Yâ ve sin
En sadık rüyamsın,
Madde otağında ruhani bir güzelsin,
Uğraşma, orta yol sırrı, bu şehre yabancı,
Sus… Sus ki bak başlıyor kıssamız,
Kelâm güvercin kanadında ürperti
Aziz Piyer’de bir Nasrani duasında,
Yaşlı Arab’ın “Ente zulüm' ağıdında
Sümerler’in tanıdık rüzgarında,
Beni aramışsın...
Habibinneccar’dan dinledim hikayeni,
Şehrin öte yakasından gelen adamdan,
Havarilerin nefesi şehri ürkütünce
Sur’un sayhası incitmiş yüreğini besbelli,
Perşembe gecelerinde, ecinnilerin,
En alisine meydan okur gibi,
Beni dilemişsin Mevla’dan
Ve dilencilik mührü koynunda
Zümrüd-ü Anka misali...
Asi’den dinledim hikayeni;
Öyle kıblene ters akarsan
Böyle benim gibi divane olursun demiş sana,
Araf ehlinin kaderini hatırlayıp
Deli Halil’in Hayy naralarında
Beni çok özlemişsin...
Defne ağacından dinledim hikayeni
Defne sultanının yalnızlığına ağlamışsın,
Mabedler şehrinde bir fecir vakti,
Geleyim diye sana,
Beyazıt kabrine mendil bağlamışsın...
Solma Gül, yanma Can n’olur,
Kıssamızın içindedir hasret
Kıssamızın içindedir nur.
Ey Antakya,
Rahmetin ve helakın sesi,
Ortasında uslanmaz, Asi bir nehir.
Bir şehir bu kadar insan olur
Ve iki insan,
Ancak bu kadar şehir...