BR HAREKETİ

Kategoriler:

Eşim ve ben, hayatın koşturmalarından, okumalardan ve fikir teatilerinden yorgun düştüğümüz zamanlarda zihnimizi ve vücudumuzu dinlendirmek için sinema filmi izlemeyi adet edindik. Bunun için de mümkün olduğunca nitelikli filmleri izleyerek, duygu ve düşünce dünyamızı daha da zenginleştirmeye gayret ediyoruz; fakat sinema tarihini ve yönetmenleri pek iyi bilmediğimiz için kimi zaman çok niteliksiz filmler izlediğimiz de oluyor. Japon yapımı Battle Royale’ı izlemeye başladığımızda da, gerek Japonların dilinin sertliği gerekse oyuncuların abartılı hareketleri, Battle Royale’ın da niteliksiz bir film olduğunu düşündürmedi değil; fakat sabredip filmi izlemeye devam ettik.

Sinema filminin konusu kısaca şöyle:

Yeni bin yılın gelmesiyle birlikte, Japonya’da ulus çöküyor ve işsizliğin % 15’e varmasıyla, 10 milyon kişi işsiz kalıyor. 800.000 öğrenci okulu boykot ediyor ve ardından gençler arasında suç oranı hızla artıyor. Yetişkinler gençlere karşı olan güvenlerini kaybediyorlar ve gençlere duyulan korku sonunda Milenyum Eğitimsel Reform Hareketi’ne (BR Hareketi) yol açıyor. Bu kapsamda yılda bir kere bütün ülkedeki lise dengi okullardan bir sınıf seçiliyor ve öğrenciler oyunu oynayacakları ıssız adaya askeri kortejler eşliğinde ulaştırılıyor.

Liseye kadar sosyal ve sayısal bilimlerin öğrenimini sürerken aynı zamanda da sanat ve beden eğitimi alan öğrenciler, öğrenmedikleri fakat doğalarında olan bilgiyi, öldürme bilgisini kullanarak oyunun içine zorla atılıyorlar. 3 gün süren bu oyunun kuralı, üç gün içinde her öğrencinin birbirini öldürmesi. Kendilerine verilen çantaların içinde farklı tesirlerdeki silah ve erzakları kullanarak yaşama mücadelesi veren öğrenciler bu şartlar altında birbirlerini öldürmeye başlıyorlar. 3. günün sonunda hayatta kalan son öğrenci oyunu kazanmış oluyor. Öğrenciler oyunu oynamak istemezlerse ya da herhangi bir hileye başvururlarsa her oyuncunun boynuna geçirilmiş olan ve içinde oyuncunun konuşmalarını ve bulunduğu yeri merkez birime ulaştıran bir donanıma sahip olan tasmaya, merkez birimi tarafından sinyal gönderiyor ve tasma patlatılıyor. Böylelikle oyuncu ölüyor.

Oyunun kuralları bu kadarla da kalmıyor. Her altı saatte bir, ada genelinde duyurular yaparak oyuncuların diğer oyunculardan saklanmasını engellemek için “Tehlikeli Bölgeler” duyuruluyor ve herkesin ada içinde hareketli olması sağlanıyor. Şayet oyuncular birbirlerini öldürmemekte direniyorlarsa bu bölgelerin sayısı artırılıyor. Oyuncu tehlikeli bölgeden çıkmamakta ısrar ederse ya da çıkarken fazlaca oyalanırsa tasma yine patlatılıyor. Tabi bu arada ulusça takip edilen bu oyun oyuncuların ebeveynlerinin izinleriyle oynanıyor.

Dedik ya, bu yalnızca bir oyun. Oyunun içinde ölüm olması, hissiyatı olan insanlar için elbette vahim görünüyor ve aklımızda cirit atan önyargılar filmi izlemememiz için elinden geleni ardına koymuyor. Tüm bunlara rağmen eşim ve ben yine de dişimizi sıkarak filmin bize katacaklarının, düşündüreceklerinin ve hissettireceklerinin peşine düştük ve filmi izlemekte ısrar ettik.

Filmin devamı malum. Lise formaları giymiş 16 - 17 yaşında çocuklar ellerindeki envai çeşit silahlarla birbirlerini katlediyor. Öldürdükleri arkadaşlarının silahlarını alan çocuklar hayatta kalabilmek için bir şansa daha sahip olduklarını düşünüyor. Aşk, sevgi, dostluk, güven hepsi ama hepsi bitiyor. 38 kişiden oluşan sınıf bir bir yok oluyor. O gencecik çocukların birbirlerini öldürmelerini izlemek hakikaten feci bir duygu. İzlerken kahroluyoruz. Böyle bir filmin çekilmesinin nedenini düşünmeden edemiyor ve zaten her an bölünen toplumların, milletlerin, ulusların, ümmetlerin ve hatta kitlelerin önüne çıkan bu tablo karşısında nasıl bölünüleceğini daha da öğreten bu filme sessizce kahroluyoruz.

Daha geçen gün bir dostum ayak üstü sohbetlerimizden birinde “Anlamın da anlamı olmalı, öyle değil mi?” demişti. Öyle ya, her şey bir de kendinde can bulmalı ki formunu tam olarak doldursun ve şu alemde can bulan her varlık gibi canını doyasıya yaşasın; fakat anlamın esası, tek kaynağı olan okumayı bırakan insanoğlu, bilgiye varmak için alternatif yollar arıyor. Kavramları daha bir oyup içini boşalttıktan sonra hafızamızdan silmek için uğraşan zümre, gün geçtikçe daha da gürbüzleştirdiği sinema filmleri, sosyete dünyası, gösteriş ve haz malzemelerini bizleri daha fazla yaralayabilmek için kullanırken edindikleri zengin olamayan sebepsiz ve amaçsız zenginliklerini an be an artırıyorlar. Bizse buna yalnızca seyirci kalıyoruz. Belki bir çoğumuz doğruyu görüyoruz, biliyoruz; fakat ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz.

Biz, ne zaman ki ayağımız ağrır, o zaman yürümenin ne denli önemli olduğunu biliriz. Ne zaman ki gözlerimiz bozulur, görmenin ne denli önemli olduğunu biliriz. Yıllar yılı temizlenmeyen kulak bir gün tıkanır ve duymaz olur, o zaman anlarız ki kulak ve kulak temizliği çok önemliymiş; ancak sancı veren tedaviden sonra kulağımıza şefkatle yaklaşırız, ta ki yaşadığımız sancıyı unutana kadar. İnsanız biz. Böyle bir şeyiz işte...

Aklımızı karıştıran daha nicesiyle filmi izlemeye devam ediyorduz. Eşim ve ben ara sıra birbirimize yönelttiğimiz sorularla filmin nereye varmak isteyeceğini öngörmeye çalışıyor, aklımıza yatan bir şeyler çıkaramayınca da bizim bu filmi izlemekle nereye varmak istediğimizi soruşturuyorduk. Zira nihayetinde gözümüzün önünde gerçek olan mesele şuydu ki bu filmin kitabı olsaydı okumazdık. İyi de, okuyarak anlamak istemediğimizi, izleyerek anlamaya çalışmak iki yüzlülük olmuyor muydu? Karar vermek için erken olacağını düşünüp filmi izlemeye devam ettik. Bu arada öğrenciler birbirlerini gerilla eğitimi görmüş askerler gibi katletmeye devam ediyorlardı. Hatta meselenin ciddiyetini iyice anladıktan sonra öğrenciler birbirlerine olan afaki öfkelerini bileyerek nefretlerini gürbüzleştiriyorlar ve birbirlerini öldürmelerinin nedenlerini içinde bulundukları duruma değil geçmişte yaşadıkları sorunlara bağlıyorlardı. Portre her karede artan ıstırapla aklımızı ve yüreğimizi dağlıyordu.

Filmin sonlarına doğru nadide eşimin önerisiyle filmi sembolik olarak düşünmeye ve bize vermek istediğine bu yolla ulaşmaya çalıştık. Öğrencileri birer birey olarak değil de ülkeler olarak düşünsek?

Gözlerimiz ışıldadı ve düşüncelerimiz, gözlerimizin önünde daha yeni ve etkili bir film oynatmaya başladı. Acaba şöyle bir kurgu yapabilir miydik?

Bir sınıf dolusu öğrenci. Bunların hepsi birbirini tanıyor ve buna rağmen içinde bulundukları koşulları öne sürerek önüne geçeni öldürmek için uğraşıyor. Bu öğrenciler öğrenci değil de ülkeler olsa? Dünya, sınıf; öğrenciler de birbirlerini öldürmeyi düşünen ülkeler olsa? Taşlar nihayet yerlerine oturmaya ve bize adil olanı düşündürmeye başlamıştı.

Dünyadaki herkese teker teker savaş karşıtı olup olmadığını sorsanız, % 99’u savaşa karşı olduğunu söyler; fakat buna rağmen akan kanın, açlığın, sefaletin haddi belirsiz. Örneğin komşu ülke Irak’ı düşünelim. Amerika’nın işgalinde her gün daha da deşilen yarası ülkeyi felç etmiş durumda. Bilinen ve bilinmeyen senaryolar, ülkenin üzerinde oynanan nice oyunlar ayyukta. Yalnız şurası var ki onlar da müslüman, biz de. Müslüman, müslümanın ölmesine izin vermemeli, öyle değil mi? Buna rağmen izlediğimiz katliam manzaralarına karşı kılımızı kıpırdatmadan devam ediyoruz. Bir kap yemeği bile onlardan esirgiyoruz. Bu yaşadığımız dünya içinde belki de küçücük bir örnek...

Yanlışları biliyoruz, aynı doğruları bildiğimiz gibi; fakat hayatımızı yine de yanlış üzerinde yürütmeye devam ediyoruz. Mazeretimiz nefis, kimlik, tembellik, düşüncesizlik...

Daha fazla düşünmeden filme tekrar dönelim ve kurguyu aklımıza getirelim. Bir sınıf dolusu öğrenci birbirini öldürmeye zorlanıyor. Bu “oyun” devlet tarafından organize ediliyor ve ebeveynlerin izni var. Oyundaki amaç oyuncuların birbirini öldürmesi. Sağ kalan son kişi oyunu kazanmış olacak.

Gözlerimizi tekrar kendimize çevirelim ve filmi izliyor muyuz, yaşıyor muyuz karar verelim? Kaybettiğimiz değerleri ve yitirdiğimiz hisleri bir bir hatırlayalım, sonra da artık doğru yolda yürümeye çalışalım.

Bu kadar doğru olan bir doğruyu kimse anlamaz. Zira bu kadar doğru olan bir doğruyu kimseye anlatamazsınız. Henüz düşünmeyi dahi bilmeyen birine yanlışın bir ayıp değil düzeltilmesi ve her anı bir hazineymişçesine yaşanması gereken değer olduğunu anlatmak ne denli zordur bilir misiniz? “Ben yanlış yaptım. Lütfen bana doğrusunu gösterin.” diyen birini hiç görmediğimiz gibi, her anında doğru olduğunu düşünen, fakat ne denli yanlış içinde olduğunu bile bile yaşayan zamane insanının durumuna düşmek için çırpınmamızın ne alemi var? Hepsi bir yana, şunu biliyoruz. Birbirimizi bu denli yıpratmaya, kanatmaya ve öldürmeye devam edersek yaşayan birisi muhakkak kalacak. Peki o kişi bu yalnızlık içinde nasıl yaşayacak? Peki bu kişi nasıl insan olacak?

Kapatın televizyonları. Kapatın saçma sapan dergileri, sistemin yardakçısı gazeteleri. Katliam yaratan bilgisayar oyunlarını kapatın. Sizi sizden alan lükslerinizi cildinizden kazıyın ve bir kere olsun, bir an olsun doğruyu görmeyi bırakıp yaşayın. Bu ne imkansız ne de çok zor. Yalnızca bir tercih meselesi. Bu tercihin sonunda kavuşacaklarınız mı? Aşk, sevgi, dostluk, arkadaşlık... Bu kavramlar neye mi işaret ediyor? Şu an unuttuğunuz, varlığını değil yokluğunu ispatlayıp vicdanınıza kendinizce su serptiğiniz bu kavramlar sizi yaşatan kavramlara işaret ediyor. Bu kavramlar sizin de bildiğiniz gibi doğru kavramlar, şefkatli ve samimi kavramlar. Size nefes aldıran nihai doğrular.

Bunları düşünüp de coşmamanın imkânı yok; fakat şu zamanda bu yazıyı okuyan bin kişinin birinden dahi bu özveriyi göstereceğini düşünmek saflık olsa gerek. Çünkü yaşamımızı devam ettirebilmek için kullandığımız zırhlar düşünceden de histen de güçlü; ama yine de bir ışık yaktık. Birisi bu ışığı elbette görecek ve bir anını aynı aşk doğrultusunda düzeltecek ve hatta bizim de elimizden tutup bizi de bulunduğumuz yerden yukarılara taşıyacak. Dedik ya, biz bir ışık yaktık; ama bu ışık karanlıkta yol alan bir başkasının görmesi için değil, karanlıkta olan herkes için. Bu ışığın hükmünün geçmediği tek yer, stadyum ışıkları tarafından aydınlandığını düşünen zevatın dünyasıdır. Herkesin bir şey bildiği ve herkesin bildiklerini birbirine söylemeyi bırakıp dayattığı zamanımızda, masum bir doğruyu bile meslek edinilmiş bir mazlumluğa çevirmeyi bilerek iktisadi oyunlarla yaşamaya çalışan insanların kalemleri etrafında gelişmeye çalışan düşünce dünyasını kapatmak kolay değil.

O halde düşünmeye ara vermeli ve durmalıyız. Duralım ki görebilelim, anlayalım. Anlayalım ki insan olalım.

Samimiyetle

Not: Düşüncelerimin her evresini geliştirmek için elinden gelen tüm gayreti gösteren eşim hanımefendiye sonsuz şükranlarımla...

Çok kısa olarak...

Selamlar,

Battle Royal'ı henüz izlemedim.Yazınızı okuduktan sonra izlemeyi düşünüyorum...Yazdıklarınıza Nazım Hikmet'ten kısa bir iki dize eklemek istedim:

yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
Nazım Hikmet RAN

Roman Konusu olarak

BR ve BR 2 serisinin farklı beyinlerdeki etkilerini görmek beni duygulandırıyor.İki yaz evvel Battle Royal filmini ikinci kez izledikten sonra bir roman yazmaya karar verdim.Adını 'Yürüyen Devlet' koyduğum bu romanda,Türkiye'nin farklı bölgelerinden gelen bir otobüs dolusu erkek ve kadının hayatlarını otobüsün gözünden irdelemeye çalıştım.

Sonuna doğru bir terör saldırısı gerçekleşmek üzereyken seyir halinde bulunan otobür kaza yapıyordu.Hatta ben romana son noktayı koyduktan bir süre sonra aşağı yukarı aynı fikirden hareketle Tramvay adında bir Türk filmi çekildi.

Battle Royal bence Japonya gibi endüstriyel gelişimini tamamlamaya yakın ülkelerin bile gençliğe yönelik istihdam sorununu çözme konusunda sıkıntılar yaşadığını vurguluyor.Dikkat edilirse filmde şu mealde bir replik geçmekte:'Çinde 800.000 çocuk için hiç bir gelecek imkanı yok'.Duygusuz bir bakış açısıyla Battle Royal filminin ileriye yönelik bir nüfuz planlama önerisi olduğunu söyleyebiliriz.

Evet, itiraf ediyorum, çok duygusuz oldu bu.