Koskocaman Konya ovası üzerinde ne kuş uçar ne kervan geçer. Yılda bir bilemedin iki canlı uğrar bu lanet bayıra. Bir ucundan bakıldığında öteki ucunda sisten başka bir şey göremez insan gözü.
Güneş bütün haşmetiyle kara, kıraç toprağı kavuruyor. Çatlak oluşmuş toprakların aralarındaki böcekler bile kaynar toprağın yüzüne korkuyla bakıyorlar. Buradan bırak geçmeyi, bir ucuna yanaşıp da öteki uca varmayı aklına koyanlara “helal olsun, esaslı adammış” der Çakırefe köylüleri.
Hangi babayiğit bu kara toprağın üzerine basmaya cesaret edebilir ki... Hangi babayiğit bu kızgın sacın üzerinde kızarık tutmaya razı olur ki... Hangi babayiğit kendini bu uğurda kara ateşe atmaya gönül koyabilir ki...
Çakırefe köylülerinin ağızlarında yıllar yılı pelesenk olan bir efsane vardır. Çakırefe efesi. Yıllardan bin yıl önce Çakırefeden bir erkek çocuğu dünyaya ayağını basmış. Bu öyle bir evlatmış ki doğduğunda bile ağlamayacak kadar yürekli, kuvvetliymiş. Küçükken hiç oyun oynamaz, hiç şaka yapmaz, kimsenin altında da ezilmezmiş. Kendi başına yalnız bir kurt gibi hayatını geçirirmiş. Başına gelenleri öğrenen her kişi ondan uzak durur, ona saygı duyar, ondan korkarmış.
Bu talihsiz efenin başına gelen talihsiz kaza, daha o doğmadan kaderine bıçak vurmuş, ekmeğine kan doğramış. Anası kendisine sekiz aylık gebeyken babasını köy meydanında acımasızca öldürmüşler hem de işkencenin en alçağıyla. Önce ellerini ayaklarını bağlayıp kolunu bacağını domuz gibi hapis etmişler. Sonra öldürmeden tüm bedenine ufak bıçaklarla kısa kısa, sadece derisini keserek derine inmeden çizik çizik etmişler. Ortalık kara kan gölüne dönüvermiş. Köylülere ibret olsun da bu adam gibi dik başlılık etmesinler diye, meydanda ufacık yavruların gözleri önünde dağ gibi adamı can çekişen bir canavara döndürmüşler. Bakmışlar ki bu da yetmedi. Yaralarına avuç avuç, çuval çuval tuz döküp üstünü de bezlerle bağlamışlar ki tuzlar yaranın içine işlesin. Köy meydanında bağırtı sesleri gırla gidiyor. Adamın can çekiş seslerinden zevk duyan kalleşler o bağırdıkça gülmüşler o bağırdıkça gülmüşler. Adamı yavaşça can çekişe çekişe öldürmüşler. Tek kurşun sıkmadan. Köylünün gözleri önünde. Onlara karışanın, dik başlı olanın sonunu belli etmek için bu zavallı kendi halinde yaşayan Parmaksız Mustafayı bulmuşlar. Kan gölünün üzerinde güvercin gibi çırpınan adamı gören köylüler gıkını çıkaramıyormuş korkularından. Korku, insanı öyle hale getirir ki en insanlığa yakışmayan olayları bile hoş görmek lazım gelir. Kuş gibi çırpınan adamın gözlerinden bir damla su dökülmüş çıplak bağrına. Yavaşça sesi soluğu kesilmeye, ortalığı buz gibi karanlık almaya başlamış. Daha sonra köylüler Mustafanın açık kalan ağzından ruhunun göğe yükseldiğini gördüklerini anlatmışlar.
O gün bu gündür Çakırefe efesini gören herkes arkasından fısıltıyla bu hikayeyi anlatmış. Efe bunları anladıkça içlenmiş, anladıkça yalnızlaşmış, anladıkça yabanileşmiş, anladıkça güçlenmiş, anladıkça kurtlaşmış…
Arkadaşları da anası da onu Efe diye çağırırmış. Amma ismi öyle olduğu için değil ateş gibi, kurt gibi, sırım gibi bir delikanlı olduğu için…
Efe köyün daracık göledinde oturup yemyeşil sudaki yansısını izlemeyi çok sever. Kendi yansısı en iyi arkadaşı, kendi sesi en candan dostu. Yine öyle küçük başını suya dikip çıplak ayaklarını buza sokarken bir sesler kulağına yankılanmış.
“Babam anlattıydı. Ta şurada görünen kocaman ovayı yalın ayak başı kabak geçen kim varsa ki o insan değildir. Efelerin efesi, ağaların ağası, yiğitlerin de başıymış. Daha hiçbir adem kulu öte ucuna varamamış bu ovanın.”
Efe sesin geldiği yöne bakınca kendi yaşıtlarında iki çocuk görür. Biri uzun ince öteki şişman kısa. Kısa olan anlatıyor öteki dinliyor.
Birden sırım gibi upuzun boyuyla, güçlü kuvvetli kolları bacaklarıyla, kemik dolu yüzüyle, deniz gözleriyle, arkası görünmeyen kapkara gür saçlarıyla Efe, korkunç sıfatıyla karşılarına dikilmiş.
“Ben o ovayı geçerim. Hem de yalın ayak başı kabak. Geçerim geçmesine ya, benim bundan çıkarım ne olur onu sorarım”
“Sen ne diyorsun Efe. O ovayı geçmek senin benim gibi insan işi değil. Var boş ver bu işe. Kendini heba edersin bir inat uğruna. Kıyma kendine aslanım.”
“Ben o ovayı geçerim. Hem de yalın ayak.”
“Var git işine deli oğlan. Benimle alay etme sabah sabah.”
“Ben o ovayı geçerim.”
“Peki kendin kaşındın. O ovayı dediğin gibi yalın ayak geçersen sana malımın mülkümün hepiciğini veririm. Yalnız geçemez de geri dönersen Eminenin peşini bırakırsın.”
Efe bıyık altından sırıttı. Kısa boylu olan adamın adı İsmail di. Köyün güzellerinden Emine de gözü vardı. Birkaç defa istemiş ama Emine “ben Efe’yi isterim” deyip onları kovmuş. Bu olaydan Efenin haberi maberi olmamış. Efenin gönlü yok kimsede. O kendinden başkasını sevmez, kendinden başkasını tanımaz, kendinden başkasına gönül biçemez.
İsmail, Eminenin kendisini evden kovmasını çok içerlemiş, Efeyi kendine düşman eylemiş. İçten içe onu öldürmek istermiş. Ama Efeden de çekinir yanına yanaşamaz, uzaktan küfür savurup kendince ölüm şekilleri kurarmış. Sonunda kendince bir plan kurmuş. Efenin dik başlı olduğunu gözünü budaktan sakınmadığını bilir. O yüzden kulağına ovayı geçme işini kaçırıp ondan kurtulmaya çalışıyormuş.
Efe hain bir tilki sırıtışıyla tamam der ve bu anlaşma bütün köylünün kulağına gider. O gün bu gündür Efenin ovayı geçmesi kulaktan kulağa taşınır, koskoca Çakırefe köyünü allak bullak eder.
Anlaşma şöyledir. Efe yanına sadece bir matara sudan, bir kap aştan başka bir şey almayacak. Ayaklarına çarık giymeyecek, başına şapka geçirmeyecek. Üç günde öte uca varamazsa İsmail tüm malını Efeye devir edecek. Lakin geçemezse Efe tüm malını İsmaile geçirecek.
Aslına bakarsak Efenin malı da yoktu mülkü de. Ama köylüye Emine için iddiaya girdiğini duyurmamak istedi İsmail. Köylü de “Bu İsmailde hiç kafa yok, Efenin nesi var ki onunla iddiaya tutuşur” diyordu.
Efenin ardından anası Rızban ana çok ağıt yaktı, çok gözyaşı akıttı da oğlunu kendine kıymaktan caydıramadı. “Etme oğul eyleme, hiç mi düşünmezsin şu garip ananı. Bir inat uğruna kendini kurtlara çakallara teslim edersin. Bizim malımız bize yeter. Azıcık aşım kaygısız başım demişler büyükler. Sen onlardan daha mı iyi bilecen oğul. Kimsenin malında gözün olmasın. Ben seni böyle soysuz mu büyüttüm oğul ha. Babanın kemikleri çatırdar bak. Soyuna laf getirme oğul. Babandan sonra bir de sen ateşe atma yüreğimi. O da aynı senin gibi boynunu büküp beni dinlememişti ama bak sonra ne hale geldi. Soysuz köpekler onun leşini akbabalara yem etti oğul.”
Hiçbir laf hiçbir söz Efeyi kararından döndüremez. Bu işe neden kalktığını bir türlü belleyememişti. Yoksa yeşil gözlü Emine için mi tepecekti onca yolu. Ama onu hiç sevmiyordu ki. O kendi için gidiyordu oraya. Tüm dünyaya Efenin ne yiğit olduğunu göstermek, adını dağlara taşlara yazmak, kendinden sonra gelen insancıkların ağızlarında laf olmak için. Böyle geçirdi Efe, başını vurup yattı sonra. Yarın kendi kaderini Allah’ın izniyle çizecek, kendini herkeslere belletecekti.
Büyük gün geldi çattı aynı lanetin gelip çatması gibi. Efeyi görenler arkasından övücü laflar atıyor. Efe elinde torbasıyla matarası ileriye bakarak köy meydanından, babasını öldürdükleri yerden geçiyor. Herkes sus pus olmuş. Efenin ayak sesleri köy meydanını rüzgar gibi dolduruyor. Her adım atışını yavaşça izliyorlar. Analar da ne yiğitler doğururmuş. İnceden sarı bir yağmur başlıyor. Toprak kokusu sarıyor burunları.
Derken Efe ovanın bir ucuna varıyor. Korkunç bir sessizlik. Korkunç bir uğultu. İleride hortumlar belli belirsiz görünüyor. Çer, çöp, saman, taş, ne bulursa yerden alıp göğe savuruyor. Yere bakıyor Efe mağrur. Kaymaklaşmış kırmızı toz tabakası toprak ovanın üzerini örtmüş. Yağmur hızlanıyor. Yere damla düştükçe tozlar havaya savruluyor. Damlalar bütün halde toprağın üzerinde yaşıyor. Toprak kokusu insanın içini doldururken huzur kaynaklıyor.
Efe ileri uçsuz bakarak “ben bu lanet ovayı aşarım” diyor adımını ileri atarken. Dakikalar saatler günler geçiyor. Bugün tam üçüncü gün oldu. Efeden haber yok.
Bu üç gün boyunca bütün Çakırefe köyü Efeyi konuşmuş, kulağını çın çın çınlatmışlardı. Ona artık Çakırefeli Efe diyorlardı. Namı öte köylere, kasabalara hatta büyük şehirlere taşmıştı. Herkesler Çakırefeli Efeden konuşuyordu. Onu görmeye öte köylerden gelenler bile vardı. Üç gün sonunda ovanın bu ucunda kalabalık birikmiş, gözlerini sonsuz ovadan ayırmıyorlar. Ha geldi ha gelecek. En çok da İsmail telaşla bakıyordu tozlu toprak ovaya. Ya gelirse. Hem tüm malımdan olurum hem de Emineden. Keşke iddiaya girmeseydim. Ama yapamaz ki. Bu iş insan işi değil. Ama ya yaparsa.
Efe toprağa ilk adımını attığında ovayı geçememek gibi hiçbir korkusu yoktu hatta geçeceğine kesin bakıyordu. Ama aradan saatler geçtikçe susadı, acıktı, yoruldu. Kendinin de bir insan olduğunu anladı. Rüzgardan topraktan gözlerini açamıyor. Fırtına, hortum onu alıp başka başka yerlere götürüyor belki de gerisin geriye döndürüyor. Vazcaydı cayacak. Ama kendine yenilmeyi yediremiyor. Onun mayasında dik başlılık, cesaret, yüreklilik, inat var. O Allah’tan başka kimseden korkmaz. Ama gel gör ki, insan canı tatlı. Zora gelemiyor.
Efe ne yapacağını bilemeden yolda zoraki rüzgardan gözlerini açamadan yürüyor. Zorda kalınca insan kafası pancar motoru gibi hızlı çalışırmış meğer…
Suyuyla yiyeceği çoktan tükenmiş. Ayakları uyuşmuş, kirpikleri toprakla dolmuş, kara sular ayaklarına hücum etmiş, kollarında kuvvet kalmamış, kendini atacak bir yer arıyor. Keşke bayılsam da şuraya düşüp dinlensem. Ama bayılamıyor çünkü bünyesi kuvvetten ibaret.
Sonunda bir gün daha geçti. Efe kendini köye vardıktan sonraki karşılamayı düşledikçe kandırıyor, kendine güç veriyor. Ama bir yere kadar. Ne kadar güçlü de olsa insan insandır.
Efe geri dönmeyi o kadar istiyor ki. Ama anasının, köylünün, İsmailin en önemlisi de Eminenin yüzüne nasıl bakacak. Neden bu Emineyi bu kadar önemsiyorum ki nasılsa onu sevmiyorum. Ben kimseyi sevmem. Sevmek zayıf insanların işidir.
Öte yandan kızcağızın gözündeki güçlü Efe yitecek. Yazıktır. Onun düşünü yitirmeye hakkım yok. Varsın beni korkak bilmesin. Beni güçsüz, yüreksiz bilmesin.
Bu yüzle köyüme dönemem artık. Durmadan ilerleyeceğim ilk vardığım köyde yaşayacağım. Beni orada kimse tanımaz. Ama ya bizim köyden tanıdıklar varsa. Olmaz o zaman da anlaşılır ne sülük olduğum.
Efenin umudu iyice yok olmaya karanlığa gömülmeye başlamış. Keşke ölsem diye düşünmeye başlamış. Beceriksizliğini kendine yediremiyor, köylünün de yüzünü çekemeyecek kadar onurlu.
En iyisi şuracıkta ölmek. Sonra arkamdan cesur yürekli çocukmuş derler. Ovayı geçmeye cesaret etmiş de bu uğurda ölüp gitmiş derler. Evet en iyisi şuracıkta ölüp gitmek. Ölüp gitmek. Ölüp gitmek.
İnsan canı da tatlı ama şanı da çok mühim. Şan şeref candan daha önemlidir. Onun için insan canını bile verir. Bu topraktan bu yelden de hiçbir şey belli olmuyor, acaba neredeyim. Neyse artık bunun bir önemi yok.
Acaba Emine olmasaydı yine de kendi canıma kıyar mıydım. Neyse boş vermek lazım gelir bu saatten sonra. Elveda koca dünya. Beni alt etmeyi başardın. Ama unutma ki ben senden daha büyüğüm. Çünkü sen kendini onurun için feda edemezsin.
Efe bacağına iple sarılı olan çakısını kınından çıkardı. Bıçak parlak, bıçak göz alıyor, bıçak keskin, bıçak korkunç, bıçak soğuk, bıçak karanlık, bıçak ölüm…
Var gücüyle gözünü kapayıp bıçağı göğsüne savurmasıyla yere kanla yığılması bir oldu. Tek bıçakta öldü. Kim derdi ki bu yiğidin tek bıçakta yitip gitmesini.
Ceset yere düştüğünde toprağın üstünden kocaman toz bulutları kaldırdı. Tek kolu haşmetli gövdesinin altında kaldı. Kocaman ovada ufacık bir karınca gibi görünüyordu. Bir insanın ölmesi bir böceğin ölmesinden farksız olmuştu. Kimsenin haberi olmadan, sessizce yitip gitmişti.
Sonraları Konya ovasının öte ucunda bir delikanlının ölüsü bulunduğu ama cesedin yarısını çakallar yediğinden kim olduğunu çıkaramadıklarını anlatır, Çakırefe köylüleri.