HANGİ ŞİRİNLER?
- Yusuf Ateş yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 1326 kez okundu
- rastgele...
Yıllardır Komünizm propagandası yapmakla suçlanmış olan Şirinler çizgi filminin gösterimi ABD'de bir dönem yasaklanmıştır.
Bunun nedeni Şirinler’in para olmadan komünal bir yaşam sürmeleri, Şirin Baba'nın Karl Marx'a benzemesi ve kızıl şapka giymesidir. Burada herkes aynı kıyafeti giyinir ve kendi işini mutlu mutlu. Şirinlerin düşmanı Gargamel’se papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder. Altın ve para düşkünüdür (kapitalizm) ve nedendir bilinmez kendisine Şirinler’i yeme (misyonerlik) gibi bir görevi vardır.
Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo, sosyalisttir. Şirinler’i çizmeye başladığı zamanlarda iki kutuplu bir dünya vardı. Bir tarafta ABD diğer tarafta SSCB. Sosyalist olan Peyo, yaptığı çizgi filmle bir mesaj vermek ve emperyalist Amerika'ya karşı bu yolla propaganda yapmak istemiştir.
Şirinler köyünde para kullanan kimseyi şimdiye kadar hiç gördünüz mü? Para kullanılmaz, doğru, ama herkes kendine gerekli olan şeyleri bedava edinir.
Tembel şirin bile hiç bir iş yapmadığı halde bütün Şirinler’le aynı standartlarda yaşamaktadır (Tembellik hakkı). Şirin çileği tarlaları sadece bir Şirine ait değildir, her Şirin bu tarlada hak sahibidir.
Durun! Bu kadarla bitmiyor. Gargamel'in kedisi Azman da ABD'nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize eder.
Ayrıca Şirinlerin İngilizce yazılımı smurf'tur, bu da “Socialist Men Under Red Flag' yani “Kızıl Bayrak Altında Yaşayan Adamlar”.
Meseleyi daha da derinine inerek analiz edersek, Şirinlerin temsil ettiği diğer farklı unsurlar da görürüz. Örneğin; Şirine feminizmi, Süslü Şirin eşcinselliği, Güçlü Şirin maço erkeği temsil eder.
Şimdi durup çocuklarımızı başımızdan savmak için oturttuğumuz televizyonun nesillere etkisini bir daha düşünelim. Bilinç altımıza yerleştirilen bu zaman ayarlı bombaları görmenin zamanı gelmedi mi?..
Not: Dünyanın bildiği, bizimse bir türlü bilemediğimiz, bu gidişle de bilemeyeceğimiz muhtelif kaynaklara erişebilmek için internet üzerinde "marx smurf" şeklinde bir arama yapmanız yeterlidir.




İyi, güzel diyorsunuz da;
İyi, güzel diyorsunuz da; bu işin içinden çıkmak biraz zor. Bir zamanlar hristiyanlık sembolleri var diye hemani izletmedik, şimdi şirinlerin marifetlerini öğreniyoruz. Çocuğuma okuyacak masal bile bulamıyorum. Kızımın pamuk prenses, sinderella gibi aptalca masallarla büyümesini de istemiyorum. Bu ayrıntıları düşünmeye kalkınca keloğlan bile kurnaz, yalancı oluveriyor birden bire. Allah'tan yumurcak tv'yi izletirken içim rahat.
Türkiye'nin çocuk eğitimini dışardan alınan masallar, çizgifilmlerle değil; kendi üretimleriyle yapması gerekiyor. Kendi çizgifilmlerimiz de ne yazık ki izlenesi değil! Klip çekmekte maaşallah bir numarayız.
Bizim dolduramadığımız boşluğu el dolduruyor işte.
Siz yazan çizen insanlarsınız. Neden masal yazmıyorsunuz?
Hangi masallar?
Hülya Yücel hanımefendi,
Eleştirinizi tahlil etmek gerekiyor; ama öncelikle bir hisse...
Rabbime şükürler olsun ve kabul eylesin, az önce Cuma namazından geldim. Hisse, gelmekte değil, gitmekte...
Cuma namazına gitmek üzere masamdan kalktım, asansöre yöneldim. Katlar arasında beş altı arkadaş daha Cuma'ya niyetlenmiş olacak ki asansöre doluştuk. Mesai saati 13:00'da başladığı için biz inerken öğle tatilinden dönenlerle kapıda yüz yüze geldik. Hanımefendinin biri "Bir teslik var mu işte, mesai bitti!" demesin mi?
Cuma'dan bihaber, namazdan bihaber... Kalabalık içinde bir şey demek uygun olmadı. Ancak binadan gittikten sonra aramızdan biri "Asıl sen ters yere gidiyorsun" dedi.
Cehennem ateşi ensemizi yaladı ve biz suya kavuşmak için adımlarımızı hızlandırdık.
Hisse buraya kadar. Neresinden isterseniz alınız.
Şimdi meselemize gelelim. D&R türevindeki yerlerden alış-veriş yaptığınızı zannetmiyorum; ama velev ki yaptınız. Arada sırada da Cağaloğlu'nu dolaşsanız!.. Diyelim ki İstanbul'da yaşamıyorsunuz, internetiniz var. Diyelim ki internetten seçemiyorsunuz, yaşadığınız şehirdeki alimlerle irtibat kursanız. Diyelim ki irtibat da kuramıyorsunuz, Allah rızası için alim ve emin bildiğiniz kişilerden rica etseniz.
Neticede, yazan çizen insanlar olmadığını ve hatta yazılıp çizilmediğini nereden çıkardığınızı bilemiyorum. Ben deryada boğulurken, sizin dudaklarınız susuzluktan kurumuş. anlamak* için önce gözünüzü açmanızı tercih etmek gerekiyor efendim.
Teknolojinin doruk noktasındaki oyuncaklarla oynamaktan sıkılan bir çocuk düşünün. Bu çocuk için en güzel oyun çamurdur. Sahi! Üstünüzü batıra batıra evladınızla çamurdan şekiller yapmayalı epey oldu mu?
Mazur görünüz. Bu sizin değil, bizim, hepimizin hali. Titremek, irkilmek ve silkinmek zorundayız. Aksi halde, zararı biz değil, evladımız görür.
Not: Bir akrabamız. Ebeveynler namazında, niyazında. 5 erkek çocuk. En büyüğü üniversite, en küçüğü ilköğretimde okuyor. Eve giren bir tek maaş. Evde olmayan tek şey televizyon... 5 tane nefer. 5 tane alim. Kurtlar Vadisi'nin, Binbirgece'nin olmadığı, maç izlenmediği, evdekilerden çok televizyondakilerin düşünülmediği bir ev. Sadece sohbet, muhabbet.
İmkansız değil. Bu yalnızca bir tercih. Mutluluk tercihi.
Vesselam.
Küçükken çok severdim
Küçükken çok severdim Şirinleri ve kendimce anlamlandırdığımı görürdüm çizgi filmi hiç anlamlandırma uğraşına girişmeden. Her izleyişte biraz daha tanırdım oradaki şirinleri, acaba şirinler buradayken ormanın diğer yerlerinde neler oluyor, Gargamel ne yapıyor diye düşünürdüm. Çizgi film başlarken "eğer bir gün yolunuz ormanın derinliklerine düşerse ve göremeseniz bile Şirinlerin şarkılarını Gargamelin çığlıklarını duyarsanız şaşırmayın." buna benzer bişi söylenirdi. Ben de "Acaba var mıdır? Şirinler kadar mutlu yaşantıya tanık olunur mu?" diye düşünürdüm kendiliğimden. Severdim yani.
Komünal yaşamın en güzel haliydi, saçma gereksiz, ezik rekabetten eser yoktu, kıskançlık kin, garez, ego yoktu. Kirli hava yoktu, kirli çevre yoktu. Savaş yoktu. Din de yoktu, çünkü dine ihtiyaç yoktu. Bilinç altıma sevgi, barış, gülümseyiş, onur, kardeşlik dostluk duygusundan başka bir şey aşılayamamıştır, eğer bir şey aşılamışsa bu çizgifilm. Zaten okumaya başladığımda hiç düşünmediğim bir tarafı olduğunu gördüm. Baya bir alakası da varmış hani. Ama yazınızın sonunda, kötü bir amaca hizmet ettiğinizi düşündüğünüz çizgi filmi çocuklara etkisi olmasın diye uyarıyorsunuz. Bu kadar basit mi yani! Şimdi siz dindar mısınız? Neden bir ideolojinin karşısına dini de bir ideoloji kılıfına sokup insanları yabancılaştırıyorsunuz. İnsanın ne olduğu değil de kim olduğu daha önemli değil mi? Ateist bir şirin babayı, sevap-günah kaygısıyla hareket etmeyen herhangi bir insanı tercih ederim, isterim ne olursa olsun ister komünist-ister ister en müslüman. Dolayısıyla din korunamaz çizgi filmlerden çocuklarımızı kaçırarak, sadece hakimiyet sağlanır kişi de kendini müslüman sanar böylece.
Evet müslümandır ama kendisini dış verilere uyarlaştırmış, şeyleşmiş, mallaşmış bir müslüman. Kendi olamamış çizgi film yorumlarıyla uğraşan, onun sandığı sonuçları olduğunu görmeden sırf komünist bir yaşama uyuyor diye dışlayan, iten, kendini üstün gören, egoistce bir anlayış. O zaman çocuklar karıncaları çok öldürür bişi demeyelim onlara, arılar da komünal yaşıyorlar yoksa.. Tom ve Jerry de bişi temsil ediyor olmalı ya da bugs bunny, road runner... O kadar plan yapan çakal neden Road Runner'ı yakalayamıyor. Yoksa iyi olan amerika hep kazanır mesajı mı verilmek isteniyor. Çocuklarımıza izletmeyelim sakın, çünkü çakalın çabalarını, hiç yılmayışını, sebatını görmez de güçlünün karşısında hemen yılmış olur. Oysa şirinlerde hep mücadele vardı, hep kurtarırlardı arkadaşlarını. Kominist fikirler mi aşılıyor şimdi? Tümden gelmiyor ki tüme varıyor çizgi film. Komünizm de tüme varış değil midir? Zaten din de hep bir şeylere karşı geldi demiyor muyuz dünyaya. Yani bir ihtiyaç olmuş. Yoksa neden tapsın insanlar putlara, yıldızlara, güneşlere. İhtiyaç yani ve zaten uygarlık din savaçlarıyla gelişti. Her savaşta din var, hala da öyle. Ne önemi var ki Müslüman, Hrıstiyan, Budist olmanın. Ne olmanın ne de KİM olmanın önemi var. Egosu olanlar ne olduğunu bilir, egosu, kibri olmayanlar ise kim olduğunu arar. Ne olmaklığımız dünyada kalırken, kim olmaklığımız ebedidir. Yani biz iyiysek, sevgi dolu, hoş görülüysek ya da ne bileyim teslimiyete ermişsek ilaha hiç önemi yoktur ne olmaklığımızın; Müslüman veya Yahudi. Böyle olunca bir silah hayat kurtarır, bir bıçak faydalı hale gelir. Çünkü algımız değişmiş. Şirinler de iyi sonuçlar doğurur, her şey iyi sonuç doğurur o zaman, hiç önemli değildir ne olduğu, önemli olan onu kullananın kim olduğu.
Bölünmeyelim, bölmeyelim. Her şey herşeyi kapsıyor. Yeter ki herşey aslında bir şey mi onu anlamaya çalışalım. Haddim olmayarak sizi eleştirdim diyecem ama, had nedir ki, kim koyuyor haddi. Belki kendimi eleştirdim, kendimi tatmin ettim belki. Kendimi anlatmak, üstünlüğümü kılmak istedim. Ne olursa olsun hiç bişey kötü değil düşüncemiz, egomuz parçalara ayırıyor. Nasıl algılarsak öle kullanıyoruz. Biz neysek bizden çıkan da o oluyor. Komünizmin kötü olduğu bilgisi bizim kötülüğümüz olur ancak. Yoksa her şey göreceli ve komünizm de elbet çok iyidir, harikadır. Göreceli olduğu için aynı zamanda komünist olmayı isterim ve ateist ve dindave müslüman, bazen faşist, bazen kuş olmayı isterim. Her şey olsam her göreceli duruma GÖRE var olurum. Neden komünist olmayı dışlayım ki, ben kimim ne haddime. Belki en sıkı komünistim de farkında değilim, belki de en güzel müslüman.
Mesela acaba şimdi şu an, şu saatte ne olsam iyi olurdu. Mesela bir bok böceği olsam dolaşsam hiç gezemiyeceğim yerleri evlerde, pisliğin aslında ne kadar temiz olduğunu, bulunmaz bir nimet olduğunu görsem. Şimdi diyebilir misiniz bokun kötü bir şey olduğunu... Eğer günün birinde maymunlara müslüman olduğunu öğretebilirsek onlar da beş vakit namaz kılacaklar, abdest alacaklar, cumaya gidecekler tıpkı sizin gibi, müslüman(neylik) olduğunu bilen herşey gibi. Ben de müslümanım ve öğretildi bu serhata, ama serhata bana değil. Yusuf Ateş çok müslüman yaşayabilir ve insanlar onu çok müslüman yaşıyor bilirler. Ama Yusuf Ateş kim olduğunu bilmez çünkü o da diğer insanlardan biridir. Birgün Cehennem ateşinde yanmıyacağını düşünerek rahatlar, diğerleri yanacak kendi daha az yanacak. Varız ya var mı ötesi. Var olmak özden önce geliyor gerçekten de...
Saygılar sunuyorum, belki işe yarar.
Sevgiler sunmuyorum seviyorum.
Vat is dı matrix
Serhat bey kardeşim,
Düşüncelerinizi okudum. Üzerine epeyce düşünüp, cevaplandırmaya çalışacağım. O nedenle biraz sukûnet rica ediyorum.
Teşekkür ederim
Teşekkür ederim, umarım yanlışlmdır da farkına varırım sayenizde. O anlık yazdım sadece. Benden çıktı artık..
Vat is dı matrix - Part TU
Yeni nesil, Matrix filmlerindeki çağı yaşıyor. Gerçeklik duygusunun sorgulandığı bu filmler aklını bu aleme takanlara yeni bir dünya kurguluyor: "Fantastik dünya". Orta Dünya yaşayanları Hobbitler, Cüceler, Elfler, Büyücüler, Troller, Entler, Orklar...
Bu alemlerde yaşayanların insan üstü güçleri mevcut. Tüketim ve üretim toplumlarının ötesinde yaşayan bu insanlarda ölümler de farklı, doğumlar da. Din, ahlak ölçülerinin sil baştan yapılandığı ve bir çok yerde yok sayıldığı bu alemde insani ölçütleri düşünmek pek akla uygun değil.
Bu durum yeni neslin en büyük imtihanlarından birisi. Elimden geldiğince basit anlatmaya çalışacağım. Umarım başarılı olurum.
Bundan 20 yıl evvelinde bir yolda ileri geri yürüdüğünüzü düşününüz. Yolun sağında ve solunda evler var. Ağır adımlarla yürüyorsunuz.
- Sağdaki ilk ev kırmızı, ikinci mavi, üçüncü sarı, dördüncü kahverengi...
Yolun sonunda dön geri.
- Sağdaki ilk ev mor, ikinci ev yeşil, üçüncü ev turuncu...
Bu zamanlarda kırmızı renge kırmızı diyoruz, mavi renge mavi, sarıya da sarı. Yani her şey olduğu gibi.
Aradan yirmi yıl geçiyor. Matrix ve fantastik dünyalara vakıf olan yeninesil düşünmeye başlıyor. Yine aynı yolda yürüyoruz...
- Sağdaki ilk ev kırmızı. Peki karanlık basınca acaba yine kırmızı mı olacak? Hani güneşin kızıllığı vurunca biraz kahverengi olabilir mi acaba? En iyisi ben sabahı bekleyeyim. Hah! Tanyeri ağarırken renk biraz daha farklı oldu gibi. Peki bu renk hangi renk? Kırmızı gibi değil. En iyisi ben buna başka bir renk diyeyim. Uff! Bu çok sıkıcı.
Esas oğlan hakikaten sıkılmıştır. Zira çok laf, az iş var. Tabi bu arada da yerinde sayar. Ne ileriye ne de geriye bir adım atabilir. Şayet bu durumdaki bir şahsı gözümüzde canlandırabilirsek, bu kişinin aptala döndüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz, öyle değil mi?
Tabi esas oğlan yalnızca evleri tasvir eden "Kırmızı", "Mavi" gibi nitelikleri düşünmek yerine çok daha fazla söz sarf ettiğinden daha fazla düşündüğünü ve gerçeğe (20 yıl) öncekilerden daha da ileri gittiğini ve daha da sorguladığını düşünür. Düşünmekle de kalmaz bunu aynı başlangıç noktasında kalan arkadaşlarıyla paylaşır. Herkes aynı biçare sorguları iç aleminde de kurduğu için tamamını mantıklı kılar ve insani olmayan meseleleri insani yapar çıkar.
Tüm bu esnada umulmadık biri gelir gerçeği söyler: "Kardeşim, bu binanın rengi "Kırmızı" der ve ikinci binaya geçer. Esas oğlan yalnız kalmıştır. "Acaba hakikaten kırmızı olabilir mi?" der ve umulmadık kişinin arkasından düşüncelerini sayar; lâkin umulmadık kişi 3. binaya geçmiştir bile.
Hikaye bu kadar basit. Şimdi bu olayı hakiki hayat üzerine oturtarak düşünmeye çalışalım.
Zannımca "Her 'şey'in içerisinde 'iyi' vardır" önermesiyle yola çıkarak "Bölünmeyelim, bölmeyelim." diyorsunuz. Güzel de diyorsunuz. Peki şunu düşünüyor musunuz, ortada ne bölen var, ne de bölünen. Ortada aslında dört kişi var. Siz, ben, Şirinler ve Marx. Marx, düşünce sahibi. Marx aşığı bir kişi de Şirinleri Marx'ın düşüncelerine göre tasvir etmiş. Ben bu düşüncelerin yamalı bohçadan ibaret olduğunu biliyorum ve karşısında duruyorum. Siz bunların hepsini biliyor; ama kendi düşüncelerinizi ortaya koymaktansa Marx'ın düşündüklerini ve hatta düşünmediklerini de, hatta ve hatta yeri gelince (?) benim düşündüklerimi (ve) düşünmediklerimi dahi düşünüyorsunuz.
Başka bir örnekle yola devam edelim. Elinizi cebinize attınız ve cebinizde on lira para var. Parayı bana gösterdiğiniz. Ben "Aslında o on lira değil?" dediğim anda siz şaşırırsınız ve elinizdeki paranın on lira olup olmadığını sorgulamaya başlarsınız. Elinizde tuttuğunuz parayı görüyor, dokunuyor, sesini işitiyorsunuzdur; ama benim yanımda o on liranın değeri yoktur. Peki ne yapacaksınız? Elinizdeki on liranın gerçekliğini bana nasıl izah edeceksiniz? İzah ile mükellef olan siz misiniz yoksa, ben mi?
Tüm bu meselelerden alacağınız hisselere geçmeden önce şunu da idrak ile mükellefiz.
- "Allah vardır. Peki ya yoksa?" cümlesi çokça sorulur ve envai çeşitte cevaplanır. Bu soruyu aklımız alıyor da, "Elimde on lira var. Peki ya yoksa?" diye düşündüğümüzde neden aklımız almıyor?
Önünüzde iki yol var Serhat beyefendi. Ya azmeder ve üzerinizde oynanan oyunları bir tarafa bırakarak gerçek alemlerde düşe kalka yol alırsınız ya da aynı binanın karşısında durur Kırmızı'nın renk olup olmadığını kurgular durursunuz. Tabi tüm bunları yaşarken hatırda tutmanız gereken tek ve hakiki mesele, fütursuzca harcadığınız zamanın bir gün biteceğinin farkında olmanızdır.
Düşününüz ki ölüme yaklaşan herkes alemlerin Rabbine hamdu senalarını sunar ve onu neden daha önce bulamadığını düşünür. Suçu okuduklarına, izlediklerine, arkadaşlarına ve hatta daha da cüretkar heveslerle ailesine atar. Lâkin ölüm felaketi yalnızca kişiye gelir. Anlamak da, düşünmek de sizin kararınız. Burada ne bölen var ne de bölünen. Sizi bölmek ne benim için bir anlam taşır ne de Allah için. Nasıl ki siz bir gün dindar olur da ibadetlerinizi yerine getirirseniz o gün gülümseyen kişi siz olursunuz. Kaybettiğiniz vakti yerine koyamayacağınız için üzülür ve kahrolursunuz. Bu zamanda da ancak ağlarsınız. Günahlarınıza kefaret için dökülen göz yaşları...
Dediğiniz gibi, siz bir böcek de olabilirdiniz, bir maymun da. Gerçek ne? Siz şu anda bir insansınız. İsterseniz ömrünüz boyunca böcek olacağınız günü bekleyin, siz bilirsiniz; ama takdir edersiniz ki hiçbir gün böyle bir şey olmayacak. Elbette siz günün birinde kendinizi böcek gibi hissedebilirsiniz; ama hisleriniz sizi hiçbir zaman böcek eylemez. İnsanca yaşayınız.
Denecek daha çok sözüm var; ama önce biraz düşünmek gerek efendim, öyle değil mi? Acaba bundan on yıl sonra ne halde olacaksınız? Ülkeler değişir, rejimler değişir, hakikatler değişir, siz dahi değişirsiniz. Peki elinizde ne kalacak?
Şu kadar basit düşününüz: İnsanoğlu bundan yüzyıllar önce Dünyanın bir tepsi şeklinde olduğunu düşünüyordu. Gerçek buydu!
Daha sonra depremlere anlam veremediğinden bu tepsinin öküzün boynuzları üzerinde olduğunu düşündü. Gerçek buydu!
Daha sonra astronomi ilminin faydasıyla alemi bir huni şeklinde düşündü ve huninin geniş ağzını Dünya, dar ağzını da Güneş olarak gördü. Gerçek buydu!
Astronomi gelişti ve Galileo teleskobuyla dünyanın yuvarlak olduğuna kanaat getirdi. Ne yazık ki Galileo öldürüldükten sonra dünyanın hakikaten de yuvarlak olduğu anlaşıldı. Gerçek buydu.
Nihayetinde Dünyanın elips şeklinde olduğu düşünüldü. Şimdi de gerçek bu!
Bundan yüz yıl sonra Dünyanın şeklinin başka bir şey olduğu söylenirse önce karşı çıkacağız, sonra aradan yıllar geçtikten sonra diyeceğiz ki: "Gerçek bu!"
Tüm bu esnada sizin gerçeğiniz ne olacak? Fırıldak gibi dönen ilim etrafında gerçeği mi arayacaksınız?
Diyeceksiniz ki "Teknolojimiz büyük!". Elbette büyük. Otomobille yeryüzünde, uçakla havada, gemiyle denizde seyahat ediyoruz. Tıp deseniz almış başını gitmiş. Emin olunuz ki bu sözler bundan 500 yıl önce de söyleniyordu: "Teknolojimiz büyük. Artık kürekli değil, yelkenli gemiler yapıyoruz. Atın üzerinde değil atların çektiği arabaların üzerinde gidiyoruz. Kuş kanatları takarak havada süzülebiliyoruz." İnsan ilahlaşıyor mu diyeceğiz? Dünyayı yerinden oynatsanız ne işe yarar ki? Dünya, şu alemde bir toz zerresi kadar önemli değil. Peki siz o kadar önemli misiniz?
Beni bir ağabey olarak görmenizi istemem duygu aleminizi ne kadar sarsar, bilemiyorum; ama olur da lûtfederseniz, size önerim şu olacak: "Etrafınızdakileri, eşyalarınızı, bildiklerinizi ve hayallerinizi bir tarafa bırakıp gidiniz abdestlerinizi alınız. İki rekat nafile namaz kıldıktan sonra Kur'an'ı açınız ve Yasin suresini okuyunuz."
Sayın Serhatadam izninizle
Sayın Serhatadam izninizle yorumunuzda belirttiğiniz bir iki hususa değinmek istiyorum. Daha evvel yazmayı düşündüm lakin Sayın Yusuf Ateş’in cevap vereceğini söylemesi nedeniyle sonraya bıraktım.
İslam itidal üz’redir. Zira “Allah haddi aşanları sevmez”. Bu her konuda böyledir. Yanlış anlaşılmasın sizin ya da kimsenin haddi aştığını(zı) söylemek gibi bir düşüncem veya haddim olmadığı gibi böyle bir gayretimde yok
Belirttiğiniz "gelişen(!) uygarlığı(!!)" söylemeye gerek yok diye düşünüyorum. İnsanlıktan olabildiğince uzaklaşmak uygarlık olarak adlandırılıyorsa; amenna… Müslüman ya da başka bir şey olmayı kim açısından önemsiz görüyorsunuz bilmiyorum ama benim için çok önemi var. Bir sonraki cümlenizde İlah’a hiç önemi yok diyorsunuz. Buradaki önemsizliği Allah için kullanıyorsanız yine yanıldığınızı düşünürüm. Allah’ın insana ihtiyacı olmadığını düşünüp bunu bu cümleyle belirtiyorsanız cümlenizi düzeltmeniz gerekir. Allah’ı insani (cüzi) akıl ve izan ile değerlendirme acizliğine düşmekten geri durmayan insana Allah nasıl ihtiyaç duyar ki zaten. Bir insan için bir Yahudi veya Müslüman fark ederken (önemliyken) Allah için önemi olmamasını düşünmek abesle iştigaldir. Allah (insana) değer verir, önem verir –ki en güzel biçimde yaratmıştır- ama hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Önem ver(il)meye de ihtiyacı yoktur. Lakin insanın Allah’ın kendisine önem vermesine çok ama çok ihtiyacı vardır. Bundan daha da çok Allah'a önem vermesine insanın kendisinin ihtiyacı vardır. Farkında değildir, ayrı mesele.
Bu arada “ne” ve “kim” yaklaşımınızın da hatalı olduğu kanısındayım. Siz nesiniz denilince Müslüman’ım cevabı verilmez, insanım denir en basitinden. Siz kimsiniz denilince Müslüman’ım cevabı verilebilecek doğru cevaplardandır. Nesnel olarak sorulan soruya nesnel cevap vermek icap eder. Ayrıca kimliğimizin direk neliğimizle olmasa bile neliğimizin farkındalığıyla çok yakın ilgisi vardır. Meselelerin nasıllığı yerine nedenselliğini düşünmenin daha faydalı alacağına inanırım. İnsan nasıl var olmuştur yerine insan neden (niçin) yaratılmıştır demek daha mantıklı ve insanın kimliğini bulması açısından daha anlamlı olsa gerek.
O böcek ve o böceğe adını veren şeyi nimet diye nitelemek hata olur. Burada önemli olan bu iki kavramın hayata kattığı işlevdir. Esas olan nesneler, kavramlar değil, bu nesne ve kavramların işlevleridir. Bu işlevi fark edebilmek için verilen mekanizma nimet, aradaki fark hikmettir. Bu farkı anlayabilmek için akıl ve izana gerek vardır. Bu ise insana sunulmuş bir nimet olurken farkın boyutu hayatı kavraması açısından hikmettir. Boşaltım sistemi nimettir, yoksa boşalan değil.
Anlattığınız kadar ütopik bir hayatın yaşanılamayacağı gerçeği daha önemli değil mi? Bu tip ütopik bir hayat eşyanın tabiatına aykırı olmakla beraber hayatın anlamına da aykırıdır. Görecenin sonu var mıdır? Her şey iyidir gibi bir düz mantıkla hareket edilebilir mi? İşte itidal burada devreye girer. Siz bir çocuğun (mesela) sigara bağımlısı olması yerine şirinleri izlemesini makul görebilirsiniz. Bir başkası da şirinleri izlemesi yerine (mesela) peygamberlerin hayatını (izlemek ya da okumak yoluyla) öğrenmesini ister. Buradaki kelimelerin anlam açısından değişimlerini görmek başka bir çaba gerektirir. Bağımlısı olmak-izlemek= hayatın dışına itelemek, sanal bir alan oluşturmak. İzlemek-öğrenmek= hayatın anlamına odaklanmasını sağlamak…
Her şey her şeyi kapsıyor yaklaşımınız sizin için doğru olabilir. Ama eksik olduğu kanısındayım. Hayatı, insanı tamamen içine almıyor, sarmalamıyor. Rahmet her şeyi kapsıyor dediğimizde “her şey” tamamlanır. Allah’ın gazabında dahi rahmet vardır.
Açıkçası yorumunuzdaki her cümlenize yapılacak bir yorum olduğu kanısındayım. Anlatımınız şirince ama bir şey eksik. Hem de önemli bir şey. Merhamet eksik. Merhameti olmayan şirinlik şımarıkçadır. Merhamet katarsanız vakur hale gelir. İçerisinde endişe ve sevgi taşır. Sayın Yusuf Ateş’in yorumuyla sizin yorumunuz arasındaki fark bu.
Saygıyla.
Sevgi umarak…
Mutmain Muhalif...
Motorlu Kuşlar
Dün gece yapılan yorumları yazdırıp uzunca bir vakit üzerinde tefekkür etmeye çalışmıştım, ilave edilen yorumları da sindire sindire okumaya çalışıyorum şimdi. Ve bu kıymetli fikirlerin paylaşıldığı anlamak zeminiyle ve siz kıymetli kardeşlerimin, ağbilerimin sabırlı, emaktar çabalarıyla bizi tanıştırdığı için Rabbime şükrediyorum, size de dualarım teşekkürüm olsun. Ağlayarak okudum yorumlarınızı, ümmet, kardeşlik ve hak yolunda umudumu körüklediniz, sağolsınız. Bu vakur yorumların altına sade duygularımı belirtmek istemezdim, en azından Hülya kardeşimin yorumda talep ettiği çocuk kitaplarına dair bir alternatif ve Serhat kardeşimin yorumundan itibaren bilincimde şekillenen Cahit Zarifoğlunun Motorlu Kuşlarından bahsetmek isterdim lakin şimdilik bu kadarı geliyor elimden.
Kardeşlik ve meveddetle, müşterek olmasa dahi duayla...
Tek kişilik gizli empatik kale! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri...
Sesini yükseltme sözünü yükselt...
Merhamet ve Hak
Şeyh Sadi'nin çok güzel bir şiir'ini hatırladım:
"Keskin dişli kaplanlara acımak
zavallı koyunlara zulümdür"
Açıklaması ve ne demek istediği konusunda kitaplar dolusu yazmak gerekebilir dersem sanırım abartmış olmam.
Hak edene hak ettiğini vermek: Merhameti de, sevgiyi de, saygıyı da, acımayı da, hatta düşmanılığı da...Beşeri düzlemde adalet dediğimiz de bu olsa gerek.
İnsanın Şirinlerden kalkıp böyle bir noktada kendini bulması da ayrıca çok ilginç!
Hem toplumsal hem bireysel olarak bilinç altımızda bazı hassasiyetlerimiz var. Bunlardan birisi de hiç şüphesiz kominizm dediğimiz ideoloji. Bunun bir çok nedeni var, 60-70 li yıllarda yaşanan tatsız olaylar, gri-propaganda, emperyalist batının ( ABD diye somutlaştıralım) propagandası vs...Hayatımın hiç bir sürecinde "sol" patentli ideolojilere yakın durmadığım halde şunu açık yüreklilikle demek istiyorum: Bu toplum; kominizme, marxizme karşı olduğu kadar haksızlığa, sömürüye, şeytanın uşaklığını yapanlara, ABD destekli "karşı din" yapılanmalarına da karşı olsaydı keşke ! Oysa Marxizmin kapitalist ve sömürü ekonomisini eleştirisi çok haklı bir eleştiri. Benim için ( kendi adıma) sorunlu olanı, Marxizmin burda durmayarak "bir yaşam tarzı" empoze etmeğe kadar işi götürmesidir. Sorun Marxizm de değil sadece, sorun sanayileşmeyle birlikte egemen olan batı düşüncesinin tamamen materyalist bir temele dayanmasıdır.Bizim karşı çıkmamız gereken nokta burasıdır yoksa paranın olmadığı, ekonomik eşitliğin olduğu vs. gibi kavramlara ya da düşlere itirazımız da olmamalı. Peki müslüman olan bizler neden kominizm denince tüylerimiz diken diken oluyor da , kapitalist bir dünyayı pek göremiyoruz, liberalizm çok mu faziletli sanki ?
Hak edene hak ettiğini vermemiz gerekmiyor mu? Dini kavramları ticari marka olarak kullanıp, bankalar kuran halkın parasını toplayan, çeşitli dini yayınlar yayınlayıp milletin gözünü boyayan, hatta ve hatta kendi cemaat yapıları ile kendinlerine "uydu insanlar" devşiren sonra da o paraları batıran, ve ne yazık ki hala hiç bir şeyin farkında olmayan saf milletimi yine kazıklayanlar bence şirinlerden de , Marx'tan da daha tehlikeli. En azından onların sömürüye karşı olmak gibi haklı tarafları var.Şu an hem ülkemizi hem dünyayı hem insanlığı kirleten, insanı aşağılayan ve halihazırda yapmaya devam edenlerin yanında şirinler çok hafif kalır sanırım. Yıllar önce günlük bir gazetede bir haber okumuştum. Kıbrıslı Şeyh Nazım Üsküdar'da bir camide cuma namazı kıldırmıştı. Vaazında "sakın olaki yaşadığınız sıkıntılara, zam oldu,böyle oldu, şöyle oldu vs isyan etmeyin. İsyan Şeytani bir sıfattır" demişti. Diğer tarafta materyalist batının Comte'ı "isyan ediyorum o halde varım" diyorsa varın çelişkiyi düşünün artık.Bunların ikisi de beyin kirliliği yaratıyor hiç kuşkusuz. Ama ilki tam burda, burnumuzun dibinde. Moda olan bir deyimle tarif edersem: "Yakın tehlike". Önce burnumuzun dibindeki "şirinleri" görmemiz lazım.
Yalnış anlaşılmasın sakın, ben de 2 tane çocuk yetiştiriyorum ve her zaman bilgi kirliliğini nasıl engelleyebiliirim ya da en aza inidirebilirim diye kara kara düşünüyorum...
Allah hepimizin yardımcısı olsun.
Şirinler aşkına ?
Konunun bizi buralara kadar düşündürmesi bir çok şey anlatıyor olmalı. Benim yorum yapma sebebim şuydu sadece. Bir mantığa indirgenebilir mi acaba her şey? Mantıksal olarak kurgulananlar nelerden kaynaklanır ve nasıl sonuçlara yol açabilir. Gerçekliği anlamak için illa mantık mı gerekli? Mesela açılan konudan bağımsız olarak şöyle bir önerme söylesem. Komünizm kötüdür, komünizm olmasaydı şirinler de olmazdı. O halde şirinler de kötüdür. Şirinler kötü değilse eğer o zaman iyi değildir.>> Bunu söylemek çok basit ve statik önyargılı bir çıkış. Bütün insanlar ölümlüdür di mi, çünkü ölümlü olmaması düşünülemez, ölürüz yani. Sokrates de bir insan olduğuna göre o da ölümlüdür. Yani öleceğini merak eden bir insanın bunu bilmesi hep eski bilgilerine, önyagılarına, mantığına dayanıyor. Ama ölümden ne anladığımızı bilmediğimiz sürece bu önermenin hiçbir anlamı yoktur. Yaşarken binlerce kez insanların öldüğünü görürüz ve kendimizin de insan olduğu bilgisi bizim de öleceğimizi anlatır. Ama ölmeyen insanlar olduğu sürece ölen insanlar da olacak, yani ölmeyenlere göre ölüyoruz ve belki bunu sadece ölmeyen insan biliyor, çünkü ölümden ne anladığımızı bilmediğimiz için belki ölen insan ölmüyor aslında, devam ediyor ya da başka bir şey ama bize göre ölü. Komünizm de öyle ya da herhangi başka bir şey, komünizmi anlamadığımız zaman onun kendimize göre olan kısmını algılıyoruz ve bunu da eski bilgilerimize, deneyimlerimize, yaklaşımımıza göre yapıyoruz ve sonuç olarak bir şey hakkındaki yargımız aslında bir çok şeyi anlatıyor.
Mesela bir başbakan sadece şu sözü söyleseydi "Şirinler kötü etki bırakacaktır yeni nesile, izletmeyelim." Sorgulayan bir akıl bunun aslında bir çok şeyi anlattığını anlar. Önce şunları diyebilir, "Hadi canım sen de", "Bu bir komplodur", "Bu bir başbakanın ne hallere düştüğünü gösterir" sonra "Bu sözü başbakanın dini kaygılar üzerine söylediğini düşünebiliriz" sonra "Yaşanan geçmiş tecrübeler bu sözde etkili olmuş olamaz mı?" "Ülkemizin sosyolojik ve tarihsel dinamikleri bunu gerektirir" gitgide açılıyoruz başlangıçtan "Muhtemelen bu söz insanın doğasıyla ilgilir" ya da "Freudcu bir analizle başbakanın çocukken yaşadıkları ve bilinçaltı bize bir çok şey anlatır" ve sonra "Evrenin yapıtaşları ve insanın evrimleşme sürecinde bu sözlerin payı büyüktür" "Aslında bunu başbakan söylemedi -Peki kim söyledi, kim mi? Hiç kimse tabi ki,biz öyle algıladık, yaşam devam ediyor, kuşlar hala ötüyor, onlar başbakanın sözünü umursamıyorlar" Bakın nasıl da özgürleşiyor insan, nasıl da açılıyor düşündükçe. Entellektüel kapasitem el verseydi daha tatmin edici örnekler verirdim.işte anlamaktan kastım budur. Soyutlamaktır. Komünizmden anlamaya başladığımızda aslında bir bakmışız ki neler neler anlıyoruz. Her şeyin bilgisine gidiyoruz git gide. Yaşasın! Anlamak o kadar güzel ki.
Soyutlaya soyutlaya komünizmden eser kalmadı: Tıpkı Einstein’in gösterdiği gibi her şey enerji, ve görünen her şey enerjinin kütleye dönüşmüş hali, yani E=mc² de ışık hızına ulaşan tren artık büyümeye başlamıştır. Böylece her şey özü bir oluyor bir bakıma. Her şey her şeyi anlatıyor ve hepsi göreceli doğal olarak.Ama komünist ideolojinin kötü olduğu gerçeği bir anda her şeyin kötü olduğu gerçeğine çevirebilir. Mesela evrenimizin adı A kümesi olsun ve içinde de harbiden gerçekten kötü ve bizim bilmediğimiz, fark etmediğimiz komünist ideoloji olsun. İşte o zaman her şey kötüdür o kümede, ama öyle değil, bir bütün diyalektik bir süreç,bir dinamizm. O idelojinin kötülüğü veya iyiliği aynı kümede yer alan diğer her şeyin belirlenmişliğine bağlı, biz de tutsağız bu belirlenmişliklerin içinde.
Okuduğuma göre Lenin şöyle demiş:
Somuttan soyuta ilerleyen düşünce –doğru olması şartıyla (ve Kant da diğer tüm filozoflar gibi doğru düşünceden bahseder)– hakikatten uzaklaşmaz, bilakis ona yaklaşır. "Komünizmin kötü olduğu bilgisiyle Lenin inde kötü olduğunu düşüneceğiz ve ona GÖRE yaşayacağız. Mesela Komünizm ve türevleri hariç bir hayat yaşayağız, zihin kapalı olacak en azından. Sebebi de ya günahtır ya da boş iş, zararlı. Ama gerçekci bir şey söylemiş, ne olcak şimdi. Maddenin soyutlanması, bir doğa yasasının soyutlanması, değerin soyutlanması, vb. kısaca tüm bilimsel (doğru, ciddi, saçmalamayan) soyutlamalar doğayı çok daha derin, doğru ve tam olarak yansıtırlar. Canlı algıdan soyut düşünceye ve buradan pratiğe: hakikati bilmeye, nesnel gerçekliği bilmeye giden diyalektik yol işte budur. Ama komünizmin kötü olduğu bilgisiyle Şirinleri de mahkum etmek işin en kolayı ve buna göre yaşamak yaşamak değildir bir bakıma sadece insan olduğumuz bilgisi yaşatır. İnsan olmaklığımız bilgisi(neylik) olmasa nerden bileceğiz ki, Müslüman olmaklığımz bilgisi olmasa nerden bileceğiz ki(neylik) Müslüman olduğumuzu önemli olan hayatın diyalektiğine katılmak, nefes almak ve nefes verir gibi.Ki bu hayatın kendisi belki Allahın kendisidir bunu söyleyen İslam düşünürleri de var. Müslümanım demekle her şey bitmiyor ki, o bir neylik bilgisi ama yetmez. Ona ulaşılmıssa ne mutlu. Neden İslamın beş şartı var? Ya da neden oruç tutulur, namaz kılınır. Din kurallara göre yaşanıyor hep, ama kimse ulaşıp deneyimlemiştir kendisini. Din bu uyulması gerekir anlayışı hep dayatılıyor dışardan. Belki sana göre uygun olanı başka türlü bir din anlayışı. Akla, yaşama uygun gelmiyorsa, hiç yapmana gerek yok. Sırf dini kural, dinimi iyi yaşamam gerekir sevaplara-günahlara çok dikkat etmeliyim, dine uymayan bir ideolojiye karşı gelirim elbet de denilebilir. Saygı duyarım tabi ki. Ama insan kim olduğuna kendisi ulaşır. Kimse kimseyi değiştirmeye kalkmamalı, bilemeyiz ilerisini. Herkes kendisinden ibaret bir bakıma, kendisiyle sorunu olanın başkasıyla da sorunu oluyor, yoksa neden kafa takılsın ki bir insanın mesela namaz kılmadığına. Sen kılarsın, o kılmaz bu kadar basit. İnsan kim olduğuna kendisi ulaşır. Kimse kimseyi değiştirmeye kalkmamalı, bilemeyiz ilerisini. Senin kötün başkası için iyi olabilir. Sırf bana göre kötü diye başkaları da bu bana göre kötü olanı görmesin denilmemeli bence. İnsan kim olduğuna daha rahat ulaşır böyle bir ortamda. Bazen şair olur, bazen ressam, bazen büyük lider, peygamber ama kendisi ulaşır kim olduğuna ve kendisini de bilir böylece.
"Bazen hoşunuza gitmeyen birşey hakkınızda iyi olabilir, buna karşılık hoşunuza giden birşeyde hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz bilemezsiniz." (Bakara Sûresi, 2/216)
Bu sözün ne olduğunu ezbere bilmek hiç önemli değildir, yani insanın kendisini ezberlemiş gibi bildiğini sanması gibi. İnsanlara bişi anlatılmak isteniyor ve Allah bilir deniyor. Ahmet, Fatma bilebilir ama Allahın bilmesi çok garip çünkü bilmek için insan olmak gerekir ve bilgiye de ihtiyaç duyulur. Ama Allah bilir derken bizim bilmekten anladığımızdan başka bişi anlatılmak istenmiş mutlaka ama dile döküldüğü için bilmek kelimesi kullanmak gerekir, en uygun kelime olarak. Yani bizim neyin ne olduğu ile ilgili bildiklerimiz sadece bize ait, bunu başklarına telkin etmenin ne anlamı olabilir ki. Ama Yusuf Ateş bey toplumsal olarak baktığı için olaya çoğunluğun iyiliğini düşünmüş sanırım. Zaten tv ye bağlamış olayı. Evet Tivi zararlıdır, toplumsal yaşama da etkisi olmuyor değil. Birbirimizi daha iyi anlarsak daha iyi sonuçlar elde ederiz. Yani siz başka bişi, başka bir duyarlılığın ölçüsünde düşündünüz, yazdınız. Hiç karşı tarafı anlamadan direkt kendi bildiklerimizin etkisinde olunca da sorunlar çıkabilir. Birbirimizi yeterince anlamayınca zaten konu dağılıyor, herkes olaya başka bir taraftan bakabiliyor. Sonra senin dediğin değil, ben haklıyım, öyle olmaz böyle olur diye başlayan konuşmalar gelişiyor işte. Ama herkesin her şeye verilecek cevabı var her zaman, olur hep... Ama Anlamak o kadar güzel ki..
Matrix filminden :
Çocuk: Kaşığı eğmeye çalışma. Bu olanaksızdır. Bunun yerine sadece gerçeği anlamaya çalış.
Neo: Ne gerçeği?
Çocuk: Kaşığın olmadığı gerçeği.
Neo: Kaşık yok mu ?
Çocuk: O zaman eğilenin kaşık olmadığını anlayacaksın. Eğilen yalnızca sensin.
Sevgiyle kalalım..
Anlamamakta ısrar ediyorsun...
Vallahi inanamıyorum. Anlamadığın ve anlamak istemediğin nokta, bu bildiğini düşündüğün ve bize söylediğin meseleleri dünyada sanki bir tek sen düşünüyormuş gibi bir hayal alemi içerisindesin. Hani genç bir kardeşimizdir, akacağı bir yatak arıyordur diye düşünüyordum...
Adam yerine koyduk; ama eşşek bile değilmişsin.
Hayatın ta Kendisi: Çizgi
Hayatın ta Kendisi: Çizgi Filmler
Bir vesile ile bir araya gelmiş insanlar topluluğu arasında, İslami açıdan diğerlerinden biraz daha bilgili olan kişilerden biri, yakınındaki kız çocuğuna soruyor:
_Yavrum, Allah kaç söyler misin?
Çocuk düşünüyor ve yanıt veriyor:
_Gök tanrııı, yer tanrısıııı, ateş tanrııı...
Bu cevabı veren çocuğun ailesi islami konularda yol yordam bilmeyen kişiler olmamalarına rağmen gelen yanıttır budur.
Yoldaki işaretler, aslında hayatın kullanma kılavuzudur.
Pek çoğunun, "paranoyaklık" olarak nitelendireceği o kadar çok uyarıcı var ki çevrede.
Özellikle de gelişmekte-yetişmekte olan genç nüfus için.
Ama bunlar gerçektir ve kulak verilmesi gerekmektedir.
Okul öncesi çağına gelmiş çocuğunuz öpüşmeyi biliyor mu?
"Bilmiyor" diyen ebeveynleri önce takdir, sonra tebrik ediyorum.
Anlamamayı da anlayabilir miyiz?
Anlamamayı da anlayabilirmiyiz? Aslında gizlice hakikaten anlamak istememem mi gizlice anlamaya sevk ediyor beni. Anlamak istemediğim için bazı şeyleri anlamış varsayarak anlama sürecini durdurup kendimi tatmin olmuş ve sakin hissediyor muyum yoksa. Anlamak için mi anlanır her şey? Anladıktan sonra ne yapacağız? Mesela bir kişi hayatın anlamını bulsa ya da keşfetse, ondan sonraki hayat çok sıkıcı olurdu. Hayatın anlamı bulunmuş artık, senin anlamını aramaya gerek yok bu yüzden. Amerikayı bir daha mı keşfedecen... Ne kadar gai bir paradoks. Düşünüyorsun bir cevaplar bulmak için, ama cevabın olursa düşünmiceksin ki artık. O zaman neden cevaplar arıyorsun nasıl olsa cevaplar değişiyor hiç düşünme daha iyi. Sonsuza kadar cevap mı bulucan? Cevap bulduktan sonra düşünmeye gerek kalmıcak mı? Dünyayı bir öküz taşıyor, tamam benim için sorun değil. Yıllar sonra dünya gübeç sisteminin bir parçasıdır. Heyy hani öküz taşıyordu? Evet ama şimdiki cevap bu. Cevaplarımız olmasa keşke hiç, anlık bir çicek gibi açabilsek her an.
Adam yerine koyulduk önce şimdi eşşek yerine bile koyulmuyoruz. Ne yerine konulduğumu bilmekten ne yerine konulduğumu bilmemek benim için daha iyi. Evet dünya da tek ben düşünürüm, insanların benim gibi düşündüğü bile benim düşüncemdir, başkalarının benden farklı düşünmemesi bile benim düşüncemdir, herkesten farklı, tek, biricik düşünüyor olmam bile düşüncemdir. Dünyada tek ben düşünüyorum da ondan düşünüyorum, gibisi yok yani. Sadece yalnız biricik ben düşünüyorum. Herkesin de farklı düşünebileceğini ya da düşünemyeciğini, benim fikrimin orijinal olduğunu ya da olmadığını düşünüyorum ama düşünüyorum. Bu paradoksa takılmak istemem.Başkaları düşünüyor, çünkü ben düşündüğüm için. Hiç düşünmesem bu sefer düşünmediğimi düşünüyor olacam.
Komikizm...
Komünizmin elle tutulur bir yanının olmadığını düşünüyordum. Ama bu kadar pespaye olacağı hiç aklıma gelmezdi. Bakın bir şey daha öğrendim. Hem de şirinlerden. Şirinler iyi ve yararlı. Komünizm denilen şey olsa olsa komikizm olur. Keşke mesele “şirinler” ya da “komünizm” olsa da sığ sığ düşünsek.
1920'lerde komünizmi ateşli ateşli savunan bir gence Mehmet Akif şöyle diyor:
- Komünizmin başarılı olmasına imkan yok. Çünkü her şeyden evvel fıtrata aykırı.
Libarel komünizmi benimseyen Çin son kaleydi. Komünizm bağlamında o da çöktü.
Meselem komünizm değil. iyi yanı kötü yanı diye ayırt etmem. İşin en temelinde Allah var mı? Yoksa konuşmaya değmez. Eğer var ise, hemen atlamayıp, esaslı şekilde bir daha "düşünürüz"
Bir meselenin her şeyden evvel kendi içerisinde tutarlılık taşıması gerekir. Eğer buna inanıyorsam her yerde, her şeye, her şeyi söyle(ye)mem. Bu durumun benim için bir sakıncası yoksa her şeyi ama her şeyi söyleyebilirim.
Görece, anlam bakımından ne kadar ilginç bir kelime. Görece göreceli midir? Bunu göreceye sormuş muyuzdur? Yani görecenin dili olsa ve görecenin göreceli olup olmadığını sorsak, acaba ne der? Tamam tamam ben polemik yapmayacağım.
Ya iyi… İyi göreceli midir? Kıstas, ölçü, mizan nedir? Neye, kime göre iyi? Göreceye (zatına değil, dillendirenlere) göreyse eğer, şu an dünyada yedi milyara yakın iyi var. (kötü yok mu?/gideni geleni de hesap etsek görecenin ucunu göreceyemeyiz) Peki, bu iyiler kendi aralarında çelişirse. Kimine iyi gelen kimine daha iyi gelebilir olabilir. (el-cevap: kötü yok) Hümanizmi de geçtim, sıradaki…
Ama nokta şu mudur? Hiçbir şey kötü değildir. Mesela Musa Aleyhisselam mı iyidir, firavun mu? Birçoğunuz Musa Aleyhisselam mı dediniz? (Ya görece) Çünkü Musa Aleyhisselam’nın kıymetini firavun ortaya çıkarıyor. (mu dediniz) Hımmm, buradaki “iyi”, “firavundur” mu anlamalıyız? Yoksa içinde saklı olan “öz” mü dikkate şayandır? Değilse anlatmaya gerek olmadığının görecesi içindeyim.
Bir de insan olmak göreceliyse yandığımız andır. İşkembey-i kübradan insanız. Ne dediğimizi bilmiyoruz bari “hayır” ve “şer” kavramlarını anlamlarıyla kavramaya çalışıp, Allah’ın ne dediğini bilme gayreti içerisinde olalım. “hamd” kelimesinin anlamını “şükür” kelimesiyle açıklayamayız la (hamd kelimesini anlam derinliği açısından şükür kelimesi karşılamaz) kalmıyoruz. “teşekkür” kelimesine müracaat ediyoruz. “Hayır” ve “şer” kavramlarını da hoşumuza giden, hoşumuza gitmeyen olarak tashih mi ediyoruz ne? Biz kimiz ki? Böyle bir lüksümüz mü var?
İnsanda ahlak ve vicdan denilen bir terazi hali, bir filtreleme mekanizması vardır. Bir “şey”i ahlak ve vicdan terazisinden geçirebiliyorsam ve insanlık bağlamında “faydalı” olacağını düşünüp buna inanıyorsam; o iyidir. Ama soyutlaya soyutlaya ahlak ve vicdanı da ortadan kaldırıyorsam insanlığımı yeniden gözden geçirmem gerekir. Mesela Filistin’de henüz bir yaşına girmemiş bir bebeğe sıkılan kurşun, atılan bomba. Anne ve babasının gözü önünde kanlar içince cansız yatan bir bebek. Terör devleti israile yani israili destekleyen (arada tek tük desteklemeyen çıkıyor) bir yahudiye sorsan “iyi bir şey” der buna. Filistinliye sormuyorum. Nasılsa iyi. Bağdat’ta camide ibadet halindeyken katledilen insanların durumu da iyidir. Hatta ölü taklidi yapan yaralı bir “insan”ı ölümden kurtulmak istiyor diye kurşun yağdırmakta iyidir. Ya Felluce’de çocukları ve kocasının gözleri önünde defalarca tecavüze uğrayan bir Iraklı kadının durumu. İşgal kuvvetlerine sorsan iyi bir şeydir bu. O kadar uzağa gitmeyip ülkeme baksam. Mesela -hangi suçu işlemişse (gerçi göreceye göre suç ta olmamalı, ben hırsızım ve hırsızlığı iyi bir şey olarak görüyorum) - çiçek tutmay(l)a incinecek bileklere takılan kelepçeli zulüm de iyidir. Çünkü yapanlar bunun iyi bir şey olduğunda hemfikirler.
Öyleyse dünyanın birçok yerinde yaşanan bu ve buna benzeyen benzemeyen olayların tamamı iyidir. Zira göreceye bakarsak bu böyledir. Filistinliye, Iraklıya kötü diye bir şey kötü olabilir mi? Kötülüğü, sevabı, haramı, günahı öyle soyutladık ki ortada ne sen kaldın ne ben. Anlam bu olsa gerek…
Entelektüeliteymiş. Yemişim entelektüeliteyi. İnsan(lığ)ın, yüreğinde zerre kadar iman ve vicdan yoksa uzayı dolduracak kadar entelektüeliten olsa neye yarar? Ne düşünür ne söyleyebilirsin? Ot bile yan yana büyürken birbiriyle etkileşim içindedir. Hiç biri olmasa rüzgârla, o da olmasa güneşle etkileşim içine girer. O da mı yok. Hava var. Havayı da soyutla, zaman var. İnsandan bunun aksi beklenilebilir mi? Elbette kendi gibi algılayan, düşünen diğerlerine de ulaşacaktır. Şu, şu olabilir diyecektir. Bundan daha normal ne olabilir ki? Soyutlamaktan maksat (hayatı, hayatı yaşanılır kılan değer ve anlamlarını) öğütmek (yontmak) olmamalı, öğüt almak olmalı. Burada yontulacak bir şey varsa Allah’ın hikmet deryasında hisse yontabilmektir. Tabi bunun için iman, ahlak vicdan ve bilahare izan gerekir!!!
Ve madem her şey göreceli, en basitinden ne diye yazışıyoruz bütün bunları? Bunun böyle olduğunu düşünüyorsam herkesin görecesini görmemem dahi gerekir. Yorumun başında dediğim gibi. Her şey kendi içerisinde bir tutarlık taşımalıdır. Taşımıyor mu?
“Utanmıyorsan istediğini yapabilirsin” buyuruyor Efendimiz Aleyhisselam.
Muhabbetle.
Mutmain Muhalif...