yaşamak
KUŞ BAKIŞI / Bosna / 4
Meryem Rabia Ta... 5 Eylül, 2008 - 08:15- Meryem Rabia Taşbilek yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 17 kez okundu
İnsanlar yine yanılıyor!
Kuş bakışını yüksekten bakmak anlamıyla sınırlandırıyorlar.
Belki de bunu kasıtlı olarak böyle değerlendiriyorlardır diye düşünmeden edemiyorum.
Gerçi benim düşüncemin ne önemimi var!
Kimim ki ben?
Topal bir “Hüdhüd” belki de... Ara sıra gevezelik eden ama genellikle insanların bakmaya tenezzül etmediği hayatın kör noktalarına kanlı gözlerini dikmiş, sonbaharın karşısında buruşan, yapayalnız bir heykel gibi çoğu zaman hareketsiz, bu meydan çeşmesinin yanına sinmiş, toplu taşıma araçlarının ve çocukların seslerine bekçilik etmek gibi bir göreve kendi kendini atamışcasına bir itinayla çevreye kuş bakışları atan ve topal yalnızlığında kendini avutmaya çalşan bir Hüdhüd...
KUTLU MİSAFİR..HOŞGELDİN EY ŞEHR-İ RAMAZAN
Mehtab Sıla Dallı.. 4 Eylül, 2008 - 08:00- Mehtab Sıla Dallı.. yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 35 kez okundu
Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.(Bakara:185.)
Rahmet'in semadan sağanak sağanak yağdığı,kalpleri zikirle coşturup çoraklaşmış gönülleri yeşerterek taze bir bahar getiren rahmet ayı, çok büyük ihsanlarla sunuluyor bizlere.Sevgi turnalarının seherde sevgiliden name getirdiği, zindanlarda kalan yüreklerin beraat ettiği ,şeytanın tuzaklarının tarumar edildiği , cehennemin kızgın alevlerinin söndürülme müjdesiyle Rabb'in ''iste kulum vereyim'' buyurduğu en nazlı misafir olan on iki ayın, belki son ömrün sultanı olan ey şehr-i Ramazan, hoşgeldin hanelerimize safalar getirdin.
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat?"
Diyecek gamlı gönüllere: "Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir." (Bakara,153.)
Manâsı üzere ne büyük bir müjde vardır!
ACI ANLATILIR; FAKAT MUTLULUK YAŞANIR
Zeynep Nisa KUL 3 Eylül, 2008 - 08:00- Zeynep Nisa KUL yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 39 kez okundu
Sanat Baskıdan doğar
Andre Gide
Acı Anlatılır; Fakat Mutluluk Yaşanır!
Dram ( acı ), insanoğlunun ürettiği bütün türlerin anasıdır. Dram-çatışma (iyilikle kötülüğün) olmayınca hiçbir şey olmaz.
Dram-çatışma olmayınca hikâye vücuda gelmez.
Dram-çatışma olmayınca roman vücuda gelmez.
Dram-çatışma olmayınca masal vücuda gelmez.
Dram-çatışma olmayınca şiir vücuda gelmez.
Dram-çatışma olmayınca sinema vücuda gelmez.
Dram bitince hikâye, roman, masal, şiir, sinema da biter. Ayrılık anlatılır fakat vuslat anlatılmaz.
Ölüm anlatılır ama ötesi anlatıl(a)maz. Engeller, çatışmalar, kötülükler anlatılır ama bunların olmama hâli anlatılamaz. Masal, kötülüğün bitmesiyle biter.
VE BÜYÜK AŞKLAR BÜYÜK İSPATLARLA SINANIR
mehtap eryiğit 2 Eylül, 2008 - 08:00- mehtap eryiğit yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 75 kez okundu
İsmail'i kesemeyen bıçak bizim kalbimizi kolayca kanatıyor.....
Gögüs kafesi ağrımadan nasıl dua eder
insan hu zikri düşünce dile yenileniyor insan belkide
her hüzünlü duadan sonra iç çekişlerimiz ondan
Bulanık zihnim
Çengelli saçlarımdan damlar kan hücreleri
Bir bitiş sancısı
içimde kıvrılıp yatan ince bir sızışın şimdilerde
Nedenini bilmeden ağladığım .....
YOL AYRIMI, EYLÜL BAŞLANGICI
Hamza Güneş 29 Ağustos, 2008 - 08:00- Hamza Güneş yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 156 kez okundu
Uyumayı ihanet saydığım günler henüz başlamamıştı. Boşluğa açılan pencerelerin ufuk çizgisine uzandığı herhangi bir günün, bir sonrakinden ayırt edilemeyeceği yaz sonları idi zaman. İç içe geçmiş hikâyelerin karmaşası içinde, bir önceki bir sonrakinin devamıyken ve bir önce ki yol ayrımında kalmışken ve bu artık bitmeyecek bir hikâyeye dönüşmeye durmuşken, yani sonla başlangıç aynı noktada duruyorken, gündüzün geceye döndüğü anın gelir geçer lügatlerde bir vakti yokken, ölümle yaşamı ayıran o bir tek nefesi bir anda ama hangi anda alacağımı bilmiyorken, ama biliyorken yine ölümle yaşamı bir tek mezarlık duvarının ayırdığını, levh-i mahfuzda gizlenenin gün gelip aşina olacağını, kıştan sonra baharın geleceğini, kaybedilmeden bulunamayacağını.
Demli bir çaya yüklenen onca hayat artığı anıların beni sürükleyip durduğu nehirlerin dalgalarında boğulmak değildi niyetim. Nede kanatıp durmak sır bağlamış bir yüreğin yaralarını. Kaleme sığınmışların anlayabileceği çırpınışlarla düştüm, mazinin, hayat kırıntılarının orta yerine. Boğuluyordum sanki ,bir tek kelime bulsam kurtulacaktım, söyleyebilseydim eğer şu içimde olup bitenleri bir tek kelimeyle, yazabilseydim ya da. Olmadı ,susmayı becerebildim en çokta, hazan rüzgârları gelip geçti gökyüzümden, mavi kanatlı kuşlar gözleyip durdum. Bir “sen”i arayıp durdum her sayfasında yaşamın.
Bu melankoli bitecek değildi sevgili, yerin yüzünde kapladığın hacmi bilip de, o boşluğa yüklediğim anlamları anlatamamak değimliydi uykusuz ve sancılı onca geceye sebep? Yaşıyor nefes alıyor olduğunu bilmek, varlığından aşikâr olup ta başka bir yerinde gökyüzünün bir “ben”in olduğundan haberdar olmadığını bilmek ne acıydı bilemezsin.
Şimdi bunlar geç kalınmış şikâyetler değilse de; artık biliyor ve biliniyor olmanın verdiği iç huzuruyla yazılan iç dökümleri biraz. Ne yazsam eksik kalacak biliyorsun, ne kadar kalabalıksa da alfabem içimde olup biten yangına tarif bir lügat yok yerin yüzünde.
ÖMÜR AĞACI
rayet alterego 27 Ağustos, 2008 - 08:00- rayet alterego yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 81 kez okundu
Şu dünya denen mekana yeni bir kök salmıştım. Çok uzak yollardan gelmiştim. Ellerim bomboştu, yüreğim bomboş, gel gör ki varlığım dopdoluydu... Ben ise, bi–haberdim. Elinde değildi insanın yaşamak ve ölmek. Hayat çetin bir cevizdi, kabuğunu kırmak oldukça güçtü. Zaman kökü bir gövdeye, gövdeyi dallara, dalları yaprağa, yaprak da meyveye ulaştıracaktı. Ağaç yaşken eğilecek, sonbaharda yaprak dökecekti. Yolcular gölgesinde konaklayacak, buz gibi soğuk suyu yudumlarken diğer bir taraftan, sımsıcak güneşin ardından vuku bulan terini silecek bir ‘oh’ çekmeyi de ihmal etmeyecekti. Biraz sonra kalkıp da yoluna devam edecekti.
Kışın yapayalnız, yapraktan ve meyveden ayrılık... Kışın, ağacın başını eline dayayıp düşünme mevsimidir. Ansızın kopan büyük bir fırtınada, kendini, ekseninde çember altına alıp muhafaza edecekti. Başka çaresi ya da alternatifi var mıydı ki, rüzgar büyük bir azimle onu sarsmaya, yıkmaya uğraşıyor, yoruldukça dinleniyor, dinlendikçe yeniden başlıyordu. Ama ağaç her şeye rağmen sükut içinde direniyordu. Sükut içinde direniyordu, çünkü o bir yaratılış gerçeği olduğuna inandığı gibi, rüzgarın da bir yaratılış gerçeği olduğunun farkındaydı. O yüzden de serzenişsiz direnişi.
MEMLEKET NE YANA DÜŞER?
Rüstem Budak 13 Ağustos, 2008 - 08:03- Rüstem Budak yazıları
- 1 yorum
- devamı...
- 175 kez okundu
Bir yeri, insanı, vatanı anlamak için gurbete mi düşmeli hep?
Veya anladıklarımız yaşanan gerçeğin neresine tekabül eder?
İnsan dünya gurbetine çıkalı Allah’ı arıyor, kaybettiği cennetini özlüyor. Hayatı boyunca bu gurbeti sona erdirecek adımlar atmakta, sözler söylemektedir. Yalnız kaldığında birden uzak kaldığı şeyleri anıyor, arıyor. Şahit olduğu bir söz onu diyar diyar gezdiriyor, yüreğine en onulmaz yaralarını deşiyor. Dinlediği türkü onu hatıraların izinde uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Yaşanan her şeye tekabül eden bir olay, insan ortaya çıkıyor.
Ben nerdeyim şimdi? Bu imge zihnimde büyüdükçe büyüyor. Yaşadığım hayat değil de gerçek o hatıralarda saklı gibi duruyor. Bu memleketler, şehirler beni gün geçtikçe azar azar boğuyor. Çıkmak lazım ama kendimize sardığımız sorumluluklar bizi buraya hapsediyor. Hapis sürdükçe özlem artıyor. Geldiğim bu yer ait olmak istemediğim, olamayacağım bir yer... Geldiğim an, çıkmak istediğin an iken şimdi gitgide şartlar denilen muamma beni daha çok bağlıyor.
EY ŞEHİR!
Mükrime Dilekçi 11 Ağustos, 2008 - 08:08- Mükrime Dilekçi yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 123 kez okundu
Her bir yıldızı sırtına yük diye indirene gecenin ağır kalması tuhaf değil... Belki de bendim geceye külfet olan! Ve yavaş yavaş başını kaldırır güneşin ilk çığlığında uyanan şehir... Sessizlik yırtılırken zamanın canı acımıyordu. Şehir ise gürültüye alışan kulaklarıyla beraber gülümsemişti. Ben de tebessüm ettim.
Ey şehir! Bil ki sen yalın bir addan ibaret değilsin. Sevdiklerimin adını sana verdim. Bu yüzdendir sana her sabah farklı bakışım... Ve bir gün ayaklarımın ucundan kayıp gidersen hiçbir ismi sana bağışlamam. Biliyorum ki bir vakit ben de sana kendi adımı verip gideceğim. Sen adımı hatırında tutmaya çalışıp vefâkar olmaya da çalışma! Yokluk... Yokluğa yakışmayan adımı avuçlarında ne kadar tutabilirsin? Parmakların gevşeyecek ve ardından beni gelen ilk rüzgâra hiç tereddüt etmeden teslim etmeyecek misin? Ölümümden bahsettiğimi zannedip yorma beni! Ölememekten ve dolayısıyla biraz da yaşamaktan söz ediyorum. Ölüm... İki tahta arasında beyaz bir kelime değildi. İki dar sokak arasında kara bir peçeydi belki? Ölüme yakışır mıyım? Yaşamaya sevdalı olduk da âşık mı olduk?
DERİN VE DURU YERDE MUHAFAZA EDİNİZ
M.Münzevi 28 Temmuz, 2008 - 08:22- M.Münzevi yazıları
- 6 yorum
- devamı...
- 480 kez okundu
Görmek düş oldu artık, yaşıyoruz kâbusu,
Yo(ğ)rulduğum kiri temizler ( mi) bir damla su?
Hangi harfe dokunsam solmakta olan bir çiçek gibi boynunu büküyor. Hangi kelimeye el uzatsam hüznün yüreğe değen ateşiyle tutuyor elimi. Kurduğum cümleler henüz sonuna gelmeden dağılıyor. Muhayyilemde toplayıp her şeyi yerli yerine yerleştiriyorum. Yaşamaya gelince hiçbirini bulamıyorum koyduğum yerde.
...
Çocukluğumu da hatırlamasam insanlığımı unutacağım. Ağladığımı s/aklıyor(d)um herkesten, kendimden dahi. Samimi/masumiyet kordon bağım ve hala düşmemiş, duruyor. Geceden ürktüğüm kadar da seviyorum geceyi. Nasılda gizemli ve ürperten bir karanlığı, yok yok güvenli laciverti var. Karanlığın koynunda güvende olmanın anlamını buluyorum içimde. Seviniyorum, gözlerim uykuya inat sevinçle ışıldıyor. Hani kâbuslara gebeydi gece-ler?
EY SEVGİLİM!
Mükrime Dilekçi 22 Temmuz, 2008 - 08:05- Mükrime Dilekçi yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 402 kez okundu
Kapı çalıyor... Soğuktan dönmüş nefesim, büyüleyici bir ses ile baharın tadını alıyor damağında. Gelen sevgilimden başkası değildi. O ince belli narin sevgilim, derdimin yüzünü yıkayamazdı. Ama derdi anlatırken beni öylesine sımsıkı tutardı ki derdim, uzun süre sesini çıkarmazdı.
Sevgilimin sesi... İki telin birbirine dokunmasından apayrı bir şey; belki de nefesin ruha dokunması, gözyaşının kalbe inmesi… Neyzen neye eğilir, ney neyzene eğilir. Ve neyzen, acz-i itirafına neyi şâhit bırakırken ney, hüsn-i dert ile kendinden geçerdi. Neyzen, o seste kaybolurdu. Onun yokluğuyla var olan bir cevherdi ney...
Neyzen, nefesiyle neye can bağışlarken kalbinde nice gözyaşı sema için ayağa kalkmakta ve tefekkür, bir boyuttan başka boyuta geçmekteydi. Her nefes bir ney, her ney kendinden arınabilmenin özgeçmişiydi aslında. Ney, insanın ne olduğunun cevabını etkin bir üslupla anlatabilmenin ince kıvrımlarıydı.








Son yorumlar
1 gün 8 saat önce
2 gün 21 saat önce
2 gün 21 saat önce
3 gün 3 saat önce
3 gün 12 saat önce
3 gün 19 saat önce
3 gün 20 saat önce
3 gün 21 saat önce
3 gün 22 saat önce
6 gün 23 saat önce
1 hafta 5 saat önce
1 hafta 9 saat önce
1 hafta 12 saat önce
1 hafta 12 saat önce
1 hafta 13 saat önce