anı

YOL DÜŞ(ÜŞ)LERİ/BOSNA/5

Kategoriler:

Ruhumda tınısı susmamış bir yolculuğun geç kalmış notları/Yol Düşüşleri-5

İlk yaz meyveleri gibi olgunlaşmadan…

Sonra kırılıp döküldük…

Yol Düşleri

Meydandaki sebilin yanında bir müddet durup, etraftaki kuşlara birkaç parça ekmek ufalıyorum. Ekmek kırıntılarını yiyişlerini izlemeye koyuluyorum. Bir yandan da, tramvayda tanıştığım teyzeyle geçirdiğim zamanı tefekkür ediyorum tebessümle...

Savaş sırasında önce İngiltere’de bir camide birçok Boşnak muhacirle birlikte kalmışlar daha sonrasında Almanya’ya geçmişler. Tramvaydan indikten sonra birlikte katedralin yakınındaki evine gidiyoruz. Birlikte mutfağa giriyoruz. Ben haşlanan yumurtaları soyuyorum, Rahime teyze aldığı tavuğu temizliyor. Kışa rağmen limonata bile yapıyoruz. Bazen gülüyoruz bazen savaşa dair anlattıkları hasebiyle birlikte ağlıyoruz. Birbirimizi anlamıyorsak anlatabileceğimiz başka bir yol bulmaya çalışıyoruz ve de buluyoruz. İçimden bunun sandığımızdan çok daha kolay olduğunu daha bir kuvvetli hissedip, içten içe tekrarlıyorum bu kanaati. Bir ara Türkiye’den bahsediyorum, okulumdan nasıl ve neden atıldığımdan. Dostlarımın birkaçının bu şehirde okumaya geldiklerinden… “Onları da topla yine gel” diyor Rahime teyze. Henüz geldiğimden haberlerinin olmadığı söylüyorum, gülüşüyoruz. Sonra kızı Morgiyana geliyor, tanışıyoruz. Ve çok ilginç bir tevafuk; aynı gün Türkiye’den hem de memleketim Bursa’dan oğullarının bir misafiri geliyor. Öyle bir tevafuk ki; Saraybosna'ya adımımı atar atmaz tramvayda bir teyzeyle tanışıyorum ve çehresindeki temizliğe itimad edip evine gidiyorum, aynı gün memleketim olan Bursa’dan bir misafirleri daha geliyor. Rabbim hakkındaki hayretim artıyor haliyle…

EYLÜL ESİNTİLERİ

Kategoriler:

Öncelikle 'Meryem'le ilgili yazılmış olanları okursanız, daha bir pakişecek ümidederim vurgular, anlatılmak, hissedilip, hissettirilmek istenenler...


Geriye dönüşlerle anlatmayı deneyeceğim sizlere 'gönül sızı'larımdan birini... Meryem 'kod adı' olsun, göbek adı aynı zamanda zâten.

Onu târif edecek kelimeleri seçerken zorlanıyorum. Anlamca hafif mi kalıyorlar ne?

Üniversite kampüsündeki arkadaşlarımdan biriydi O, şu an İstanbul'dalar, aynı dönemde geldik, yaklaşık bir yıl kadar önce...

Göktürk'te arazileri ve bir çiftlik evleri var. Eşi, alanında başarılı bir öğretim görevlisi, çok genç yaşta Profesör unvanını almış, karakteri, kişilik yapısını da takdir ettiğim bir hocamız...

YOKSULUN YÜZÜ

Kategoriler:

İlk kez mi ayrı düşüyorduk seninle? Mesafelerin farkına usul usul varıyorduk yeni. Belki de tarifini bize yaptırmıyordu hayat. Bundan kekeliyorduk. Zihnimize yarım uyaklar düşüyordu geceleri; belli belirsiz hüzünleniyorduk.

Sen oradaydın, her zaman ki yerinde işte. Denizden kelimeler yapıyordun ben ve martılar bu dile aşina diye. İşimizi kolaylaştırıyordun. İyi ki vardın. Teşekkür ediyordum. Bulutların söze girmesini istemiyorduk bu yüzden. Olsun. Konuştukça güzelleşiyorduk.

Bir sabah erkendi tanışmamız. Yüzünü ilk kez görüyordum. Şaşırmıştım. Bu şekilde hayal etmemiştim çünkü. Islaklık yoktu yüzünde. Ağlamamış gibiydin. Beni gördüğüne sevinmedin mi yoksa. Seni çok özlemişim. İlk kez görüyordum oysa. Bende. Seni gördüğüme sevindim.

HADDİNİ BİL!..

Kategoriler:

Her gün bir başka anısı bir başka başarısı belleğimden aklıma sızıyor. Geçen hafta, İzmir’de yaşayan bir arkadaşıma gitmek için, Akçay’dan hareket ettim. Dört saatlik yolculukta neler düşünmedim ki. Hatta bazen kendime de, “Aşırı tepki mi veriyorum?” gibilerinden sorular sorup, çuvaldızı batırdığım da oldu…

Daha sonra, “Ben susayım, o sussun, biz susalım, peki unutalım mı yaşananları?” Vefasız mı olalım? Nankörlerden mi olalım? Çocuğumuza sahip çıkıyoruz, köpeğimize bir kelam edene, “Hadi bu köpeğin hatırı yoksa sahibinin de mi hatırı yok?” diye kuyruğumuzu dik tutan lafları cımbızla çekip, çıkartıp, yüzlere, “Şakk!” diye vurmasını da çok iyi biliyoruz…

Ee, hadi o ismi eksik olsun adını anımsamak dahi istemediğim yazarın ortaya çıkarttığı aslı astarı olmayan sözlere ne demeli? O sözler bize Cumhuriyeti kazandıran, Türklüğümüzle gurur duymamızı sağlayan ruhu şad olsun, Mustafa Kemal Atatürk’e söylenmiş...

EN BAŞTAN

Kategoriler:

Selamun aleykum

Benden isteyeceğiniz hiç bir şey “çok” olamaz.

Şöyle bir arkama yaslandım,52 senenin özgeçmişi nasıl yazılır diye düşündüm.

Kafamda yaptığım hazırlıkta,gelebilecek sorularınıza, birşeyler vermek amacıyla cevap vermeyi,bu cevaplarımı biraz ders niteliğinde yazmayı düşünmüştüm.Şimdi bu düşündüğüm formatı muhafaza etmekle birlikte yanlışı ile doğrusu ile yaşanmış bir hayat profili çizip sizlere yanlışı doğrudan seçme imkanı vermeye çalışacağım. En baştan.

17 şubat 2008 pazar sabahı kar yağıyor. Gene böyle soğuk ama karsız bir 2 Ekim sabahı 1955 senesinde Merzifon ilçesinde dünyaya gelmişim. Havza müftüsü olan dedemin babası Sıtkı hoca Kur'an da "subh" diye geçen "seher vakti" manasına gelen suphi ismini kulağıma Mustafa ile beraber okumuş. Eskilerin bildiği edep ve eğitim, isim koymada da kendini gösteriyor. Zira sadece bir Mustafa ismi koymak, bazı kötü nitelemelere takı olur diye devamlı kullanılacak bir isim koymak daima edebten olmuştur. Bu sayede bana "Ulan Suphi" gibi veya daha başka hakaretler olmuştur ama diğer ismimi kimse böyle bir sıfatla beraber kullanamadığı için edep muhafaza edilmiştir.

NAKŞEDEN İZLER - IX

Kategoriler:

Milletten habersiz, kendi namı hesaplarına çalışan, kon tür gerilla, Ergenekon veya batı çalışma gurubu gibi,

Milletinin aleyhinde ve milleti yönlendirme adına, parlâmentonun dahi çözemediği, bir oluşuma alet oluyorlarsa,

Bu milletin, devleti için her zaman, kendini feda etmiş ferlerinin, temel hak ve hürriyetleri, gözlerinin içine bakılarak, ellerinden alınıyorsa,

Bu mübarek millete, cihan devleti olma, bahtiyarlığını gösteren, ecdatlarımızı, hiçbir zaman gün yüzüne çıkarmaz ve arşivlere mahkûm ediliyorlarsa,

Ve bu milletin, en büyük arşivi, Bulgaristan’a kilo ile hurda kâğıt olarak satılıyorsa, bunu da devlet bizzat kendisi yapıyorsa,

Devletin, devlet olabilme şartlarından birisi olan, milletinin genelinin, en büyük kutsiyetlerini, Allah, Kur’an ve Peygamber bağlamında ki İslam ve prensiplerini,

Arapların dini sayarak ve en büyük tehlike olarak, hedef gösterip, bu kutsal değerlere savaş açıyorlarsa;

NAKŞEDEN İZLER - VIII

Kategoriler:

Huda her yarattığına gerçeği sormuş, akdedip sabredenler, su yüzünde saman olmuş, etmeyenler ise sefalet ve zillette boğulmuş.

Beni yaratıp donatan, en ulvi duyguları mücehhez kılan, her zaman bağışlayan, Rahman ve Rahim olan, Yaratan Rabbime sığındım, sinemi istila eden burukluğumla ona ellerimi açtım.

Ey Allah’ım, biliyorum ki imtihan ediyorsun, fakat sen beni, benden daha iyi bilirsin, kimseye bilerek kötülük yapmadığımı, gözümü kör edecek hırsımın olmadığını, kalbimde hasedin hiç barınmadığını,

Helalinden kazanayım istedim, bunun için hiç vakit gözetmedim, üşenmedim, isyan etmedim, gücümün üzerinde gayret gösterdim ve her zaman sana hamd ettim.

Sinemi bu kadar, harap edecek ne yaptım, yüreğimde kopan fırtınalara, zihnimi felç eden dalgalara, artık göğüs geremiyorum.

ALLAH NEREDE?

Kategoriler:

Annemin çocukluğumda sorduğu soru: “Allah nerede?” Benim bu soruya ilk verdiğim cevap, büyüklerimize göre yanlış olan cevaptı. İlk ve yanlış cevap: “Allah havada”… Hava, yani gökyüzü… Babam hemen atılırdı, “Olmaz, Allah nerde anarsan orda”. Ben de artık her sorulduğunda bu cevabı verirdim.

-Allah nerede?
-Nerde anarsan orda...

“Çocuk yanımız biraz da Allah’a yakın yanımızdır” der Ali Çolak. Allah’ın gökte olduğunu söylüyordum o vakitler. Ve nerdeyse her çocuk benim verdiğim cevabı veriyordu. Çocuk yanımızdı bu cevabı veren. Allah’ın gökte olduğunu söylemenin ne derece mantıklı olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. “Allah kar gibi gökten yağınca” diyen Sezai Karakoç’u hatırlıyorum mesela. Kendi Gök Kubbemiz aklıma geliyor sonra. Çocuk olarak son derece haklıydım elbette. Allah’ı dünyaya yakın görüyordum. Gökyüzü kadar yakın, gökyüzü kadar uzak… Ve bir çocuk olarak bana Allah’ı hatırlatan olaylar gökyüzünde meydana geliyordu. Mesela güneş doğuyordu her sabah. Evimizin mabeyn denilen bölümünde kahvaltı yaparken, gün doğusuna bakan pencerenin önünü bana ayırırdı babam. Kahvaltıda güneşin önüne otururdum.

NAKŞEDEN İZLER - VII

Kategoriler:

Bak Hava teyze, sen olgun ve tecrübelisin, merak ediyorum bunlar bende ne buluyorlar, sen benim tavırlarımda, bunları ümitlendirecek, bir emare görüyor musun, Allah aşkına söyle de bende bileyim.

Hayır, oğlum katiyen, sen helal süt emmişin, fırsatçı, değilsin, yiğitsin, başarılı bir idarecisin, sen gelmeden burada huzur, güven diye bir şey yoktu, kimin kime gücü yeterse, istediğini zorda olsa alırdı.

Usta diye sahiplendiğimiz, ağabey dediğimiz birçok insandan görmediğimiz, zulüm ve kötülük kalmadı, bunlar hat safhadaydı.

İşten çıkarılma korkusu hepimizi sarmış, çaresiz kalmıştık, evimize bizler bakıyoruz, her bir ihtiyacı kadın halimizle gidermeye çalışıyoruz.

CEHENNEME BİLE GİTTİM GELDİM! / 1

Kategoriler:

ak sopa...

Sancısı gecenin zifiriliğine denkti onu ilk tanıdığımda. Kısa bir zaman sonra içi tıklım tıklım bir dolabın insanın başına yıkılması gibi içini döktü bana sessizce... Aslında sadece gözlerindeki derin anlamlı kuyulara bakmam kafiydi... Gözlerinin puslu ve yorgun olması içini ifşa eden delice mavi derinliği gizlemeye yetmiyordu. Bir âmânın bile içine işleyebilirdi karanlığa mersiye okuyan gözleri... Sigara dumanından sararmış sakalları arasından hışırtılı bir meltem, serin bir kaynak gibi akan sesiyle "Boşa atılmış bir kurşun olduk işte." deyişi içimde biryerlere dokunmuş, canımı acıtmıştı. "Yine de henüz herşey bitmedi, inşeallah 12den önce 12yi 12den vurusunuz." deyivermiştim muzipçe... Hiç kimse yanına yaklaşamıyordu. Hiç kimseyi yanına yaklaştırmıyordu mu demeliydim yoksa? Zihinlerde uyandırdığı şiddetli merak bile çevresine saçtığı hiddetten dolayı bilinçlerdeki korkuyu bastırmaya yetmiyordu. Biri her şeye rağmen korkusuna cesareti ekleyip yanına yaklaşmıştı da; eline geçen her şeyi görünmez sınırlarını çiğneyen kişiye fırlatmıştı gözlerimin önünde... Fakat bu bile bende kendisinden korkmama, çekinmeme vesile olamamıştı. Muhyiddin İbn-i Arabî hep derdi; "Yüz fikirlerin fihristi"ydi... Korkmamıştım işte; yüzünde hiddetten fazla gizli bir merhameti yakalamıştım belki de...

İçeriği paylaş