tanımak

BİR HAYALİN SÜKÛTU

Kategoriler:

Bazı hayallerimiz maddi bazıları ise manevî boyuta sahiptir. Maddî hayallerimize dokunabilmek için alın terimizi emeğimize karıştırmalı ve sonra ellerimizi uzatmalıyız. Manevî hayallerimizi gerçekleştirmek için ise kalbimize sarılmayı bilmeliyiz. Ve yaşam, bazen tüm koşullarıyla beraber bazı hayallerimizin de sadece hayal dünyasına ait olması gerektiğini söyleyecektir.

“Mutlu olduğum iş” anlayışından yabancılaşarak “bulduğum iş” anlayışına icbar edildiğimiz bir yaşama ne kadar dostça davranabiliriz? diye de düşünebilirsiniz. Ama planlarımızı hayatla istişâre ederek kurgulamadığımızı da dikkate alırsak hayata “nankör” etiketini hiç de kolay yapıştıramayacağımıza ikna oluruz.

Bence hayatın uzun olduğunu ve ölümün ise ne zaman geleceğinin belli olmadığını ilan eden kelimeler bize yalan söylemişti. Ölüm, ensemizde iken hayatın bitmeyeceğine nasıl inanabildik? Hayatın ellerimizin arasından kaymak üzere olduğunu varsayarak hayatımızı organize etmeliyiz. Çünkü hayat, ellerimizden boşalıp yere düştükten sonra ruh, bedenle olan son veda konuşmasını tamamlayacaktır. Ve yaşam, bize sadece bir defa ikram edilmiş olmasının orijinalliğinde kaybolacak... Yeni bir yaşama davet edilmeyeceğiz. Yeni bir yaşamın içinde hesabımıza göre yaşamlara bırakılacağız.

VEFATININ 20. YILDÖNÜMÜNDE CEMİL MERİÇ'İ RAHMETLE ANIYORUZ // Fehmi Yakut

Kategoriler:

Cemil Meriç denince birçoklarının ilk aklına gelen; “Kamus namustur” ya da “Paris evde yoktu. Ben rüyada gördüm Paris’i, gülümsedi ve kayboldu.” (Bu Ülke, s. 44) gibi aforizmalarıdır. Dillere pelesenk olmuş bu cümleler, aslında Cemil Meriç’in bendeki özetidir. Onun lisan konusundaki hassasiyetini bir namus meselesi olarak telakki edişine bakıp da duruşunun önünde eğilmemek mümkün müdür ki; “Kelam, bütünüyle haysiyettir.” “Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla.” “Kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur.”

Peki, Cemil Meriç’i bizim için bu kadar değerli kılan asıl sebep nedir?

Bir toplumun sosyolojisini tahlil etmek, tanımlamak ve prensiplerini ortaya koymak için, o toplumun dilini, tarihini ve dini olgularını irdelemenin gerekliliğine vurgu yapar Cemil Meriç. “Tarihimiz, mührü sökülmemiş bir hazinedir.” “Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanıp uçmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.” “Her toplum bir kitaba dayanır: Ramayana, Neşideler neşidesi veya Kur’an. Senin kitabın hangisi?” “Din, bir susuzluk, sonsuza karşı duyulan özlem. Bilgi değil, aşk.” “Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız.” “Aldatmayan tek sevgili var dünyada: mutlak güzel.” “Bu çökmeye hazır medeniyet üç sütün üzerinde duruyor; süngü, açlık, fuhuş.”

İBN-İ BATTUTA (Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah el-Levati et-Tancî)

Kategoriler:

Önyargısız, iyi niyetli ve meraklı bir gözlem adamı: Şeyh Battuta

Lâkaplarıyla birlikte tam adı Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah el-Levati et-Tancî olan İbn-i Battuta, edebiyatçı dostu Muhammed bin Muhammed bin Cüzeyy el-Kelbî tarafından ünlü “Seyahatname”sine de aktarılmış olan açıklamasına göre, 24 Şubat 1304 tarihinde (kısmen bugünkü Fas’ın coğrafî alanında kurulu bulunan) Marunî Sultanlığı’nda doğdu. Birçok kadı yetiştirmiş köklü bir ailenin çocuğuydu. Doğduğu kent olan Tanca’da fıkıh ve edebiyat öğrenimi gördü. Daha 22 yaşındayken Mekke yolculuğuna çıktı. Başlangıçtaki amacı Hac görevini yerine getirmek ve Yakındoğu’daki (Mısır, Suriye ve Hicaz) ünlü bilginlerden ders alarak eğitimini ilerletmekti. Tanıştığı bilginlerin ve sufî ermişlerin adlarından ve çeşitli okullara devam ettiğini gösteren belgelerden, bu ilk amacına da fazlasıyla ulaştığı anlaşılmaktadır. “Gezgin” kimliği ona, gelecekte kendisini bekleyen kadılık görevine emin adımlarla hazırlanmanın yanısıra, seçkin İslâm bilginlerinin rahle-i tedrisatından geçmiş bir aydın olarak daha sonraları yeryüzündeki birçok sarayda saygıyla ağırlanma fırsatını da verdi.

ÖLÜMÜNÜN YÜZÜNCÜ YILINDA NIETZSCHE VE FELSEFESİ


Filozof Olarak Nietzsche

Nietzsche(1844-25.8.1900) yaşamı bakımından 19. Yüzyıla, felsefesi ve yol açtığı etkiler bakımından ise hem 20. yüzyıla hem de geleceğe aittir. 'Gelecek' kavramı ve 'insanın geleceği' sorunu, onun üzerinde en çok durduğu sorunların başında gelir. Nietzsche, çok yönlü bir insandır: filolog, yazar, filozoftur. Ama aynı zamanda şairdir. Hemen hemen bütün eserlerinde düşünsel yön ile edebi/sanatsal yönlerin iç içe geçmiş olduğunu saptayabiliriz. Nietzsche'de felsefi ve estetik öğeler sürekli birlikte, birbirini gerektiren bir biçimde bulunur. Yani felsefe ile şiir arasındaki ilişki, onun insan anlayışıyla bağıntılıdır. Nietzsche insanı, yaşama eylemleri içinde gerçekleşecek, ortaya çıkacak bir yetkin varlık (bütünlük) olarak düşündüğü için, bu bütünlüğün gerek oluşmasında gerekse kavranılmasında hem akılsal (felsefi) hem de coşkusal (estetik) boyutlar ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır.

LAİKLİK DEDİĞİMİZ, "DEİZM" OLMASIN? // Alev Alatlı


Bir sıfat olarak kullandığımız "laik," bundan türettiğimiz isim olan "laiklik" kelimelerinin Türkiye'nin başına tam bir çorap ördüğünü düşünmeden edemiyorum! "Metropol mit"i derler, insanların topluca yaşadıkları yerlerde hızla yayılan asılsız korku hikâyeleri vardır.

Ne gibi? Meselâ, Kazlıçeşme tabakhanelerinin kaldırılması halinde şehri dev sıçanların saracağı gibi. "Laiklik"e ilişkin söylemler de bunlara döndü. Türkçe'yi kurda kuşa salar mıyız? Oh, olsun bize! Şu kavgaların başından beri meselenin adını Türkçe koysaydık, kavganın ortasında durup kendi halimize kendimiz gülerdik!

Yıllardır, birbirimizin lâfından anlamayan, "afazik"(1) bir toplum olduğumuza dikkat çekmeye çalışırım; şimdi de Türk yazınını okuyan yabancıların bu kavgalarımızdan ne anladıklarını merak eder oldum. Öyle ya, adamlar halimize bakıp, ona göre kendi politikalarını düzenleyecekler! Ve tabii beceremeyecekler, çünkü "laik" ve "laiklik" kelimeleri bizde Frenk armudu gibidir, kimi tatlısına malzeme yapar, kimi limonlu salatasına! Bu durumda, kiminle ittifak yapacaksınız, kimi karşınıza alacaksınız, ne bileceksiniz?

NE MUTLU KALBİNE SEN DÜŞENE

Kategoriler:

Ne Mutlu Kalbine Sen Düşene ve
Ne Mutlu Senin Kalbine Düşene!

Ne Mutlu Senin Gönlüne Düşene!
Ne Mutlu Gönlüne Sen Düşene!

Ey en Sevgili'den lütuf Sevgili!.. Dudaktan dökülen sözle, kalemden süzülen satırların, sadra doğan muhabbetle olan sıcak bağını hesaba katarak, kelâmımın Senin katındaki aczi altında ezilerek şunları diyebilirim ki; Sen latîf olan Allah'ın, yerini kimsenin dolduramayacağı, paha biçilmez bir lütfusun bize. Sen lütufların en yücesisin, en güzelisin Sultânım! Bizi, Sen'in ümmetin olmakla şereflendiren Allah Teâlâ'ya, yarattıkları adedince hamdolsun!..

Hazret-i Sevban kadar sevemesem de Sen'i, muhabbetine tâlip, muhabbet duyduklarının dostu olma yolunda tökezleye tökezleye gelmekteyim Sana doğru.

UNUTULAN BİR SANAT; KLASİK CİLT SANATI ÜZERİNE

Kategoriler:

İnsanlara “hafızanızı kaybetseniz, kendinizi ne diye tanımlarsınız diye bir soru sorsak alacağımız cevap elbette “HİÇ” olacaktır. Yani kendimizi bir hiç diye tanımlamak..Yani “var”lığımızdan değil “hiç”liğimizden söz etmek.. Bunun nasıl bir tahribat yaratacağını düşünmek bile insanı korkuturken, Tarih gibi, hele bizim tarihimiz gibi muazzam bir hafızayı, yok saymak, bu hafızanın farkında olmamak ya da onu önemsememek ne demektir sizce? Bence şu demektir:

Bu muazzam hafızayı kaybetmek demek, yaratılan her değeri, düşünceyi, sanatı, kısaca her şeyi kaybetmek demektir. Bunların varlığından bihaber olmak demektir. Bunlarsız büyüyen nesiller yaratmak demektir. Bu hafızayı bilmeden, tanımadan Osmanlı Sanatı’nı, bilimini, edebiyatını, kültürünü, toplumunu kısaca her şeyini anlamaya çalışmak, bizi yukarıda az önce bahsettiğimiz HİÇ’e götürmeyecek midir?

FRANZ KAFKA // [1883 - 1924]

Kategoriler:

(D. 3 Temmuz 1883, Prag, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu - Ö. 3 Haziran 1924 Kierling, Viyana)

Modern dünya edebiyatına, belki de en çok tartışılan, yorumlara sığmayan ve biçim yönünden edebiyat akımlarına yerleştirilmesi zor eserler bıraktı.

Kafka’nın babası, taşralı Çek proletaryasından geliyordu. Evlendikten sonra zengin bir tüccar olmayı başardı. Annesi ise varlıklı, aydın bir Alman Yahudi ailesinden geliyordu. Edebiyat tarihçileri Kafka’nın huzursuz, çekingen, alıngan, iletişim kurmakta güçlük çeken duygulu kişiliğini, Yahudi asıllı, Almanca konuşan bir Çek oluşuna; bu sosyal ve kültürel çevrede yaşadığı yabancılaşmaya bağlarlar. Aile Prag’daki Alman topluluğuyla kaynaşmaya çalışmış, Kafka’nın üç kız kardeşi Alman okullarına gitmiş, Kafka Almanca’yı anadili olarak kullanmıştır.

BİR GÖNÜL SULTANI MAHMUD SAMİ RAMAZANOĞLU (KS)

Kategoriler:

www.islamvetasavvuf.org

Sami efendiyi zahiren tanıyamadım. Onun yetiştirdiği insanlarla, dostlarıyla ve eserlerinin feyz ve bereketiyle tanıştığım için kendimi bahtiyar hissediyorum.1892 yılında Adana'da dünyaya gelmişler ve 1984 senesinde Medine'de Dar-ül Beka'ya göçüp Cennet-ül Baki'ye defnolunmuşlardır.

Dergahta hocasının yanında bulunduğu yıllarda herkesten önce kalkar ve temizliği yapardı. Hocasının yanına her sabah gusül abdesti almadan çıkmazdı. Adana'da bulunduğu zamanlarda dergaha götürmek için elleriyle buğday ayıklarlardı. Bir gün babası ambarlar buğday dolu niye uğraşıyorsun dediğinde, babacığım en güzel hediye kişinin kendieliyle hazırladığı hediyedir buyurmuşlardır. Kendisini yetiştiren insana ne derece önem verdiği, gönlüne girmek için her türlü hizmet ve fedakarlığa gösterdiği görülmektedir. Bu yüce şahsiyet bizlere'' Hz. Ali'nin bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum'' sözünün yaşantısının, hal ve zuhurunun böyle olması gerektiğini mi gösteriyordu?

NECİP FAZIL’IN HAYATI

Kategoriler:

BİR ASRA YAKIN BİR ÖMRÜN KRONOLOJİSİ
(26 Mayıs 1904-25 Mayıs 1983)

26 Mayıs. İstanbul’da Çemberlitaş’tan Sultan Ahmed’e doğru inen sokaklardan birinde, 2. Abdülhamid Han’a Ermeni komitacılarınca yapılan bombalı suikast hadisesinin tarihi mahkemesini yapan, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisi Maraşlı Kısakürekzâde Mehmet Hilmi Efendi’ye ait büyük bir konakta açar gözlerini dünyaya, Necip Fazıl... Daha sonra yazdığı “Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri” isimli hikayesinin mekânı işte bu konaktır. Babası Abdülbâki Fazıl bey, annesi ise Mediha Hanım. Baba kökü, Maraş’ın en eski ailelerinden Kısakürekoğulları’na bağlı. Kısakürekler, Yavuz Sultan Selim devrinde Maraş’ta hükümet konağına bağlı bir kol... Anne ise Akdeniz taraflarından gelip Aksaray’a yerleşen fakir bir ailenin kızı.

1906 İki yaşında. Eski Halep valisi Salim Paşa’nm kızı, -babaannesi Zafer Hanım’ın Sarıyer’deki köşkünün üst katında bir gün beşikten yuvarlandığı ve bütün köşk halkım telaşa verdiği sene...

İçeriği paylaş