklerinde yüksek rütbeli bir subayın kanepe üzerinde namaz kıldığını görürler. Atatürk, mareşale dönerek şöyle der:

"Paşam, bu adamın (gammazcıyı işaret ediyor) biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın namaz kıldığını gammazladı. Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettim." Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indirir ve gelecek dönem milletvekili seçilmesini de engeller.

Mükremin Albayrak/Zaman

Sayın

Sayın MARMARA..Yorumlarımız gerçekten çok başka yerlere ulaşmış malesefki anlatamamışız.Şunun net olarak bilinmesini isterimki Atatürkü hedef almış değiliz ki o zaten hayatta değil ölü bir kul.. hayatta olmayan birisiyle ne işimiz olabilirki onunda bizimle işi olamaz .lakin onun şahsı değil siyasi düşüncesi bizim muhatabımızdır.madem sorulmuş biz bu asra gözlerimizi açtık ve bu asrın çocuklarıyız geçmiş ve şu an yaşadığımız bü gün bizimdir ve bir gün bizlerde bırakıp onlar gibi tarih olacağız.bize altmış küsür yıl ve tümüyle bu asırda yapılanlar çok açık net belgelerle kanıtlıki şimdi doruk noktaya ulaşmış vaziyette.tabiiki size parmak kaldırıp soru sormamızı beklemiyorsunuzdur herhalde öyle bir arzumuz olsa bir çok tarih hocası biliyoruz. ama madem dilemişsiniz. soralım bizim tam bindörtyüz yıllık bir tarihimiz var ve kaç defa ezan arapça değilde başka bir lisanda okunsun denilmiştir.çok garip doğrusu paylaşırsanız bizde doğruyu öğrenmiş oluruz..

ayrıca ben burda isim kullanmamaya çok dikkat etmiştim ama ismımız anılınca mecbur yorum yapıyoruz.
dağ fare doğurmasın diye dilemiştim ama olmadı olamadı.

selam ve duaile..

Sayın Aysima

Esf. sayın Aysima.

Tarihi zaten diriler yapar, ölüler değil. Ölülerin ne yaptığı hakkında hiçbir düşüncem, bilgim, ihbarım yok. Her insan da yaptıklarının kefaretini ödemekle sorumludur. Ben, Atatürk fetişisti değilim. Ezanla ilgili bir konu mevzu bahisti ben de anlattım. Ama bakıyorum, kimsede - ister Atatürk'ün sisteminin sevsin, ister nefret etsin - çıkıp da "yo, anlattıklarınız böyle değil, böyledir" diyen de olmadı.

İstediğiniz hocaya muraacat etme hakkına sahibsiniz ve istediğiniz düşünce ve anlayışı taşımaya da. Benim sizin düşünce, inanç, duygu ve anlayışınız üzerinde hiçbir tasarruf hakkım yoktur ve bu iddiada da değilim.

Bir kere benim tarihim, insanlığın tarihi ile başlar. 1400 senesi onun sadece son aşamasıdır. 1400 senelik İslam tarihi, sırf "İslam Tarihi" olduğu için kutsanamaz. Zira, İslam tarihinin kendi içinde de akıl almaz süreçler yaşanmış ve kimlikler çıkmıştır. Sizin dediğiniz gibi "hatasız kul" olmaz.

Madem sordunuz ben de söyleyeyim. 1400 senelik tarihimizde bırakın ezanı değiştirmeyi ve okutmamayı, Kabe'deki kutsal taşı parçalayıp hela taşı yapanlar bile olmuştur. İnsanları kızartma yapan halifeler, bunun için özel aletler bile yapılmıştır. Bizim de tarihimizde zencilere aşağlık, insan dışı muameleler yaptığımız olmuştur. Ama, bunları "İslam" anlayışı ve "Müslümanlıkla" bağlaştıranlara hep karşı çıktık. Bir insanın kimliği Müslümansa, yaptığı her hareket de İslam'ın varlığının tescili olarak görmedik. Aynı biçimde Atatürk ve Atatürkçülüğü de. Bir şey neyse odur. Birinin kendini meşrulaştırmak adına yaptıkları asıl olanın kendisi haline getirilen mantığa karşı çıktık.

İsmaililer Devleti döneminde ezan değitirilmiş, hatta kaldırılmıştır da. Buveyhiler kendi adlarına Bağdat'taki Abbasi halifelerinin hutbe okumadığını görünce bir süre ezan okumasını yasaklamışlardır. Türkiye Selçuklular Devleti kurulduğunda hutbeni Şii halifeler adına okutmuş, ezanı da ona göre uyarlamışlardır. Kuzey İran'da ilk dönem Hurufi çevreler ezanı Gorgan dilinde okumuşlar ve "Fazlün veliyullah" ibaresini de eklemişlerdir.

Mesel şu, dinin ve inancın ölçüsü siyaset değildir. Ama siyaset, dinin ölçüsü olabilir ve tarihimizde olmuşdur da. Yani tarihi dinleştiremeyiz, dini de tarihselleştiremeyiz. Tıpkı, Atatürk'ün, Halife Haru er-Raşid'den daha inançlı olduğunun belirleyemeyeceğimize göre, tarihi niyyetimizin bir sunumu haline de getiremeyiz.

İlginç olan şu, adı İslam olan her devlette ve ülkede yaşananların tamamı İslam mıdır?

Elbetteki değil efendim

Elbetteki değil efendim münafık olan bir insanda tc islam kimliği kullanıyor ,ataist olanıda ,müslüman olanıda, vatandaşlık hakkı var dünyanın her yerinde böyle.zararıda yok bize ,kardeşce yaşaya biliriz. ancak hayaletler var, onların kimliğide gaib yani belirsiz ve bunlar nedense hep bizleri hedef alırlar bir siyah bulut gibi üzerimizde dolaşır dururlar.. cehennemde yer kalmadığından olsa gerek.işte derdimiz bu ancak derman nerde ..asırlardır ve yıllardır onu arıyoruz ama nafile..

ezberini bozmayan bir büyü gibi.biz daha çook çok ararız..
ne diyelim yine Mevlanın kapısını çalıyoruz

İNŞİRAH dileriz YA RAB ..
İNŞİRAH..İNŞİRAH..

Son Bir Kez Daha Ezan Üzerine

Sayın Aysima Hanımefendi. Kusurabakmayın, yorumumda tarihte ezanın değiştirilmesi, farklı ifadelerin eklenmesi hakkında bir kaynak önerecektim, ama unutmuşum. Makrizî'nin "Hitat" adlı bir eseri mevcuttur. Türkçesi var mı yok mu bilemiyorum. Özellikle bu eserin ikinci cildinde bu hususta bilgiler mevcuttur.

Gözden kaçırdığım bir hususu da belirtmeden geçmek istemedim. Bildiğimiz gibi ezan'ın Türkçe yapılmasından sonra ezan makam üzerinde okunmaya başlanmıştır. Buna göre,

Sabah ezanı Sebâ ile Dilkeş-Haveran makamında;
Öğlen ezanı Sebâ ve Hicaz üzerinde
İkindi, Hicaz'da
Akşam Hicaz-Rast
Yatsı ezanı ise Hicaz, Bayatı, Neva ile Rast üstünde okunmaktadır.
Bazen de Sabah namazından önce sela verilir ki bu da genelde Dilkeş-Haveran makamındadır.

İran'da ve genelde Şia aleminde ise ezanı hep Bayatı-Kaçar makamı üzerinde okurlar. Bunu bazen İStanbul'daki Caferi camilerinden de dinleyebilirsiniz. Ki, bunun da en usta okuru merhum Müezzin-zade idi. Onun oğlu da ezanı "şikeste-yi Karabağ" üzerinde okumak için bir süreden beri çalışmalarını sürdürmektedir.

Oysa, klasik ezanda makam ve ritim üzerine okuma yoktur. Bilal Habeşi'nin ezanı düz, makama dayandırmadan okuduğunu biliyoruz. Bunun sitemli bir hal şeklini alması ezanın Türkçeleşmesinden sonradır, ki günümüzde de bu biçimde devam etmektedir. Hatta, Kur'an kurslarında ve imam-hatip okullarında bu ayrı bir ders ve bahis olarak öğretilirdi. Günümüzde bile "ezan yarışmaları" yapılır ve makam dışı okuyanlar hemen safdışı edilirler. Bunun doğru olup olmadığı hükmünü veremem, ama bir gerçek var, o da bu ezanın makam üzerinden okunması Türkçe ezanla birlikte sisteme oturtulmuştur. Bir ara meşhur sanatçıların da ezan okuması moda olmuştur. İbrahim Tatlıses, Bülent Ersoy, Burhan Çaçan ve birkaçının okuduğunu duymuştum. Türk sanat musikisinin eski isimleri arasında okuyanlar da vardır. Ama Diyanet İşleri yayınladığı konuya ilişkin bir genelgesinde, "ezanın okunmasına karşı olmadıklarını, ama doğru makamda okumayanlara karşı olduğunu" duyurmuştur.

Bu arada "makam" konusu da başlı başına ayrı bir tartışmadır, onu da Emine Hanımın başka bir yazısının altına bırakalım:)

Saygılarımla...

BU YAZIMIN İÇERİĞİNDEN BU KADAR UZAKLAŞMAMIZA BEN DE ŞAŞTIM!..

Değerli kalem dostlarım,
Yazıma gösterdiğiniz ilgiye ve yorumlarınıza sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Geri durmayı tercih etmiştim.Çünkü bazı kalemler bu yazımın içeriğinden oldukça uzaklaşarak içlerindeki "kişisel" nefreti ve "hınçı" ya bilinçli ya farkında olmadan yansıtmaya ve bu yazımın "yorum" bölümünü bir ALEV TOPUNA dönüşmesini sağlamışlardır.
Yazmayacaktım dedim ve yeniden yazdım neden?
Sayın Nadir Marmara Bey'in her sözcüğüne katıldığımı ve onun gibi düşünen kalemlerin yanında yer aldığımı "üstüne basa basa" ifade etmek için, yazdım.
Yazdım, çünkü hala bakış açınızdan bakmıyor ve LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİNİNİN bir insanı olarak üzüntü, içindeyim.
Şadi Şiraze de yazmış. Ne değişmiş ki?
Şirazlı sadi'nin eseri bostan'dan alıntının alıntısı:

"cihan halkından yüz çeviren kişi kaybolmamış, aksine kaybettiğini yeniden bulmuştur. gökkubbenin altında bazı perişan kimseler vardır. onlara vahşi de denebilir melek de... onlar çılgın akıllılar ve ayık sarhoşlar