Orta çağ tarihi

OSMANLI MİSTİK İKTİDARININ TEMSİLCİSİ: ŞEYH EDEBALI

Kategoriler:

Türk-Moğol hakimiyet anlayışı “bozkır” yasasına dayanıyordu. Selçuklular döneminde bu iktidar biçimi Ortadoğu ve Yakındoğu’ya nüfuz etmiş, İslam’da “devlet” olgusunu pekiştirmiştir. İmam Gazzali ve el-Maverdî sayesinde “İslamî bir söyleme” oturtulan bu hakimiyet anlayışı temelde iki unsura dayanıyordu: dünyevi ve dini hakimiyetin paylaşılması. Başta İbrahim Kafesoğlu olmakla bazı tarihçiler bunu “laik yönetim”in proto-tipi olarak algılamışlardır, ki yanlıştır. Çünkü klasik Türk hakimiyet anlayışında dünyevi iktidarın kökeni de “tanrısal”dır.

***

İslam’da “devlet” oldgusu VIII. Yüzyılın ortalarında Abbasilerle ortaya çıkmış ve Sâsânî modeline dayanmaktaydı. Daha önemlisi, İslam’da ilk siyasal çatışmaların kaynağında da “devletleşme” meselesi yer almaktadır. Hz. Osman, Hz. Ali ve devamında Emeviler’in iktidara gelmesiyle başlayan ve bir dizi siyasi eyilimli mezhebi cereyanların doğmasına yol açan olayların merkezinde Hz. Ömer döneminde (634-644) başlayan “Müslüman devlet oluşumu” politikaları durmaktadır.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // ALANYA SULTANI KARAMANOĞLU YUSUF BEĞ


Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Alanya, deniz kıyısında büyük bir şehirdir. Ahalisi Türkmendir. Mısır, İskenderiye ve Şam tüccarları alışveriş yapmak üzere buraya gelirler. Burada bol miktarda kereste imâl edilmekte olup, İskenderiye, Dimyat ve diğer Mısır şehirlerine ihraç olunur. Beldenin üst tarafında sağlam ve dehşet verici bir kale vardır ki, Büyük Sultan Alaaddin-i Rûmî’nin eseridir.

Alanya’da şehrin kadısı Celaleddin-i Erzincanî ile görüştüm. Cuma günü benimle birlikte kaleye çıktı, orada namaz kıldık. Bana ikramda bulundu ve bir ziyafet verdi. Bu şehirdeyken, babası vaktiyle Sudan şehirlerinden Mali’de vefat etmiş olan Ruceyhani’nin oğlu Şemseddin’in verdiği bir yemekte de bulundum.

Cumartesi günü Kadı Celaleddin ile birlikte atlara binerek, Alanya Sultanı Karamanoğlu Yusuf Beğ’i ziyarete gittik. “Beğ”, Türkçede melik, yani hükümdar demektir.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // ANTALYA


Buradan Antalya’ya doğru yola çıktım. Bu şehit, yüzölçümünün genişliği, nüfusunun çokluğu ve planının muntazamlığı itibariyle bölgenin en önde gelen şehirlerindendir. Her fırka diğer fırkalardan tamamen ayrıdır. Hıristiyan tüccarları “Mina” adıyla bilinen mahallede oturmaktadırlar. Mahallenin etrafı bir surla çevrilmiş olup, geceleri ve cuma vakti kapıları kapanır. Şehrin eski sakinleri olan Rûmlar, diğerlerinden ayrı olarak başka bir mahallede otururlar. Bunların mahallesi de bir sur ile çevrilmiştir. Aynı şekilde Yahudiler’in de sur içinde ayrı bir mahallesi bulunur. Şehrin hâkimi. ailesi ve devlet ricali de yukarıda açıkladığımız şekilde, şehrin öteki mahallelerinden ayrı olarak etrafı surlarla çevrilmiş bir kalede oturmaktadırlar. Müslümanlar ise asıl şehirde ikamet ederler.

Bu beldede bir cami ve medrese ile birçok hamam, gayet tertipli ve geniş çarşılar vardır. Şehrin etrafı, yukarıda zikrettiğimiz mahalleleri de ihtiva eden büyük bir suda kuşatılmıştır. Buranın bağ ve bahçeleri çoktur. Meyveleri ise pek nefistir. Özellikle “kamereddin” denilen bir çeşit kayısısı vardır ki; bu pek lezzetli olduğu gibi çekirdeği de tatlıdır. Bu meyve kurutulduktan sonra, çok makbul sayıldığı Şam ve Mısır gibi memleketlere gönderilir. Şehrin, yazın en sıcak günlerinde bile buz gibi soğuk olan lezzetli su kaynakları vardır.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // DÜNYADA BİR EŞİ DAHA BULUNMAYAN BİR CEMİYET: AHİLER


Yolculuğumun bu bölümünde “Ahiler” denilen toplulukla tanıştım. Bilâd-i Rûm’a yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her vilayette, her şehirde ve her köyde bulunan Ahiler, bekâr ve sanat sahibi gençlerin oluşturduğu bir tür cemiyetti. Bunlar birbirleriyle çok sıkı bir dayanışma içindedirler. Her birinin halk içinde muteber birer mesleği vardır. Memleketlerine gelen yabancılara yakın bir ilgi gösterir; onların yiyecek ve içeceklerini temin eder; konuklarının insanî ihtiyaçlarını karşılamakta ellerinden gelen bütün itinayı gösterirler.

Öte yandan, yaşadıkları yerlerdeki zorbaları da yola getirir, herhangi bir sebeple bunlara iltihak eden kötüleri tek tek ortadan kaldırırlar. İşte, bu gibi hususlarda Ahilik cemiyetinin dünyada eşi ve benzeri yoktur.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // ANTALYA SULTANI HIZIR BEĞ


Yolculuğum sırasında Antalya’nın Sultanı, Yunus Beğin oğlu Hızır Beğ’di. Oraya vardığımız günlerde hasta olması nedeniyle sarayına giderek kendisini ziyaret ettim. Isdırap içerisinde kıvranıyordu. Buna rağmen hakkımda gönül okşayıcı ve iltifat dolu sözler sarfetmekten geri durmadı. Bu tavrı da beni çok mutlu etti. Veda edip ayrıldıktan sonra da ardımdan armağanlar göndermesi bir başka inceliğiydi.

Oradan Burdur’a hareket ettik. Burası; bağlan, bahçeleri ve akarsuları bol olan küçük bir kasabadır. Kalesi, yüksek bir dağın tepesindedir. Burdur’da şehrin hatibinin evine indik. Bu kez de buradaki Ahiler toplanıp kendilerine misafir olmamızı istediler; ama hatip razı olmadı. Bunun üzerine içlerinden birinin bağında bir ziyafet tertip ettiler ve bizi oraya götürdüler. Gelişimizden dolayı duydukları neşe ve sevinç pek hayret vericiydi. Onlar bizim dilimizi bilmedikleri gibi, biz de onların dilinden anlamıyorduk. Aramızda bir çevirmen bile yoktu. Ama buna rağmen dostluk ve neşe dolu bir akşam geçirdim.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // TÜRKLER CENAZELERİNDE FERYAT ETMEYİ SEVMEZLER


Orada bulunduğum sırada Sultan’ın çocuklarından biri vefat etti. Türkler, Mısır ve Şam ahalisinin yaptığı gibi ölenin ardından abartılı şekilde feryat etmezler. Lur halkının padişah çocukları öldüğü zaman yaptıklarını ve daha önce beyan ettiğimiz hareketlerini ise hiç yapmazlar. Cenaze defnolunduktan sonra Sultan ile öğrencileri üç gün süreyle sabah namazlarının ardından kabristanı ziyaret ettiler. İkinci günü ben ek halkla birlikte törene katıldım. Sultan benim yaya yürüdüğümü görünce derhal bir at göndererek özür diledi. Medreseye döndüğümüzde de atı adamlarına iade ettim. Ama Sultan, “Ben onu gezgine armağan olarak verdim, ödünç olarak değil!” diyerek atı geri gönderdi. Ayrıca bir takım elbise ile bir miktar para da ihsan etti.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // GÖLHİSAR SULTANI MEHMET ÇELEBİ


Eğirdir’i güzel anılarla geride bırakıp, Gölhisar’a gittik. Burası, her yanından su ile çevrili küçük bir kasabadır. Gölünde bol miktarda kamış yetişir. Şehre ancak bir tek yoldan girilebilir ki, bu da köprüye benzemekte olup, kamışlık ile göl arasında açılmış ve yalnızca bir atlının geçebileceği genişliktedir. Kasaba, suyun ortasındaki bir tepe üzerinde kurulmuştur. Bu özelliğinden dolayı ele geçirilmesi mümkün değildir. Orada Ahiler’den birinin zaviyesine indik. Ahi konukseverliği her yerde aynıydı.

Gölhisar’ın hâkimi Mehmed Çelebi’dir. “Çelebi”, Türk dilinde “efendim” mânâsına gelir. Bu zât, Eğirdir hükümdarı olan Sultan Ebû İshak’ın kardeşidir. Şehre geldiğimiz sırada kendisi orada yoktu. Birkaç gün sonra geri döndü ve kendisiyle tanışma fırsatı bulduk.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // LADİK (DENİZLİ) AHALİSİ


Oradan Karaağaç yoluyla ayrıldık. Karağaç yemyeşil bir ova olup Türkmenlerle meskûndur. Bu ovada “Germiyan” denilen bir oymak yol kesicilik yaptığından, Sultan bizi Ladik’e götürmek üzere yanımıza atlılar koştu. Rivayete göre Germiyanlılar Yeziri bin Muaviye’nin soyundan gelmektedirler. Kütahya adında bir şehirleri vardır.

Cenab-ı Hak’kın yardımı ile bunların kötülüklerine uğramadan Ladik beldesine vardık. Ladik, Bilâd-ı Rûm’daki en güzel ve en büyük şehirlerden biridir. Türkler bu raya “Dongozla”, yani domuzlar ülkesi de derler. İçinde cuma namazı edâ edilen yeti; mescidi, rengârenk bağ ve bahçeleri, akar suları ve coşkun kaynakları vardır. Şehirdeki çarşıların güzelliğini tarif etmeye ise kalemimin gücü yetmez.

Burada altın işlemeleri olan öyle kaliteli pamuklu kumaşlar dokunur ki, bunların dünyada bir eşi daha yoktur. Yörenin pamuğu çok iyi cins olup kuvvetlice iğrildiğinden, bundan yapılan kumaşlar da uzun süre dayanır. Bu kaliteli kumaş, şehrin adıyla ün kazanmıştır.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // AHİLER LADİK’TE DE BİZİ ŞAŞIRTIYOR


Beldeye girdiğimiz saatlerde, biz çarşıdan geçerken bazı kimseler dükkanlarından çıkıp hayvanlarımızın dizginlerine yapıştılar. Bir başka grup ise bunlara engel olmaya kalkıştı ve bu yüzden de aralarında kavga çıktı. Hattâ bazıları birbirlerine bıçak çekmeye bile kalkıştı. Ne söylediklerini anlayamadığımız için müthiş bir korkuya kapılarak, bölgede yol kesicilik yapan Germiyanlılarla karşılaştığımızı, bu şehrin onlara ait olduğunu ve mallarımızı elimizden almaya çalıştıklarını sandık.

Ortalıkta tam bir kargaşa yaşanıyordu. Bu sırada Cenab-ı Hak bizi Arapça bilen bir hacıya rast getirdi. Ondan, bu kişilerin bizden ne istediklerim sordum. “Korkmayın” dedi, “Bunlar Ahilerdir. Sizi ilk karşılayanlar Ahi Sinan’ın, diğerleri ise Ahi Duman’ın yoldaşlarıdır. Her iki grup da kendi zaviyelerine inmenizi istiyorlar!”

Olacak iş değildi. Eşkıya olmasından korktuğumuz bu adamların yegâne kavga nedeni, bizim hangi zaviyede ağırlanacağımızdı. Onların bu yüksek misafirperverliği karşısında gerçekten hayretler içinde kaldım. Nihayet, aralarında kur’a çekilmesi ve kura hangi tarafa isabet ederse o tarafın zaviyesine misafir olmamız kararlaştırıldı. Böylece aralarında sulh yapılmış oldu.

BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // LADİK SULTANI YENENC BEĞ VE OĞLU MURAD BEĞ


Ladik Sultanı, Bilâd-ı Rûm’un ileri gelen hükümdarlarından biri olan Yenenc Beğ’dir. Yukarıda anlattığımız gibi, Ahi Sinan’ın zaviyesine indiğimiz vakit, vaiz ve âlim Alaaddin-i Kastomonî’yi yanımıza göndererek sayımızca da at yollamıştı. Aylardan Ramazan ayıydı. Huzuruna giderek kendisini selamladık.

Misafirlere tevazu göstermek, onlarla tatlı dille konuşmak ve az da olsa ne diyeler vermek bu ülke hükümdarlarınca âdettir. Akşam namazını Yenene Beğ’le birlikte edâ ettik. Bize yemek hazırlattı, iftarı beraberce yaptıktan sonra yanından ayrıldık. Ardımızdan bir miktar da para gönderdi. Sonra oğlu Murad Beğ bizimle görüşmek istedi. Meyve mevsimi olduğundan, kendisi şehrin dışındaki bahçesinde bulunuyordu. O da babası gibi sayımızca at gönderdi. Bahçesine giderek o geceyi orada geçirdik. Yanında bulunan bir fâkih aramızda çevirmenlik yaptı. Erteli sabah da yanından ayrıldık.

İçeriği paylaş