ZIKKIMIN KÖKÜ // Muzaffer İZGÜ

bünyamin Ergün Sa, 27/03/2012 - 09:19 tarihinde yazdı

O yıl mahallemize bir de gelin geldi. Bizim yıkıntı evin karşısında boş bir arsa vardı. Bu arsada çokluk, birdirbir, uzuneşek oynardık. Bir de kocaman dut ağacı vardı. Mayıs, haziran aylarında dutlar olgunlaşınca üstünden inmezdik aşağı. Gerçi bu dut ağacı Erolları, Tansuları, Birolları ishal ederdi ama, abimle benim maşallahımız vardı. Bi çıkardık üstüne, tıkanıncaya dek yer, yine de bir şey olmazdık. Galiba Allah bizim barsakları, bu çocuklar tıkanana dek dut yiyebilsinler diye, başka bir türde yaratmıştı. Öyle ya duttan muttan etkilenecek barsak değildi bu barsaklar, Erolların, Tansuların, Birolların barsakları ne yazık ki bizimki gibi değildi. Çıkarlar üzerine, sekiz on dut yerler, biraz sonra bir buruntudur başlar karınlarında, suratlar yemyeşil, evin yolunu tutarlar. Analarının çığlıklarını duyardık:

- O pis dut yenir mi? Bir daha ye de ben seni n'apayım?

Oysa, bizim anamız, yemekten sonra,

- Hadi ulan, gidin de biraz dut yeyin, şekeri boldur meretin, derdi.

İşte bu arsa, bir sabah gölgeden mahrum kalınca, anladık ki bir şeyler oluyor. Önce dutu devirdiler, arkasından temelleri kazdılar. Öyle çabuk gidiyordu ki işler, bir haftaya kalmadı duvarlar yükseliverdi. Bir ay gibi çok kısa bir zaman içinde de bahçeli bir ev oldu bitti. Kamyon dolusu eşyalar geldi; halılar, koltuklar, kanepeler, şunlar, bunlar... Biz iki kardeş, bu taşıma işinde hamallara yardım ediyorduk.

Bir gece baktık ki, evin elektrikleri yanmış.

Anama,

- Komşu geldi, ana, dedim.

- Yeni gelin, dedi.

Aldı beni bir merak, gelini göreceğim diye. Durmadan gözlerim evin penceresinde. Bir adam gelip gidiyor, ama olası değil, bu adam yeni gelinin kocası olamaz. Çünkü, adam hayli yaşlı, benim babamdan daha yaşlı.

Bir gün anama,

- Bu mu yeni gelinin kocası? diye sordum.

- He, dedi.

Şaştım kaldım. Adamı gördükten sonra gelin de gözümde eski gelin oldu çıktı. Kimbilir, gelin de yaşlıdır, belki anam denli vardır diye düşünmeye başladım. Ama hiç de düşündüğüm gibi çıkamdı. Bir öğle üzeri gördüm yeni gelini.

- Küçük küçük, diye çağırdı beni.

Orta boylu, dolgun, gür saçlı, minicik başlı, güzel bir kadındı. İçimden,

“Belki de adamın üvey kızıdır bu” dedim.

Gittim.

- Küçük, dedi, para versem buz alıp gelir misin? Hava da çok sıcak, yorulacaksın ya...

- Yok, dedim, ben yorulmam, ver alıp geleyim.

Konuşması bizim gibi değildi. Çok sonra öğrendim, Bursalıymış. Nasıl olmuş, kim vermiş, kimler araya girmiş bilmem, bildiğim bir şey varsa kıza yazık olmuştu.

Verdiği parayı ve havluyu alarak fırladım. Buzcudan buzu alıp havluya sardım. Geri geldiğimde “papaz” gelmişti. Bu adı ona, anam takmıştı.

Paranın üstünü uzattım, papaz,

- Al, senin olsun, dedi.

Almak istemedim, üsteledi.

- Senin adın ne? Dedi.

Söyledim.

Kadın ekledi:

- Şu karşıda oturuyorlar.

Adam,

- Bahca, dedi.

- He, dedim.

Adam, bizim apartman yavrusunu ağaçların arasında göremeyince, bahçede, tozun toprağın içerisinde oturduğumuzu sanmış olmalı...

- Gaç kardaşsınız?

Eh, künyemizi saydık papaz efendiye.

Okuduğumuz sınıfı söyleyince, adam boynumuza bakıp,

- Maşallah, maşallah, dedi.

Eh, sorulmadan söylemenin zamanıydı:

- Fransa'nınki Paris, Almanya'nınki Berlin...

- O da ne?

- Başkentleri, dedim.

- Haa, dedi.

- Mısır'ınki Kahire.

Kadın sordu:

- Bursa nerde?

- Marmara'nın altında.

Adam,

- Abılan oralı, dedi.

- Sen nerelisin emmi?

Bilmem, galiba bozuldu adam emmi dediğime. Karısına baktı, sonra bana baktı:

- Buralı, dedi.

- Nerden?

- Kövünden.

- Çiftçi?

- He!

Kadın yemek hazırlıyordu. Papaz,

- Bizlen yesene yemeği, dedi.

- Anama haber vermedim.

- Ver de gel!

Koştum gittim anama:

- Ana, dedim, papaz bana yemek yedirecek.

- Avradı evde mi?

- He!

- Git ye ölese!

Ben geri gelinceye dek adam şalvarı çıkarmış, pijamalarını giymişti. Zaten o günden sonra hiç şalvarlı görmedim ki bu adamı; ne zaman evlerine gitsem pijamalıydı!.. Galiba, pijamayı pek seviyor olmalıydı!.. Biz ayrı tabaklarda yemek yemeye alışkın olmadığımız için, önümde ayrı bir tabakla kendimi lokantada sandım. Müjgân Abla:

- Ne kadar yemek koyayım? Dedi.

- Sen bilin!

Tencereyi yanıma koyduktan sonra,

- İstediğin kadar al ye, dedi.

Eh, mademki izin öyle çıkmıştı, biz de tencereden etleri seçmekte özgürdük. Bir yığın et doldurdum önüme. Bir tabak da cacık koydu Müjgân Abla... Yemek yerken onlara geçen yılki su baskınını anlattım, annemin hastaneye yattığında biz iki kardeş nasıl hastaneye duvardan atlayıp girdiğimizi anlattım, dağarcıkta ne varsa döktüm durdum.

Gerçi papaz efendi atletle oturmasaydı daha çok yemek yiyecektim, ama nedense tiksindim adamın göğsündeki kıllarından. Ayı gibi kıllıydı. Hareketleri de çok kabaydı.

- Gız Möcgan, gaysı hoşafı getir gız... Gız Möcgan acı biber getir gız... Gız Möcgan, bu duz sulanmış gız, diyordu.

Müjgân Ablacık bir rahat yiyemedi yemeğini; kalktı kalktı oturdu. Karısına buyurmadığı zamanlar ise, ya kulağını kaşıyor, ya da geğiriyordu. Müjgân Abla yavaş yediği için:

- Ya gız ye. Ben zayıf avrat isdemem, bir budun gövden gadar olmalı, diyordu.

Sonra da övünüyordu,

- Benim anam yüz yirmi kiloydu, diye.

O ara gözü bana ilişti:

- Sen niye zayıfsın lan böyle?

- Bilmem ki.

- Az yiyon galiba?

- Bilmem...

Kadıncağıza zorla, bir tabak yemek daha yedirdi.

- Anayın evinde gurumuş galmışsın, diyordu Müjgân Ablaya.

Gülmeye çalışıyordu kadıncağız...

Yemekten sonra hemen eve geldim. Duyduklarımı, gördüklerimi, yediklerimi bir bir anlattım anama. Anam,

- Öküz, dedi.

O günden sonra iyice ahbap oldum, hem Müjgân Ablayla, hem de öküzle. Hatta dert ortağı bile oldum Müjgân Ablanın. Kadıncağız bazı günler hıçkıra hıçkıra ağlardı.

- Ağlama be Müjgân Abla, ağlama, derdim.

Ama, ağlardı o... Öğleye doğru da elini yüzünü yıkar, aynanın karşısında süslenirdi. Şimdi düşünüyorum da, demek ki gereksinmesi varmış kadıncağızın bana.

- Ben güzel miyim? diye sorardı.

Gerçekten o anda benim için dünyanın en güzel kadını Müjgân Abla, en iyi kadını da anamdı...

- Güzelsin Müjgân Abla, derdim.

Bu kez,

- Güzellik mi kaldı bende? der, tekrar ağlamaya başlardı.

Gözlerinin altına, aynalı küçük kutudan bir şeyler sürer, uzun saçlarını da kırmızı bir kurdeleyle tepesinde toplardı. Adamı sevmediğim için, gelmesine yakın,

- Ben gidiyorum Müjgân Abla, derdim.

- Dur gitme, yemek yiyelim, derdi.

- Benim karnım tok!

Bilmem, acaba kocasının suratını görmek istemediğimi bilir miydi? Bir gün Müjgân Ablaya sordum:

- Siz niye hiç dışarı çıkmıyorsunuz?

- Bedri Abin bırakmıyor.

Nasıl oldu bilmem, ağzımdan çıkıverdi:

- O benim abim değil, emmim olur, dedim.

Acı acı güldü kadıncağız:

- Çok yaşlı değil mi?

- He, dedim. Benim anam babamdan yaşlıdır, galiba anamın yaşında var.

- Verdiler beni işte.

- Kim verdi?

Yanıt vermedi.

- Anamla oturmaya gelsene!

- Olmaz.

- Niye?

- Bedri Emmin izin vermez.

Eh, Bedri Emmi demek evi o zamanlar hapishaneye çevirmiş de bizim haberimiz yokmuş.

Bir gün çamaşır yıkarken gittim Müjgân Ablanın yanına. Karşısına geçtim oturdum. Bana saatlerce Bursa'yı anlattı ağlamaklı ağlamaklı.

- Gitsene Bursa'ya dedim.

- Gitmez Bedri Emmin, dedi.

- Seni göndersin madem?

- Göndermez.

Bedri Emminin rakıcıbaşısı bendim. Gece dokuzlarda bile pijamayla seslenirdi:

- Muzooo lan, Muzooo lan!

Fırlardım yataktan...

- Muzo lan, bi ufak al da gel!

Biliyordum ki paranın üstü benimdir. Bunu, anam da, babam da bildikleri için seslenmezlerdi.
Daha sonraları bu rakı fasıllarından sonra, Müjgân Ablanın çığlıklarını duymaya başladım. Bağırırdı Müjgân Abla,

- Vurma, vurma, diye.

Titredim yatağımda...

- Ah, derdim, bir büyük olsam, bir güçlü olsam, koşsam gitsem kapıya, vursam kırsam, bir yumku çeksem adamın suratına, kaçırıp götürsem Müjgân Ablayı Bursasına...

Sonra, anama,

- Ana, be, öldürüyor Müjgân Ablayı, derdim.

Anam,

- Hüs ulan, avradı değil mi döver, derdi. Hem döver, hem sever.

Bir tür sevgiyi çözmeye çalışıyordum o zamanlar minicik beynimde. Ama bir türlü çözüm yolu bulamadım.

Ertesi gün, Müjgân Ablanın orasını burasını çürük içinde bulur, sorardım:

- Dövdü seni değil mi?

İçini çekerdi:

- Hı!

- Bi daha rakı almayacam ona...

Hiç işte, ben rakı almazsam sanki rakısız kalacaktı öküz...

Yanıt vermezdi...

Ama, ilk,

- Muzooo, sesini duyar duymaz da koşardım rakı almaya... Sanırım paranın yüzü daha tatlıydı Müjgân Ablanın o çocuksu yüzünden.

Bir gün işittik ki Müjgân Abla kuş olmuş uçmuş. Papaz efendi de, dertli mi dertli. Pencereye oturuyor, o öküz böğürtüsüne benzer sesiyle, “Çile bülbülüm çile” şarkısını söylüyor.

Anam o zamanlar,

- Yan işde deyyus öyle, gül gibi avradın kıymetini bilemedin, müstehak bu sana, diyordu.

Bedri Emmiye iki üç kez daha rakı aldım. Birisinde,

- Lan dedi. Çocuklara malum olurmuş, söyle bakalım gelecek mi Möcgan Ablan?

- Gelmeyecek, dedim.

- Niye?

- Dayak attın sen ona!

- He lan he, gırmalı bu elleri gırmalı vallaha...

İyi kafayı bulmuş olmalı ki, içerden bir yığın iç çamaşırı getirdi.

- Bu geceliğiydi, dedi, bu gombinesiydi dedi. Ve başladı hüngür hüngür ağlamaya...

Dokundu koskocaman adamın ağlayışı bana,

- Ağlama be Bedri Emmi, dedim.

- Ulan bırak ağlayım da boşalim...

- İyi ağla!..

Böğürdü durdu.

- Lan Muzo lan, Allah güçcüklerin duasını gabul edermiş. Dua et gelsin Möcgan Ablan... Bi gelirse yok mu ya, sana bi gat elbise, bi gondura.

Müjgân Ablanın bir daha hiç gelmeyeceğini bildiğim için ne dua ettim, ne de bir şey... Aradan birkaç gün geçti, ışık yanmaz oldu bu evde. Birkaç gün daha geçti, bir öğle üzeri bir kamyon geldi, tüm eşyalarını doldurdu gitti. Eşyanın yanında yöresinde Bedri Emmiyi çok aradım ama göremedim. Demek yüreği elvermemişti çok sevdiği karısıyla geçirdiği mutlu günlerin yaşandığı yere bir daha gelmeye. İki gün sonra da başka bir kamyon geldi. Bilmem ne müdürüymüş kiracı olarak taşınanlar...

Müjgân Abla gittikten sonra, o evi de, yeni gelenleri de hiç sevmedim. Zavallı Müjgân Ablacığım, şimdi nerededir, ne olmuştur acaba? Sanırım Adana denince, onun tek anısı bendim, dert ortağı Muzosu...

Beşinci sınıfın sonunda babam özgürlüğü seçti! Devlet kapısından ayrılarak, kul kapısına terfi etti. Ayrılma nedeni de çok basitmiş. Yeni şefi,

- Nasıl olsa senin işine son vereceğim, deyip duruyormuş. Babam da erkek adamdır hani, erkeklik kendinde kalsın diye, bir gün,

- Al ulan çantanı da, defterini de, demiş şefine.

Ama bunu birdenbire dememiş, erkekliğin tadını çıkara çıkara, zevkine vara vara demiş.

Bir öğleden sonra, karşısında el pençe divan durduğu şefinin odasına girerek koltuğa gömülmüş. Cebinden bir sigara çıkarıp, şefinin gözlerinin içine baka baka tellendirmiş... Atmış bacağını bacağının üstüne, bir kahvesiyle türkü söylemesi eksik...

Şefi bağırmış.

- Bu ne laubaliliktir? Diye.

- Hadi be sende, demiş babam.

- Efendi, kendine gel, demiş bu kez şef.

Babam,

- Kendimdeyim, demiş.

- Çık dışarı, demiş şef.

Babam,

- Babayın malı mı ulan, demiş. Sen de kulusun devletin, ben de bi kuluyum devletin.

Bundan gerisini, bilmem söylemiş, bilmem söylememiş...

Şefine,

- Sen dürzünün tekisin demiş.

Şef, kalkmış babamı dövmeye. Eh, babamın elleri armut mu topluyor, bir fırlamış ayağa:

- Ulan seni bit gibi ezerim, dediği gibi yapıştırmış tokatı şefinin ense köküne... Bir tokat da şef çekmiş babama. Sıra babamda, babam çekmiş. Şef çekmiş... Bir ara sırayı mırayı unutan babam başlamış şefine tekme sallamaya. Hızını alamamış, tam mürekkep hokkasını kafasında paralayacakmış ki, zavallı adamcağız bar bar bağırmış:

- İmdaaat!

Dışarıdan öteki memurlar koşup gelmişler. Babama yalvar yakar olmuşlar,

- Aman Âmet efendi, bir it için elini kana bulama Âmet Efendi, çoluğunu çocuğunu düşün Âmet Efendi, demişler.

Şayet ki biz olmasaymışız, ki o anda babamın gözlerinin önüne böyle boynu bükük gelmişiz, -Allah'ın işi işte- şef çoktan mezarda, bizim babamızda hapiste olacakmış.

Durum böyle olunca, babam bağırmış.

- Durun Allahınızı severseniz arkadaşlar, bi ahdım kaldı, onu da yaptım, demiş.

- Öldürme de tek, yap, demiş arkadaşları.

Babam, okkalı bir tükürük çekmiş şefinin suratına. Elindeki tahsildar çantasını da tükrüğün ardı sıra fırlatmış,

- Oh işde, şindi içim buz gibi oldu, demiş.

Arkadaşları babamı kahraman gibi yolcu etmişler.

- Canın sıkıldığı zamanlar gene gel, demişler

- Yok, demiş, ben bi daha bu herifi görürsem mutlaka öldürürüm, onun için hiç gelmeyim daha iyi, demiş.

- Olur olur, madem elinden bi kaza çıkacak, bi daha hiç gelme, demişler...

Çok sonraları, bir gün babamla çarşıdan gelirken göstermişti bana,

- Şu deyyus, diye.

- Hangi deyyus? diye sormuştum.

- Şef deyyusu...

Adama bi baktıktan sonra, babamın o zamanlar yarı yarıya iskontolu konuştuğunu anlamıştım. Çünkü, adam minare kırığı gibiydi... Bir elli beş boyunda babam, belki de hemen kapının önünde çantayıp bırakıp kaçmıştır.

Babamın yeni işine terfi edişinde hemşehrilerinin hayli yardımları olmuş. Hemşehrilerinden garson, şefgarson olan memlekette tonla... Bir benim babamı mı idare edemeyecekler?

- Sana, demişler, bir vestiyerlik ayarladık.

Ayarı yapan çok hassas ayarlamış olacak ki, tam babamın keyfine göre bir işmiş bu iş... Öğle otur iki saat, akşam otur dört saat, al şapka, ver şapka, al palto, giy palto, tüm iş bu...

Ama babama kalırsa, işin en önemli yanı ondaymış. Lokantanın vitrinini düzenlemek onun göreviymiş. Et yemeklerini dizecek, zeytinyağlıları dizecek, salataları dizecek, bakanın ağzının suyu akacak ve şipşak lokantaya damlayacak...

Bir gün merak ettim, gittim baktım vitrine... Maşallahı var babamın, tulumba tatlısının yanına öyle kol gibi hıyarlar dizmiş ki, her biri sanki hıyar değil, birer yeşil mermer sütun... Pişmiş bir tavuğun karnından çıkan kafam denli iri bir domates. Fasulye piyazının üzerinde bir kucak maydanoz. Aklı sıra kırmızı turplarla da “Afiyet olsun yazmış. Turpların kimisi ufak, kimisi iri, yazı derseniz “Askerlik Hatırası”, olsun bizim “Afiyet olsun”, “İnayet Olsun...”

Çok sürmedi, o çok çabuk öğrenilen vestiyerlik sanatını bana da öğretti babam.

- Bak oğlum, dedi, şapkayı alacan, şu dört numaralı fişi adamın eline verecen, şapkayı da dört numaraya asacan. Beşe asdın mı yandık belle, altıya asdın mı yandık belle. Şapka ya adamın kafasına oturmaz, ya da çok oturur lazımlık gibi, kulakları içinde kalır. O zaman ayıkla pirincin taşını... Anladın değil mi oğlum?

- Anladım baba.

- Yok yok anlamadın, bir daha anladıyım. Şindi şu dört numara var ya?

- Var...

- Verecen adamın eline. Verdin mi?

- Verdim...

- Alacan şapkayı. Aldın mı?

- ............

- Aldım desene lan!

- Aldım...

- Asacan dört numaraya. Kaça asacan?

- Dört numaraya.

- Niye?

- Fiş dört de ondan.

- Kafalı çocuk... Öğrendin değil mi?

- Öğrendim baba.

- Ulan dur bi daha tekrar ediyim, faydası var zararı yok!

Babam üçüncü kez tekrar ettikten sonradır ki içi rahatladı.

- Bana bak ulan!

- Evet baba?

- Adam parayı verince, bereket versin ağa, Allah uzun ömür versin ağa, demeyi unutma.

- Unutmam!

Babam, bana bu güç öğrenilir sanatı öğrettikten sonra sık sık hastalanır oldu. Eh, insanın babası hasta olunca, onun görevi de çocuğunun üzerine düşerdi.

Gece saat ona, on bire doğru İmren Lokantası boşalmaya yüz tutarken vestiyerin de bir öğün yemek hakkı daha vardı. İlk öğünü saat on beş sıralarında yerdim. İkinci öğünü de yirmi ikide. Anlaşmaya göre, o saatte, kalan yemeklerden canının istediğini yerdi vestiyer. Taraflar böyle anlaşmışlardı. Belki de anlaşma yasasının ilk maddesi buydu. Ve biz, bu maddeden yeterli denli yararlanmalıydık. Öğle yemeklerinde ustanın ters ters bakmasına karşın, ille de tavuk isterdim. Adam da nerede bir üllüz (zayıf) tavuk varsa, onun felçli kurumuş bacağını uzatırdı bana. Kaç günler yemek yedim orada, ne benim inadım bitti, ne de felçli tavuk... Akşam yemeklerinde de en çok sebze yemekleri kalırdı. Taze fasulye, peynir ekmeğe dayanırdık. Ama, öğünde peyniri bol yemekle, anlaşmanın bize tanıdığı maddenin gerektiği şekilde hakkını vermeye çalışırdım.

Bir gün nasıl oldu bilinmez, babamın öğrettiği bu çok ince sanatta bir falso yaptık. Zübeyir Ağanın şapkası Gani Ağanın kafasına, Gani Ağanınkini Mestan Ağanın kafasına oturttuk. Adamlar zil zurna sarhoş olduklarından, benim de gözlerimden uyku akıyor olduğundan karman çorman oldu şapkalar. Ama, sabahleyin aynada suratına bakan, hop oturmuş hop kalkmıştı:

- Ulan bu sefertası gibi başımın tepesinde oturan şapka da kimin ki?

- Ulan bu kulaklarımı kapatıp kafama lazımlık gibi oturan şapka da kimin ki?

Babam, zor ayarlamış durumu. O günü beni bir haşladı, bir haşladıydı ki...

- Ulan beni oradan bi kovarlarsa, ne yer ne içerik? diyerekten.

Anam araya girdi bereket:

- Herif, dedi, madem öyle evde yatacağına git sahap ol şapkalara!

Bu kez babam, anama bağırdı:

- Ulan ölsek inanmayacaksınız be!

- Allah göstermesin herif, ama bu da çocuk daha!

O günden sonra çok dikkatli oldum.

O sarhoş keyfi beklenen uzun yaz gecelerinde bile kendime bir oyuncak bulmasını başarmıştım.

- Bu yeşil şapka şunu verir!

- Şu gri şapka şunu verir!

- Şu kara şapka da bunu verir!

Düşündüğüm çıktığı zamanlar sevindim...

Öyleydi, bir diş konusu, bir çapa konusu, bir avlanma konusu, sarhoşlar için üç dört saatlik söyleşiydi. Konuşur konuşur bitiremezlerdi. Dişler çıkarılır dişler doldurulur, köprü yapılır, damak yapılır, dolgu düşer, damak uymaz, çiftlik evine götürülen karılar anlatılır, partiler, pamuklar, paralar, bizim uyku gelir, kafacık küt diye öndeki masaya, küt arkadaki sandalyeye vururdu.

- Hey güçcük, bizim şapka?

- Şimdi ağa!

- Şu gara olacak!

- Hemen ağa... Allah bin bin bereket versin ağa!

Bazı günler, bir iki şapkayı nöbetçi komiye satardım.

- İki şapkaya ne verin?

- ... guruş veririm.

- ... guruş vermen mi?

- Vermem!

- Hadi olsun!

Eh, iki saat sarhoş keyfi beklemektense, beni çağıran yatağıma koşmak için üç beş kuruş zarar, büyük bir zarar olmasa gerekti. Ama söylemezdim bunu babama. Kaç kuruş toplamışsam, gaz lambasının yanına bırakır, uyurdum...

Sevmedim bu vestiyerliği. Ne tavuketi, ne tulumbatatlısı sevdiremedi bu işi bana. Kendimi hep padişahın şapkacısı sandım durdum. Onun için kendime yeni bir iş aramaya başladım. Çok geçmeden de buldum da, artık babamın yardımına koşmayacaktım. Bir açıkhava sinemasında gazoz satacaktım. Biraz da abim dursundu vestiyerde, biraz da o padişahın şapkacıbaşılığını yapsındı. Belli olmaz, belki de onun hoşuna giderdi.

Seyit ismindeki bir arkadaşım tuttu götürdü kolumdan.

- Nah bu çocuk gazoz satacakmış Celal Abi, dedi.

Celal Abi, elindeki keseri bir yana atarak, yüzüme baktı:

- Satacan mı? Dedi.

- He, dedim.

- Gazoz başı bi kuruş?

- Helke bizden.

- Tamam!

- Öyleyse hemen şimdi giriş işe!

Hemen giriştik işe. Seyit bana gündüz işinin olduğunu öğretti:

- Önce sandalyeler şu tarafa yığılacak, sonra her taraf süpürülecek sulanacak, sonra sandalyeler bir bir dizilecek!

Bu işi yapmak için öğleden sonraları saat ikide işe başlardık. O, derecenin güneşte 55-60'a çıktığı zamanlar... Sandalye sayısı beş yüz müydü, altı yüz müydü, bilmiyorum, paylaşmıştık seyit'le, yarısı senin, yarısı benim, diye.

Kafamızda, dört tarafından düğümlenmiş ıslak bir mendil, iki sandalye bir koltuğumuzda, iki sandalye öteki koltuğumuzda, yığar dururduk duvarın dibine. Filmin heyecanıyla cebinden düşürdüğü on kuruşun ayırdına varamayanlar, sağ olsunlar, sıcağın kavuruculuğunu, terin tuzunu unuttururlardı bize.

- Seyit, kaç kuruş buldun lan?

- İşle rkesat, beş kuruş yok!

- Ben on kuruş buldum vallaha!

- Ana seni kadir gecesi doğurmuş oğlum.

Eh, ne de kadir gecesinde doğmuştuk ya. Şayet tüm kadir gecesi doğan çok şanslı kişiler böyle güneşin altında pişiyorlarsa, vay gele onların şanslarının başına!

Sandalyeleri taşıma işi bittikten sonra, süpürge işi başlardı. Kâğıtları, darı saplarını, hıyar kabuklarını, domates artıklarını süpürür dururduk. İki üç film birarada oynadığı için, millet ekmeği, peyniri, domatesi, hıyarıyla gelirdi sinemaya. İçlerinden yemek getirenleri bile olurdu. Bir yandan biber dolması ye, bir yandan “Yanık Kaval”ı, “Dertli Pınar”ı izle, az buz ufak eğlence sayılmazdı hani sazlara barlara gidemeyen yoksullar için...

Süpürge işi bittikten sonra, sulama işi başlardı. Bu arada Seyit'le birbirimizi ıslatmamız, hem eğlendirir, hem de serinletirdi bizi. Son iş, sandalyeleri dizmekti. Asıl hüner de buradaydı. Sandalyeler ip gibi dizilecekti. Neden o zamanlar sandalyeleri sabitleştirmezlerdi yerlere? Galiba, bizim gibiler eiş sahası açılsın diye. Öyle ya, bu işler olmasa, sinema kovayla sulanmasa, sandalyeler her gün dizilip bozulmasa, belki de gazoz başına yarım kuruş verirlerdi.

Akşam, yedi buçuktan başlardı açıkhava sineması dolmaya. Çıkınlar, sepetler, paketler... İçlerinde dolmalar, köfteler, çerezler, nargileler... Biz, Seyit'le, ne denli bol sepet, ne denli bol çıkın, ne denli bol paket gelirse, o denli sevinirdik. Çünkü, biraz sonra bu adamlar, bu kadınlar, bu çocuklar yiyip yiyip susayacaklardı. Öyle gün olurdu ki, her susayan kelle iki kuruş para kazandırırdı bize. Filmin, en acıklı, en firaklı yerinde kütür kütür kabuklu hıyar yiyen duygusuz insanlar olduğu gibi, elindeki dolmasını bize uzatan çok duygulu insanlar da vardı. Ne tatlı gelirdi o dolmalar bana!.. Filmdeki baş kadın oyuncu veremin son devresinde kan kusup duruyor, ben gözlerimden şapır şapır yaş getiren zehir gibi acı biber dolmasını yiyordum.

- Vah vah, derdi kadınlar, gazozcu bile ağlıyor.

Sanki gazozcular ağlamazmış gibi...

Baş kadın gözlerini “ebediyyen kapanıncaya dek” sinemadan çıt çıkmaz, kadın öldükten sonra sekiz on yerden birden,

- Gazozcu laaan, gazozcuu, diye bağırırlardı.

Galiba, varolmanın tadını tatmak için, izleyici bilinçsiz olarak gazoza yumulurdu. Onun için, daha kadın ölmeden arkadaki büfeye koşar, büfeciye,

- Aman tez ver gazozları, nerdeyse avrat ölecek, derdim.

Müşteri çok geldiği zamanlar sandalye yetişmezdi. Ama, maşallah sinemanın bileti deste deste yetişirdi. Celal Abi gişede keser, Macit Abi kapıda yırtar dururdu. İşte o zamanlar millet sergen olurdu yerlere. Sinema değil, piknik yeri. Nedense belediye de bu işlere hiç mi hiç karışmazdı. Akıllı geçinenler çuvallarıyla, minderleriyle, hatta semaverleriyle gelirlerdi. Yatarak, uzanarak, yan dönerek, film izlemek başlıbaşına zevkti. İşte böyle günlerde biz hayli sıkıntı çekerdik. Artık, kiminin ayağına, kiminin burnuna basarak gazoz satmaya çalışırdık.

- Lan Allahsız, bileğimi ezdin lan!

- Babayın malı mı sinema, kalk da doğrul şöyle!

- Gözün kör mü lan?

- Ee, ne adar senin bileğin benim ayağımın altında?

Nedense kadınlar daha yumuşak yürekli oluyorlar. Bir kadın sesi konuyu hallederdi.

- N'apsın çocuk ekmek parası kazanacak, zıkkımın kökünü yiyecek değil ya!..

- Para kazanacaksa bizim bileğin ne kabahati var?

- Arkadan bir ses gelir:

- Susalım, film Türkçe...

Başka biri:

- Bi de gâvurca mı olacaktı lan?

Bileği acıyan adam, bunlara döner,

- Size n'oluyor lan, kemik mi attık da hırlıyorsunuz, derdi.

Biz de bu arada sıvışır, başka bir adamın koluna, bileğine basmak için kalabalığın içine dalardık.

İşte böyle bir gece, birinin semaverini kazayla devirdik. Hem de adamın ayaklarının üstüne. Adam can havliyle sıçrayıp, hemen pantolonunu çıkarmaya başladı. Ne bilsin millet adamın tutuştuğunu:

- Hop hop, kele hop, deli dellendi, diye bağırmaya başladılar.

Deli sözünü duyan kalktı ayağa, pantolonu çıkarıyor sözünü duyan kadınlar kalktılar ayağa. Akıllının biri,

- Vurun lan, vurun da aklı başına gelsin, dedi.

Şişman biri kalkıp adamın ense köküne bir tokat çekti. O oturdu, bu kez başka şişman biri kalktı, iki tokat vurdu adamcağızın ense köküne. Derken adamı aldılar ortaya. Eh artık,

- Allahını seven vursun şu deliye bi dekmik...

Zavallıcık, derdini anlatıncaya dek pestili çıkmıştı. Ben o sırada makine dairesine kaçmıştım. Neden sonra adamı sürüye sürüye dışarıya götürürlerken gördüm...

Yeni işim hoşuma gidiyordu. Hem bedava tarafından film izliyor, hem de para kazanıyordum...

Öyle ki, karpuz mevsimi başladığında, Seyit'le iki işi birden yürütmeye başladık. İşi yine Seyit bulmuştu. Sabahları istasyonun arkasındaki ambarın oraya gidiyor, karpuz boşaltıyorduk. Köylerden kamyonlarla, arbalarla gelen karpuzları burada vegonlara yüklüyorduk.

Seyit,

- Bir kamyonu boşalttıktan sonra adam başına beş karpuz veriyorlar, demişti.

Sabah gittiğimizde Seyit benden önce gelmişti, oradaydı. Kamyondaki, adamın birine atıyordu seyit de vagondaki adama. Uzun bir katarın en ortasındaki vagonun karpuzunu dolduruyorlardı. Bu süre kamyondaki karpuzların bitmesini bekledim. Seyit beni görmüştü ama, bu insanların her biri, bir makinenin kolu gibiydiler, biri bırakırsa, iş yürümeyecekti.

İş bittikten sonra Seyit yanıma geldi,

- İkinci kamyonu yükleyeceğiz, dedi, bu ikinci kamyondaki karpuzlar iri değil, yakalayabilirsin, söylerim ben Cebbar Abiye...

Başımı salladım, Seyit genç bir adamla konuştu, adam,

- Kamyon başı dört karpuz, dedi.

- Olur dedim.

- Düşürüp patlattığın karpuz senin olur, yerine sağlamını vermem, anladın mı?

- Anladım Cebbar Abi.

- Dörtten fazla düşürüp kırarsan, ben de senin kafanı kırarım, tamam mı?

- Tamam Cebbar Abi.

Öteki boşaltıcılar dinlenirken, biz Seyit'le al karpuz, ver karpuz yaptık. Karpuzu top gibi atarak, havadan kapmaya çalıştık. Seyit bana kazandığı karpuzlarla, karpuzun havadan nasıl kapılacağını öğretmeye çalışıyordu.

- Böyle lan, elini yaylanır gibi tut, ben karpuzu atar atmaz, aşağı sarkan kollarını hemen havaya kaldır, öyle ayarlayacaksın ki, karpuz senin yanına varıncaya dek, sen kollarını kaldırmış, parmaklarını karpuzun büyüklüğüne göre ayarlamış olacaksın. Hoop atıyorum, geliyor.

Heyecanladım. Seyit karpuzu attı, ben yakaladım, o attı, ben yakaladım. Seyit karpuzu havadan bir kağıt topu yakalar gibi yakalıyordu.

- Hele bir kamyonu boşalt, benim gibi alışırsın diyordu. Çok çok bugün kırık karpuzları götürürsün eve, ama yarın...

O gün Seyit benim önüme geçti. Kamyondan biri Seyit'e atıyor, Seyit bana, ben de vagonun yanındaki yaşlı adama. O da yakaladığı karpuzu vagonun kapısına bırakıyor, vagondaki de oradan alıp yerleştiriyordu.

Yakıcı güneşin altında terimizi bile silemiyorduk. Ellerimiz, kollarımız hiç durmuyordu. Terimi sileyim dedin mi, karpuzun biri şaak diye hemen yerdeydi.

Yalnızca karpuz sesi duyuluyordu, şap şap şap...

Kollar yay, eller hazır, gözler karpuzda.

Birinci kamyonu boşaltırken hiç karpuz düşürmedim, ama ikinci kamyon boşaltırken iki karpuz kırdım.

İkinci kamyondan sonra iş bitti. Artık öğle sıcağı iyiden iyiye bastırdığı için karpuz gelmez. Seyit hemen orada beş karpuzunu birine sattı. Hazırlıydık, çuvalımız vardı, doldurduk karpuzlarımızı çuvalımıza, vurduk sırtımıza.

Şimdi Siptilli'ye gidiyorduk. İyi de Siptilli neresi, istasyon neresi, o denli uzak ki birbirinden... Karpuzlar da bir ağır ki... Patlak karpuzun suyu sırtımda, hem kaşındırıyor, hem zamk gibi yapışıyor. Güneşse, her yanımızı sıcak balçık gibi kavramış. Ama üç kuruş fazla kazanacağız. Hemen karpuzların yüklendiği yerde alıcısı var olmasına var ama, Siptilli'deki ederin yarısına. Kim verir o paraya, o parayla ki, açıktan iki ekmek, üç ekmek alabilirsin. Karasoku'daki Fallos'tan, şöyle karpuz ekmek tulumpeyniri, bir serinletir ki insanın içini, bir de tok tutar ki...

Karpuzlar yuvarlak ama, yol uzadıkça köşeli oldu sanki, her biri köşeleri sırtımı delmeye başladı.

Seyit de, ben de yere yığıldık, karpuz çuvalına kafamızı dayadık, Atatürk Caddesinin akasyaları serin birer yorgan, uyuduk uyuyacağız. Ah bir varabilsek Siptilli'ye...

Yorulduk mu karpuz çuvalını sırtımızdan indiriyor, ağaç gölgelerine oturuyorduk. Dinlendikten sonra karpuz çuvalını sırtımıza yüklenip, çıplak ayaklarımızla kaynamış katrana basar gibi asfalt yolda ilerliyorduk.

Oh, Siptilli'ye vardık. Karpuzlarımızı çuvallardan çıkardık. Mestan Hamamının yanındaki kaldırıma sıra sıra dizdik. Üzerlerine de çakıyla ederlerini kazıdık, Allah olmayana da versin, geçtik malımızın başına oturduk, artık bağırabiliriz malımızın başında:

- Haydi taze karpuz, kan kırmızı karpuuz!..

Az sonra karpuzlarımız ellere alındı, tapır tapır vuruldu, kütürdetildi, sonra pazarlık başladı:

- Lan şunu versem?

- Yok olmaz emmi...

- Lan olsun hele delek...

- Olmaz dedik emmi, olmaz...

Olmazlarımız öyle kesindi ki, o sırtımız karpuz yüklü yolu usumuza getirdikçe.

Karpuzları sattık. Seyit'in hiç kırığı yoktu. Ben, iki patlamış karpuzu çuvala koydum. Fallos'tan biraz tulumpeyniri aldım... Peyniri bir kedi gibi koklaya koklaya eve geldim, anaaaa diye bağırdım.

- A oğlum, ne aldın ne sattın, diye sordu anam.

- Ana çuvalın içinde karpuz ki kan kırmızı, aha bu da tulumpeyniri, şimdi uçup iki de pide aldım mıydı?

Ana oğul yediğimiz o karpuz peynir ekmeğin tadını hiç unutmadım.

O yazı da böyle geçirdik... Kazandığım parayla kendime bir giysi yaptırdım, bir de vişne rengi ayakkabı aldım.

- Eh, diyordum, bu Cumhuriyet Bayramında bayrağı sanırım bana tuttururlar! Tutturmasalar bile giysim uygun değil diye, diye bayram dışı etmezler...

Meraklıydık daha o yaştan vatan millet bayrağa!..

ZIKKIMIN KÖKÜ
Muzaffer İZGÜ
Bilgi Yayınevi
Kasım 2001, 10. Basım, Sf. 77-99