YABANCI // ALBERT CAMUS

bünyamin Ergün Ça, 02/11/2011 - 09:38 tarihinde yazdı

Günümüzün en güçlü Fransız yazarlarından olan Albert Camus, 1913’te Cezayir’in Mondovi kasabasında dünyaya geldi. Babası Fransız, annesi İspanyoldu; yoksul bir ailenin çocuğuydu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus, daha bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. Ve geçimini sağlamak için türlü işlere girdi çıktı. Bu sırada sağlık durumu bozuldu, vereme yakalandı. Bu yüzden de felsefe tahsilini yarıda bırakarak, bir süre tiyatro ile uğraştı. Alman işgali boyunca, Fransa’da Combat gazetesinin yazı işlerini üzerine aldı. Bir yandan da yeraltı çalışmalarına katıldı.

L’envers et Pendroit (1937), Noces (1938) adlı iki denemesiyle edebiyat alanına giren Camus, bu kitaplarında bir şair, ve üslupçu görünüşüyle karşımıza çıkmaktadır. 1942 yılında yayımladığı I’Etranger (yabancı) ona çabucak şöhretin kapılarını açıverdi.

Yabancı, saçmalığın elinde oyuncak olan, etrafında olup bitenleri anlayamıyan, anlamak için de bir çaba harcamıyan kayıtsız, vurdumduymaz bir kişinin durumunu nesnel bir görüşle gözlerimizin önüne sermektedir. Aynı yıl yayımladığı le Mythe de Sisyphe (Sisyphe Efsanesi) adlı kitabında, mutsuzluğa düşen çağımız insanının trajik durumunu ele alarak, “Saçmanın Felsefesi’ diye tanımlanan bir dünya görüşü ve J.P. Sartre’ın “Varoluşçuluğu” ile birlikte yepyeni bir düşünce ve duyuş biçimi getirmektedir. Yabancı ve Sisyphe Efsanesi adlı yapıtlarında, Camus, hem güçlü bir romancı hem de bir filozof olarak görünmektedir.

“Saçmanın Felsefesi”nin “Varoluşçuluk”la ortak yönleri olduğu su götürmez bir gerçektir, ama yine de birbirlerine karışmamaktadır. “Saçmanın Felsefesi”nin başlıca temsilcisi olan A. Camus, fikirlerini roman ve oyunlarında gayet mükemmel bir biçimde dile getirmektedir. Yabancı’da ana hatlarıyla verdiği bu felsefeyi, Sisyphe Efsanesi’nde daha yoğun bir biçimde işlemekte ve bu dünyada mutlu olmak imkansızlığı üzerinde durmaktadır. Aslında da Sisyphe Efsanesi, evrenin anlamsızlığı ve insanoğlunun, haksız olarak mahkum edildiği saçma kaderine karşı baş kaldırma ihtiyacı üzerine yazılmış bir denemedir. A. Camus, 1951 de yayımladığı I’Homme révolté (Baş Kaldıran İnsan) adlı kitabında bu konuları yeniden ele almış ve daha derinliğine işlemiştir.

1947 yılında yayımlanan la Peste (Veba) romanı büyük bir rağbet görmüş ve yazarına “Prix des Eritiques” (Eleştirme Ödülü)nü kazandırmıştır. Bundan sonraki yıllarda yayımladığı kitaplarında Camus, bir filozoftan çok bir ahlakçı ve saçtı kimliğiyle kendini göstermektedir. Bu durumu oyunlarında görmek daha kolaydır. En son romanı olan la Clute (Düşüş)ü 1956 yılında yayımladı. 1957 yılında, en güzel hikayelerinin bulunduğu “l’Exil et le royaume” (Sürgün ve Krallık) ile yaratıcı sanatın en güzel örneğini verdi. En güzel hikayeleri, şüphe yok ki, doğduğu yer olan Cezair’de geçenlerdir.

Edebiyat alanındaki etkisi hiçbir şekilde Sartre’inkinden aşağı olmayan Camus, Nobel edebiyat ödülünü 1957 yılında kazandığı zaman henüz kırk dört yaşındaydı. 1960’da, bir trafik kazasında, gerçekten saçma bir ölümle hayata gözlerini kapadığı zaman da kırkyedi yaşındaydı. Daha söyleyecek pek çok sözü bulunduğu bir yaşta öldüğü halde, ünü ve etkisi dünyanın her tarafına yayılmış bulunuyor.

“Saçmanın Felsefesi” adlı görüşün yaratıcısı olan Albert Camus, 1942’de, kendi kuşağının en güzel romanı olan “Yabancı”yı yazdı. Yazar, açık, sade, süssüz ve hareketli üslubu ile “Yabancı”da ünlü Amerikan romancısı Ernest Hemingway’in tekniğinden etkilenmiş görünmektedir. Bu romanında kayıtsız, her şeye boş veren, hayatın anlamsızlığına karşı mücadele etmekten adeta yorulmuş, etrafında olup biten olayları anlamayan, anlamak için de hiçbir çaba harcamayan, unutulmaz bir insan tipini canlandırmaktadır. Olayları Meursault’un ağzından anlatan Camus nesnel (objektif) bir romancı gibi davranarak, kahramanıyla okuyucu arasına girip, onları düşünce ve duygularını anlatmamakta, tersine, kahramanlarının hareket ve davranışlarını yansıtmakla yetinmektedir.

Romanın kahramanı Meursault, kavurucu güneş yüzünden, hiçbir sebep yokken bir Arabı öldürür. Bu cinayeti sanki kendi iradesi dışında işler; birtakım gizli kuvvetler onu cinayete doğru itmektedir adeta. Tutuklanır. Mahkemede, sanki yargılanan, hayatı söz konusu olan kendisi değil de, bir başkasıymış gibi, olan bitenleri, anlamayan, kayıtsız bir gözle seyreder; hareketin saçmalığına bir açıklama şekli bulmaya uğraşanlara, ona mantıki bir anlam vermek için çaba harcayanlara şaşar. Kendisini müdafaa etmek zahmetine bile katlanmaz. Meursault sanki içinde yaşadığı hayata uygun bir biçimde yaratılmamış gibidir ve çevresine adeta uyamamaktadır; o, çevresindeki her şeye yabancıdır. İnsanlar, onların ahlak anlayışları yabancı gelmektedir ona. Kendisine göre “annesinin ölümüne ağlamadığı ve niçin ağlamadığını açıklayamadığı için” de ölüm cezasına çarptırılacaktır. Romanın bu acayip havasını okuyucu yadırgamaktadır.

Etrafımızı çevreleyen evren de, toplum da anlamsızdır, saçmadır. Meursault’un bir hiç yüzünden bir insan öldürmesi de göstermektedir ki, bu boş, anlamsız evrende her şey insanoğlunun iradesi dışında cereyan etmektedir. Onun için de, o bu anlamsız dünyaya bir anlam, anlayamadığı olaylara da bir mantıki görünüş vermeye çalışmamalıdır. Zahmete değmez bu. Kişinin dünyaya gelişi gibi, dünyadan gidişinin de bir anlamı yoktur. Gelişini, dünya ne kadar kayıtsızlıkla karşılamışsa, gidişine de o kadar kayıtsız görünmektedir.

Bu anlamsız evrende, kişinin, özlemini duyduğu mutluluğu araması boşunadır. Mutluluğa erişmesine imkan yoktur. Aslında mutluluk, aldatıcı bir görünüşten başka bir şey değildir, hayat da öyle... Kişi, ölüme mahkum edilmiştir ve ölüm düşüncesi ona bunalım vermektedir. Akıp giden zamanın kendisini sürükleyip götürdüğü ölüme karşı güçsüzlüğünü anlamaktadır. Kendisini bir kırılmaz çember gibi sıkı sıkı kavrayan her günkü hayatın bunaltıcı biteviyeliği içinde, bir otomat gibi, her gün belirli bir işi, belirli saatlerde, belirli biçimde yapmak zorunluluğunda oluşu, nihayet onu hayatın gerçekten bir anlamı olup olmadığı konusunda kuşkuya düşürmektedir. Ve kendisine böyle bir soru sormaya başladığı anda da kaderine karşı baş kaldırıyor demektir. Ama etrafını çeviren hayatına son vermesi bir çözüm şekli değildir ve zahmete değmez. Ama tersine, bu hayata bir anlam vermeye kalkışacak yerde, onu gururla yaşamalı ve dünya nimetlerinden yararlanmalıdır. Bu hayatı yaşamak kişiyi daha bir yükseltecek, ona daha bir soyluluk kazandıracaktır. Bu da, evrenin anlamsızlığına karşı onun zaferi olacaktır.

Necmettin ARIKAN


YABANCI
Albert Camus
Çeviren, Necmettin Arıkan
Altın Kitaplar Yayınevi
1. Basım 1957