ADAM EŞEĞE TERS BİNER Mİ?

Kategoriler:

ADAM EŞEĞE TERS BİNER Mİ?
Sümbüller perîşan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı

Veya “Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle / Ve cemiyet, cemiyet, yok eden gurûhiyle…”
Değişi-yorum… Kendi dengemi feda edip topluma uymayı / rol yapmayı denemeyi düşünüyorum. Yenilgiyi kabul ediyorum.
Son düşünceler kuruntudan başka bir şey olmasa bile “bir denemeli” diyorum.
İbn Hazm’in dediği gibi, “O’na olan aşkımın bir belirtisinin de kardeşini sevmek olduğunu” biliyor, işte bunun için saf ve ilâhî bir sevginin arka planında art niyet arayanlara; evet, SİZE söylüyorum:
Ey toplum! Sana mağlubum. Tek Önder’in ardı sıra yürüyemiyorum. Onun gücünü şirk toplumu tüketememişti, o kendisini taşlayanlara bile kırılmadı. Ayakları kan-revan olsa da tek karşılığı onlar için hidayet duası oldu. Ya Rab! İçinde yaşadığım toplumda ihtiyacı olanlar için; hepimiz için hidayet ve ıslahat diliyorum. Duam, şekilden muhtevaya, dilden kalbe, taklitten tahkik ve yakîne yönelme adına. “Madem anlamadınız, anlamaya niyetiniz de yok, Allah kahretsin” diyemiyorum. Hicret mi?! Nereye? Medine’miz nerde? Hicret, Medine sitesi gibi bir yürek devleti kurabilir mi bizde? Boşluğumuza, zihnî-entelektüel uçurumumuza, bu kısır döngüye bir karşı güç olarak ve ailemizi merkeze alarak bir yürek devleti kurabilir miyiz, sevgi ve kardeşlik temeli üzerine?
Hicret… Gökten zembille inmiş misali; hiçbir kişisel gayreti ve dahli gerektirmeyen, iradeyle / kendimizle savaşarak (nefsî cihad ile) ve dualarla oluşup gelişmeyen “döl-bel” kardeşliğinden, yıllar alan zorlu çabalarla ve iradî-nefsî mücadeleyle yoğrulan, dualarla bezenip her daim verme ve paylaşma mutluluğunun yaşandığı, güler yüzle bir gönül almanın hiçbir çıkar mutluluğuna değişilmeyeceği kardeşlik anlayışına hicret… Kardeş edindiğine “En büyük Sevgili adına seni seviyorum” diyebilme sünnetine. Yoksa bu ahval ve şerait altında nereden nereye? Kardeşlik ruhundan ve böylelikle Allah sevgisine liyakat ümidinden, toplumun heva ve keyfîliğine mi? Fitnenin caydırıcılığına mı? Kınanmama ve dedikoduya maruz kalmama emniyetine mi? Hicret (!) Hicret’in anlamı bu mu olmalıydı?

Bütünüyle inanmayan bir toplumda değildik elbette. Bunu akîdevî ve fıkhî olarak tanımlamaya girişecek değilim. Ancak gerçeği bir yığın önyargı, sûizan ve dedikodular manzumesi adına örten bir topluma karşı gereğince güçlü olamadık. Sevgimiz, “somut kardeşliğimiz” o yok edici toplumun yok edilen ruhuna yenilme noktasına geldi.
Toplumun genel kriterlerine göre “beyni zonk zonk sızlayan” bir “hasta ruh”un söyleyebileceği daha ne olabilir? Artık yalnızca Vedûd’un sevgi ve hoşnutluğuna erişebilme yolunda attığımız tatlı adımların hatırasıyla avunabilirim.
Uzak sayılabilecek bir yola çıkacak olmam (o günlerdeki hastalık şartları dikkate alınırsa) bile beni engelleyemezdi. Zira bana açılması, beni dinleyici ve tartışmacı olarak benimseyip o özel yerimi tescil etmesi, benim için vazgeçilmez şifa kaynağı idi. Günay Rodoplu’nun yaptığı gibi resimler çalıştık yağlıboya ile. Onun bir Günay olduğunu her zaman söylerdim. O da beni Ömer Sedes gibi benimsedi. Ama toplum beni, Şafak Özden sanacakmış, Şiran veya Selahattin gibi görecekmiş, hangimizin umurundaydı?*
…..
Hepsi bir bütünün parçaları: Ayrı değil, bir bütünüz. Kardeşliğimizin samimiyet boyutu o ölçüde evrenselleşti ki, artık bu aşamada aşamayacağımız hiçbir engel yok. Hastaneden gelirken, ümitsizliğimiz kırmak üzere bana gösterdiği yazının başlığı gibi: “Sevgi her engeli aşar” tabii ki mahremiyet bu denli gerek yok, “birimizin engelini yekdiğerimizin bilmesi bazen zorunlu oluyor” tarzı yaklaşımlarım, bu bilgilendirmede edep sınırını aşan ifade kalıplarının kullanılmasını asla kabullenmediğim biçiminde algılanmalı.
Değişebilecek miyim, bilmem ama değişen bir şey olduğu kesin: Yazının, başından sonuna ne büyük bir değişime uğradığı ortada. Ümitsizliğimi, onsuzluğa kendimi zorlamayı deneyeceğimi, yeniden başa dönüp, kardeşlik bağımızı koparma çabasına gireceğimi (bunun benim için şifadan ümidinden yıkıma dönüşeceğini bilsem de) üzerimize oluşturulan batıl baskılara tahammülü elden bıraktığımı, tedavi ve terapilerden vazgeçtiğimi anlatırken… Evet, onu bırakacaktım. Çünkü birden ona olan bağımlılığımın dengeye dönüşmesi mümkün olamayacaktı. Çünkü benden ona bağımlı olmamam isteniyordu. Bunu şu anda benden tek beklemeyen; böyle birdenbire değişmiş görünmemin doğru olmayacağını söyleyense eşimdi. Canım’ın parçası.
O geldi. Geldiğinde üzgün bir halde görünüyordum sanırım. Onun gelişinde hep istem dışı bir sevincin dışavurumu okunurken bende… Gelişinin beni mutlu ediyor görünmemesi gerektiğini kendime telkin ediyordum Çok zorlandım. Kendime rol yapıyordum. Öyle ya, topluma rol yapacaktım, bunu önce kendi kendime oynamalıydım. Ama olmadı, olamazdı…
Becerebilseydim n’olurdu? Onca sevgi emeğini yalnız ben mi vermiştim. Az seçilen bu yolda** yalnız mı yürümüştüm? Beraber yürümemiş miydik biz bu yollarda? Birdenbire bende oluşacak bu resmiyet onu ve ailemi yıkmayacak mıydı? Toplumun en küçük birimini topluma kurban mı edecektik? Kardeşlik aşkım değil miydi, aile bağımızı güçlendiren?
Yarın o olmadığında ne yapacaktım? Bu soru hiç önemli değildi. Şu an önemliydi. Şu an yapacağım bir yanlış beni telafisi imkânsız bir yıkıma sürükleyecekti. Şu an ayrılmamız için bir sebep yoktu. Sebepsiz bir kopuşun, parçalanışın izah edilebilir bir yanı olamazdı. Titreyip depreşen ruhumun uçuşunu hazırlardı bu ancak. Ona bağımlı olmam gerekiyordu şu anda…Her şeyin bir zamanı vardı.
Neyse, evet , öyle ya. Adam eşeğe ters binmez. Eşek adamın altında ters duruyordur.***
Sözün kısası: Değiş-e mi-yorum…
--------
*Alev Alatlı, Viva la Muerte
**Dr. Scott Peck, az Seçilen Yol
***İsmet Özel, Zor Zamanda Konuşmak, 345. Beylerbeyi’ndeki evin balkon okumalarına göndermeler.