SEN BEN isen?

Kategoriler:

Ben bir bilim adamı ya da bir köşe yazarı değilim. hiç kimseye bilmediği bir şeyi öğretmek gibi bir iddiam da yok.
Düşmek üzere olduğu karanlıktan Allah’ ın lütfuyla yönünü tekrar aydınlığa dönen,
sonrasında yeniden doğarcasına hayata bakışı değişen ve;

1-Andolsun Asra ki, 2-insan mutlaka bir ziyandadır.
3-Ancak iman edip iyi işler yapanlar, birbirlerine hep hakkı tavsiye edenler
ve sabrı tavsiyeleşenler başka. Asr Suresi (Bkz. --> )

Ayetleri gereğince, ihtimaldir ki benzer durumda olan birçok kişiye..
hakkı tavsiye etme gayretinde olan bir insanım. Ola ki bir hayra vesile olsun...
....
Tüm hayatımı, hayatı anlamaya adamak istemiştim. Ama;
Ya hayat benim tarafımdan anlaşılmak istemiyordu... ki önüme bunca engel çıkarıyordu;
Maddi açıdan oldukça sıkıntılı geçen öğrencilik, gençlik yıllarım, sonrasında iş derdi,aş derdi..
Ya da bu engeller hayatı anlayamamanın sonucu idi.

“Soru ilmin yarısıdır” buyurmuş Allah Resulü (sav)

“ Bilim bugün öyle bir hal aldı ki adeta hayallerimizi takip ediyor. Bir şeyi düşünüp hayal edebiliyorsanız
bir süre sonra bilimsel olarak gerçekleştiğine şahit oluyorsunuz” diyor bir çok bilim adamı.

Allah’tan en çok korkanların alimler olmasının ve alimin uykusunun bile cahilin ibadetinden makbul olmasının nedeni de bu olsa gerek, bilim adamları (aramasalar da sonuçta) Allah’ ın sistemini buluyor ve anlıyorlardı.Cahiller ise gittikçe İslam’ ın özünden uzaklaşarak, cemaatin önünde duran tesbihlerin imamesinin cemaate doğru mu yoksa öndeki imama doğru mu olması gerektiğini tartışıyorlardı.

Çimenlerin üzerine atılan bir sigara izmaritini oradan alarak çöpe atan adam;
“ Biz de Müslümanlığın binde biri bile yok...” diye söyleniyordu.
Eleştirdiği hususta haklıydı da bunu ifade biçimi, BEN iyiyim SEN kötüsün şeklindeydi.
İçimde bir ses hep diyordu ki;
“Hayır böyle olmamalı...” Nasıl olmalıydı bunu da tam bilmiyordum ama
Bir Müslüman örnek olmalıydı her davranışıyla, bunu gören imrenmeliydi diye düşünüyordum

Camiye giderken arkasından ağladığı için yanında götürdüğü yedi yaşındaki
Kız çocuğunu görenler; “Camiye kız çocuğu getirilir mi hiç? Namazımızı bozacaksın” diye karşısına dikiliyorlardı babanın ve o baba bunu anlatamıyordu küçük kızına...
o anda ne hissettiğini yalnızca Allah ve kendisi biliyordu şaşkınlık ve korku içindeki kızının yüzüne bakarken...

İşin özünü bırakıp ta şeklinde kalanlar nedeniyledir ki İslam ile terörü yan yana getirebilmektedir dışarıdakiler? Böyle görünce ve işin içyüzünü bilmeyince uzun süre Allah’ a inandığımı düşünmekle birlikte, Müslümanlığın ne kadar da zor ve insan yüreğine uzak bir anlayış olduğu düşüncesi büyük bir boşluğa, karanlığa attı beni ve çok yıprattı. Bu şekilde imansız gitmek vardı ve bu benim hiç istemediğim bir şeydi.
Hayatı anlamak isteyişimdeki nedenlerden birisi de eskiden beri var olan, bu tip
düşünmeden, anlamadan, araştırmadan körü körüne inanan... her şeyi kendi bildiğinden ibaret sanan ve bunu da ateşli bir şekilde savunan SEN yanlışsın BEN doğruyum diyen insanlardı. Düşünüyordum istemesem de bu muydu Müslümanlık?. Hiç içime sinmiyordu.

Doğrusu nedir bilmek anlamak gerekirdi ama;
anlamak için ise tüm hayatımı bunu okumakla, araştırmakla geçirmeliyim diye düşünüyor
ve bunu gerektiği gibi yapamadığım için hem üzülüyor, hem bu imkanı vermeyen hayata, kadere kızıyordum.

“Allah’ı istediklerimin olmamasıyla bildim” demiş ya Hz. Ali (ra) ne güzel söylemiş.
Çünkü hayat belli ki bizim isteklerimize değil de başka bir iradeye boyun eğiyordu.
Ve o iradenin sahibi olan Allah’ın sistemi (niyet doğru ise) insanın yaptıklarına-yapamadıklarına göre değil, niyetine göre işliyordu.
Kandil gecelerinde içime bir sıkıntı girerdi. O gecelerde kendimle hesaplaşmalarım daha çetin geçerdi. İbadetlerimi doğru dürüst yapmak istesem de bu hayat şartlarında mümkün değildi.Diğer yandan da Müslümanlığın içime sinmeyen, kafama yatmayan tarafları da engellerdi zaten ibadet etmemi....
Mesela oruç tutmazdım hiç. Zaten bütün ömrümü her şeye hasret geçirmişken bir de bunun üstüne Ne diye bir ay boyunca aç kalmalıydım ki.. kimin ne işine yarardı bu...
Benzer düşüncelerle namaz da kılmazdım. Namaz kılanların halini görüyordum.
Kılarsam ben de onlardan biri olacaktım. Asla içime sinmiyordu. Hem ekmek aslanın ağzındayken istesem de kılamazdım Bugün bir çok işyerinde bu “işten kaytarma” nın bir yolu olarak değerlendiriliyor ve hoş karşılanmıyordu zaten.
Bir iş görüşmesinde şöyle bir şeye şahit olmuştum. Başvuranlardan bir tanesi “ Ben beş vakit namazımı kılan birisiyim” dediğinde işveren; “Burada işin olamaz o zaman camiye gitmelisin” diyerek yol vermişti bir arkadaşımıza ve bu sık sık duyduğumuz bir şeydi. Sonradan namaz kılmaya başladığımda benim başıma da aynı şey geldi
“Müşteriler yanlış anlayacak.. şeriatçı falan sanacaklar bizi... Şu Allah kitap muhabbetini kaldırın” diyordu patronumuz.

Allah Resulü (sav) buyurur ki; “Allah’ı hakkıyla takdir edebilmiş olsaydınız,
Kuşlar gibi rızıklanır, aç gider tok dönerdiniz.” Demek ki aşı, işi dert etmek Allah’ ı gereği gibi bilememenin sonucu idi

Dedim ya özellikle kandil gecelerinde iç hesaplaşmalarım artardı.
Bazen içimden geçerdi “kalksam namaz kılsam” derdim. Sonra sanki ikiyüzlülük gibi gelirdi.“Bunca zaman böyle geçmiş, bir iki rekat neyi değiştirir ki, kimi kandırıyorsun sen?” der vazgeçerdim. Ama özellikle herkesin ibadetlere daha sıkı sarıldığı kandil gecelerinde beynimin içinde bu düşünceler adeta savaş ederdi benimle.

İstediklerim olmuyor diye üzülüyordum, hayatta her istediğim olsaydı herhalde çok sevinecektim ben de dahil birçok kişi benim “Allah’ın sevgili kulu” olduğumu düşünecekti. Allah’ ın kuluna olan sevgisi... verdiği dünya malı ile ölçülebilir miydi?
Allah Resulü (sav) açlıktan karnına taş bağlamış, bir lokma ekmek bile istememişti Allah’ tan.

Başka bir hadis te de;” Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” buyurur. Yani gülüp eğlenmek için değil, Allah’ ı bilelim diye yaratılmıştık biz... Ne diye hayat bize istediğimizi versindi?

Muhyiddin Arabi Risalelerinde;
“ Allah sana al dediğinde ;
-Benim yerime sen al ... de ...
-Benim almam yoktur.... Almayı benimle arana perde olarak koyma ... de...”
diyerek nasihat eder.

23- Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.)
Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez. (Hadid Suresi Bkz. --> )

Bunu bilen Yunus;
Ne varlığa sevinirim... Ne yokluğa yerinirim diyordu.

Bunu bilmeyen,
78- Karun ise: "O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi." demiştir. “
81- Derken biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. (Kasas Suresi --> )

Çıkarsan iman yurdundan,
Bil ki geri gelemezsin.
Kaybedersin kazandıkça,
Nedenini bilemezsin.

Karun da kaybetmiştir o hazineleri ki, sadece anahtarlarını taşımaya bir ordu gerekliydi.

Hayatta istediklerim olmuyor diye (iman yurdundan çıkmak üzereyken) hayata küsmek ve
kadersiz olduğumu düşünerek üzülmek yerine anladım ki;
hayatı anlamak istiyorsam İŞTE HAYAT... KENDİNİ ANLATIYORDU BANA.
Diyordu ki hayat;
“Sen beni anlamak istediğin için ben sana böyle davranıyorum, istediklerini vermiyorum.
Sana istediklerini vermiş olsam o zaman (şımarır) beni anlamayı bırakır,
sana verilenlerle geçirirsin hayatını ve sonuçta kaybedersin.
Oysa ben sana asıl istediğini veriyorum” diyordu.

Anladım ki hayatta kusursuz bir düzen işliyordu. Kusur bu düzeni anlamayan insanın bakışındaydı.
O zaman önce bu düzeni KURAN’ ı anlamalıydı.

Bunu bilmek içimdeki anlama isteğini daha da arttırdı. O isteğin sonucu olan bu satıları okuduğunuza göre siz de aynı isteği duyuyor olmalısınız. O zaman aynı yolun gönüllü yolcuları isek birbirimize yardımcı olmalıyız.
Hani... sadaka istediğinde “Allah versin” diyene; “Allah senin elinle verecek” diyor ya gariban. O’nun dediği gibi Allah bize ne verecekse birbirimizle verecek.

Ayrıca zaten birbirimiz olmasak nasıl yaşanır hayat, nasıl sever seviliriz.?
Ne işe yarar dünyanın tüm hazineleri sizin olsa tek başınıza olduğunuzda.?
Ama yanında fakirler de olmalı ki insan kendi zenginliğini, üstünlüğünü kıyaslayabilsin.
(Muhtar seçildikten sonra adam, karısına halkı göstererek “Bak hanım... daha dün biz de bunlar gibi Allah’ ın kuluyduk...” der)

Ben parayı pulu değil,
Güzel görünen kulu sevdim.
Sevdiğim gönüldü benim,
Sanma bakireyi dulu sevdim.

İnsan teferruat içinde boğulduğunda vazgeçebilir araştırma, okuma, anlama çabasından
Ama her şeyden önce;var olanın sadece Allah olduğunu bilmek en azından benim her şeye başka türlü bakmamı sağladı.

Peki nasıl bilmeli Allah’ı ?
“Hazreti Muhammed (sav)’ e; "ALLAH nedir" diye soranlara cevap,
"ALLAH" tarafından bizzat veriliyor Kur'an-ı Kerim'de, "İHLAS" Suresinde:
"De ki, O ALLAH AHAD'dır;
Cüzlere, zerrelere bölünüp parçalanması mümkün olmayan "AHAD", ya sonlu sınırlı bir tektir, ki bu takdirde evrenin herhangi bir yerinde oturmaktadır (!);

ya da sonsuz, sınırsız cüzlere ayrılmaz TEK'tir ki,
bu takdirde de ancak ve sadece, tekrar ediyorum ancak ve sadece "KENDİSİ" mevcuttur!..

"AHAD" olan "ALLAH"ın dışında herhangi bir varlığın mevcudiyetini ileri sürmek önce akıl ve mantığa, sonra da iz'an ve insafa sığmaz!..” (Bkz. --> )

“Hazreti Muhammed'in, «ALLAH» ile ilgili olarak, bir soruya verdiği cevabı hatırlayalım burada: «ALLAH var İDİ ve O'nunla beraber hiç bir şey yok İDİ»!...
Bu tanımlamayı duyanlar, Hz. Muhammed'in «İlmin kapısı» olarak nitelendirdiği Hz. Âli'ye koşarak sözcükleri aynen naklediyorlar ve ondan bir açıklama bekliyorlar...
Hz. Âli şu öz cümle ile cevap veriyor:
«El ân kemâ kân!.»
Bu cümleyi şöyle tercüme edebiliriz:
«Hâlâ, o andaki gibidir!.» “ (Bkz. --> )

O zaman başladım anlamaya.. Anladığımı anlatma isteğim de o günlerde başladı.
Kim bilir benim gibi olan niceleri vardı karanlığa yuvarlanmak üzere olan. En azından bir kişiye bile bunu anlatabilme arzusuyla önce yakın arkadaşlarımdan başladım. Herkeste aynı etkiyi uyandırmıyordu ama herhalde onlar da günü geldiğinde anlayacaklardı kısmetlerinde varsa.Ama anlattıklarımı dinleyince gerçekten bakışı değişen dostlar da vardı. Bu satırlar o dostlardan aldığım gücün ve
Daha çok kişiye anlatmam gerektiği konusundaki ısrarlı tavsiyelerinin sonucudur. Allah hepsinden razı olsun.

İnsan “BEN” demekle büyük bir yanılgı içindeydi. BEN ve SEN çocukken Ramazan aylarında
Severek izlediğimiz Karagöz ve Hacivat’ lardık aslında. Hacivat kıvrak zekasıyla Karagöz’ ü sinirlendiriyor, O da Hacivat’ ın başına
çullanıveriyordu. Bu seyredilendi. Ama perde gerisinde ne Hacivat vardı ne Karagöz...
onları bu şekilde hayal eden, senaryosunu istediği gibi yazan ve istediği gibi oynatan biri vardı.
Allah’ ta belli ki seyretmek istemişti. Birimizin akıllı, birimizin sinirli olması O’ nun isteğiydi. Yoksa ortada seyredilecek ne kalırdı ki?
Bunu bilse Karagöz kızar mıydı Hacivat’a?... Ben de o günden sonra kızmayı, sinirlenmeyi unuttum.
O güne kadar iş hayatımda hırçın ve agresif olmakla itham edildim. Öyleydim de zaten.
Sonrasında ise düşman gibi baktığım insanları bile boynuna sarılacak kadar güzel görmeye başladım.
Bunun için demiş Yunus herhalde; “Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur” diye.
Şimdilerde ise çok kırılgan olduğum söyleniyor. Sonuçta insanlar bir şekilde kendi gibi olasınız istiyor.
«ALLAH var İDİ ve O'nunla beraber hiç bir şey yok İDİ»!... «Hâlâ, o andaki gibidir!.» “
Hala o andaki gibiyse nereden çıkıyor bu SEN-BEN? Karşımızdaki insana bakışımız
Allah’ ın razı olacağı bir bakış mıdır? Birbirimizi sevmedikçe iman etmiş olmayacak
ve cennete giremeyecek isek, Allah’ a olan sevgimizi yansıtabiliyor muyuz sen dediklerimize?
Öyle değilse insan “BEN” den başkasını sevmiyorsa kimin karşısında ve kimin yanında yer alıyordu?

SECDE SURESİ (Bkz. --> )
7* O ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı ve insanı yaratmaya da bir çamurdan başladı.
9* Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için işitmeyi, o görmeleri ve gönülleri yaptı.

İnsan BEN diyorsa o zaman karşıdaki de SEN’ dir. Böyle bakan ise insanın çamurdan yaratılan kısmını görüyor demektir ve bunu ilk dillendiren; “ O’nu çamurdan BEN’ i ise ateşten yarattın. BEN daha üstünüm...” diyen “Şeytan” dır.
Şeytan bilememiştir ki;Allah Adem’ i kendi suretine perde yapmıştır.

Onun için demiş ya;
Ben taşrada arar idim
Ol can içinde canan imiş... diyen

İblis huzurdan kovulduğunda gerçeği anlamış ve; Araf Suresi (Bkz. --> )
16* [Bunun üzerine İblis]: "Madem ki, benim yoldan çıkmamı istedin" dedi, "ben de, gidip senin doğru yolunun üzerinde onlar için pusuya yatacağım

Diyerek Allah’ a başkaldırmışken... Adem ;
"Rabbimiz biz nefislerimize zulmettik" diyerek Allah’tan af dilemiştir.

İşte Adem`in, "Biz nefislerimize zulmettik" demesi:
"Kendimizi bedensel varlık olarak kabul etmek sûretiyle yaptığımız bu fiil, bizim hakikatimizin gereğini yaşamamıza engel olmuş, böylece hakiki benliğimizin
gereğini yerine getirmekten perdelenmişiz. Eğer bu durumumuzdan geri dönmezsek,
ebediyyen bundan perdelenmiş olarak azap duyarız" anlamındadır.”
Bkz. --> )

O zaman gördüğüne fazla güvenmemeli ve hüküm vermemeliydi.
Ezbere değil de daha bir farkındalıkla baktığında her şeyin o anda
gördüğü ve anladığından ibaret olmadığını anlıyordu insan.

“Bu duyduğun ses neyin midir, neyzenin mi ?” diyen Mevlana da
Herhalde hayatın bu yönüne dikkat çekiyordu. Neyzen kendi (ruhundan) nefesinden üflemeseydi ses çıkar mıydı o neyden?
Ney insan, Neyzen ise Allah’ tı.

Uykuya dalarken ve uyuduğunda çok şiddetli olmadığı sürece sesleri duymaz oluyor insan.
Hani derler ya kimileri için “top atsan duymaz” diye.
Nasıl duymuyordu ki... kulak aynı kulaktı. Uyurken gözler kapalı oluyor ama gözkapaklarını kaldırıp açsan gözler de görmeyecektir. Halbuki göz de aynı göz, yerli yerinde... ama görmüyor. Rüyalarda ise gözümüzü kullanmadan görüyor, kulağımızı kullanmadan işitebiliyoruz.

İlkokulda öğrenmiştik herhalde duyu organlarımızı... beş tane;
- Görmek-göz, işitmek-kulak, dokunmak-ten, tatmak-dil, koklamak-burun.

Gelen misafir der ya; Eviniz pek güzelmiş..
Aslında o anda baktığı ev değil eşyalardır.

Onun gibi aslında göz,kulak,ten,dil ve burun gerçek duyu organları değil de evin içindeki eşyalar gibiydi.Esas duyu organı onlardan aldığını yorumlayan ve gerçekte tek duyu organımız olan beyindi aslında.(belki o da değildir)
Aynı beyin de öğretmişti ki insana; normal insanlar % 5-6 dahiler % 12-13 oranında kullanabiliyordu beynini. Ya gerisi ? Bununla mı her şeyi bildiğini düşünüyordu insan?

Şizofren birisi için gerçek, gözünün önünde olan değil, beyninin ona gözünün önünde olarak gösterdikleridir. Matrix ‘ te olduğu gibi.. beynine gönderilen sinyallerle hayalinde kurulan dünyayı gerçek sanıyordu insan.

“Her nefeste dünya yinelenir fakat biz dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilenmeden haberdar değiliz. Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir daimilik gösterir.” (Mesnevi’den Hikayeler Cilt 1-5)

Cesetteki bu daimilik yüzünden insan sanır ki, aynada gördüğü “BEN” , hep aynı Ben’dir.
Ötesini de düşünmez, demez ki kendine;
Sen kendi iradenle mi geldin bu dünyaya? ...Giderken de kendi iradenle mi gideceksin?
Hangi organına görevini sen tarif ettin? Ve o vücutta neler olmaktadır farkında mısın?

Kaç hücren öldü
Kaçı dirildi.
Ne soruldu sana,
Ne haber verildi.

Bunu unuturda insan nasıl BEN der ve nasıl hükümler verir ?
Az önce de söylediğim gibi, şizofren biri o anda birilerini görüp konuşmaktadır ama sağlıklı (!!!) bir insan için kimse yoktur o kişinin yanında.
Peki gerçek hangisidir, doğru olan nedir, kim karar verir?.. tabi ki çoğunluk bizim gibi düşünüyorsa biz doğruyuzdur.
Peki o çoğunluk her zaman doğru mu karar vermiştir? Öyle olsaydı;
Dünyanın bir hayvanın boynuzları arasında durduğuna inanan ve o hayvanın nitelikleri konusunda uzun tartışmalar yapan insanlar anlamışlar, hak vermişler midir;
Dünya’nın yuvarlak olduğunu ve boşlukta durduğunu söyleyene?
Enel Hak diyeni anlamış mıdır? Ve daha niceleri, söylediklerini anlamayan çoğunluğun elinde can vermemiş midir?

İnsanın itiraz etmesinde ve kendi bildiğinde diretmesinin temelin de bu vardır bana göre, çoğunluk (veya mümkünse herkes) kendisi gibi düşünmelidir. Hani tartışma proğramlarında sık sık şahit olmuşuzdur,sözü kesilen konuşmacı ; “Sen önce dinlemesini bir öğren” diyerek karşısındakini bir nevi aşağılar ve susturmaya çalışır.
Çünkü çoğunluğun karşı tarafa hak verme ihtimali vardır.Öyle olunca da tehlike vardır.
Bu durumda ise çoğunluk sağlıklı olan adama yanıldığını söylerse o zaman şizofren olanın kendisi olduğunu düşünmelidir.Ama tarihte iz bırakan büyük insanlar genellikle çoğunluğu karşısına alanlar değil midir? Onlar çoğunluğun aksine kendi bildiklerinde ısrar etmişlerdir ama BEN merkezli olmamışlar ve
çoğunluğun menfaati için uğraşmışlardır o çoğunluğa rağmen.

BEN diyen anlayışın zirvesinde firavunlar vardır.
Nil Nehri’ ni tersine akıtma konusunda çaresizlik ve gözyaşları içerisinde;
“Ey Musa’nın Allah’ı, beni halkımın önünde küçük düşürme...” diyerek yalvaran ve;
Sınırsız merhamet sahibi (“O Allah ki, rahmeti öz benliği üzerine yazmıştır...” (Enam-12) --> )
tarafından bu duası geri çevrilmeyen firavunun;
Hz. Musa’nın tüm gayretine ve gösterdiği onca mucizeye rağmen inkarda direnmesi bir yana,hiç olmazsa bizzat yaşadığı ve şahit olduğu bu olaydan sonra;
“Demek gerçekten bir Allah varmış ki, duam kabul oldu.” diyerek imana gelmesi beklenmez miydi ?

Nefsini dinlersen eğer
O’nu asla bulamazsın.
Bulamadığın Hakim’ e
Şikayetçi olamazsın.

Firavunlardan sonra kiliseler, hükümdarlar, padişahlar, diktatörler ve daha niceleri nefislerinin sesinden başkasına kulak vermedikleri için Mutlak Hakim’ i bulamamışlardır. Hevasını kendine ilah edinenler (Casiye-23);
Allah kelamı Tevrat ve İncil’ i kafalarına göre yeniden yazarak kendi bildiklerine tapar olmuşlardır.

Oysa ki yaratılanların en üstünü;
Allah’ın “ Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” buyurduğu, Allah Resûlü (sav) buyurdu:

Ben ise, Allahın sevgilisiyim. Ama bununla övünmüyorum. ....
... Cennet kapısının halkasını ilk kımıldatacak olan, benim...Buna rağmen yine övünme yok.(İbn Abbas radıyallahu anh. Tirmizî. )

Allah Resulü, bunlara rağmen “ Övünme yok” buyuruyor.
Bu mütevazilik. O’nun güzel ahlakının tabii bir tezahürüdür kuşkusuz.
Ancak “Hakim-i Mutlak” ı bilmesinin sonucudur.

“La İlahe İllallah" ne demektir?
Bu söz basit olarak ele alınırsa;
"TANRI yoktur sadece ALLAH vardır" anlamında değerlendirilir...
Eğer kelimelerin anlamı üzerinde durursak...
"La İlahe"; "La" yoktur; "İlahe", TANRI demektir, yani tapınılacak tanrı yoktur, demektir. Şimdi burada şu noktaya dikkat edelim...
Kelime-i Tevhid, "La ilahe" ile başlıyor... Ve başlangıçta, kesin bir hüküm vurgulanıyor. "Yoktur tapınılacak varlık!"; "la ilahe"!..
Akabinde, bir açıklama geliyor... "İlla" "sadece", "ALLAH" vardır!..
"İLLA ALLAH" yani "sadece ALLAH"!..” (Bkz. --> )

Hayat herkes için bir arayıştır demek kabul edilebilir bir tanımlamadır.
arayışın mahiyeti, yani ne arandığı konusu ise kişiden kişiye değişir.
Her bir tercihe ulaşabilmek için seçilen yöntem konusunda da aynı şeyi söylemek mümkündür.Böyle olunca; aradığına ulaşmak adına kendi bildiği yoldan gideni, gittiği yol yanlışsa ancak uyarabiliriz.Ama gittiği yola başkalarını zorla yoldaş yapmaya kalkmak,daha da vahimi, kendini herkesin ve her şeyin üstünde gören... “illa BEN” diyen için ne demeli?

Bildiğim doğrudur dersen,
Başka doğru aramazsın.
“O” değilse aradığın,
Hiçbir yere varamazsın.

Evet... hayat boyu hiçbir yere varamayanlar olmuştur ve bundan sonra da olacaktır Allah’ın bir takdiri olarak.Bunu biliyorum bilmesine de... diyorum ki hani Hz. İbrahim ateşe atılırken ağzıyla su taşıyan karınca misali;
Hiç olmazsa safım belli olsun.

Allah var idi ve O’ nunla beraber hiçbir şey yok idi...
Ve halen de öyle ise; Nedendir bu SEN-BEN...
insanın ya Allah’ı unutmuş olmasından, ya da var olanın yalnızca Allah olduğunu bilmemesinden.
SEN BEN isen? ve BEN SEN isem ҅zӟmde?

Böyle bakınca ne güzel Müslüman olmak, ne güzel insan olmak ve ne güzel dünya... ahiret de güzel olur inşallah.

can dost

'Düşünüyorum,o halde varım.' der Descartes. Peki düşünen kim dir?....
Her an yeni bir şanda olan, Alemlerin Rabbi Yüce Allahım; bizleri seçilmişlerden eylesin inşallah.
Bu güzel dillendirme için Allah Sizden RAZI Olsun.... Allahın selamı hepimizin üzerine olsun.... SEVGİLERİMLE

...

bende bu hatırlatıcı güzel yazı için içten bir Allah razı olsun diyorum..

teşekkür

Selcan ve Şeyma dostumuzdan da Allah razı olsun..

Anladım ki hayatta kusursuz

Anladım ki hayatta kusursuz bir düzen işliyordu. Kusur bu düzeni anlamayan insanın bakışındaydı.
O zaman önce bu düzeni KURAN’ ı anlamalıydı.

Bunu bilmek içimdeki anlama isteğini daha da arttırdı. O isteğin sonucu olan bu satıları okuduğunuza göre
siz de aynı isteği duyuyor olmalısınız. O zaman aynı yolun gönüllü yolcuları isek birbirimize yardımcı olmalıyız.
Hani... sadaka istediğinde “Allah versin” diyene; “Allah senin elinle verecek” diyor ya gariban.
O’nun dediği gibi Allah bize ne verecekse birbirimizle verecek.

Akıl verenlere tekebbürle “ben bu işle nefsim için uğraşmıyorum” derdim. Meğer başkaları için olamayan bize de olmazmış.
Allah cc razı olsun teşekkür ederiz.

suphibayram

Allah sizden de razı olsun kardeşim...Allah yolunuzu açık etsin.

Hiç olmazsa safım belli olsun..

Şu sıralarda bazı insanlar benimle bencil olmam gerektiği üzerine konuşmalar yapıyor..
Ben demeyi bilmeli,sadece kendimi ilgilendiren şeylerle ilgilenmeliymişim..
Niye şunun bunun derdiyle ilgileniyormuşum...
Niye insanlara birbirlerini soruyormuşum..Bana yararı yokmuş bunun..

Halim bey kimse BİZ demek istemiyor.. SEN demeyi karşınındaki kişiyi var sayıp onure etmeyi zaten istemiyor.."BEN" ve isteklerim demek ve yaşam amacınının da bu doğrultuda olmasını istiyor...ve bunun böyle olması gerektiğine büyük bir inançla inanıyor..Şahıs olarak niye kendimi etrafımdan ayıramadığımı niye herkesin derdi benim derdim gibi davrandığımı bilemiyorum..Bu bende iç güdüsel bir davranış..Şimdi bu bana bir suçmuş gibi yansıtılıyor..

İnsan BEN ..BEN.. derken nasıl paylaşmayı bilir nasıl dostluk üzerine konuşur..Senin derdin sana ait derken nasıl gönüller yapılır..Ben bunu bilemedim..Ben kendimi başka bir insandan ayıramadım..

Sevgide birlik yok mudur. İnsanlara yardım ederken o kişinin evrimini geciktiriyorsun diyorlar ben bunu anlamıyorum.. Zaten ne kadar yardım edersen et o kişinin zamanı gelmemişse senin yaptığını anlamıyor ki..

Dertliyim lakin yılgın değilim..Sizin dediğiniz gibi
“ Hz. İbrahim ateşe atılırken ağzıyla su taşıyan karınca misali;
Hiç olmazsa safım belli olsun”

ALLAH cümlemizden RAZI OLsun..
ÖZümüzde BİR olduğumuzu unutturmasın

Sevgiyle kalın..

Allah razı olsun Zahid Bey

Kendi görüşünü ateşli bir şekilde savunan,
ve savunduğu fikrin karşısındaki insan tarafından benimsenmemesini onun bir eksikliği gibi gören bakış;
yazımda da belirttiğim gibi "İLLA BEN" diyen bakıştır.
Bu bakışın sahipleri ise içlerindeki huzursuzluğun nedenini bilemedikleri için
genellikle aşağılayıcı ve saldırgan bir üslup kullanırlar.
Bu genellenebilir bana göre;
Yani kim ki inandığı doğru bildiği şeyin, Allah'ın rızasına uygun olduğundan emin değilse veya bunu gözetmek gibi bir imanı inancı yok ise,
ne kadar ateşli, kendinden emin bir şekilde savunursa savunsun içindeki derin yarayı farkedemediğinden acı çeker ve bu acısı nedeniyle de sizin de bahsettiğiniz durumların yaşanmasına neden olurlar.
Uzattım ama;
Kalpler ancak Allah dedikçe huzur bulabilir. Kalbinde Allah olan ise insana nasıl bakar tekrar etmeme sanırım gerek yok, çünkü yazımda bunu işledim zaten.
Vicdanı rahat olan insanın bildiğinden şaşmaması gerekir diyor ve saygılar sunuyorum
Allah'a emanet olunuz.